Bursali Zeki Müren Etrafimda çizdigim çember içinde yapayalnizim. Düsünüyorum hep.. Fotograflarin, gazete, dergi küpürlerinin hayati mi olur sanki. Geçmisin manasiz artiklari.. Fakat çürüyüp solmazlar, kaybolmazlar da korolasicalar. Ben o sararmis,
|
#1
|
||||
|
||||
|
Zeki Müren
Bursali Zeki Müren
Etrafimda çizdigim çember içinde yapayalnizim. Düsünüyorum hep.. Fotograflarin, gazete, dergi küpürlerinin hayati mi olur sanki. Geçmisin manasiz artiklari.. Fakat çürüyüp solmazlar, kaybolmazlar da korolasicalar. Ben o sararmis, solmus kupürleri hiç biriktirmedim. Ozene bezene kesip, cicili bicili albümlere yapistirmadim onlari. Halbuki zaman ne kadar da çabuk akip gidiyor. Kesip yapistirsaydim o fotograflari, o küpürleri albümlerime. Ne güzel olurdu kim bilir. Belki canim sikildikça bir sigara dumani deryasinda seyrederdim onlari.. ilk sahneye çiktigim gün, mikrofonla tanistigim an, ilk defa kamera karsisina geçisim, ilk altin plagimi alisim. Beynimin içi yumak yumak.. Hepsini tek tek çozmeye çalisiyorum.. Kusadasi'nda azrailin boynuma sarilisi, sonra Houston'a kadar uzanan, gozyasiyla, kahirla islanan yollar.. Su an bile yatip kalkip dua ettigim insanlar var hayatimda. Minnet borçluyum onlara. Bir bakima kaderimi degistiren, alinyazimi vicdanlanna emanet ettigim iyi yüreklilerdir onlar. Oyle güzel anlattilar ki, her satiri, her kelimesi beynime çakildi.. Anacigimin dilinden ballar akarken, o dogum sabahini, o ezan seslerini sanki yeniden dinledim, yasadim.. Dinlerken çok heyecanlanmistlm. Anlatirken ayni heyecani sizlere yasatabilecegim mi, bilemiyorum. Bursall Zeki'nin, Zeki Müren olusunu anlatacagim sizlere. Onun için bölük porçük anilar zincirinin halkalarini koparmamaliyim. Sizleri 63 yil öncesinin Bursa'sina gotürecegim. Benimle gelir misiniz? Iki katli cumball evlerin birbirine yapistigi, Tophane Mahallesi'ndeki Ortapazar Caddesine, 30 numarali evimize gidelim en iyisi.. 6 Aralik 1931. Uludag eteklerine ikinci kar çoktan düsmüs. Bursa, sifirin altindaki gecelerinden birini yasiyor. Ebem Rukiye Hanim, babamin, avucunun içine sikistirdigi attin lirayi sikarken, etrafa gülücükler, mutluluklar dagitmis: "Göbegini uzun kesiyorum. Bu çocugun sesi güzel olacak. insallah dedesine çeker." Dedem Haci Mehmet Efendi, göbegim kesildikten sonra o güzel sesiyle minicik kulaklarima ilk ninniyi söylemis: "Oglan oglan boynuma dolan.. Kolum sana yastik, saçlarim yorgan.." Sabah ezani okunurken, saat 5'te dünyaya gelmisim. Rahmetli babaannem, "insallah basarili ve çok zeki bir socuk olsun" diyerek adimi Zeki koymus. Ortapazar Caddesi'nde oturanlar, o sabah ebemin sevinç çigliklarina kosmuslar.. Kereste tüccari babam, deli divane olmus kundagimi görünce.. Yesil gozlü, kirmizi yanakli ninem, babama sanlip aglamaya baslamis. "Zeki koydum bu güzelter güzelinin adini" diyerek. Rahmetli babacigim sanki 9 ay beyninde ezberlemisçesine, egilmis kulagima, üç defa seslenmis: "Zekiiii" Güzel sesli dedem Mehmet Efendi çok ünlü bir hafizdi.. Her gün bes namaz vaktinden once Sahadet Camii'ne gider, ezan okurdu. 0 ezan okurken, herkes sokaklara dokülür, tüyleri ürpererek dinlerdi onu. Ne çabuk da geçti günler.. Evimin ve mahallenin Zeki'siydim artik. El bebek, gül bebek. Ahsap cumbali iki evimiz yan yanaydi. Birini kiraya veriyor, birinde de oturuyorduk. Babamla birlikte iki dedem de kereste tüccariydilar. lnsaat isi yapiyorlardi. Rabam Kaya Müren, Bursa'nin en iyi giyinen erkegiydi. Yaz-kis demeden, olünceye kadar o takim elbisesini ve kravatini hiç çikarmadi. Olaylar, komsular, çocuklar, arkadaslar.. Herkes simdi bile o kadar net gözlerimin onünde ki, anlatamam. O zamanki komsuluk, simdiki akrabaliklardan çok daha güzeldi. Evden eve, ara kapilar vardi. Herkesin bahçesi birbirine açilirdi. Bizim bahçemizde iki güzel havuz vardi. Babaannem bu havuzlarin etrafina sardunya çiçeklerini dizerdi. Benim ilk sahnem, o sardunyali havuzlar oldu. Sandalyeyi havuzun basina minicik ellerimle taslr, üstüne çikar, mahalleliyi basima toplardim. Üç yasindaydim ve gevrek gevrek sesimle, o zamanin sarkilarini artik eksiksiz okumaya baslamistim. "Kalplere vur bir zimba, rumba da rumba rumba..." Sonra bir sarki daha havuzun sularini titretirdi: "Indim havuz basina, bir kiz çikti karsima.. Sevda nedir bilmezdim, o getirdi basima.." Bir de müthis meraklarim vardi. Defter kapaklari siyahti o zaman.. O defter kapaklarina tabaklar koyup, yuvarlaklar çizerdim. Sonra onlarin üzerine, elisi kagitlarindan yine yuvarlak yuvarlak plak gobekleri kesip yapistirirdim. Anacigim, daha okula gitmeden bana büyük harfleri ogretmisti. O cicili bicili elisi kagitlarina ZEKI MÜREN yazardim. Babaannemin yagsiz oldugu için hiril hiril ses çikartan gramofonunda, o plaga benzeyen kartonlari döndürürdüm. Elimdeki bir mukavva boru ile de gramofonun içine sarki okurdum. Nasil zevklenirdim, nasil keyiflenirdim anlatamam. O anda, benim plagim çallyor sanirdim. Rengarenk kestigim plaga benzeyen kartonlan degistirir, sonra bir baska sarki daha söylerdim. Sanki hakiki plakmis gibi. Kendi sesimi gramofonun içinden kendim duyardim. Ve her sarkinin etiketini degisik degisik renklerden kesince daha bir mutlu olurdum. Yesil yesil, kirmizi kirmizi, mavi mavi.. O küçücilk burnumla gramofonu kokladigimi bilirim. Gramofon ne kokar? Hemen söyleyeyim efendim. Makina yagi kokar. Benim için kokularin en güzeli, en çekicisiydi, o gramofonun içi. Evet, içim içime sigmiyordu o gün. Alti yasindaydim ama, kayitsiz da olsa ilkokula baslayacaktim ya.. Gözlerimin önüne cadde tarafindaki odamin penceresinden, her sabah uyanir uyanmaz gordügüm, okula giden çocuklar geldi.. Artik o çocuklarin arasindan biri olacaktim. Benim de siyah onlügüm, beyaz yakam, çantam olacak, ben de o çocuklar gibi artik her sabah okula gidecektim. Okul hayallerimi hep minicik kedim Benli'ye anlatirdim. Onu karsima alir, baslardim anlatmaya. Bak Benlicigim derdim ona, okuldaki siramin gözüne çantami koyayacagim, ögretmenimi can kulagiyla dinleyecek, teneffüslerde de arkadaslarimla su sarkiyl söyleyecegim: "Baltalar elimizde, uzun ip belimizde.." Sanki büyümüs de küçülmüstüm. Okumaya karsi olan ilgimi,önce rahmetli anacigim kesfetmisti. Annem, ben daha bes yasindayken alfabe almis, okuma, yazmayi ögretmisti. Çok da güzel resimler çiziyordum o günlerde. Bu yüzden küçücük yasimda boyali kalemlere sahip olmustum. Hep güzel kadin ve güzel gözler çizerdim. Bu aliskanligim yakin zamanlara kadar sürdü. Bir gün yine elime kara kalemi almis, annemin resmini çizmistim. Oyle benzemisti ki, babam, ninem, dedem, hepsi sasirip kalmislardi. Okula gidecegim gün, sabahi zor ettim. Içinde "Alafranga" tabir edilen sömine boslugu bulunan, duvarlarinda da iki antika gece lambasi asili olan, kilim serili odamdaki pirinç karyolamda gün agarana kadar, gözüme uyku girmedi. Sabaha kadar, küçücük gözlerimi kapayip okulu hayal ettim, durdum. Erkenden kalktim. Babaannem alt kattaki salonda, mangalin içinde kahve pisiriyordu. Onun tek zevki benden sarkilar dinlemek bir de sabahlari kahve içmekti. O sabah, bir yudum da kendi fincanindan bana içirdi. O anda sevinçle boynuna sarildim, ve "Babaannecigim, bugün okullu olacagim!" diye bagirdim. Babaannem, "Sus be çocuk, bak daha saat kaç, uyandiracaksin herkesi" diyerek heyecanimi dindirmeye çalisti. Babaannem daha sonra beni bir güzel giydirdi. O, gormüs, geçirmis bir kadindi. Bursa'ya Mora Yanmadasl'ndan gelip yerlesmislerdi. Babaannem, uzun beyaz entarisini üzerinden hig çikarmaz, saçlari hep topuzlu dolasirdi. O yüzden adi "Temiz" Hayriye'ye çikmisti. Annem uyanip, beni okul giysilerinin içinde gorünce bozuldu. Kayinvalidesine sitem etti: "Zeki'yi ellerimle giydinneyi arzulamistim anne..." Babaannem bu siteme tek cümleyle cevap verdi: "Ben de gelin!" Annem, Tophane Mahallesi'nin tek ilkokulu olan Orhangazi llkokulu'nda beni Nazire ögretmene teslim etti: "Hocam, okula pek merakli bizim Zeki. Yasi henüz alti ama, seneye kaydini yaptiririz. Simdilik okula kayltsiz gidip gelsin. Yoksa artik zaptedemiyoruz onu evde." Nazire ogretmen 10-15 gün sonra annemi okula çagirdi ve benim yanimda sbyle dedi: "Müdür Bey ile gorüstüm Hanimefendi. Zeki çok yetenekli bir çocuk. Okumasi, yazmasi harika. Onun kesün kaydini yaptik. Bu haberi size vermek istedim." Okulun en küçügüydüm ama, boyumdan büyük isler basariyordum. bir rontta rol almistim. Çoban rolünde sahneye çiktim. O rontta sarkilar soylüyordum: "Çobanin kulübesi sazdan samandan, içine de girilmez tozdan dumandan, çoban