Fenerbahçe Spor Kulübü Tarihi

Son zamanlarda tüm yayın politikasını yalan haber yapmak üzerine kurulu Habertürk adlı kanalda Tuğrul Yenitürk isimli şeref hakkında en ufak bilgisi olmayan bir şahıs tarihi kendisine göre çarptırarak , tüm

  #1  
Eski 12-10-2006, 12:01
Lizard King nickli Ayya$'ın avatarı
Gnik Drazil
 
Mekan: Istanbul
Blog Başlıkları: 236
Fenerbahçe Spor Kulübü Tarihi

Son zamanlarda tüm yayın politikasını yalan haber yapmak üzerine kurulu Habertürk adlı kanalda Tuğrul Yenitürk isimli şeref hakkında en ufak bilgisi olmayan bir şahıs tarihi kendisine göre çarptırarak , tüm araştırmaları hiçe sayarak Fenerbahçe Spor Kulübü hakkında asılsız suçlamalarda bulunmaktadır.

Herşeyden önce bu tarz bir haberin amacını anlıyabilmiş değilim. Bu tarz bir haber ancak insanların nefret dolmasına ve şiddet uygulamasına yol açar. Aslında incelenmesi gereken amigo tarif ettiğimiz kulüp başkanlarından emir alarak ve tek amaçları araftarı oldukları camiaları şampiyon yapmak üzere olan kişilerin basında yer almasını tartışmak olmalı. Ancak bununla beraber bu kişinin basın üzerindeki hakimiyetini yok etmek için tüm sporseverleri Antu.Com'un hazırlamış olduğu Habertürk kanalını ve o kanala reklam veren şirketleri protesto olayına davet ediyorum. Sporumuz içindeki nefretin bitmesi için yapabileceğimiz her şeyi yapmalıyız. Bu protesto ile ilgili bilgiyi Habertürk kanalı ve internet sitesine ilan veren kişi ve kuruluşları proteto ediyoruz - Antu.com adresinde bulabilirsiniz.

Şimdi gelelim bazılarının çarpıtmaya çalıştığı Fenerbahçe Spor Kulübü'nün tarihi ile ilgili bilgilere.

Ilk olarak Fenerbahçe Spor Kulübü Resmi sitesinde yer alan Fenerbahçe Tarihini koymakla başlıyalım.

Tarihçe

Kadıköy ve Fenerbahçesi;
İstanbul’un Kadıköy yakası; Allah’ın, yeryüzünü yaratırken kesinlikle ayrıcalıklı davrandığı bir eşsiz yöre... Tarihlerin henüz 1900 yılına ulaşmadığı İstanbul’da, Kalamış’ıyla

Fenerbahçe’siyle, Caddebostan’ı Suadiye’si Moda’sı ile adeta bir rüya beldesi... Göz alabildiğine bomboş arsalarla yemyeşil çayırlara sahip bu yörede, doğanın insanları spor yapmak için sanki teşvik ettiği yıllar...
Ve de, İstanbul’un silüeti deniz üzerinde uzaklardan perde perde yansıyıp dalgalanırken, Fenerbahçe Burnu’nda yanıp sönerek yol gösteren bir fener Türk sporuna önderlik edeceği bir kulübe sembol olmanın da gururu içinde, Adalar’a, Marmara’ya, daha da ötesi uzak yıllara doğru aynı şevkle ışık saçacağı günlerin özlemi ile çakıp durmaya başlamıştı sanki... Ve de Kadıköy, o dönemlerde en güzel semti olan Fenerbahçesi’nin bağrından çıkaracağı takımını önce yakınlara, sonra da yarınlara armağan edeceği günleri bekliyordu gayri...
Kuşdili Çayırında İlk Futbol Oyunu;
İlk futbol oyununun, bugünkü anlamıyla ilk kez 1823 yılında İngiltere’de oynanmaya başlamasının üzerinden neredeyse yıllar ve yıllar geçmişti. Nihayet tarihler 1890’lı yıllara ulaştığında, Moda’da oturan İngiliz’ler de bu keyifli spordan iyice etkilenmiş ve o yemyeşil arsaların bulunduğu Kadıköy’ün geniş alanlarında, futbolu oynamaya başlamışlardı. Seyri çok keyifli bu oyunun, çevredeki Türk gençlerinde de ilgi uyandıracağı ve de bu sporu onlara sevdireceği pek tabii idi ve hatta da kaçınılmazdı. Ama ne var ki, o sıralarda süren monarşi rejimi nedeniyle Müslüman Türkler için cemiyet kurmanın ve hatta mevcut cemiyetlere dahi üye olmanın yasak olmasından dolayı, Kadıköy Çayırlarında top koşturan İngiliz gençlere yine ancak Rum gençleri eşlik edebilmekteydi. Yine de, hemen her akşamüstü bilhassa Kuşdili Çayırında yapılan bu futbol maçları ya da
antrenmanları, Kadıköy halkının büyük bir kesiminin ilgisini çekmekte, genellikle akşamüstleri zevk için de olsa oynanan bu futbol oyunu için, Kalamış’tan, Moda’dan, Kuyubaşı’ndan, ve hatta Haydarpaşa civarlarından gelecek öbek öbek halkı, gününe ve hava durumuna göre küçük ya da büyük kümeler halinde bu oyunu seyretmeye yöneltmekteydi. Kadıköy halkının ekserisi ikindi sularında ayaklanır, günlerden Cuma ve Pazar değilse yani Kurbağalıdere’nin kenarındaki salaş tiyatroda Komik Hasan’ın tuluat kumpanyası oynanmıyorsa Kuşdili Çayırı’na doğru yola koyulurlardı. Yok, eğer günlerden Cuma ya da Pazar ise de, Moda’ya doğru ya da şimdiki Fenerbahçe Stadyumu’nun bulunduğu Papazın Çayırı’na doğru yola koyulurlardı (*1). Omuzdaş kılıklı, burma bıyıklı tüylü tüysüz gençler, yanlarında boy boy çocuklarla hanım nineler ve de orta yaşlı hatunlar, Arap bacılar, ahretlikler, kahvede pineklemekten usanan efendi kişiler, burada çayırı çepeçevre kuşatır, kadınlar getirdikleri kilimleri yayarlar, erkeklerin kimi toprağa bağdaş kurar, kimi büyükçe bir taşa oturur, kimi ayakta dururdu. Sucusu, dondurmacısı, kağıt helvacısı, simitçisi, baloncusu, Eyüp oyuncakçısı velhasılı satıcıların her çeşidi burada arzı endam eyler, burayı adeta panayır yerinden farksız kılardı. Ortadaki saha olacak alanda ise, kapı gibi gövdeli, başları açık, renk renk gömleklerinin kolları sıvalı, göğüsleri fora, bacaklarından dizkapaklarına kadar şortlu bir alay adam soluk soluğa koşuşurlar, birbirlerine çarpıp çarpıp, alt alta üst üste mecelleşirler, güya da top oynarlardı. Oynanan bu futbollardan örnek alan bazı gençler, Kadıköy’ündeki arsalarda ya da geniş çayırlarda onlar gibi top oynamaya heveslenir, karman çorman bir biçimde, bir harradır bir gürradır gider, topa en çok vuranla onu en havalara yükselten erbab sayılırdı. Ne var ki bir süre sonra, bir başka deyişle 1900’lü yıllara iyice yaklaşılmasıyla birlikte, Moda’da oturan İngiliz gençlerinin artık modern futbolu oynamaya başlamaları ve dolayısıyla da oynadıkları futbolu daha seyredilir bir halde sunmaları, kendilerini hayran hayran seyreden Kadıköy’lü gençlerin yüreklerinde birtakım kıpırdanmalara sebep oluyor, onlar gibi organize bir takım kurma isteklerini ise, vazgeçilemez bir tutkuya dönüştürmeye başlıyordu.
Kadıköy Football Association ;

1890’lı yıllarda İstanbul Moda’da yaşayan İngiliz ailelerinden La Fontaine, Giraud, Whittall, Charnaud, Pears, Armitage aileleri Kadıköy ve Moda’nın çayırlarında kendi aralarında bu oyunu yeni yeni oynamaya başladıklarında, İzmir’de yaşayan İngiliz aileleri, Bornova çayırlarında bu oyunu çoktan oynamaya başlamışlardı bile (*2). Zira sosyal ve idari bakımdan payitaht İstanbul’a uzak ve rahat iki şehir olan Selanik ile İzmir, 1870’li yıllarda Osmanlı’nın futbol oyunu için ilk taraftar bulduğu toprakları oluyor, futbol oyunu o dönemlerde dini inançların da etkisi ile Müslüman Türkler arasında gelişemediğinden, böylece de Osmanlı toprakları üzerinde ilk defa gayrimüslim ve levanten (ülkede yerleşmiş bulunan yabancı uyruklu) vatandaşlar tarafından oynanıyordu.
Moda’da futbolla tanışan ilk ailelerin İstanbul’da İngiltere elçiliği personeli görevlileriyle aralarında yaptıkları maç rekabetini, 1894 yılında İzmir’de “Football Club Smyrne”nin kurulması ile birlikte İstanbul - İzmir rekabeti izlemeye başlıyordu (*3). İzmir’de futbolun öncülüğünü yapan James La Fontaine, 1889 yılında İstanbul’a yerleştiğinde, Kadıköy’de İngilizlerin futbol-rugby karışımı bir oyun oynadıklarını görmüş ve onlarla kısa zamanda dostluk kurarak, daha iyi bildiği futbol oyununu onlara kabul ettirmişti. Tarihler 1897 yılını gösterdiğinde, James La Fontaine ve arkadaşları Kadıköy yakasında ilk kez bir futbol takımı olarak Kadıköy Football Association adı altında toplanıyor, takımı oluşturan İngiliz, Rum, Ermeni gençleri, genelde İstanbul’a sefere gelen İngiliz gemicilerle oynadıkları oyunlarını Kadıköy’ün çayırlarında sürdürüyor, ve her akşamüstü (ilk bölümde geniş bir biçimde sunduğumuz) o kalabalık izleyici kitlesine de seyrettiriyorlardı. Bu müsabakalar halkın öylesine ilgisini çekmişti ki “Football Association” takımı, iki yıl içerisinde “İzmir Karması” ile karşılıklı olarak futbol maçları yapmaya yönelmişti.
“BLACK STOCKING FC” Kuruluyor ;