annen olmüs biraksana kavali, çoban sevgilin ölmüs biraksana kavali" Sarki söylerken güzel güzel kizlar etrafimda pervane olup dönüyorlardi. Simdi bile o güzel rontu hatirlayinca heyecanlanirim. O çoban sarkisini söylerken, gözlerim hep Ayten'in yesil gözlerine takilirdi. Ayten, benim o ronttaki çocukluk askimdi. Mahallede evcilik oynarken de Ayten zaten hep benim esim olurdu. Herkes, ikimizi birbirimize çok yakistirir, anne babalarimiza takilirlardi: "Onlari neden besik kertmesi yapmadiniz?" derlerdi. Ben de o pembe sozlere inanir, büyüyünce yesil gozlü Ayten'le evlenecegim diye tuttururdum. Babamin iki ati vardi... Biri beyaz, biri de doru dedigimiz renkte. O atlarla pazar günleri geziye çikardi babam. Bir de Bubik adli, iki tekerlekli arabamiz vardi. Pazar günleri Mudanya'nin yan yolunda, geçit denilen derenin basina piknige giderdik. Arabada annemle babamin arasina ben otururdum... Babam yolda bazen dizginleri bana verirdi, bazen de anneme. O büyük mutluluklar, küçücük benligimi simsiki sarardi. Bu yaz eglenceleri daha sonra pazar günleri Uludag'a çikarak devam etti. 0 zaman Uludag'da kis sporlan yoktu. Belki birkaç kisi kayaga merak sarmisti. Ama onlarin da sayisi bir elin parmaklarindan fazla degildi. Bursa'nin yanip kavruldugu yaz gianlerinde Uludag'ln tadina doyum olmazdi... Babam daga çikar çikmaz, buz gibi sulann içine, taslann arasina raki sisesini sikistirirdi.. Bazen o raki sisesi bomba gibi patlardi. Zirvedeki krater gölünden gelen o buzlu suya raki sisesi dayanamazdi. Sonra komsumuz Nuri Bey babami uyardi. Raki sisesinin mantarini açtiktan sonra suyun içine koymasini, taslarin arasina kistirmasini ögütledi. O tedbirden sonra, Uludag'da babamin raki siseleri patlamaz oldu. Her aksam evimizin önündeki merdivenlere oturur, babamin magazadan gelmesini beklerdim. Babam eve gelmeyecekmis gibi bir duyguya kapilirdim hep. O sirada dudaklarimda, bir sarkinin su misraini mirildanirdim: "Anne benim babam yok mu? Nerede kaldi, gelmedi..." Gerçi her zaman tam saatinde - sokagin basinda görünürdü babam. Onu gorünce deliler gibi sokagin kosesine kosardim. Babam cebinden para çikarir verirdi. Ben de bakkala onun rakisini almaya giderdim. Babam her gece iki duble raki içerdi. Annecigim masayi hazirladlktan sonra babam beni kucagina alir, birlikte sarki söylerdik. Benim de, babamin da en sevdigimiz eser, Selahattin Pinar'in rast sarkisiydi: "Yalniz benim ol, el yüzüne bakma sakin sen... Kiskan beni, gögsünde uyut, yan atesimden..." Bursa'da Tophane mahallesi Ortapazar Caddesi'ne her yaz çadir tiyatrolari gelir, bos arsalardan birine kurulurdu. Bayilirdim o çadir tiyatrolarina. Babama hep yalvarirdim, ne olur önden bilet al diye. Benim hatirim için evdekiler iki gecede bir çadir tiyatrosuna tasinirlardi. Sahneye önce bir saz heyeti çikardi. Ardindan sarkicilar sirayla sahne alirlardi. Oturdugum yerden, onlarla birtikte murildanir, sarkilar söylerdim. Hele hele çadirin assolisti çiktigi zaman nefesim kesilirdi, heyecandan yerimde duramazdim. Sahne kokusunu, ilk defa çadir tiyatrosundaki sarkicilari izlerken hissettim. Ne garip bir kokuydu o? Sarkicilarin süründükleri esans, yaptiklari makyaj, hatta sahnenin arkasindaki tuvaletten yayilan koku! Bu rutubetli kokuyu cigerlerimin taa derinliklerine kadar teneffüs ederdim. Çadirda perde kapaninca yüregime hüzün dolardi. Eve döndügümde odama çekilir, kapiyi kapar, seyrettigim, imrendigim, sarkilarini bir bir ezberledigim sarkicilari taklit ederdim. Nasil mi? Elime renklü bir mendil alir, basima sifon bir esarp sarardim. Sonra geçerdim aynanin karsisina. Allahim nasil mutlu olurdum, nasil imrenirdim kendime. Aynanin karsisinda kendimi seyrede seyrede saatlerce sarki soylerdim. O küçücük odadaki müzik dolu geceler, çadir tiyatrosu mahalleden tasininca biterdi. O çadirin tasinma telasini seyrederken hüzünlenir, anneme sorardim hep: Simdi bu güzellikler nereye gidiyor acaba anne? Annem, "kimbilir oglum?" diye çikisirdi, "nereye gittiklerini nereden bileyim? Ama herhalde en sonunda yine Istanbul'a dönerler.." Istanbul lafini duyunca annemi soru yagmuruna tutardim.. Istanbul nasildir anacigim? Cok büyük müdür? Çok sarkici var midir orada? Hani radyoda dinledigimiz sarkicilar hep orada midir? Babamin annemin tek evladiydim.. Ikinci bir kardes çok isterdim. Hatta kiz kardes isterdim o ilkokullu yillarda. Elimle kurdelesini takayim, elimle süsleyeyim diye. Çok kuçük yasta gozlük taktigim için ve de ruhen çok duygusal bir yaradilisa sahip oldugumdan ilkokullu yillarda çelik çomak oynamadim. Gözlügüm kinimasin diye, yikici, sert oyunlari oynayamadim. Anacigim, "gozlügün kirilir, aman tasli toprakli sokakta oyun oynayan arkadaslarinin yanina sokulma" derdi. Ben de kapinin esiginden çelik-çomak oynayan arkadaslarimi imrenerek seyrederdim. Bir bez bebegim vardi. Adi Tomris idi. Evimizin bahçesindeki havuzlardan birine düsmüs, hem suyu tikamis, hem de sismisti. Tomris'i o halde görünce nasil heyecanlasmistim anlatamam. Kuru kalemlerimle bol bol resim yapar, haritalar çzerdim. Daha cografya bilmezken, sehirleri çizer, içlerini kalemtiras ve jilet ucuyla kaziyip onlara renk verirdim. Böylece bilmedigim halde haritalar yaratirdim. 11 yasimda Tahtakale Ortaokulu'na yazildim. Birinci sinifta iftihar kitabina adim yazilinca dünyalar benim oldu. Okulun iftihar kitabi, Çalikusu romaninin iki kati kalinliginda bir kitapti. Kendi adimin geçtigi sayfayi buldum. Kaya Müren oglu Zeki Müren basliginin üstünde, gozlüklü, minik bir resmim vardi. sok büyük bir zevkle iftihar kitabini eve getirdim. Babam her aksam oldugu gibi rakisini yudumluyordu masada. Pek severdi aksamdan aksama içmeyi. Belki o gün arkadaslariyla fazla içmis olacak ki, iftihar heyecanimin karsiligini babamda goremedim. Kitabi uzattigimda beni kucagina oturtup, saçlarimi oksayacak, sevecek zannettim. Fakat ne gezer .. Babam ilgi bile gostermedi iftihar kitabina geçisime. 0 an babama kirildim. Zaten o kirginlik birkag yil sürdü. 0 günlerde babaannemin bir mide rahatsizligi vardi. Yilda bir kere Tuzla içmelerine gelirdi. 0 zamanlar, Marakas, Sus ve Trak isimli üç vapur galisirdi Istanbul'a. Bu kohne vapurlar 3,5 saatte Mudanya'dan Istanbul'a giderlerdi. Babaannemle birlikte Sirkeci'de Viyana Oteli'nde kalirdik. Zaten Bursalilar hep o otelde kalirlardi. Tesadüf mü bilmem, her gelisimizde o otelin üçüncü katinda kalirdik. Otelin altinda bir plakçi dükkani vardi. Hoparlorünü açti mi, bütün otelle birlikte, sanki koskoca Sirkeci çalan parçalari dinlerdi. Ben o günlerde koyu bir Müzeyyen Senar hayraniydim. Müzeyyen hanimin her plagi evimizde vardi. Okul donüsü o plaklari dinler, sonra ilk dersleri almaya basladigim Bursali tanbur üstadi Izzet Gerçeker beyefendiden, Müzeyyen hanimin sarkilarini, onun soyledigi güzel sarkilari birlikte geçmemizi teklif ederdim. Hocam Izzet bey çok titiz bir insandi. Düet, curcuna, aksak nasil vurulur, hepsini tek tek ogretti bana. Usulleri en ince detayina kadar anlatti. Notalari ezberletti. Iste o Sirkeci'deki plakçi dükkanindan, babaannemle kaldigimiz otel odasina yükselen nagmeler daha çok dikkatimi çekmeye baslamisti. Yeni çikan sarkilari otel balkonundan sarkar, dinlerdim. Babaannem, "aman oglum düseceksin" diye arkamdan tutardi. Belki orada simdi de bir plakçi dükkani var. Viyana oteli o zaman aile oteliydi. Simdiki halini bilmiyorum. People fear death even more than pain. It's strange that they fear death. Life hurts a lot more than death. At the point of death, the pain is over. Yeah, I guess it is a friend. |
|
#2
|
||||
|
||||
|
Istanbul Düsleri
Ortaokulu birincilikle bitirdigim gün anladim ki, Bursa artik bana dar geliyor. Bana büyük sehir lazimdi. Müzik dersleri alabilecegimi, esinlenebilecegim, dinlemek istedigim sanatçilari bulabilecegim bir sehir.. Onlarin hepsi Istanbul'daydi. 0 halde Bursa'dan Istanbul'a tasinmaliydim. Liseyi, yüksekokulu Istanbul'da okumaliydim. Canim babacigim kirmadi beni. Onun elini tutup Istanbul'a geldigimde hava kararmaya yüz tutmustu. Gokyüzünde gri bulutlar vardi. Her yerden insan selleri akiyordu. Burnuma gelen kokuyu, Bursa'daki çadir tiyatrosundaki rutubetimsi kokuyla karsilastirdim. Bu koku daha agir basiyordu. Istanbul daha bir güzel kokuyordu. Derin derin nefes alip babamla birlikte Bogaz'a dogru yürüdük. Dedim ya, Istanbul'u sonbaharda tanidim. Belki de bu sebeple çok sevdim. 1946-1947 ogrenim yili baslarken Bebek'te Bogaziçi Lisesi'ne yatili ogrenci olarak kaydim yapilirken, tarifsiz heyecanlar ve sevinçler içindeydim. Istanbul.. Tasi topragi altin Sehir.. Annemi, babami, anneannemi, babaannemi, dedelerimi çok ozlüyorum ama olsun…Hasret, gün gelir biter. Ya Istanbul'a hasret kalsaydim ne yapardim acaba? Tabii ki bazi geceler Bursa hasreti agir basiyordu. O zaman yatakhanedeki yatagima çakiliyor, üstüme battaniyeyi çekip hiçkira hiçkira agliyordum. Okul açilinca ilk ay, Anadolu'dan gelen bütün arkadaslarim gibi ana-baba ve ev hasreti yüregime blçak gibi saplanmisti. Bogaziçi Lisesi'nin bir sinifi vardi. Tavani yüksek, akustigi enfes bir sinifti. Ustelik kullanilmiyordu, bombos duruyordu. O bos sinifta mütalaalardan önce arkadaslarla toplanirdik. Duygusal olsun diye elektrikleri de söndürürdük. Sonra ben onlara sarkilar okurdum: Pencereden kar geliyor, aman annem gurbet bana zor geliyor.. O karanlikta, aglayan arkadaslarimin hiçkiriklarini duyardim. Etkiledigimin farkinda olurdum. Bilemezsiniz o an ne kadar sevinirdim. Bogaziçi Lisesi'nin en sevilen ogrencisi olmustum. Bunda en büyük etken, derslerdeki basarim, güzel sesim, kibarligim, arkadas canlisi olusum ve düzgün Türkçem idi. Ogretmenlerim bazen sinifta dersi keser, bana sarkilar soyletirlerdi. Rahmetli edebiyat hocam Hifzi Tevfik Gonençsay beyden iki yil çok feyz aldim. Ilk bestemi, 1949 ylllnda Bursa'da okul tatilinde yaptim. Eski kaplicaya gitmistim.. Sabah 8 gibiydi. Kaplicda benden baska bir iki kisi daha vardi. Kubbeden havuza sular damliyordu. Günesin yedi rengi sanki suya aksediyordu. Babamla birlikte gitmistik. Fakat o ilik tarafta suya girmeyi tercih etmisti. O yil Sadi Hosses beyin acemkürdi makamindaki "Askin ile gündüz gece giryan efendim" sarkisi çok modaydi. Hepimizin dilindeydi. Kaplicanin o sessizliginden acemkürdi makami beynime çakilmisti sanki. Kendi kendime bir akrostis yazmlstim: Zehretme bana hayati cananim Elemlerle doldu benim her anim Kederimle yanip sonse de canim Inan ki ben sana yine hayranim Misralarin bas harfleri birlesince ZEKI çikiyordu ortaya. Bu akrostisimi, havuza damlayan sulara dalarak, çok degisik bir duygu cennetinde, aslan agzinin yanindaki mermerin üstünde besteledim. Kaplica donüsü, besteledigim bu sarkiyl keman üstadi Yavuz Ozüstün ve udi Edip Dikencik'e mirildandim. Bir sarkiya benziyor mu, diye sordum.. Benzerlik var mi, ne olur siz bana dogruyu söyleyin, dedim. "Hayir" dediler. Ben yine direttim. Ama dedim, acemkürdi.. Acaba bir sarkinin etkisinde miyim? Keman ve ud üstadlari, "makam olarak tabii etkisinde olacaksiniz" deyince rahatladim. Ondort yasinda yaptigim bu bestem lisedeyken radyoda Suzan Güven hanim tarafindan okundu. Radyo anonsu da söyle yapildi: "Bursali Zeki Müren'in acemkürdi sarkisi.." Okulda bu cümleyi duydugumda kalbim durabilirdi. O an gözlerim sevingten doldu tasti. Unlü bestekar Serif Içli ile Kadri Sençalar, Bogaziçi Lisesi'ne gelerek, isteyen ogrencilere müzik dersi verebileceklerini duyurmuslardi. Ders almak için, ilk siraya giren ben oldum. Her Çarsamba ogleden sonra tatilinde bu degerli üstadlarin yanina gider ders alirdim. Her seferinde Serif Içli ile Kadri Sençalar, soru yagmuruna tutarlardi beni: "Oglum, kimden ogrendin boyle güzel okumasini?" Ben de büyük bir zevkle siraliyordum beynimdekileri.. Dedemden, babamdan, radyodan, kendimden.. Radyo lafini duyunca iki hocam da heyecanlanmislardi. Ben de onlara su karsiligi verdim: Evet, çocuklugumdan beri radyodaki müzik programlarini hiç kaçirmadan dinlerim. Bir sarkiyi duydugum zaman hemen ezberlerim. Ostelik kendim de beste yaparim. Sadece müzige degil, edebiyata, resme karsi da ilgiliydim. Yetenekliydim. Milli bayramlarda, ozel günlerde, ögrenciler adina bütün konusmalari ben yapardim. Ayni günlerde Yesilçam'ln ünlü rejisörü Arsivir Alyanak'in babasi Agopoz Efendi'den (Hamparsum notasi dahil) dersler almaya basladim. Daha sonra Serif Içli beyin evine gidip dersler almaya devam ettim. Serif bey, Istanbul Radyoevi'nin karsisinda Babil Sokakta oturuyordu. Haftada iki gün giderdim o eve.. Ailesiyle, gocuklanyla kardes olmustuk. Muhterem bir hanimi vardi Serif beyin. Bir saat sarki meskederdik, bir saat da nota usul geçerdik sabirla. People fear death even more than pain. It's strange that they fear death. Life hurts a lot more than death. At the point of death, the pain is over. Yeah, I guess it is a friend. |
|
#3
|
||||
|
||||
|
Radyoevine ilk Adim
Bir gün lisenin kantininde oturuyordum. Arkadaslar bir misafirim oldugunu bildirdiler. Gittim baktim, güzel, alimli bir hanim karsimda duruyor. Elini uzatti, "merhaba" dedi, "ben Suzan Güven.. Hani senin ilk besteni okuyan sarkici.." O an bacaklanm birbirine kenetlendi. Titreme nobetine tutuldum sanki! Çünkü radyonun ünlü bir hanim sanatçisi beni tanimak için okuluma kadar gelmisti. Bundan büyük mutluluk olabilir miydi? Kantine buyur ettigim Suzan Güven hanimin soylediklerini duyunca sevincim bir kat daha artti: "Zeki'cigim. Radyo imtihan açti. Sanatçi alinacak. Bu imtihana mutlaka gir. Kazanacaksin.." Yagmurlu bir gündü. Suzan Güven hanimla birlikte Taksim'den Harbiye'ye kadar yürüdük. Heyecandan dudaklarim kurumustu. Islandigimin farkinda bile degildim. Suzan hanimin soylediklerini de duyamiyordum. Bana moral vermeye çalisiyordu. O an sanki baska bir dünyada yasiyordum. Imtihan heyecani bütün benligimi simsiki sarmisti.. Radyoevi'nin kapisindan içeriye girerken, gorevli "nereye?" diye sordu. Ona bile imtihana girecegimi soyleyemedim. Bereket Suzan hanimi taniyorlardi. Onun yaninda içeriye süzüldüm. Radyoevi'ne girince sogukkanli davranmaya basladim. Heyecanlanirsam, kaybederim korkusuna kapildim. Kaybetmeye tahammülüm yoktu. Basarmallydim. Beni Türkiye'ye tanitacak kapi, radyo idi. O halde kazanmaliydim. Sinava yüz seksen alti kisi girecekti. Birinci sirada ben vardim. Camin arkasina geçtim. Jüri karsimda duruyordu. Kimler yoktu ki o jüride? Rahmetli Orhan Veli'nin babasi Veli Kanik, topragi bol olsun rahmetli Yorgo Bacanos, Refik Fersan, Fahire Fersan, Cevdet Çagla ve Baki Süha Ediboglu.. Afife Ediboglu jüride görevli degildi ama, esinin yaninda oturuyordu. Içlerinde bent taniyan tek kisi, Serif Içli idi. Once hicaz bir parça okudum: "Nideyim sahni çemen seyrini cananim yok.. O anda jüri üyelerinin saskin saskin birbirlerine baktiklarini gordüm. Kendi aralarinda mirildaniyorlardi: "Kim bu? Bir de tiz seslerine bakalim." Hemen muhayyer makamina döndüm: "Titrer yüregim her ne zaman yardima gelsen.." Jüri birakmiyordu.. Bir daha, bir daha. Nihayet beni cam odadan içeriye aldilar. Karsilanna dikip sorguya çektiler: "Repertuarin ne kadar? Kaç sarki biliyorsun?" Uç bin civarinda efendim, dedim. "Hepsi aklinda mi?" Evet efendim, aklimda. Belli ki, üç bin sarkiya Serif Içli disinda kimse inanmamisti. Elimdeki dosyayi jüri üyelerine uzattim ve bildigim sarkilarin hepsinin giris bölümleri notalariyla burada yazilidir efendim, dedim. Içeriye gireli iki saat olmustu. Diger yüz seksen bes aday kapida sabirsizlikla benim çikmami bekliyordu. Ama çikmak ne mümkün? Dosyayi açtilar. Rastgele sormaya basladilar: "Bu sarkiyi oku. Bu parçanin meyanini oku. Bur sarkinin sonunu oku." Hepsi iyi hos da, sarkinin sonunu okumak pek kolay degil ki! Sarkiya bastan girilirse hatirlanir. Neyse, istedikleri bütün sarkilari okudum. Jüri üyelerinin hepsi koro halinde "fevkalade" diye söylendiler, "fevkalade, fevkalade.." Bu mutlu olay, Bogaziçi Lisesi'nde bayram sevinci yaratti. Artik bütün okul beni konusuyordu. "Zeki Müren radyo sinavini kazandi" diye. Günler geçmek bilmiyordu. Radyoya çagrilacagim günü bekliyordum. Bir hafta sonra okula beklenen telefon geldi. Beni anyorlardi Radyoevi'nden. Hattin obür ucunda büyük üstad Refik Fersan bey vardi: "Zeki bey evladim. Perihan Altindag hanim programina gelemiyor. Rahatsizlanmis. Saat 20.30'a kadar nota dosyani al, Radyoevi'ne gel." En çok Hicaz makamini sevdigim için Hicaz dosyasini aldim gittim. simdi burada ismini vermek istemiyorum. Radyoda notalara bakan bir bey vardi. Yine de "üstad" diye anmak isterim. Su anda sag kendisi. Meger rahatsizlanip programa gelemeyen bütün sanatçilann yerine o programa çikarmis. iki gün once Igrek hanim gitmemis, onun yerine okumus.. Bir gün once bir bey programa yetisememis, o çikmis söylemis. Perihan Altindag hanimin gelemeyecegini ogrenince, rulo halinde notalari hazirlamis, beklemeye baslamis. Refik Fersan bey, "imtihani birincilikle kazanan bu genç bu gece program yapacak" deyince, o üstadi görmeliydiniz. Yikilmis, mahvolmustu. Kisa bir provayla, Hakki Derman, Sükrü