Ne var ki, Sultan 2. Abdülhamid’in padişahlığının sürdüğü o dönemde, mevcut monarşi rejiminin korunması amacıyla Türk gençlerinin dernek kurmaları yasaktı. Bu durum ise, yabancı ve azınlıkların top koşturdukları kendi topraklarında futbol oynamanın imkan ve zevkinden mahrum olan ve onların aralarına karışarak oynamak istedikleri bu cazip oyunu ancak gıpta ile seyretmekle yetinen Kadıköylü Müslüman Türk gençleri arasında, sadece üzüntü değil aynı zamanda tabii ki öfke ve hırs da uyandırıyordu. İşte her türlü tehlikeyi göze alan bu gençlerden, deniz öğrencisi Fuat Hüsnü (Kayacan), eski hariciyecilerden Reşat Danyal ve Mehmet Ali ile, Kuşdili’nde Papazın Çayırı adı verilen topraklarda meşin yuvarlağa vuruşlar yapan arkadaşları bu özlemin sona ermesini amaçlıyorlar, ve 1899 yılında da, devrin hafiye ve jurnalcilerinin dikkatlerinden kaçmak ve hışımlarından korunmak amacıyla bir İngiliz adı altında Black Stocking FC (Siyah Çoraplılar Futbol Kulübü) ‘nü kuruyorlardı. Ancak siyah çorap ve kırmızı üst formaları ile Türk gençlerinin oluşturduğu bu ilk Türk spor ve futbol topluluğu daha ilk maçlarında hafiyelerin baskınına uğruyor ve hemen dağıtılıyordu.
1899; Fenerbahçe’nin Gerçek Kuruluş Yılı
Burada dikkati çeken en önemli nokta; Fenerbahçe Spor Kulübü’nün Black Stocking FC ismi altında 1899 yılındaki bu ilk girişimindeki öncülük yapan gençler ile, ilerideki yıllarda kurulacak olan Kadıköy Futbol Kulübü (1902) ve Fenerbahçe Futbol Kulübü (1907) ismi altında toplanan gençlerin genelde aynı kişiler olacağıydı.
Dolayısıyla FENERBAHÇE KULÜBÜ kuruluşunu gayri resmi olarak 1899 yılında gerçekleştirmiş, ne var ki iki kez kapatılmaları nedeni ile faaliyetlerine, ancak resmi kuruluş yılları olan 1907 yılında geçebilmişti. Görülen odur ki; Black Stocking F.C. ya da Kadıköy Futbol Kulübü isimleri, amaç karşısında birer araçtırlar (*4). Ayrıca İstanbul’da kurulan futbol kulüplerinin listeleri incelendiğinde de; Moda Futbol Kulübü (1896), Cadi-Keuy Football Club (1899) ve Imogen (1900) takımlarının İngiliz uyruklular tarafından, Elpis (1900) takımının Rumlar tarafından, Black Stocking (1899), Beşiktaş, Galatasaray ve Fenerbahçe kulüplerinin ise Osmanlı uyruklular tarafından kurulmuş oldukları da zaten görülmektedir.(*5)

KADIKÖY FUTBOL KULÜBÜ Kuruluşu
Ama yine de, aradan geçen birkaç yıl içinde aynı gençlerin bir bölümü, aralarına yeni katılanlarla beraber Kurbağalıdere Köprüsü’nün hemen yakınındaki (şimdiki stadyumun karsısında) Hurşit Ağa’nın kahvehanesinde muntazaman toplanıyor ve 1901 yılında da, bu kez isim de değiştirerek Kadıköy Futbol Kulübü ismindeki bir yeni takımı daha kurabilmenin çalışmalarını yapıyorlardı. Konu ile ilgili ayrıntılı bilgiye, yaşadığı yakın tarihi, yazılarında bütün ayrıntıları ile canlandıran üstad Sermet Muhtar Alus’un, 1951 senesinde Tarih Hazinesi Mecmuası’na yazdığı “Kadıköyü’nde İlk Futbol” isimli makalesinde rastlıyoruz ;
(Aslı gibidir) : “ Zamanın musiki üstadı Sine Kemani Nuri Bey’in anlatışına bakılırsa, futbola meraklı ilk Türk gençleri bir kulüp kurmağa, daha bir derli toplu birleşmeye karar vermişler. Çok geçmeden arzularını yerine getirmiş, elbiseyi de seçmişler; gömleğin göksü, yakası, kol kapakları beyaz, öbür tarafları kırmızı, pantolon keza beyaz. Kuşdili Papazın çayırlarında kendi aralarında maçlara girişmişler. Moda’daki İngilizlerden, Rumlardan mürekkep (oluşan) takımın derecesine erişmek, onları yenmek baş emelleri(en büyük arzuları). Eski cimnastikçi ve idmancılardan Sine Kemani Bay Nuri’nin rivayetine göre, ilk oynayanları sayalım: Kendisi(Nuri Bey), Emced Bey, Mehmet Ali ve kardeşi Neşet Beyler, Reşat Danyal Bey, Hafız Mustafa, Topçu zabiti Cevdet Bey, Eşref Bey, Hüsnü Paşa zade Bahriyeli Fuat Bey, Mekteb-i Sultani’li Daniş, Tahsin (Şair Tahsin Nahit) Bey, Sarı Şevki.
Haftalık Malumat Mecmuası sahibi Baba Tahir’in yevmi (günlük) Fransızca Servet Gazetesi, bu maçlara dair teşvik yollu bir yazı neşretmiş. Fırsatı kaçırmayan namlı hafiyyelerden (gizli görevli polis) biri, Sultan Hamid’e hemen jurnali(haberi) uçurmuş: “ Kadıköy gençleri, Veliahd- i Saltanat Reşat Efendi (Sultan Reşat)’nin himayesinde (korumasında) bir cemiyet teşkil eylemişlerdir (oluşturmuşlardır). Beray-i ubudiyet (kulunuz olarak), nazar-ı dikkat-i hümayunlarınızı celp ederim (padişahımın dikkatlerini çekerim). Ferman.”
Ve tabii ki, yine rejim ve futbolun haram sayılması nedeniyle dini baskılı, ancak daha sıkı hafiye baskısı sonucunda da zaptiye teşkilatının baskınıyla bu girişimler de yine engelleniyor ve Kadıköy’lü gençler bir kez daha dağıtılıyordu. Ne hazin bir kaderdir ki, Olimpiyatların Atina’daki açılış gününe rastlayan 6 Nisan 1896 tarihinde Tatavla (Kurtuluş)’da bir gurup Rum vatandaşımızın teşebbüsüyle “Tatavla - Heraklis Jimnastik Kulübü” şaşalı bir biçimde tabii ki de kurulurken(*6), ondan iki yıl sonra tamamen Türk gençlerinden oluşarak kurulmaya çalışılan “Kadıköy Futbol Kulübü” mevcut rejim nedeniyle hemen kapatılıyor, kurucuları ise sürgün edilmekten zor kurtuluyordu. Bu durum Türk sporunun kulüpler yolundaki gelişimini en az 5 yıl geciktirecek ve yurdumuzda futbol ağırlıklı sporun temeli de, yabancı egemenliği ve anlayışı ile atılacaktı (* 7).
İşte İstanbul’da, hem Pera yakasında hem de Kadıköy yakasında oturan ecnebi (levanten) ve gayrimüslim vatandaşlarımızın, törenlerle kurdukları ilk kulüplerinin yaşama hakkını elde etmelerine karşın, yine kalpleri spor aşkı ile çarpan Kadıköy’lü Türk gençlerimiz tarafından girişilen her iki cesurane teşebbüsün gerçekleşememesi, onların içindeki bu ateşi söndürmüyor, aksine, Kadıköy’de bir futbol kulübü kurmalarına hiçbir kuvvetin engel olamayacağı gerçeği ile, daha henüz ismi bile belli olmayan ve fakat ki Kadıköy’ün bağrından çıkacak ve gelecekte milyonlarca taraftara sahip olacak bir kulübü kurmaları için, sadece sayılı yılların kaldığını da sanki artık iyiden iyiye hissediyorlardı.
Kadıköy’de Kuruluşu Bekleyiş ;
Güneş, 1900’lerle henüz tanışmış. İstanbul’un her semti aynı sıcaklıkta aynı cömertlikte aydınlanırken, Kadıköy yakasında gökyüzü hep puslu, sanki her dem kapalı gibi. Kuşdili Çayırı mahzun, Papazın Çayırı solgun gibi. Fenerbahçesi’nde bahçeler çiçeksiz, köşklerinde kanaryalar suskun, güllerle bülbülleri küs gibi... Zira, içleri spor aşkı ile yanan Türk gençlerinin Kadıköy’de kulüp kurma istekleri “saray”ca iki kez engellenmiş, levanten ve gayrimüslim vatandaşlarımızın aynı isteklerine aynı saraydan izin çıkarken, Kadıköylü gençlerimiz sarayın rejimine karşı iki kez yenilmiş gibi. İşte bu nedenledir ki, gayri tüm Kadıköy halkı suskun, biraz da yaralı, Kalamış’ta esen rüzgar bir mahzun, Fenerbahçesi’nde çakan “Beyaz Fener” bir mahzun gibi. İşte bu nedenledir ki ; galip, sanki bu yolda mağlup gibi...
Ve de deniz üzerinde İstanbul’un silüeti, karşı uzaklardan perde perde sahile akarken, “ışıksız FENER, çiçeksiz BAHÇE ” misali biçare yarımada, mahzun bir eda ile karşı sahilindeki sarayın ufuklarına doğru bakıp bakıp kuruluş izninin çıkması hayali içinde “ Bu memlekette bir gün sabah olursa Haluk. ” mısralarını yüreği yaralı fakat gönlü ümitle dolu bir şekilde sanki okur da, devlet kapusundan da medet bekler gibi...