Tunar, Serif lçli ve Müjdat Gezen'in babasi Necdet Gezen esliginde ilk emisyonumu canli olarak yaptim. Ilk sarkim, "her zahmi cig'er suzi devakar aranilmaz" idi. Sonra Ussak makamina geçtim. Kalbim yine üzgün, seni andim derinden Gittim bu gidis, olümden de beter. Baktim 45 dakikalik canli yayinin bitmesine daha 8 dakika var. sarkilar bitti. Peki simdi ne yapacagim? Sanki 40 yillik radyo sanatçisi gibi, tanrinin bana verdigi güçle Sükrü Tunar'a isaret ettim, hafif bir taksim yapin, vaktin dolmasini bekleyecegiz dedim. Okulda benim gibi yatili okuyan Sevket isimli bir arkadasim vardi. Ondan bir maya ögrenmistim. "Yigidin alnina yazilan gelir" diye. Kimse bilmiyordu o mayayi. Ama onemli degildi. Nasil olsa mayada nota gerekmiyordu. Gazel gibi dogal okunuyordu. O mayaya girdim. Baktim daha iki dakika var yayinin bitmesine.. Hem okudum, hem de yazdim, yalan dünya senden bezdim türküsünün iki kublesine bagladim. Baktim tam 45 dakika. Ve asirlar kadar uzun, saniye kadar kisa gelen bu seanstan sonra hole çiktim. Ter içindeyim, heyecanliyim.. Rüyada gibi, bembeyaz bulutlarin üstündeyim. Acaba o sarkilan, mayalari söyleyen ben miyim? Inanamiyorum Allahim, rüyada miyim? Sanatçllara ihlamur, çay getiren Kemal bey adli biri vardi holde. Kosarak yanima geldi ve "sizi Hamiyet Yüceses ariyor" dedi. Kendisini Bursa'da tanimistim. onun da bulundugu bir grupla Celik Palas Oteli'nde yemek yemistik. Hamiyet hanim telefonda soyle dedi: "Radyodan 45 dakika boyunca aglayarak dinledim seni evladim.. Cok merak ediyorum, kimsin, nesin?" Bursa'da, Celik Palas Oteli'nde birlikte yemek yedigimizi hatirlattim. Ben o lacivert ceketli, sari dügmeli, papyonlu çocugum, dedim. Büyük bir sanatçinin ilk defa emisyon yapan, çok genç birini telefonla tebrik etmesi, sevinçten gozyasi dokmesi benim için dünyalara bedel bir olaydi. O yüzden Hamiyet Yüceses'e hala minnettarimdir. 4-5 yil once televizyonda kendisini dinlerken o günler geldi aklima. Evine telefon açtim, ablacigim Allah size Omür versin, yine sahaneydiniz, dedim. Telefonda sevinç çigliklari atti: "Yavrum. Allah omrümden size Omür versin. Allah sana daima güzel günler gostersin.." Refik Fersan'dan feyz almaya, Serif Içli'den eser geçmege yillarca devam ettim. Cok klasikler okuyordum. Söyledigim sarkilarin piyasa sarkisi olmamasina dikkat ediyordum. Hafiz Postlar, Dede Efendiler, Sevki beyler, Rahmi beyler, Haci Arif beyler, Saadettin Kaynaklar, Selahattin Pinarlar.. Artik o üstadlarla seanslar yapmaya baslamistim. 1950'li ylllar.. Bir yandan Güzel Sanatlar Akademisi'nde ogrenimime devam ediyorum, bir yandan da radyoya. O zamanlar Istanbul'da üç büyük gazino vardi. Küçük Çiftlik Parki, Tepebasi Gazinosu ve Cumhuriyet Gazinosu. Küçük Çiftlik'in sahibi Mahmut Alnar, Cumhuriyetin sahibi Muhittin bey ve Tepebasi'nin sahibi Emin Yilman.. Uçü de beni sahneye çikarmak için savasiyorlardi. Karsima astronomik tekliflerle çikiyorlar ve her seferinde de benden aldiklan cevap "hayir" oluyordu. Hayir, bin kere hayir. Hayir efendim. Kesinlikle sahneye çikmam. Once Akademi'yi bitirecegim. "Gecede bin lira. Hala hayir mi?" Hayir, yine hayir.. Gazinocular araya adamlar mi, dostlar mi sokmadilar. Beni kaçirmaya mi kalkmadilar. Ama kararliydim. Sahneye çikmayacaktim. . Gorüyor musunuz radyonun etkisini? Ustelik Anadolu dinleyemiyordu o zaman Istanbul radyosunu. Sadece Marmara Bolgesi çok rahat dinleyebiliyordu. Anadolu'ya sesimi duyurmam lazimdi. Ama nasil? Sahne tekliflerini reddedisim, plakçilarla, filmcilerin isine yaramisti. Istanbul'daki bütün plak Sirketleri benim yüzümden birbirlerine girmislerdi. En büyüklerinden biri gorülmemis bir parayla kapimi çaldi: "Sadece bir plak Zeki bey, sadece bir plak.." Sükrü Tunar'in bestesiyle, Yesilkoy'deki stüdyoda ilk plagimi doldurdum: "Bir muhabbet kusu" Hayallerim gerçek olmustu. Türkiye'nin her yerinde benim plagim donüyordu artik. Istanbul'da, Adana'da, Izmir'de, Van'da, Kars'ta. Kahvehanelerde, lokantalarda, meyhanelerde korkunç bir kalabalik gorülüyorsa, mutlaka orada benim plagim çaliyordu. Artik yavas yavas zirveye tirmanmaya baslamistim. Yolum berrak ve günesliydi. Akademi o yillarda sinavla ogrenci alan tek yüksek okuldu. Çünki diger üniversitelerin, hukuk, tip gibi bolümleri zaten kapilarini ardina kadar açmisti ogrencilere. Güzel Sanatlar Akademisi giris sinavinda onümüze bir büst koydular ve resmini yaptirttilar. Büstün en guzel resmini yapanlar o yil Akademi'ye alindi. 0 sansli ogrencilerin arasinda ben de vardim. People fear death even more than pain. It's strange that they fear death. Life hurts a lot more than death. At the point of death, the pain is over. Yeah, I guess it is a friend. |
|
#4
|
||||
|
||||
|
Cahide Sonku ile ...
Baba dostumuz, tütün tüccari Ihsan Doruk beyin Bursa'da da bir subesi vardi. Atatürk Caddesi'nde babamla komsuydular. O tanisiklik dolayisiyla bana bir teklif getirdi. Cahide Sonku'nun müzikal bir film yapmak istedigini, basrol oyunculugu için beni düsündüklerini bildirdi. O gün evimizdeki sevinci anlatamam. Demek, Yesilçam da artik kapilarini bana açmaya hazirlanlyordu. Plaktan sonra, beyazperde.. Yüregim dayanabilecek mi acaba bu heyecanlara? O günlerde ilk roportajimi, Beler Oteli'nin birinci katindaki salonun sominesi onünde Edip Akin bey yapti. O zaman yayin organlan simdiki kadar çok degildi. O siralarda kapaklarina sik sik konu oldugum "Radyo Dünyasi" ve "Radyo Haftasi" adli iki mecmua çikardi. O roportaj dolayisiyla, basindaki ilk dostum Edip bey oldu. Cahide Sonku'nun müzikal çevirme istegini babama da kabul ettirdiler. Babam, "bir yil daha sabredin, okulu bitsin" diye direnmek istedi. Fakat Cahide Sonku hanim, "geceleri de çalisiriz, sinavlarina mani olmayiz" garantisini verince, "Beklenen Sarki" ile kamera karsisina geçtim. Basrol arkadasim Belgin Doruk'tu. Film, rahmetli Cahide Sonku ile kocasi Ihsan Doruk'un sahibi olduklari Sonku Film hesabina çevrilmisti. Filmin müzik direktorü bendim. Fon müziklerini ise Sadi Isilay yapmisti. Güzel Sanatlar Akademisi'ndeki sinavlarim dolaylsiyla film 8 ayda zar zor tamamlanabildi. Fakat harika bir yapit oldu. En küçük rolde dahi Sehir Tiyatrosu artistleri oynadi. Çok büyük kadroydu. Filmde beni konusmak için Muzaffer Aslan bey düsünülmüstü. Fakat ben kendi dublajimi yapmak için çirpiniyordum. Bu dilegimi Cahide Sonku'ya ilettim. Basaramayayim, dublaji Sehir Tiyatrosu aktorü Muzaffer Aslan yapsin diye zor bir sahne onüme koydular. Hiç unutmam, diyalog aynen soyleydi: "Ne hakkiniz vardi, ne hakkiniz var. Hangi hakla tazminatimi odememek cesaretini gosteriyorsunuz. Hangi hakla bana bunu yaparsiniz. Kocanlzda da, sizde de ayni ruh. Parayla her seyin satin alinabilecegini zannediyorsunuz. Siz menfaatlere dayanmayan dostluklari anlayamaz misiniz?" Cahide Sonku bu uzun konusma bitince Kriton Iliadis'e dondü, "oldu galiba" diye mirildandi. Kriton Iliadis içeriden soyle bagirdi: "Daha ne olacak bre Cahidamiku? Oldu bre. En büyük sahne yapti çocuk. Daha baskasi ne yapacak ki?" "Beklenen Sarki" ile birlikte bütün filmlerimin dublajini kendim yaptim. Beyazperdede kendimi kendim konustum. 11 yasinda, sünnet oldugum günlerde hep sorarlardi: "Büyüyünce ne olacaksin?" diye. Ben de spiker olacagim derdim. Sonunda Allah onu da nasip etti. 10 üzerinden 10 numarayla spikerlik sertifikasi sahibi oldum. O sinavda, simdi adini veremeyecegim çok ünlü bir spikerimiz çok sert konustugu igin ancak 9 alabilmisti. "Son beste" adli ikinci filmim, Hürrem Erman bey prodüktorlügünde Erman Film adina gerçeklesti. Rol arkadasim yine Belgin Doruk'tu. Belgin, tanidigim en hanimefendi sanatçilardan biridir. Çok cici, çok sessiz, çok kültürlü. Onunla 8 film yaptim. Tip olarak halk bizi birbirimize çok yakistirmisti. Mükemmel bir ikili olmustuk. Plaklar, filmler.. Artik gazinocularin da sabri tükenmisti. Küçük Çiftlik Parki'nin sahibi Mahmut Alnar yine kapimiza dayandi: "Okulunuz bitmis Zeki bey. Evet mi artik? Gecede 1200 lira..." Gecede 1200 lira. O günler için kimseye nasip olmamis bir paraydi bu. Mahmut beye soyleyecek sozilm kalmamisti. Dudaklarimdan çikan "evet" kelimesinin bana güzellikler, mutluluklar getirecegini biliyordum. Sahnelerin "Sanat Günesi" olmaya yeminim vardi. Ilk defa sahneye gikacagim.. Ilk defa beni sevenlere "merhaba" diyecegim. Ve ilk defa Zeki Müren'i, sesiyle, tavriyla, kostümüyle, kültürüyle cümle aleme gbsterecegim. O halde bir seyler yapmaliyim. Sahnelerin gelmis geçmis o silik gorüntüsünü yerle bir etmeliyim. En onemlisi de bana eslik edecek ünlü saz üstadlanna çeki düzen vermeliyim. Çünki baksaniza hepsi günlük kiyafetlerle sahneye çikiyorlar.. Yamali ayakkabilar, kirli gomlekler, degisik renkte, degisik stilde ceketler, pantolonlar. Günlerce sahnede giyecegim kostümleri düsündüm. Sonunda da karar verdim. Once beyaz frakla sahneye çikacagim. Bes eser okuyacagim. Sonra siyah frakla bes degisik eser seslendirecegim. Programin son bes sarkisini ise bordo renkli civil civil, isil isil bir frakla tamamlayacagim. Peki, benim arkamdaki sazlar ne giyecek? Ben üç degisik kostümle 15 sarki soylerken, onlar kirli gomleklerle, yamali ayakkabilarla mi benim arkamda oturacaklar? Yoo hayir, gonlüm razi olamaz bu tezatlar sahnesine... Iyi de, nasil soyleyecegim o üstatlara bu kiyafet meselesini? Ben ilk defa sahneye çlkacak olan gencecik bir çocugum. Onlar ise Türkiye'nin dort bir yaninda taninan saz üstadlari.. Selahattin Pinar, Sadi Isilay, Ismail Sençalar, Yorgo Bacanos, Kadri Sençalar, Sükrü Tunar, Necdet Gezen, Fevzi Aslangil, Hakki Derman. Ilk prova sonrasi onlari bir koseye çektim ve soyle dedim: Ne olur sayin üstadlarim, su kiyafetlerinizi bir gozden geçirelim. Biliyorsunuz ben üç degisik kostüm giyecegim. Siyah simokin yaz konserlerinde olmaz ama, mavi ceket, gri pantolon ve gri papyon gibi bir sey giyseniz de, bana oyle eslik etseniz. Bu Türkiye'de hiç yapilmadi. Sizin sayenizde de bu yeniligi ben getirmis olsam. Hepsi sagolsun sabirla beni dinlediler. Yalniz içlerinden biri, Selahattin Pinar benim bu teklifime karsi çikti. Selahattin bey çok sik giyinen bir insandi. Bu sozlerimden alinmisti. Beni bir koseye çekti ve soyle dedi: "Zeki bey, ben her zaman sik giyinirim. Her gün ayri kravat, ayri gomlek giyerim. Kostümlerimi de ozenle seçerim. Ben sahnede herkesin giydigi formalan giyemem.." Sasirmistim. Selahattin Pinar'i da bu konuda ikna etmem lazimdi. Canim üstadim dedim, digerlerine de bu konuda siz ornek olun. Siz giyerseniz onlar da giyerler dedim. O da mavi ceket, gri pantolon ve gri papyon takmayi kabul etti. 26 Mayis 1955 gecesi Küçük Çiftlik Parki Gazinosu'nda yer yerinden oynadi. 15 Sarki bittiginde sahneden inemiyordum. Alkislar, tebrikler, çigliklar.. Istanbul Istanbul olali herhalde oyle bir gece gormemisti. O tablo karsisinda ben de sevinç gozyaslarima mani olamamistim. O sirada gozüm en on sirada beni dinlemeye gelen annemle babama takildi. Baktim onlar da ayaga kalkmis, hem agliyor, hem de avuçlan kizarana kadar beni alkisliyorlar. O an nasil duygulandim bilemezsiniz. O yaz oyle geçti.. Bu baslanglçti. Artik gittikçe büyüyen bir sevgi selinin içinde boguluyordum. Selahattin Pinar, Hakki Derman, Sadi Isilay ve Fevzi Aslangil, bu "forma" dedigimiz kostümleri sahne arkasindaki odalarinda birakip evlerine gidiyorlardi. Fakat bazi saz arkadaslarim, o kostümleri gündüzleri Bursa sokagindaki çalgicilar kahvesinde de giymeye baslamislardi. Onlarinki eskiyip, yakalan tiftik tiftik olmustu. Kis konserleri için bir degisiklik düsündüm. Saz arkadasarim o kiyafetleri gündüz giymesinler diye yakalanna parlak sal deseninden parçalar koydurdum. Kostümlerine bordo renkli parlak sal yakalar koyunca hiçbiri artik Beyoglu'ndaki çalgicilar kahvesine o kilikla gidemedi. O sayede de hepsi tertemiz kiyafetlerle sahneye çikmis oldu. Gazino kulisine erkenden giderdim. Benden evvel sahneye çikan hanimlarin, beylerin veya komedyenlerin neler yaptigini, onlarin aldigi alkislann reaksiyonunu olçerdim. Müdürden ve sahne amirinden hangi ünlü müsterilerin gazinoda oldugunu, on masalarda tanidigim, tanimadigim kimlerin oldugunu, kimlerden çiçek geldigini ogrenirdim. Sonra kuliste oturur, o çiçeklere gore liste hazirlardim. Listemdeki müsterilere güzel güzel sifatlar koyarak o çiçek tesekkürlerimi sahnede okurdum. Aslinda bu isler, menecerlerin yapacaklari isler. Fakat ben hiç menecer kullanmadim. Avrupa'da, Amerika'da menecerler sanatçilara is bulur. Benim is bulma kaygim olmadigi için menecere de ihtiyaç duymadim. Zaten ben "patron" lafini da hiç sevmem. O yüzden hep is sahipleri, müessese sahibi sifatlarini kullanmisimdir. Müessese sahibi gelirdi, elimi sikardi, avansimi verirdi. Alt kadrom için gazinonun meneceri vardi. Onlar Halk Türküleri bolümünü, ilk çikan kizlari, aranjman okuyanlari, komedyenleri programa monte ederlerdi. O yüzden benim hiç menecere ihtiyacim olmadi. Sadece menecer Zeki Tükel bize bazi ekstra isler getirirdi. Genç, dipdiri bir Zeki Müren bos birakilir mi hiç? Gazino programi bittikten sonra, eger gelen teklifler uygunsa, o ekstra islere giderdim. O ekstra islerin birçogu da jübileydi. Ucret almazdlm o ekstralardan. Mesela Suzan Güven hanim beni radyo imtihanina gotürdü diye, ben de o büyük iyiligin altinda kalmazdim. Yillar sonra Suzan hanima açikhava tiyatrosunda muhtesem bir jübile yaptim. Müessese sahiplerine, gazinolara podyum yapmalarini rica ettim. Arkalarda kalip da beni yakindan gormek isteyen, çok merak eden, beni seven dinleyicilerime yakin olabilmek için "T" adini verdigimiz podyumu yapmalarini rica ettim. Sagolsun kirmadilar beni. Ve gazinolarda ilk podyum benim için yapildi. Ne gazino, ne film, ne plak.. Hiçbir müessese sahibiyle pazarlik etmedim. Ben kimseden bir sey istemedim. Onlar bana layik olan ücretleri zarfa koyup takdim ettiler. Hiçbir zaman ne babam, ne de bir yakinim müessese sahipleriyle pazarliga oturmadi. Simdi bakiyorum, ablalar, babalar, kardesler, teyzeler, müessese sahiplerinin odasinda çatir çatir sahne parasi pazarligi yaplyorlar. "Beklenen sarki"dan sonra, "Son Beste" de sinemalarda hasilat rekorlari kirinca, Yesilçam'in bütün ünlü prodükt6rleri kapima yigildi.. Projeler, senaryolar, ünlü kadrolar.. "Siz hangi aktrisle çalismak isterseniz kabul ederiz" diyen yapimcilar. En ünlü artist ablalanm, en ünlü aktor agabeylerim o günlerde Yesilçam'da 2500 liraya film çevirirken, Kemal Film'in sahipleri 250 bin liralik muhtesem bir teklifle, "Berdus" filminin projesini onüme koydular. Ses yildizi Zeki, film yildizi Zeki.. Hangisi hangisinden agir basacak bilemiyorum. Gazinoda sarki soyleyince belli seyirciyle karsi karsiya geliyorsunuz. Ama sinema oyle mi? Beyazperdede milyonlari kucaklayiveriyorsunuz bir anda.. Edirne'den Van'a, Samsun'dan Mersin'e kadar. Ustelik kendi dublajimla, kendi sarkilarimla kamera karsisinda rol yapmak da bayagi hosuma gitmisti. Akademi'yi bitirdigim günlerde Talimhane'de bir apartmanin giris katinda kirada oturuyordum. "Berdus" filminden kazandigim parayla Harbiye'de Radyoevi'nin karsisindaki çok merdivenli, asansorsüz Rossi Apartaninin 3. katini kiraladim. O yasimda bile merdivenleri beni yoran bir evdi orasi. Sonra Allah bana Sisli'de evsahibi olmayi nasip etti. Ondan sonra da 1962 yilinda su anda oturdugum 4. Levent'teki eve sahip oldum. O zamanlar Levent çok tenhaydi. Yerli filmler bizim evin onünde çevrilirdi. O film ekiplerine kapilarimi açardim. Aktorler, aktristler evimde soyunurlardi. Kendim film çekerken o sikintilari çok iyi bildigimden hepsine elimden geldigince yardimci olmaya çalisirdim. Sokak ortasinda kiyafet degistirmenin ne oldugunu çok iyi bilirim. Set isçilerinin sokakta çarsaf tutup, büyük aktristleri, büyük aktorleri soyundurup giydirmeleri tuhafima giderdi. 0 yüzden bizim sokakta film çekildiginde herkese kapimi açardim. Bu sokaklar eskiden stüdyo gibiydi. Simdi Istanbul büyüdü. Onümüzden koprü geçti. Trafik kesmekesi içinde bu sokaklarda film çevirmek mümkün mü? Fakat inanin çok ozledim o eski günleri. Keske tekrar gorebilsem film çekimlerini, tekrar kapimi filmcilere açabilsem. Filmler, Sarkilar, plaklar, gazinolar bütün hiziyla devam ederken, vatan gorevi siram geldi, çatti'. 