İSTANBUL’DA İLK “FUTBOL LİGİ” GÜNLERİ
Evet, istibdat ; bir başka değişle o dönemki mevcut “ mutlak hakimiyet ” rejimi, yurdumuzda cemiyet kurmak ya da bu bünyede spor yapmak hakkını Türklere yasak etmekteydi. İşte sırf bu nedenle, Fuat Hüsnü (Kayacan) Bey ve tamamen Türk gençlerinden oluşan arkadaşlarının Fenerbahçe Spor Kulübü’müzü kurma teşebbüsleri, gerek 1899 yılında Türkçe isim vermeden bir İngiliz ismi altında kurmak istedikleri “Black Stocking F.C./Siyah Çoraplılar Futbol Kulübü” olsun, ve gerekse de 1902 yılında bu kez isim değiştirerek kurmak istedikleri “Kadıköy Futbol Kulübü” olsun, sarayca engellemişti. Bu durum ise, ülkemizde kurulan ilk spor kulüplerinin yabancılar ile gayrimüslimler tarafından oluşmasına sebep olacak(*8), Türk sporunun kulüpler yolundaki gelişimini ise en az 5 yıl geciktirerek, yurdumuzda futbol ağırlıklı sporun temelinin “yabancı egemenliği ve anlayışı” ile atılması neticesini doğuracaktı (*9).
Nitekim, Kadıköy Futbol Kulübü’nün mevcut bu rejim nedeniyle hemen kapatılarak dağıtılmasının ardından, 1902 senesinde James Lafontaine ile Horace Armitage isimli kişiler hemen hemen tamamı İngiliz’lerden oluşan “Cadıkeuy Football Club“; (Kadıköy Futbol Kulübü) isimli futbol takımını kuruyor ve kuruluşunun iznini de alıyordu (*10). Bunu, 1903 senesinde Moda’da oturan İngiliz gençlerin “Moda Football Clup”, 1904 senesinde de Kadıköylü Rum vatandaşların “Elpis(Ümit)Futbol Takımı”nı kurmaları izliyordu. Aynı yıl İngiliz elçilik gemisi “İmogene” nin de aynı isimde bir futbol takımı kurması üzerine, Türkiye’deki ilk lig organizasyonunu gerçekleştiren James La Fontaine, 1904 senesi sonbaharında “Constantinople Football Liege” ( İstanbul Futbol Ligi ) adı ile İstanbul’daki ilk futbol ligini kuruyordu. (*11)
Cadıkeuy (Kadıköy), Moda, Elpis ve İmogene takımlarının oluşturduğu ligdeki organizasyon olan “Pazar Ligi” ismi altında yapılan bu maçlar, bugünkü Fenerbahçe Stadının bulunduğu Papazın Çayırı’nda sürüyor ve halk tarafından da büyük bir ilgi ile takip ediliyordu. 1904 tarihindeki ilk Pazar Ligi şampiyonluğunu İmogene Takımı, 1905 yılındaki ikinci Pazar ligi şampiyonluğunu ise Cadıkeuy (Kadıköy) Futbol Takımı kazanıyordu. Tarihler 1905 yılını gösterirken , Mekteb-i Sultani (Galatasaray Lisesi) öğrencileri tarafından okulun çatısı altında kurulan Galatasaray Futbol Takımı, Kadıköy’deki Papazın Çayırı mevkiinde Kadıköy Frerler Mektebi (Saint Joseph) takımı ile maçlarına başlıyor ve 1906 yılından itibaren de İstanbul Futbol Ligine resmen katılıyordu.
1907, Resmi kuruluşa doğru
Gayri takvimlerin o en güzel yıl olan 1907 yılının ilk yapraklarını gösterdiği günler... Sultan 2. Abdülhamid Han, 33
yıllık saltanatının baskılı rejime dayalı son yılını yaşamakta olduğunun sanki farkında. Saltanatı ile uğraşanlarla boğuşmaktan futbol topu peşinde koşturanlarla uğraşmaya ayıracak pek fazla vakti ve de gönlü kalmadığından bu tür oluşumlara karşı uygulattığı baskıyı da, resmi de olmasa biraz gevşetmiş. Zaten gayri müslimler ile yabancılarca ortalama on yıldır oynanmakta olan futbol oyununa gözleri ve de gönülleri biraz da alışmış. Kadıköy yakasındaki Kördere Sahası ile Kuşdili Çayırı’nda, o ilk yıllarda göz açtırmayan top uçurtmayan saraylı hafiyelerden görünürde eser kalmamış, Türk gençleri, resmi formalı olmasa da buralarda sanki rahat rahat top koşturur bir halde. Gerçi, bir jimnastik kulübü olarak “Beşiktaş” ile, Fransız Mektebi Takımı hüviyetini arkasına almış bir futbol kulübü olarak “Galatasaray”, kuruluş faaliyetlerini İstanbul yakasında gerçekleştirebilmiş ama, karşı kıyı Kadıköy yakası o dönem için adeta bir başka belde, adeta İstanbul’a taşra...
Nihayet, artık bu yakada da beklenen günlerin yakınlığı hissedilmekte. Kadıköy yakasında da güneş bir başka parlak, bahçelerde çiçekler bir başka güzel açmakta. Fenerbahçesi’nde de kanaryalar bir başka ötüp, burundaki fener sanki bir başka parlak çakmakta. Zira, halkın içinden çıkacak ilk Türk kulübünün kuruluşu için kararın ve de onayının alınacağı çok önemli günlerin çoğu geçmiş, azı ise sanki artık gelmekte...
İşte, içinde bulundukları tarihin de desteğinden güç alan Kadıköy’lü gençlerden, Hariciye Nazırı Asım ve Server Paşa’ların torunu Londra Sefareti Başkatibi Nuri Bey’in oğlu Ziya(Songülen) Bey ile Harekat Ordusu Feriki (tümgeneral) Şevki Paşa’nın oğlu Ayetullah Bey ve de ünlü edebiyatçı Sami Paşazade Sezai Bey’in yeğeni Enver Necip (Okaner) Bey, Necip Bey’in Moda Başpınar sokak 3 numaralı evinin selamlık katında yaptıkları bir görüşme sonucunda kuracakları takımın ilk fikir harcını atıyorlardı. Gerekli olan parayı da finanse edecek olan dönemin zenginlerinden Saint Joseph mezunu Mühendis Nurizade Ziya Bey’e kulübün kurucu başkanlık şerefini, Osmanlı Bankası memurlarından Ayetullah Bey’e katiplik (sekreter) görevini, Bahriye Subayı Necip Bey’e de kaptanlık ve veznedarlık (sayman) görevini veriyorlardı.
Aynı görüşmede varılan fikir birliği ile de ; kuracakları kulübün adını oturdukları semtin güzelliğinden esinlenerek Fenerbahçe yapacaklar, amblemlerini Fenerbahçe Burnu’ndaki ışık saçan fenerden, formalarındaki renkleri ise Fenerbahçesi’ndeki ilkbaharın sevimli müjdecisi papatyaların kıskançlık ve temizlik sembolü olan renklerinden yani sarı ile beyazdan alacaklardı.
Ertesi gün “Baker Mağazası”ndan forma kumaşları alınıyor, Fener armalı kırtasiye malzemelerinin siparişleri veriliyor, ve de dönemin güya Futbol Federasyon Başkanlığı görevini üstlenmiş kişisi James Lafontaine ile yapılan bir sohbette de sanki kendisinden icabet alınıyordu. Artık kurulacak olan kulübün ismi, başkanı, amblemi ve formaları seçilmiş, mesele sadece formaları giyerek bu ismi tescil ettirecek 11 Türk gencinin bir araya getirilmesine kalmıştı. Bu konuda da en mühim rolü St. Joseph Mektebi Türkçe Öğretmeni Enver ( Yetiker ) Bey üstleniyordu.
“Fenerbahçe Futbol Takımı”nın ilk kadrosu kuruluyor ;
Güneş bu defa, o en güzel yıl olan 1907 senesi ilkbaharının serince bir Pazar gününü aydınlatıyor ve Fenerbahçe
semti de bu kez, ismini yıllarca şerefle temsil edecek olan bir kulübün ilk temsilcilerinin ilk kalabalık gövde gösterisine sahne oluyordu. O gün, Kadıköy’ündeki Kuşdili Çayırı’nda İngiliz ve Rum takımları arasında oynanan bir futbol maçını seyrettikten sonra St. Joseph Mektebi talebelerinden oluşan bir grup, Moda İskelesi’nden sandallara biniyor ve koyun karşı kıyısında randevu mahalleri olan Fenerbahçesi’ne geçiyorlardı. Nuri zade Ziya (Songülen)Bey ve Ayetullah Bey ile Sami Paşa zade Sezai Bey’in yeğeni Bahriye zabiti Necip(Okaner)Bey, Hintli lakaplı Mühendis Asaf (Beşpınar) Bey ve S.Joseph Mektebi Türkçe öğretmeni Enver (Yetiker) Bey isimli gençler, burada daha evvel gelmiş olan Hasan ve Hüseyin(Dalaklı), Galip (Kulaksızoğlu), Nasuhi Esat(Baydar), Yanya’lı Şevkati, Elkatipzade Mustafa ve kardeşi Hamdan, Çerkes Sabri, Hayrullah, Hakkı Saffet (Tarı),Hasan Sami(Kocamemi) Bey’ler ile buluşuyorlardı(*12).
Çoğunluğunun, yakında kurulacak oldukları takımın ilk oyuncularını teşkil edecek olan bu gençler için o gün, Ziya Bey’in İngiltere’den getirttiği; önü ve kolları düğmeli olan sarı beyaz yollu bol formaları, lacivert şort pantolonları ve sarı löverli yün çorapları ile, Fenerbahçe’nin çayırlarında ilk antrenmanlarını yapacakları gündü. Kısa zamanda çevrenin futbola kabiliyetli gençlerini de kendi etrafında toplayan bu kulüp, bugün için büyük bir kıymet ifade eden ilk kadrosunu, olası olarak; Hintli Asaf – Necip , Ziya – Hasan, Hassan, Sabri – Nasuhi , Şevkati , Galip , Hüseyin , Hayrullah terkibinde (*13), ya da ; Asaf – Ziya , Sami – Ayetullah , Mazhar , Necip – Fethi , Galip , Hüseyin , Hasan , Nevzat şeklinde oluşturuyordu (*14).
Başta da değindiğimiz üzere, Fenerbahçe Spor Kulübü’nün Black Stocking FC ismi altında 1899 yılındaki ilk girişiminde öncülüğünü yaptığı gençler ile, Kadıköy Futbol Kulübü (1902) ve ilerideki yıllarda kurulacak olan Fenerbahçe Futbol Kulübü (1907) ismi altında toplanan gençler, aslında yıllardır aynı ideali sürdüren hep aynı kişilerdi. Ama ne var ki iki kez kapatılmaları, yasal faaliyetlerine ancak resmi kuruluş yılları olan 1907 yılında geçebilmelerine olanak kılmıştı. Bir başka deyişle; Black Stocking F.C. ile, aynı amacı ve kaderi paylaşan Kadıköy Futbol Kulübü’nün isimleri, “Fenerbahçe Spor Kulübü”nün kuruluşu yolunda “amaç karşısında birer araçtı “(*15). Israrla tekrar ettiğimiz bu durum karşısında, 1940 yılında yapmış oldukları haklı bir tüzük değişikliği ile kuruluş senelerini 1909 senesinden 1903 senesine aldıran Beşiktaş Kulübü’nün ( Bereket Jimnastik Kulübü) de gerçekleştirdiği gibi, Fenerbahçe Spor Kulübümüz olarak tüzüklerimize geçirmemiz ve de yazılı bir deklarasyonla kamuya ilan edip düzeltmemiz gereken gecikmiş gerçek odur ki; Fenerbahçe Spor Kulübünün kurulduğu yıl 1899’dur.