1957 yili basinda Ankara Piyade Okulu'na gittim. Herkesin gozü benim üstümde. Bütün gazeteler benden bahsediyor, "Zeki Müren asker oldu" diye. En büyük gorevi yapacagim için çok mutluyum. Ama bir de o binlerce gozden fiskiran projekt6rler üstümde olmasa. Piyade Okulu'ndaki ilk gecemi su an yine yasiyorum. Ranzalar, ranzalar. Hiç tanimadigim, yüzünü ilk defa gordügüm arkadaslar. Ilk defa saatlerim cendereye sikisiyor. Gece 21'de yatacagim, sabah 5,5'da kalkacagim. Hayatim ters yüz oluyor sanki. Simdi uyanacagim saatte, eskiden yeni uyumaya baslardim. Simdi ise tam tersi. Ama olsun. Gencim, güçlüyüm, vatanima da verebilecegim hizmetlerim var. Ankara'daki okul donemim goz açip kapayincaya kadar gelip geçti. Kur'ada Istanbul Tuzla Uçaksavar'i çektim. Fakat komutanlarimin hiçbiri beni Istanbul'a kaptirmak istemiyorlardi. Çünkü tatil günlerimde askeri konserlerle herkesin kalbinde taht kurmaya devam ediyordum. Yeri gelmisken belirteyim. Yedeksubayligim sirasinda 160'den fazla askeri konser verdim. Bununla gurur guyanm, huzur duyarim, sevk duyarim. Bu bir gorevdi. Bunu serefle yerine getirdim. Kur'a çektigimiz gün, Piyade Okulu Komutani beni odasina çagirtti. Oldüyse Allah rahmet eylesin. Yasiyorsa Allah selamet versin. Komutanimiz, "oglum Zeki, bir dilekçeyle piyadede kalmak istiyorum diye yazar misin?" dedi. Hazirol vaziyetinde "emredersiniz komutanim" dedim. Hemen onun odasinda kendi el yazimla bir dilekçe yazip Ankara Piyade Okulu'nda kalmak istedigimi, Tuzla Uçaksavar'a gitmek istemedigimi belirttim. Ankara'da kalinca Karanfil Sokak'ta yari mobleli bir giris kati kiraladim. Ankara'da alti ayim o mütevazi dairede geçti. Tabii bu arada bos zamanlarim hep beste ve sarki çalismalanyla geçiyordu. Daha sonra Genelkurmay emriyle beni Istanbul'a, Harbiye'ye aldirdilar. Aylar sonra Istanbul'a kavusmak içimde tarifi imkansiz heyecanlar yaratmisti. Istanbul'un gobeginde, evime birkaç kilometre uzakllkta gorevime devam edecegim için çok mutluydum. Bir ogle saatinde benim nobetimde "Dokuz subay harekati" denilen ilk darbe tesebbüsü oldu. 1960 oncesinin ilk büyük sinyali olan bu ihtilal tesebbüsü, basindan sonuna kadar benim gozlerimin onünde oldu, bitti. Darbe tesebbüsünde bulunanlardan biri benim otomobilimle Amerikan Sefareti'ne siginmak istemis. Fakat tesadüf Soforüm o sirada yemek yemege gitmis arabayla. Arabami kaçirmak isteyen kisi daha sonra bunu mahkemede bütün detayiyla anlatti. Simdi ben o olaylari bir kere daha yasarnak istemiyorum. O yüzden detayina da girmeyecegim. O olayin saniklarini yargilayan mahkemede bütün dogrulan tek tek anlattim. Birçok kisi o dogru sozlerden sonra bana mütesekkir kaldi. Darbe tesebbüsünden bir gün sonra gazeteleri açtigimda irkildim. Hepsinin ortak manseti suydu: "TEGMEN ZEKI MUREN'IN NOBETINDE DARBE TESEBBUSU! ." . Cok heyecanli bir olaydi. Bakin aradan 37 yil geçmesine ragmen hala tüylerim diken diken oluyor, dudaklanm heyecandan kuruyor. People fear death even more than pain. It's strange that they fear death. Life hurts a lot more than death. At the point of death, the pain is over. Yeah, I guess it is a friend. |
|
#5
|
||||
|
||||
|
"Kadere ve nazara inanirim"
Terzilerim ve modacilarim, Güzel Sanatlar Akademisi mezunu oldugum için, benim çizdigim desenleri seçerlerdi.. Once düz bir siyah smokin, ardindan beyaz bir smokin veya frak.. Sonunda da 3-4 tane islemeli cicili bicili, isil isil, rengarenk kostüm ile sahnede birden gozlere hitap etmek.. Yaptiklarim aslinda bir sahne ihtilaliydi. Sesle birlikte bir de gozlere hitap etmeyi hedeflemistim. Saniyorum yillar ve yasanan olaylar hep beni hakli ve karli çikardi.. Kiyafetlerimle birlikte bir de sahne prensiplerim vardi.. Bu sazlarimin kostijmlerine kadar olan detaylardi. Ama en onemlisi de benim iki saate yakin sahnede kalip sarki soylememdi. Hiçbir zaman az sarki okuyup sahneden kaçtigimi hatirlamiyorum. Zul addederim. Ama ne yazik ki bunu yapan sanatçi dostlarim var. Kadere, nazara korkunç inanirim. Batil inançlarim vardir. Mesela hayatim boyunca piyango bileti almadim. Toto, Loto oynamadim, falima da baktirmadim. Nazardan, kem gozlerden çok korkarim. Televizyonu karsidan kumanda edebildigimize gore biz bir manyetik alandayiz. Geçenlerde bir gazetede okudum. Gozleriyle çatali, biçagi egenler varmis. O nazar dolu bakislar benim de sahnelerde basima geldi. Yine Istanbul'da çok iddiali hazirlandigim bir gazino çalismasi sürüyordu. Bestekar Avni Anil beyin "Dilsad olacak diye kaç yil avuttu felek" sarkisini okuyordum. Sarkinin ikinci misrai "saçima karlar yagmls, bosuna yaz beklemek" diye bitiyordu. çok duygulu, çok zarif sozlerdi. Günlerce düsündüm. O misralan degisik tablolar içinde nasil soyleyebilirdim acaba? Sonunda buldum. Dügünlerde serpilen konfetileri beyaz naylon torbalara doldurttum. Gorevli arkadaslar sahnenin tepesinden gorünmeden, bana o konfetileri dokeceklerdi. Provalarda denedik, harika oldu. Konfetiler, siyah smokinimle saçimin üstünde kar gibi birikiyor, Sarkinin s6zlerini en güzel sekilde yorumluyordu. ISte o talihsiz gecede, sazlar "dil sad olacak diye kaç yil avuttu felek"i çalmaya basladi.. Sahnenin tepesinden beyaz konfetiler dokülüyordu. Ben o gece her zaman oldugu gibi, sesim daha iyi çlksin diye boynumu yukariya dogru kaldirip soylemeye basladim. Ve en kalin fonfetilerden biri, mukavva gibi olani girtlagima kaçti, ses tellerime yapisti. Allahtan ara nagme. Oksürmenin imkani yok. Dinleyicilerim husu içinde. Sarkinin da en moda yili.. Allahim delirecegim, olecegim sanki. Ara nagmeyi uzattirip kulise geçtim. Bogazimdaki konfeti parçasini çikardigimda yeniden dogmus gibi oldum. Gazinoda mutlaka nazargah bir goz vardi. Kimdi acaba, bilemiyorum. Bir baska talihsiz olayi da Taslik Gazinosu'nda matinede yasadim. O zaman Taslik sahnesinin etrafinda demirden, büyük altili fenerler vardi. Çok sik, beyaza boyanmis bahçe fenerleriydi bunlar. Hiç unutmam bir Pazar matinesiydi.. Kadinli erkekli müsteriler karisikti. Günes gelmesin diye tenteyi o fenerin ucuna baglamlslar. O sirada aksam rüzgan çikti. Ustelik Bogaz'in bütün esintisini de aliyor gazino. O rüzgarda o tente çekince, sag kulagimi "gümm" diye bir sey siyirdi. Baktim, Hakki Derman'in surati tebesir gibi bembeyaz. Kokudan tir tir titriyor. Geriye dondüm baktin, o dort metre boyundaki altili demir fener kulagimi yalayip yere devrilmis. O olaya tanik olan Taslik Gazinosu'nu dolduran hanimlar aglamaya basladilar. Ben sogukkanli olmaya, oyle gorünmeye çalistim. Fakat hanim seyirciler kendilerine gelebilsinler diye sarkilara birkaç dakika ara verdim. Tentenin ipini kesip katlarlarken günes batmlsti. Beni bir kere daha Allah korumustu.. People fear death even more than pain. It's strange that they fear death. Life hurts a lot more than death. At the point of death, the pain is over. Yeah, I guess it is a friend. |
|
#6
|
||||
|
||||
|
"Çay ve Sempati..."
"Tiyatroda oynar misiniz? Ben mi, diye yerimden firladigimi hatirliyorum. Karsimda beni ikna etmeye çalisanlar, heyecanimi dindirmek için ayni soruyu, ayni tonda bir kere daha sordular: "Zeki bey, tiyatroda oynar misiniz?" Koltuga yapisip kaldim. Ne diyebilirim ki? Ben ses sanatçisiyim, film yildiziyim. Tiyatro biraz bizim uzagimizda degil mi acaba? Beynimin içi yumak yumak oldu. Birden ayaga firladim ve neden olmasin, dedim. Neden olmasin efendim, bir ses sanatçisinin tiyatro oynayabilecegini de ispat etmesi lazim. Karsimdakiler benim bu sozlerimi duyunca donup kaldilar. Bes dakikada benden cevap almanin mutluluguyla boynuma sarildilar ve oyunun adini kulagima bir kere daha fisildadilar: "Çay ve Sempati.." Adi da çok hostu, oyundaki rolüm de çok güzeldi. Bir kolej ogrencisini canlandiracaktim tiyatroda. Oyunun yeri de belliydi. Siraselviler'de Abdullah Ziya Kozanoglu'nun sahibi bulundugu Arena Tiyatrosu'nda "Çay ve Sempati" sahneye konacakti. Rol arkadasim Altan Karindas idi. Oyunda sürekli benim aleyhimde çalisan kotü kalpli profesorü de Ankara Devlet Tiyatrosu'ndan Asuman Korad canlandirmayi kabul edince provalar basladi. Zamanin Devlet TiyatroIan Genel Müdürü olan Cüneyt Gokçer okuma provalarini baslatti. Cüneyt beyin esi Ayten Gbkçer de provalarda süflorlügümüzü yapiyordu. . Oyun perdesiz ve suflorsüz, sadece isigin açilip kapanmasiyla oynanan çok zor bir oyundu. Biz 3-4 ay sürecek zannettik. O yüzden 4 ay sonrasina Maksim Gazinosi ile el sikistim. Zeki Müren'in tiyatroda oynamasi olay oldu. Bilet kuyruklari- Taksim'e kadar uzadi. Ve tiyatro sürerken, Maksim programi geldi çatti. Nasil soyleyecegim gazinoya, tiyatro devam ediyor diye. Gazinoya el sikmisim, Zeki Müren sozü vermisim. Nasil donerim sozümden? 40 derece atesle çikmisim sahnelere. Hiçbir zaman, hastayim, nezleyim, grip oldum, oksürüyorum diye neon sondürtmedim ki gazinolarda. O halde hem tiyatro devam edecek, hem de gazino. Arena'daki "Çay ve Sempati" saat 18'e alindi. Oyun 21'de bitiyordu. ben o ara Cihangir saunaya gidiyor, tekrar Maksim Gazinosu'nun kulisine kosturuyordum. Müthis kovalamaca bana dünyalari bagislamisti sanki. Mutluluktan uçuyordum. People fear death even more than pain. It's strange that they fear death. Life hurts a lot more than death. At the point of death, the pain is over. Yeah, I guess it is a friend. |
|
#7
|
||||
|
||||
|
"Yasayan Yalniz Karsimdaki Duvardi..."
Aspendos projesini getirdikleri gün, karmakansik duygularin içinde boguluyordum.. Tertemiz bir golge ile dolu odada yalnizdlm. Nevresim, yatagimin ucunda, baygin gibi hareketsiz, ayaklarimin dibinde duruyordu. Fakat davranip onu üstüme çekmeye bile gücüm yoktu.. O an her seye bosveriyordum. Bir olü idim sanki. Olü vücudum, yanlarinda ayaklanm da olü idi. Yasayan yalniz karsimdaki duvardi. Yavas yavas dalgalanarak kimildayan duvar. Bacagim bir yatagin üzerine dayali, misil misil uyuyor. Istanbul'da Bogaziçi Lisesi'nde okudugum yillar beynime çakildi, o bembeyaz odada.. Lise son sinifta idim. Subat'ta ve yaz tatillerinde Bursa'ya gidebilmek için can attigim günler. Anacigimin, babacigimin hasretiyle yanip tutustugum günler. Istanbul bir baska. Kabul. Ama Bursa da dogup büyüdügüm sehir. Ilk goz agrim benim. Kocaman çocuk oldugum halde evdekiler hala bana bebek muamelesi yaparlardi. Annemin burnumu sikarak balikyagi içirdigini, arkasindan da bir portakal dilimini kahveye bulayip yutturdugunu hatirliyorum. Ne güzeldi o günler yarabbim. Yoo, güzel olan biri daha vardi. O da benim ilk askimdi. Komsumuzun kiziydi. Tophane Mahallesi'nde Ortapazar Caddesi'nde onlarin evi ile bizim evimiz karsilikliydi. Ona deli gibi asiktim. Esmer, yanik tenliydi. Yemyesil gozleri vardi. Babasi emekli bir, subaydi. O yaz tatili için Bursa'ya giderken karanmi vermistim. Ona askimi ilan edecektim ve kulagina egilip, seni çok, ama çok seviyorum, diyecektim. O duygu firtinasi içinde Istanbul'dan Bursa'ya varisim, ya bir saniye sürdü, ya da iki saniye!. Eve varir varmaz cumbali pencereye oturdum. Onlarin pencerelerine baktim. Yoktu.. Anneme sordum, nerede diye.. Meger üç gün once bir havaciyla nisanlanmis. O sabah dünya basima yikildi sanki. Bütün umutlarim, bütün duygularim bir anda yok oldu. O esmer, yesil gozlü ilk askim, zannediyorum simdi Kanada'da. Çünkü, evliligini yürütemedigini, kizinin da yine Avrupa'da evli oldugunu duydum. Adi mi? Yoo, asla açiklayamam o güzeller güzelinin adini.. Sadece size sesinin güzel oldugunu, bir süre arajman sarkilari okudugunu soyleyebilirim. O kadar. Aspendos projesi yanimda, ben ise yillann otesindeki güzelliklerle bogusuyorum. Ne tuhaf.. Kararimi verdim. Çikacagim Aspendos'a. Çünkü o konser, hayatimin en büyük konseri olacak, benim de zafer tacim.. Aspendos Antalya'ya 55 kilometre uzaklikta. Organizasyonu üstlenen arkadaslar o gece siki siki tembihte bulunmuslardi. "Zeki bey, yola geç çikin. Trafik rahatlasin. O kala-balik arasinda yollarda perisan olmayin." O yüzden Derya Motel'den geç çiktim. Fakat o da ne? Antalya bombostu. Sokaklarda, caddelerde kimsecikler yoktu. Bir faytonun atindan çikan "lak ... lak ... lak" sesi disinda Antalya'nin o ünlü bulvarinda baska ses yoktu. Aspendos'a vardigimda gozlerime inanamadim. Bütün Antalya Aspendos'a dolmustu sanki. ' Klasiklerle, Dede Efendi ile girdim Aspendos'a. Hiç unutmam. Zaten insan oyle geceleri unutamaz. "Yine nese-i muhabbet beni canim etti seyda" ile basladim. Nevres Pasa'nin Sehnaz Divani ile devam ettim: "Vardim ki yurdumdan ayagi goçülmüs..." Güftesi Bayburtlu Zihni'ye ait olan bu eser o tür geceler için benim favori eserimdir zaten.. Klasikler bitince ikinci bolümde sadece Saadettin Kaynak'tan ve Selahattin Pinar'dan eserler okudum. Aspendos'ta, o büyük tarih hazinesinde "çit" çikmiyordu. Uçüncü bolümde o rengarenk kiyafetlerimle, cicilerimle çiktim. Günün sevilen sarkilarini soyledikçe Aspendos cosuyordu. O büyük kalabalik, o coskulu insanlar beni birakmak istemiyorlardi. Aspendos'tan Antalya'ya donerken, arabamda sevinç gozyaslari doküyordum. Derya Motel'e giderken, sabah günesi doguyordu. Arkamda on farlann piriltisini, arabalarin kirmizi arka lambalarini ates bocegi gibi gorüyordum. Koskoca yolda virajlar birbirine bagli kalmisti sanki. Antalya'ya ayak bastigim günde arkadaslar sormuslardi, "heyecanli misiniz?" diye..O zaman onlara üç aydir uyuyamadigimi, bu konseri düsündügümü soylemistim. Gerçekten o büyük heyecanla yemekten, içmekten kesilmistim. Motele dondügümde sabahin 5,5'u olmustu. TRT muhabiri Meral Savci zorla bana bir tabak çorba içirirken, etrafimdakilere sorular yagdirdim: O gerçekten ben miydim? Tanri hangi kuluna boyle büyük bir geceyi nasip eder? Etrafimdakiler koro halinde bana cevap verdiler: "O sendin pasam..Ne olur iki lokma bir sey ye, artik O olaydan birkaç yil sonra sanatçi büyüklerim veya benden küçük olanlar Aspendos konserlerini denediler. Simdilerde ise Aspendos denemeleri çok basanli oluyor. Isiklar, sehir cereyani, ses tesisati mükemmel. Ustelik seyircilerin oturduklari tribünler de aydinlatiliyor. Yani simdi isler oturdu Aspendos'ta. Ben ilklerin oncüsü olarak, Antalya'daki o zafer tacindan çok bahtiyanm. Içkili gazinolarda çatal sesi duymadim dersem, sakin mübalaga ediyorum zanedilmesin. Herkes içkisini içer, yemegini benden once çikan komedyenlere kadar yerdi. Ben çiktigim zaman servis dururdu. Ben servisi durdurun diyemezdim. En basta buna gazinonun, müessesenin sahibi razi olmazdi. Fakat halkin bana karsi sevgisi, saygisi, o çatal, biçak kadeh seslerini susturdu gazinolarda. Ben de o saygili seyirciye yillarca en güzel sarkilarimi sundum. Ta ki kalbim yorulup, Kusadasi'nda kalp spazmi geçirdigim yila kadar. Kusadasi'nda Kalamaki koyu, Antalya ve Bodrum cennetlerinden sonra benim yeni mekanim olmustu. Yaz aylarinin bir bolümünü artik o Kalamaki güzelliklerinde geçirmege baslamistim. Kusadasi'nin bir güzelligi Izmir'e yakin olusuydu.. Denizden, günesten, sicaktan sikildigim an kendimi Izmir'e atiyordum. People fear death even more than pain. It's strange that they fear death. Life hurts a lot more than death. At the point of death, the pain is over. Yeah, I guess it is a friend. |
|
#8
|
||||
|
||||
|
"Onu, Bize Bagisla"
1980'in Haziran'i.. Günes Temmuz kadar yakmiyor. Sicak Agustos kadar terletmiyor.. Kalamaki kumsalinda igne atsaniz yere düsmez. Insanlar sanki birbirlerinin sirtinda günesleniyorlar, denizin, kumsalin tadini çikariyorlar. Ben de Belvü Oteli'nin sahibi Gencer Ener ile birlikte semsiyenin altinda, o bitmez tükenmez Kalamaki güzelliklerini seyrediyorum. Her zaman oldugu gibi, o gün de çok sakaciyim. Biraz da formdaylm. Dilimin ucunda en güzel fikralar, bal, seker oluyor sanki. Dudaklarimda en güzel sarkilarim siralaniyor.. Hepsi kendi bestelerim, kendi güftelerim.. Yillar, o sarkilarla tepetaklak beynimde yuvarlaniyor. Bir ara kalbim sikisacak gibi oldu. Gozlerim bugulandi. Etrafimdaki o rengarenk güzellikler, bembeyaz sislerin içine kilitlendi sanki. Bir çiglik duydum Kalamaki derinliklerinde: "Yetisin... Zeki Müren olüyor!." Azrail boynuma sarilmis acimasizca. Bir koprüde gidip geliyorum. Bu dünyadan obür dünyaya, obür dünyadan tekrar bu dünyaya. Ve o sirada, o büyük telasta Kusadasi tepelerine her kafadan bir ses yükseliyor: "Güneste çok mu kaldi acaba?" "Estetik ameliyati olduktan sonra, hiç günese mi çikilir?" "Zaten gut hastaligi da varmis.." Belvü Oteli'nin sahibi Gencer Ener, o kalabaliktan, o büyük telastan beni kaçinp arabanin arka koltuguna olü gibi yatirirken, tanriya dualar etmis: "Allahim ne olur Zeki Müren'i bizlere bagisla.." Arabanin içinde olümle pençelesirken, Kusadasi'ndan yayilan sikintili haber, dalga dalga bütün Türkiye'ye ulasmis. Zeki Müren kalp krizi geçirmis.. Zeki Müren olümle burun buruna gelmis.. Zeki Müren Kusadasi'ndan Izmir'e getiriliyorinus. Alsancak'taki Ozel Saglik Hastanesi'nin onü o sikintili haberden sonra ana-baba gününe donmüs. TRT kameramanlari, gazeteci arkadaslar, doktorlar, dostlar. Bütün sevdigim insanlar, beni seven insanlar.. Herkes, ama herkes hastane kapisinda yolumu gozlemeye baslamis. Ozel Saglik'ta ilk müdahaleyi yapan