Kuruluşu Tescil Olunan İlk Türk Kulübü; Fenerbahçe
Nihayet, 23 Temmuz 1908 tarihinde İkinci Meşrutiyetin ilanını takiben, yurtta dernek ve kulüp kurma hakları herkese resmen tanınıyor, böylece, Ziya, Ayetullah, Necip ve Enver Bey’lerin önderliğinde kurulmuş bu yeni kulüp tescil edilerek, Fenerbahçe’ye, cemiyetler kanununa göre kuruluşu resmen
tescil olunan ilk Türk kulübü
olmak şerefi kazandırılıyordu (*16). Kulübün ilk kurucu üyelikleri ise ; 1) Ziya ( Songülen ), 2) Ayetullah Bey, 3) Necip ( Okaner), 4) Galip ( Kulaksızoğlu), 5) Hassan Sami (Kocamemi), 6) Asaf ( Beşpınar) şeklinde başlıyor (*17) ve olası diğer üyelikler de; 7)Enver (Yetiker), 8) Şevkati (Hulusi Bey), 9) Fuat Hüsnü (Kayacan), 10) Hamit Hüsnü ( Kayacan) 11) Nasuhi (Baydar),... isimleriyle devam ederek sıralanıyordu. Konu ile ilgili olarak; ömrünü adadığı “Fenerbahçe Kulübü Tarihi” konusunda, özellikle arşiv ve bilgi toplamada en zorlandığımız kuruluş yılları dönemleri ile ilgili en güvenilir araştırmaları gerçekleştirmiş olan merhum yazar Dr. Rüştü Dağlaroğlu’na ait (eski Türkçe ile yazılmış notları şu an deşifre çalışmaları yapan oğlu Sayın Müzdat Dağlaroğlu’nun arşivinde) Fenerbahçe tarihine ışık tutmakta olan not defterindeki tarihi notlar arasında ; “kulübün 1939 Nizamnamesinde ilk 30 kurucu üyenin isminin sıralandığı, ne var ki, kurucu olan ilk 6 üye arasında yer alması gereken Hassan Sami (Kocamemi)’nin bile bu listede isminin bulunmayışının, kendisini listenin doğruluğu hakkında haklı olarak kuşkuya düşürdüğü ifadesi” de ayrıca belirtilmektedir.
İstanbul Şampiyonluğu Ligi ;
1908 yılında ilan edilen 2. Meşrutiyetin ilanı ile tanınan dernek kurma serbestliği sonucunda İstanbul’da kurulan Türk kulüplerinin sayısı çığ gibi artıyor, Anadolu, Beykoz, Vefa Futbol Kulüpleri de, sırf 1908 senesinde resmen kurulup tescil edilen Türk kulüpleri arasında yerini alıyordu. Kısa zamanda Türk kulüplerinin sayılarındaki bu artış ise, İstanbul’da yeni bir ligin kurulması ihtiyacını doğuruyor, bu nedenle de o dönemlerde ülkede resmi tatil günü olan Cuma günleri oynanacak bir lig olan, Cuma Ligi adıyla yeni bir lig kuruluyordu.
Takımların sayılarının hızla artmasıyla, İstanbul’da futbol alanlarının sayısı da çoğalmaya başlamıştı. Anadolu yakasında; Kadıköy’deki Kuşdili Çayırı, şimdiki stadın bulunduğu yerdeki Papazın Çayırı, Yoğurtçu Deresi yanındaki Altınordu’nun Kördere Çayırı, Dereağzı’nda Kemikçi Çayırı, Baklatarlası, İbrahimağa sahası ile, Rumeli yakasında; Taksim, Talimhane, Bakırköy, Baruthane, Karagümrük, Çukurbostan, Süleymaniye, Güzelbahçe, Beyazıt Harbiye Nezareti sahaları, ve de Boğaz’ın Anadolu kesiminde ise; Anadoluhisarı, Küçüksu Er Meydanı , Beykoz Ortaçeşme sahaları mevcut sahalara eklenmişti (*18) .
Kuruluşu 1908 yılında resmen tescil olunan Fenerbahçe Spor Kulübü, sarı beyaz olan renklerini 1909 sonbaharında sarı laciverte çevirmiş (*19) , 1909 -1910 sezonuyla birlikte de İstanbul Futbol Ligine
Galatasaray’dan sonra katılan ikinci Türk takımı olmuştu. İşte, dünyanın en hırslı ilk 5 derbisinden biri olan Fenerbahçe – Galatasaray kulüpleri arasındaki ezeli rekabet, ilk defa 17 Ocak 1909 tarihinde Mekteb-i Sultani (Galatasaray Lisesi ) öğrencilerinin takımı ile, yeni kurulmuş bir semt takımı maçı şeklinde başlamış (*20), ve bu tarihten itibaren de o dönemlerdeki İstanbul futbolundaki şampiyonluklar genelde bu iki Türk takımı arasında paylaşılarak, Türk futbolunun artık bir varlık olarak ortaya çıkması sonucunu doğurmuştu.