kardiyolog Dr. Erol Bastan, televizyon kameralanna ve gazetecilere ilk açiklamayi su cümleyle yapmis: "Umitliyiz. Zeki bey insallah iyilesecek. Simdi su anda daha fazla birsey soylemem imkansiz." O gece durumum agirlasinca ve tibbi imkanlar yetersiz kalinca Ege Universitesi Tip Fakültesi Hastanesi'ne nakledilmisim. O nakil sirasinda gazeteci arkadaslar ancak fotograflarimi çekebilmisler sedyede. Ege Universitesi'nde tedavimi Prof Dr. Nevzat Akpinar ile Doç. Dr. Remzi Onder üstlenmisler.. Tabii bunlar bana sonradan nakledilen olaylar. Tansiyonum 12'ye düsmüs, nabiz atislarim yüzü bulmus. Fazla kilolu vücuduma, tansiyon ve gut hastaliginin eklenmesiyle kalbim teklemisti. Bir hafta sirtüstü yattim Ege Universitesi'nde. Daha esasli tedbirler almak zorundaydim sagligim için. Rahmetli Egemen Bostanci, "pasam sizi bir de Ankara'ya Hacettepe'ye gotürecegim" diye tutturdu. Kendisine San Tiyatrosu'nda revü yapmadigim halde, Egemen bey çok ilgilendi kritik durumumla. Beni ozel olarak Ankara'ya gotürdü, basucumda durdu. Hacettepe'de sayin Yüksel Bozer'in hastasi oldum. Yüksel bey, taburcu oldugum gün raporuma bir cümlecik ilave ediverdi: "Damarlarda tikaniklik olabilir.." Fazla kilolarim sonucu, kalbimin vücudumda dolasan kani kilcal damarlarin tümüne pompalayamadigi soylendi. Kilolardan kurtulmam gerekiyordu. Amerika'ya Houston'a gitmeye karar verdim. Houston petrol sehri... Nasa uçak fabrikasinin oldugu sehir. Eglencesi, revüsü yok. Houston'a degerli arkadasim Gencer Ener ile gittim. Gencer bey bana orada Ingilizcesiyle yardimci oluyordu. Ben Almanca biliyorum. Maalesef o kadar tip terimini çozecek kadar Ingilizcem mükemmel degil. Kilolar Houston'da büyük sorun oldu. Gut denilen olaya, ben goz de diyorum. sünkü hem gut, hem kalp birbiriyle bagdasmayan iki sihhi yetersizlik. Soyle ki; Gut, asitürik yüksekligi. Benimki 11.3'e kadar çikti. 13 olunca Allah korusun insani oldürüyor. Fakat benim anneannemde de vardi. Akut romatizmanin üzerinde. O zaman gut bilinmiyordu. Balik, tavuk, et yasakti. Pilav, makarna, borek, sebze serbestti. Düsünün çeliskiyi.. Kalbim için kilo vermek zorundayim. Demiyorum borek, çorek yedim.. Sailorik denilen bir Alman ilacini her sabah 300'lük olarak hala almaktayim. Fazla kilolari içkiye, hamur islerine, pilavlara, makarnalara baglayan kisilere sunu açiklamak isterim. Bu yalanci bir kilodur. O ilaci kesince 20 günde 4 kilo su gibi gidiyor. Vücut suyu almiyor. Neyse, isterseniz gene Houston'a donelim. Okyanuslari asmak çok zor.. Houston'a giderken bende okyanus sarhoslugu ortaya çikti.. 14 gün kendime gelemedim. Oradaki Türk doktorumuz Cengiz Aslan bey, ki biliyorsunuz kendisi rahmetli Cumhurbaskanimiz Turgut Ozal'in da sonradan ozel doktoru olmstu, soyle demisti: "Okyanus üstünde uçtugunuz her saatin karsiliginda bir gün metabolizmada bu bozukluk devam edecektir. Okyanus'ta 14 saat uçtunuz o yüzden 14 gün sonra ancak kendinize gelebileceksiniz." Anjiyom Houston'da yapildi. Kalbime boruyla girip, ilaç verdiler. Tespit edilen resimlerde iki damarimin tikali oldugu ortaya çikti. Houston'da 54 gün aç kaldim. Sadece su içmeme izin veriyorlardi. Bir ayda tam 25 kilo verdirdiler bana zorla. Bitmek tükenmek bilmeyen cimnastiklerle vücudumun dengesini bulmaya çalistllar. Sonunda aynanin karsisina geçtigim zaman kendimi taniyamadim. Rahmetli Cumhurbaskanimiz Turgut Ozal'a "Bypass" ameliyati yapan ünlü Prof. De Bakey, kalbe giden üç ana damardan ikisinin kapali oldugunu, üçüncüsünün de tikanmaya yüz tuttugunu, ancak kilcal damarlar henüz islevini bitirmedigi için 2-3 yil daha bir tehlikenin olmayacagini bildirince gocuklar gibi sevindim. Demek daha 2-3 yil yasayacaktim.. Unlü kalp uzmani De Bakey, Houston'daki ilk seansta bana soyle demisti: "Amerika'da sizin kadar ünlü sanatçilar yilda en fazla 2-3 konser verirler. Siz ne kadar çalisiyorsunuz?." Sayin De Bakey'e, vallahi biz Ramazan'lar hariç yilda 11 ay sarki soylüyoruz deyince sasirip kaldi. Kaslarini çatti, gozlerini tek bir noktaya dikti ve "o zaman sismanlikta, yediklerinizde sebep aramayin. Bu, sahne stresinin verdigi bir kalp yorgunlugu" dedi. "Simdilik By-pass'a gerek yok" diyerek yüregime su serpen De Bakey, sozlerini soyle sürdürdü: "Siz ülkenize donün. Alti ayda bir bize kardiyograminizi çektirip yollayin." Sayin Prof. Dr. Goksel Kalayci'nin çektigi kardiyogramlari hiç aksatmadan Houston'a gonderdim. Uzunca bir sure, "kilcal damarlar gorevi gorüyor, henüz ameliyat gerekmiyor" dediler. Nereden nereye.. Olaylar beynimin içini kemiriyor. Ilk Houston'a gidisimde basima gelen olaylari düsünüyorum. Delirecek gibi oluyorum. Bir plakçi arkadasimiz, Kusadasi krizinden sonra yanm sise viski içip yanima gelmisti. Sarhostu, ne soyledigini bilmiyordu. Ayakta duracak hali yoktu. "Ne olor pasam" dedi, "bana 14 sarki okur musunuz. Ben o okudugunuz sarkilari kasamda kilitleyeyim.. Ola ki by-pass.." O an beynimden kaynar sular bosaldi. Fakat adini veremeyecegim o plakçi bey, viski cesaretiyle konusmasina devam etti: "Bunda sasiracak bir sey yok Zeki bey. Misirli Abdülhalim Hafiz, çok agir hastalanip, mide ve pankreas ameliyati için Londra'ya hareket ederken, halkina armagan kalsin diye bir bant birakmis. Ben oldükten sonra bu sarkilan siyah bandli longplay ile ve kasetlerle piyasaya çikarin, demis. Misirli Esmehan da film çevirirken Nil nehrine uçmustu. O yarim kalan filmden sonra Esmehan'in siyah etiketli plaklari büyük is yapmisti." Adami susturmam lazimdi, ona bir seyler soylemem gerekiyordu.. Hemen soze atildim. Bakin dedim, benim "temiz Hayriye hanim" diye anilan bir babaannem vardi. Kisin dahi beyaz farbelali etekler giyerdi. Saçini topuz yapardi. Babaannem bana hep soyle derdi: "Küp dururken, küpecik gider yavrum.." Allah gecinden versin, olüm yas olayi degil ki.. Insan koseden donerken de rahmetli olabilir, ameliyattan da dimdik kalkabilir. Plakçi bey bos gozlerle beni dinledi. Yanimdakiler beni sakinlestirmeye çalisirken, "aman pasam" dediler, "adam çok içkili, ne dedigini bilmiyor. Siz onun kusuruna bakmayin." Ben son yillarda hep Yavuz Asocal beyle çalistim. Yavuz bey, plak ve kaset dünyasinin çok içinde. Sanatçisini el üstijnde tutuyor. Ondan daha çok repertuar yapip geceler boyu eser seçen bir isadamina ilk defa rastladim ve çok mutluyum. Elvis Presley'in albayliktan ayrilma bir meneceri vardi. Yazilan yazilari, çekilen fotograflari tetkik eden gorevli kisileri vardi. Simdi Yavuz bey, benimle ve diger artistlerinin her seyiyle bir dost gibi ilgileniyor. Yani sarki seçimi, resim seçimi, ilanlarin sekli, ilanlar hangi renk, hangi büyüklükte olmall, yazisi nasil olmali, nokta nasil konulmali. Bunlarin hepsini yillarca basbasa verip yaptik. 11-12 yildir sahnelerden uzagim. Birkaç yildir kaset de okuyamiyorum. Ekranlardan firsat buldukça sevgili dinleyicilerime hitap etmek beni mutlu ediyor. Halktan kopmamak lazim. Bodrum'da bunu gayet iyi izleyebiliyorum. Sevginin eksilmedigini, arttigini, hatta merakla karisik daha fazla arttiginin farkindayim. Bodrum'da bir evim var. O ev dolayislyla ben de yari Bodrumlu oldum sayilir. Sagken Bodrumlular bana büyük bir jest yaptilar. Ve evimin bulundugu caddeye "Zeki Müren Caddesi" adini koydular. Sag iken bunu gormek hiçbir sanatçilya nasip olmadi. 0 caddenin açilisini ben yaptim. Caddenin açilisi Halikarnas'ta bir kokteylle bitti. Olayin güzelligi, hayatta iken bana bu jestin yapilmasiydi. Yoksa birçok büyügümüz obür dünyaya goç ettikten sonra kendilerinin adi, ormanlara, bulvarlara, caddelere, sokaklara verildi. People fear death even more than pain. It's strange that they fear death. Life hurts a lot more than death. At the point of death, the pain is over. Yeah, I guess it is a friend. |