Kuşdili Spor Kulübü’nün Bünyeye Katılması ;
Fenerbahçe, “İstanbul Şampiyonluğu Ligi”ne ilk kez katıldığı 1909 – 1910 sezonunda beşinci oluyordu. 1910 yılı liginin başlamasına kısa bir süre kala da kulüpten ayrılmalar ve mali zorluklar nedeniyle, Üsküdar Kulübü ile birleşmesi gündeme gelmişti. 1910 senesi Eylülünde, Koço’nun Mühürdar Gazinosu’nda yapılan müşterek toplantı sonucunda, gerçekleştirilmesi istenen Üsküdar - Fenerbahçe Kulübü teklifi, üyeler tarafından kabul görmedi. Buna karşılık, Kuşdili Kulübü Başkanı iken Fenerbahçe’ye katılan Elkatip Zade Mustafa Bey, Kuşdili Kulübü’nü Fenerbahçe’ye katmayı başardı ve bu başarısıyla da Fenerbahçe’yi çok zor günlerinde güçlendiren, geleceğini aydınlatarak güven altına alan ve takımı yücelten kişi olarak kulüp tarihine geçti.



İlk Namağlup Şampiyonluk ;
Kadrosunu yeni gençlerle geliştiren ve güçlendiren bu Fenerbahçe 1911- 1912 liginde hiç yenilmeden şampiyon oluyordu. Bu şampiyonluğun en önemli yönü ise, Fenerbahçe’nin bu şampiyonluğu ile İngiliz ve Rum takımlarının şampiyonluklarının tamamen sona ermesi ve bu tarihten itibaren de Türk futbolunda şampiyonlukların artık Türk takımlarının olmasıydı. Bu şampiyonluk, kulübün itibarını bir anda yükseltip imkanlarını da arttırmıştı. İlk iş olarak Altıyol’da bir kulüp lokali kiralandı, lokalin açılışı ise üye sayısının çoğalmasına sebep oldu. Bu arada futbol dışında diğer spor dallarında da faaliyet gösterilmesine başlandığından, aynı yıl Fenerbahçe Futbol Kulübü adı , Fenerbahçe Spor Kulübü’ne dönüştürüyordu (*21).

Fenerbahçe’nin ilk rozeti;

Fenerbahçe Kulübü’nün ilk amblemi, Fenerbahçe burnundaki ışık saçan beyaz feneri, renkleri ise sarı ile beyaz olmuştu. Ancak, kulüp mensupları bunu tatminkar bulmadıkları gibi, anlam bakımından da içinde bulunulan monarşi rejimini tehdit edici sayılacağı endişesi ile kısa sürede iptal etti. 1910 yılında Fenerbahçeliler arasında resim çizmede
maharetiyle tanınan futbolcu solaçık Hikmet (Topuz)’in çizdiği (bugünkü) amblem ise herkesin beğenisini kazandı ve kabul edilerek bugünlere kadar da ulaştı. İşte “sarı ve lacivert” ağırlık içinde olmak üzere 5 renkten oluşan amblem ve şu anlamları taşımaktaydı(*22) ; “FENERBAHÇE SPOR KULUBÜ 1907" yazılı beyaz yuvarlak çerçeve, temizlik ve açık yüreklilik ifadesiydi. Kırmızı fon ise, safiyet ve Fenerbahçeliler arasındaki sevgi ve bağlılığı belirtirken bu arada bayrağımızı da sembolize etmekte, ortadaki sarı renk Fenerbahçe için duyulan gıpta ve kıskançlığı, kalp şeklindeki lacivert renk asaleti temsil etmekteydi. Sarı lacivert renkler içinde yükselen palamut dalı Fenerbahçelilik güç ve kudretini sembolize etmekte, yeşil renk ise yükselen bu kudret için başarının gerekli olduğunu açıklamaktaydı. Böylece “milli renkler arasında doğan Fenerbahçe”nin, sarı ile lacivert renkler beraberindeki bu amblemi üyelerce de kabul gördüğünden, klişesi İngiltere’ye Manchester şehrine yollanmış ve Fenerbahçe Spor Kulübü’nün bugünkü rozeti olarak ilk kez 1910 yılında yaptırılmıştı. Rozet; 1929 yılından itibaren üzerindeki eski Türkçe harfleri yeni Türkçe harflere bırakmış ve manada önemli etki yapmayacak ufak tefek değişikliklerle de günümüze kadar aynı şekli muhafaza ederek gelmiştir.
İstanbul’da İşgal Yılları ; İstanbul halkı 16 Mart 1920 sabahı uyandığında gözlerine inanamamıştı. Zira şehrin üzerine kapkara bulutlar çökmüş, bir gece içinde koca şehir işgal ordularınca adeta askeri bir kampa çevrilmişti.
Dünyayı sarsmış, imparatorluklar yıkmış ve on milyon insanın ölümüne sebep olup o hiç bitmeyecek sanılan “Harb-i Umumi” diye anılan “1. Dünya Savaşı”, Osmanlı İmparatorluğu’nun yenilmesi ile son bulmuş, mütareke ile birlikte de galip itilaf devletleri mağlup Osmanlı’nın başkenti İstanbul’u işgal etmişlerdi. Zırhlı araçlar cadde başlarını tutarken, sokakları dünyanın her yanından gelmiş her renkten ve her dinden askerler sarmış, Harbiye, karakollar, kaymakamlıklar, subay mahfelleri , vesair tüm makamlar işgal ordularınca işgal edilmişti. İşgal üniformalı itilaf ordusu askerleri, sosyal yaşantı içinde her fırsatta halkı manevi baskı altında ezerken, tramvayda trende ya da vapurda bile kendileri daima birinci mevkide oturup, biletli Türk vatandaşlarını vagonların sahanlıklarında vapurların ise ikinci mevkilerinde seyahat ettirir, kendilerine ayrılmış bölümlere boş da olsa kimseyi sokmaz, yolcuların bilet kontrollerini bile kendileri, üstelik alaycı bir tavır içinde ve ağır hakaretler altında yaparlardı(*23). Evet, İstanbul artık o eski İstanbul değildi. Acı günler gelip çatmış, herkes üzgün, herkes kendi vatanında sürgün gibiydi. İşgalcilerle birlikte yaşamak zorunda olan talihsiz İstanbul halkına, o güne kadar yaşadıkları, ne gıdasızlık, ne susuzluk, ne elektrik kesintileri, ne de hiçbir şey, “İşgal İstanbul’u ”na tanıklık etmek kadar onlara acı vermemişti. İşte bütün bu olumsuz şartlar altında halkın morali için mutlak bir desteğe ihtiyacı vardı ki, işte bu ihtiyaç duyduğu güç, ona kendi öz bağrından çıkarttığı takımı tarafından “Fenerbahçe”si tarafından verilecekti.
İşgal yıllarındaki gurur;
Fenerbahçe
Mütareke döneminde (1918 - 1921) işgal kuvvetlerine mensup özellikle İngiliz ve Fransız askeri takımlarıyla yapılan futbol maçları, İstanbul’daki futbol heyecanını ve futbola olan ilgiyi doruk noktasına çıkaran olgu oluyor, Türk takımları işgalci ekiplerle 5 yılda 50’sini Fenerbahçe’nin oynadığı toplam 80 maç yapıyor , işgal kuvvetleri takımlarına karşı kazanılan galibiyetler ise Türk takımlarını gönüllerde yüceltiyordu. Bu nedenle futbol İstanbul’da büyük kitleleri kendine çekerken, Türk takımlarının özellikle de Fenerbahçe’nin, başta General Harrington Kupası (29 Haziran 1923) olmak üzere işgal kuvvetleri takımları karşısında elde ettikleri tüm galibiyetler, İstanbul halkının intikam duyguları içindeki milli duygularını şahlandıran ve yaralı gönüllerine teselli veren yegane olay haline dönüşüyordu.
Mütarekenin karanlık yıllarında işgal kuvvetlerine mensup takımlarını her hafta birbiri peşi sıra futbol sahalarında yenerek milletin rencide olmuş gururunu okşayan Fenerbahçe tüm halkın sevgilisi haline geliyor, zamanla da milli mücadelenin ve milliyetçi karşı çıkışın adeta İstanbul şubesi halini alıyordu. Onlar, cephelere gönderdikleri futbolcuları misali Çanakkale’de yaptıkları müdafaanın(*24) bir örneğini de sanki Taksim’in Taşkışla sahasında gösteriyor, yaptıkları toplu hücumlarda ise sanki kısa bir süre sonra Kocatepe’den verecekleri milli taarruzdaki şahlanışımızın provasını veriyorlardı. Bu şevk ve iman içinde mütareke ve işgal İstanbul’unda Türk futbolu denince ilk akla gelen Kadıköy’ün Fenerbahçe’si oluyor, cepheden gelen her yeni zafer İstanbul’luların moralini yükseltirken, Fenerbahçe takımı da aldığı galibiyetlerle halkın başını dik tutmasını sağlıyordu. 1910’lu yıllarda en fazla iki bin kişinin izlediği Fenerbahçe, 1919 -1920 yıllarında 6-7 bin kişinin hınca hınç doldurduğu tribünlere oynuyor, bir zamanların ürkek mahcup yapılan tezahüratları, artık açık açık, yüksek sesle hep bir ağızdan dile getiriliyordu; “Ya ya ya ,şa şa şa, Fenerbahçe çok yaşa, Türkiye Türkiye çok yaşa...”.
Artık iş futbol oyunu halinden çıkmış, vatanın asıl sahipleri ile işgalcilerin hesaplaşması şekline dönüşmüştü. Fenerbahçe takımı artık “Kuvai Milliye” ruhunun halk içindeki sembolü olmuştu. Bunun birinci sebebi işgal takımları ile oynadıkları toplam 50 maçtan ikisi hariç hiç yenilmeyip 41 maçta galip gelmeleriydi ki Altınordu ve Galatasaray takımları ne yazık ki bu başarıyı gösterememişlerdi. İkinci sebebi ise, “Anadolu Harekatı”nın başında olan Mustafa Kemal’in “Fenerbahçeli” olarak bilinmesiydi.(*25)


Atatürk ve “Fenerbahçe”si;
Fenerbahçe’nin müttefiklerle mücadelesi sadece yeşil sahalarla da sınırlı kalmayacak, Cihan Harbi’nde vatana feda ettikleri diğer sporcuları gibi, futbolcularının büyük bir bölümünü yine işgal yıllarında İstanbul’dan Anadolu’ya silah aktarılmasında etkin bir rol oynatarak vatanının ihtiyaç duyduğu konuda hayatlarını budaktan esirgemeyeceklerdi. “ İttihad ve Terakki’nin bir kolu olduğu ” ithamı ile işgal kuvvetlerinin devamlı olarak bastırması sonucunda kulübün kapatılma çalışılmaları ortamına rağmen, yurdun düşmandan kurtulması yolunda üstlendiği tarihi misyonu en ulvi bir biçimde yerine getirerek
, bir başka idealde de yarınlara örnek olacak olan Fenerbahçe Spor Kulübü, aydınların, işgal yıllarının acılı şehit ailelerinin, hulasa Türk ulusunun şeref ve cesaret duygularının yurda adeta armağanı oluyordu. İşte bu nedenledir ki ulu önderimiz Mustafa Kemal Paşa, 1918 yılında ilk spor kulübü olarak Fenerbahçe Spor Kulübü’nü ziyaret ediyor ve de kulüp şeref defterinin nezdinde de, tarihin altın sayfalarına da şu mısraları geçiyordu; “ Fenerbahçe Kulübünün her tarafta mazhar-ı takdir olmuş (takdirle şereflendirilmiş) bulunan asar-ı mesaisini(yaptığı üstün çalışmaları) işitmiş ve bu kulübü ziyaret ve erbab-ı himmetini (üstün hizmet veren kişileri) tebrik etmeyi vazife edinmiştim. Bu vazifenin ifası (yerine getirilişi) ancak bugün müyesser (mümkün) olabilmiştir. Takdirat (takdirlerimi) ve tebrikatımı (tebriklerimi) buraya kayt ile (kaydetmekten dolayı) mübahiyim ( mutluyum).

3. 5 . 1334 (1918). Ordu Kumandanı
(Yıldırım Orduları Gurup Kumandanı) : MK (İmza)


Kulüp binası yangını ve yurdun Fenerbahçe sevgisi;
Türkiye’de ilk defa çeşitli spor şubeleri açan kulüp olma ünvanına sahip olan Fenerbahçe, 1913 yılında tanzim olunan ikinci nizamname ile atletizm, kürek, yüzme, atlama, yelken, patinaj, tenis, çayır hokeyi, boks, kriket gibi spor dallarıyla da meşgul oluyor, yıllar içinde de futboldan başka, masa tenisi, eskrim, jimnastik, avcılık, su kayağı, atlama, bilardo, salon futbolu, otomobil, atıcılık, sutopu, bisiklet,halter, güreş, basketbol,izcilik,patenli hokey, voleybol, vs, gibi toplam 25 spor şubesi içeren 35 spor dalında sayısız başarılara imza atıyordu.
Büyük milletinin muazzam sevgisiyle nurlanan ve kucaklanan Fenerbahçe, muhtelif branşlarda devamlı hamlelerle bu artan sevgiye hak kazanırken, kuruluşunun 25. yılında 5/6 Haziran 1932 gecesi vukuu bulan hain bir yangın, koca bir varlığın kupalarından üye kayıt ve maç defterlerini de içeren belgelerine kadar gelmiş geçmiş bütün maddi eser ve izlerini siliyordu. Fenerbahçe’nin uğradığı felaket bütün yurtta bomba etkisi yapıyor, Fenerbahçe Kulübü İdare Heyeti’nin, üzerinde henüz dumanları tüten kulübün enkazı karşısında, gazete ve radyolara aynen aşağıdaki sözler ile verdiği tebligat ise yürekleri dağlıyordu (*26) ;
“ Sevgili yuvamız, 25 senelik spor hayatımızda elde ettiğimiz şeref ve galibiyet, hatıraları ile birlikte yanmıştır. Bugün, maddi spor vesaitimizden de tamamen mahrum kalmış bulunuyoruz. Yek değerlerimize karşı sarsılmaz itimat, muhabbet (sevgi) ve tesanüt (dayanışma) havası içinde, yıllarca süren müşterek emeklerimizin muhassalasının (elde edilmiş sonucunun) enkazı karşısında derin bir teessür (üzüntü) duymamak kabil değildir. Mahvolan manevi kıymetlerin maattessüf (ne yazık ki) tamiri imkansızdır. Şu kadar ki, 25 senedir kazandığımız muvaffakiyetlerin hatıralarını kalbimizde daha büyük bir vecd (heyecan) içinde yaşatmak, bu hatıraları Fenerbahçe gençliğine kitap halinde hediye etmek gene mümkündür.
Hatta ilk vazifelerimizden biridir. Kupalarımız, bayraklarımız yanmıştır. Fakat yüreğimizdeki hatıralar canlılığını kaybetmeyecektir. Başta Ulu Gazimiz olmak üzere; kulübümüzün mesaisini takdir eden kıymetli yazıları taşıyan hatıra defterimiz kül olmuştur(**). Fakat bizim emeklerimizi takdir etmiş olan büyük şeflerimiz, memleketini seven memleketin idealine candan bağlı, çalışkan, tesanüt (dayanışma) ve muhabbet(sevgi) çerçevesi içinde Türk gençliğini gene himaye edeceklerdir. Hayatın mütemadi bir mücadele olduğunu, mücadelesiz, ızdırapsız, elemsiz, hayatta gerek ferd ve gerek millet itibariyle muvaffak olmak imkanı olmayacağını Türk gençliğine hatırlatan Büyük Gazinin nasihatleri bu elemli günlerimizde, bizim için en büyük teselli ve kuvvet membaı olacaktır. Fenerbahçelileri, kulübümüzün maruz kaldığı felaket nispetinde büyük olan vazifeye davet ediyoruz. “
Felaketin hemen ertesi günü Türkiye’nin o zamanki en büyük gazetesi “Cumhuriyet” ve ardından da “Milliyet” gazetelerinin “Fenerbahçe’ye Yardım” ismi altında başlattıkları kampanyalara teberruda bulunmak üzere bütün memleket adeta yarışa giriyor, yeni kulüp
binası inşası ve beraberinde de kulüp sahasının satın alınmasına katkı amacıyla yapılan ilk bağışı ise, 19 Haziran 1932 tarihinde İş Bankası eliyle 500 TL. göndermek suretiyle yine Atatürk yapıyordu(*27). Aynı amaçla tertiplenen 14 Temmuz 1933 keşideli Fenerbahçe Eşya Piyangosu’ndan elde edilen 17 bin TL. hasılat da, yine bu ilk tahta stadımızın yapılmasında kullanılıyordu.

(**) Bu yangında kül olduğu zannedilen ve içinde kulüp ile ilgili 1914 senesinden itibaren tutulmuş şeref kayıtlarını içeren meşhur maroken kaplı hatıra defteri ise, 7 Nisan 1944 tarihinde, onu enkaz arasında bularak alan ve saklayan meçhul bir şahıs tarafından, kulübümüz üyesi (merhum) Gazeteci Kenan Onan Bey’in Vatan Matbaası’ndaki masasının üzerine, 12 yıl sonra tekrar Fenerbahçe Kulübü’ne iade edilmek üzere bırakılıyor (*28) ve böylece Atatürk’ün “kulübümüze o meşhur ithafının” da içinde bulunduğu bu büyük hazineye, önce tarihimiz ve sonra da kulüp müzemiz yıllar sonra tekrar kavuşuyordu.

Stat mülkiyetine sahip ilk spor kulübü; Fenerbahçe
1923 senesinde Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı’nın kurulmasıyla Türk sporuna yeni bir yön veriliyor, bu tarihten sonra ise Fenerbahçe’de büyük bir kalkınma görülüyordu. O, teknik üstünlüğü sayesinde Orta Avrupa futbolunun Türkiye’deki temsilcisi haline geliyor, yıllar yılı hep milli takımın belkemiği olarak da Türkiye’nin en sevilen kulübü oluyordu.
İlk adı “Silahtar Ağa Sahası” iken, sonraları “Papazın Çayırı”, “Union Kulüp Sahası”, ”İttihat Spor Sahası” ve nihayet 25 Ekim 1929 tarihinde de(*29) “Fenerbahçe Stadı” ismini alan 36 dönümlük stat mahallimiz, 6 Temmuz 1932 tarihinde 500 TL’sinin Atamızın verdiği 9000 TL. karşılığında (1000 Reşat Altını) satın alınıyor ve böylece yurtta stat mülkiyetine sahip ilk kulüp olmak şerefi de yine Fenerbahçe Spor Kulübü’ne ait oluyordu. Hem de öyle ki; Türk gençliğinin üzerinde spor yaptığı ilk stadı olmasının yanı sıra, Büyük Kurtarıcımızın bizzat kendileri tarafından büstleri ile şereflenmesine müsaade ettikleri yegane stat da olarak.
Son
Fenerbahçe Spor Kulübü’müz, bugün yalnız İstanbul’un değil, tüm yurtta milyonlarca taraftarı bulunan ve yüz yıla yakın bir süredir hemen tüm spor dallarında Türk sporuna öncülük ettiği için büyük sıfatını yerden göğe kadar kazanmış bir kulübümüzdür. O, zaman zaman şampiyonlukları elden kaçırsa da, zaman zaman mazisini aratır bir görüntüde kalsa da, yıllarca tarihe tırnaklarıyla kazıdığı büyüklüğünden hiç bir şey yitirmeyecektir.


Evet, taa en başta, 1900’lerdeki kuruluş yıllarını anlatırken söze nasıl mı başlamıştık? ; “... Ve de Kadıköy, o dönemlerde en güzel semti olan Fenerbahçe’sinin bağrından çıkaracağı takımını, önce yakınlara, sonra da yarınlara armağan edeceği günleri bekliyordu gayri...”
Gayri, şimdi de sözün sonundayız; “ Ve de İstanbul, deniz üzerindeki siluetini uzaklardan perde perde koya yaklaştırırken, Fenerbahçe Burnu’nda yankılanan bir beyaz ince uzun fener, yıllar boyu Türk sporuna sembol olmanın gurur yorgunluğu içinde, Adalar’a, Marmara’ya, daha uzaklara, daha da öte uzak yıllara doğru, aynı inançla, aynı coşkuyla ışığını hep saçacaktır ”.
Yüz yıldan beri önce onun hakkında söylendi, önce onun hakkında yazıldı, önce ona sevdalanıldı. Daha da nice yüzlerce yıl söyleneceği, yazılacağı, sevdalanılacağı gibi....
Hazırlayan: Dr. R. Sertaç KAYSERİLİOĞLU
Fotoğraflar: R. Sertaç KAYSERİLİOĞLU arşivi
E-mail: rsertack@mynet.com
Web: www.collectionrsk.com
Telefon: 0216 3325215
*Tüm hakları saklıdır. Kaynakça gösterilmeden kullanılamaz.

(*Fenerbahçe Spor Kulübü aylık resmi yayın organı olan “Fenerbahçe Dergisi”nin 2003 senesi; 1., 2., 3., 4. sayılarında yayınlanmıştır)
***************************************************************
KAYNAKÇA :

1. ALUS, Sermet Muhtar.” Kadıköy’ünde ilk futbol”Tarih Hazinesi Dergisi. Syf:274, 1951/6
2. ATABEYOĞLU, Cem. “Futbol” İstanbul Ansk. Sayı :24 Syf:345, İst/1994
3. Tercüman Spor Ansk. “Türkiye’de Futbol”. Syf: 9-10 , İst/1980
4. DAĞLAROĞLU, Rüştü Dr. “Fenerbahçe S.K. Tarihi” . Syf: 6, İst/1987
5. FIŞEK, Kurthan.Prof. ” Spor Yönetimi” . Syf: 515, İst/1983
6. DAĞLAROĞLU, Rüştü Dr. “Fenerbahçe S.K. Tarihi” . Syf: 14, İst/1957
7. HİÇYILMAZ, Ergun. “Fenerbahçe” Syf. 29, İst/2001
8. DAĞLAROĞLU, Rüştü Dr. :“Fenerbahçe S.K. Tarihi” . Syf: 13, İst/1957
9. HİÇYILMAZ, Ergun.: “Fenerbahçe,Ömrüm Seni Sevmekle...” Syf. 29, İst/2001
10. Tercüman Spor Ansk. : “Türkiye’de Futbol”. Syf: 10 , İst/1980
11. ATABEYOĞLU, Cem :“Futbol” İstanbul Ansk. Sayı :24 Syf:345, İst/1994
12. 50.Yıl Kutlama Kitabı : “FB. Nasıl Kuruldu” Syf: 8 , İst/1957
13. Olimpiyat Spor Dergisi : Sayı: 10 , Syf: 3 , İst. /1931
14. DAĞLAROĞLU, Rüştü Dr.: “Fenerbahçe S.K. Tarihi” . Syf: 16, İst/1987
15. DAĞLAROĞLU, Rüştü Dr.: a.g.e. Syf: 17
16. a.g.e. Syf: 168
17. a.g.e. Syf: 6
18. ATABEYOĞLU, Cem :“Futbol” İstanbul Ansk. Sayı :24 Syf:346, İst/1994
19. SAKAOĞLU, Selçuk: “F.B. Spor Kulübü” İstanbul Ansk. Sayı :24 Syf:286 Nisan/1994
20. BACIOĞLU, Alp : “Spor Tarihinden Yapraklar” Sabah Gazetesi , 23Ocak2001
21. DAĞLAROĞLU, Rüştü Dr.: “Fenerbahçe S.K. Tarihi” . Syf: 18, İst/1987
22. ATABEYOĞLU, Cem : “Renk Aşkı” Yıllarboyu Tarih Mecmuası, Şubat / 1994
23. KAYSERİLİOĞLU, R. Sertaç Dr. : “Dersaadet’ten İstanbul’a ” . Syf:50 İst/1999
24. HİÇYILMAZ, Ergun: “Savaşan Fenerbahçe”. Sabah Gazetesi, 27 Mayıs 2001
25. DUMAN Selahattin : ”Fenerbahçenin Gizli Tarihi” Sabah Gazetesi, 2 Eylül 1996
26. 50.YIL KUTLAMA : “Kulüp Binamızdaki Yangın” Syf: 41 , İst/1957
27. A.g.e. : syf : 42
*28. F.B. HATIRA/ŞEREF DEFTERİ : ( F.B. Spor Kulübü Müzesi) . Syf:83 İst/1914 –1951
*29. DAĞLAROĞLU, Rüştü Dr. : “Fenerbahçe S.K. Tarihi” . Syf: 454, İst/1987

Fenerbahçe Spor Kulübü Resmi Sitesi / Türkiye'nin En Gelişmiş Kulüp Portalı

People fear death even more than pain. It's strange that they fear death. Life hurts a lot more than death. At the point of death, the pain is over. Yeah, I guess it is a friend.


Son düzenleyen Lizard King : 12-10-2006 - 12:10
Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post! Mesajı SpurlayınWong this Post!Live Bookmark this Post!Sakla-Paylaş-Keşfet
Alıntı Yap
  #2  
Eski 12-10-2006, 12:12
Lizard King nickli Ayya$'ın avatarı
Gnik Drazil
 
Mekan: Istanbul
Blog Başlıkları: 236
Ynt: Fenerbahçe Spor Kulübü Tarihi

Birde şeref konusunda bilgisi olmayan Tuğrul Bey'in yazdıklarına Antu.Com'un hazırlamış olduğu cevabı koymalıyız.

Nerede İstersen Orada! Ne Zaman İstersen O Zaman !!!

Toplumsal bilincin bulanıklaştığı zor dönemlerden geçiyoruz. Türlü amaçlarla ulusal değerlere saldırılıyor ama yazık ki sorumlular gereğini yapmıyor. Oysa toplumu bir arada tutmayı kolaylaştırabilecek bu değerlere sıkı sıkıya sarılmanın tam zamanı. Ancak böylelikle dayanışma içinde zorluklar atlatılabilecek. Oysa toplumu yönlendirenler, toplum önündekiler en çok da kitle iletişim araçlarını kullanarak insanları geriyor, kışkırtıyor. Tarihi olayları çarpıtmaktan geri durmuyor.

Futbol evrenimizde, kerameti kendinden menkul bazı sözüm ona gazeteci ve medya mensupları resmen “Ali Kemal’leşiyor”. Ulusal Kurtuluş Savaşı kahramanlarına ve kahramanlıklarına dil uzatabilecek kadar meczuplaşıyor. O dönemde Fenerbahçe’nin, ulusal mücadelede nasıl önemli bir unsur haline geldiğini „iyi niyetle“ söylüyoruz. Ancak ne bilmek, nede öğrenmek istemiyorlar.

Şanlı geçmişiyle koskoca Fenerbahçe Kulübü “meczuplara” cevap verecek, onları ciddiye alacak konumda da değil elbette.

Ama bir infial var aynı zamanda, yapılan küstahlığa karşı. İnsanlara gerçeklerin anlatılması gerekiyor. Ruhları bağnazlığın esiri olmuş, güçlerini nereden aldığı belli olmayan(!) bazı mutaassıp şahıslara verilecek bir cevabımız var…!

"NEREDE İSTERSEN ORADA, NE ZAMAN İSTERSEN O ZAMAN…"

Bir olağanüstü, dünya üzerinde hiçbir kulübe nasib olmamış geçmişten bahsedeceksek 19. yüzyılın sonlarına kadar inmek gerekiyor.

Abdülhamid döneminde, padişahın bizzat kendi korkularından yürüttüğü sıkı istibdad döneminde yalnız azınlıkların kulüpleşme ve futbol takımı oluşturma hakları bulunuyordu. Birçoğu yabancı isimlerle kurulan bu kulüplerde pek istisnai durumlar dışında Türk futbolcu bulunmazdı. Moda (1896), Kadıköy (1899), Stroggles, Imogene ve Elpis (1900) takımları kendi aralarında kurdukları bir ligde aralarında maçlar yapar, Türk gençleri onları ancak seyirci olarak, içlerinde futbol oynama hevesiyle kenardan izlerdi. Donanma amirali Hüseyin Hüsnü Paşa’nın oğlu Fuat Hüsnü Bey de içi müthiş bir futbol sevgisiyle dolu bu gençlerden biriydi. Abdülhamid’in karşı baskılarına rağmen bir Türk futbol takımı kurmak arzusuyla kendi başına futbol antrenmanları yapar, bunu nasıl yapabileceğini düşünür dururdu. Arkadaşı Reşat Danyal Bey ve diğer arkadaşları ile beraber nihayet ilk Türk takımını kurduklarında sarayın dikkatini çekmemek için yabancı bir isim vermeyi uygun görmüşlerdi: “Black Stocking”..

Geçtiğimiz yıl, kulübün geçmişini yeni kuşaklarla buluşturmayı hedefleyen son derece başarılı girişimler sonucu Black Stocking tiyatro oyunu ile canlandırılmıştı, Fenerbahçeliler kolayca hatırlayacaklardır. Çünkü bu kulüp aslında Fenerbahçe Kulübü’nün köklerini oluşturmuş, Fuat Hüsnü Bey daha sonraları Fenerbahçe antrenörü olarak görev yapmıştır. “Kimse yokken biz vardık” sloganına sarılan, saray çevresinin takımı olarak kurulmuş BJK’ye ithaf olunur ! Bir Rum takımı ile oynayacağı ilk maçına 28 Ekim 1901’de çıkan Black Stocking maçı mağlup durumda götürürken saraya jurnal neticesinde zaptiye tarafından baskına uğramış, maç yarıda kalmış, futbolcular selameti sahadan kaçmakta bulmuşlardır. Fuat Hüsnü Bey paçayı zor kurtarmış, Reşat Danyal Bey ise Tahran’a sürgün edilmiştir.

Bundan sonraki yıllarda Osmanlı Devleti çökerken İttihat ve Terakki Cemiyeti özgürlük için özellikle Balkanlar ve Batı Trakya’da önemli mücadeleler vermiş, hem çetelerle savaşmış, hem de padişahın ittihatçılara karşı gönderdiği paşalara karşı önemli suikastlar gerçekleştirmiştir. Yavaş yavaş istibdada karşı özgürlük rüzgarları kuvvetlenmiştir. Zaten bu sürecin sonu meşrutiyetin ilanı ve meclisin açılması olacaktır. Ne var ki İttihat ve Terakki Cemiyeti ile, cemiyetin fazlaca politikanın içinde olduğunu düşünen Mustafa Kemal’in arası açılmaya başlamıştır. Bu kısmi özgürlük döneminde yeniden Türk futbol takımı kurma istekleri artmaya başlamıştır.

Nihayet Kadıköy’deki Saint Joseph Koleji öğretmenlerinden Enver Bey arkadaşları Nurizade Ziya Bey ve Ayetullah Bey aralarına Necip Bey’i de alarak 1907 yılı bahar aylarında Fenerbahçe ismiyle kulübü kurmuşlardır. Önce, o mevsimde her yerden adeta fışkıran papatyanın renkleri olan sarı ve beyazı alan kulüp daha sonra renklerini sarı ve laciverte dönüştürmüş, o andan itibaren de efsanevi çubuklu formasını futbolcularına giydirmeye başlamıştır. Daha ilk maçında son derece iyi futbol oynayarak, bir Rum takımını, Fener’in arkasındaki çayırda seyircilerin coşkulu tezahüratlarıyla 2-0 yenmeyi başarmıştır.

Fenerbahçe Kulübü’nün kurulmasından 1 yıl sonra, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin uğraş ve baskıları sonucu Abdülhamid II. Meşrutiyeti ilan etmiştir. Mustafa Kemal ise o dönemlerde çeşitli cephelerde kazandığı askeri başarılarla tanınmış, ama bu başarıları, saray çevresi tarafından da İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından da tehditkar bulunmuştur. Mustafa Kemal’in kurmay başkanı olduğu ve ismini verdiği “Hareket Ordusu” ile İstanbul’da patlak veren 31 Mart 1909 gerici isyanı bastırılmış, Abdülhamid tahttan indirilmiştir. 30 yıllık istibdad devri son bulmuştur. Bunlardan bahsetmemizin nedeni, bu dönemin Türk futbol takımları ve kulüpleri üzerinde yarattığı yoğun baskıyı anlatabilmektir.

1908’de Fenerbahçe güçlü Moda takımını ve ünlü İngiliz Imogene takımını yenince daha önce bu lige kabul edilen Galatasaray’ın ardından 2. Türk takımı olarak İstanbul Cuma Ligi’ne kabul edilmiştir. Bu arada yöneticiler arasında anlaşmazlık çıkmış, kulübün kasası durumundaki, dönemin zenginlerinden Ziya Bey kulüp başkanlığından istifa etmiş, İngiliz ve Rumlarla anlaşarak ve yanında birçok futbolcuyu da Fenerbahçe’den kopartarak Union Clup takımını kurmuştur. Gelirlerinin kesilmesi ve takımdan futbolcuların gitmesiyle güçsüz duruma düşen Fenerbahçe ilk 2 sene bu ligde gayet başarısız sonuçlar almış, Özellikle Galatasaray ile oynadığı maçlarda çok kötü sonuçlarla karşılaşmış, 1910-1911 sezonunda tarihi 7-0’lık yenilgisini almıştır. 1911’de kulübün başkanlığına takımın kaptanı meşhur Galip Bey (Kulaksız) getirilmiş, bu dönemden sonra Fenerbahçe yeniden çıkışa geçmiştir. 1911-1912 sezonunda Fenerbahçe tüm rakiplerini yenmiş, Galatasaray o sezon ligden çekilmek durumunda kalmış, final maçında Stroggles takımını yenen Fenerbahçe ilk şampiyonluğunu kazanmıştır. Fenerbahçe artık herkes tarafından tanınmaya, sevilmeye başlanmıştır. Balkan Savaşı ile ara verilen lige 1913 yılında tekrar başlanmış, Aralık ayında Kuşdili Çayırı’nda Galatasaray’ı 4-2 yenen Fenerbahçe bu takıma karşı ilk galibiyetini almıştır. Bundan sonra 9 yıl Fenerbahçe Galatasaray karşısında mağlubiyet almayacaktır. 6 takımın katıldığı ligde Fenerbahçe hiç yenilmeden şampiyon olmuş, 1914 yılında en ünlü Osmanlı takımı halini almıştır. Halk takımı Fenerbahçe sarayın dikkatini çekmiş, Şehzade Ömer Faruk Fenerbahçe’nin hiçbir maçını kaçırmaz olmuş, Şehzade Osman Fuat Efendi Fenerbahçe’ye fahri başkan yapılmıştır. İttihat ve Terakki Cemiyeti de halkın Fenerbahçe’ye olan büyük sevgisinden yararlanmak istemiş, Talat Paşa uzun süre başkan olmak istediyse de başaramamış, çareyi Altınordu kulübünü kurmakta bulmuştur. Fenerbahçe karşısında başarısızlığa uğrayan Altınordu kulübü “askere alınmama” vaadiyle birçok Fenerbahçeli futbolcuyu ayartmış, buraya transfer etmiştir. Ancak bu devşirme model de tutmamış, Fenerbahçe Altınordu’yu hep adeta ezmiştir.

1915 yılında gerek Çanakkale’de gerekse diğer cephelerde Fenerbahçeli futbolcular da çarpışmıştır. Galip Bey Kırıkkale’de, Emirzade Arif Keşan’da, Ethem Bey Fikirtepe’deki bataryada görev almışlar, maç günleri izinlerinde üniformalarını çıkarıp kramponlarını giymişlerdir. 1914-1915 sezonunda Altınordu başkanı Talat Paşa Galatasaray’ı da yanına alıp Fenerbahçe’nin lige alınmamasını sağlamışlardır. Bunun üzerine Darüşşafaka, Darülmuallimin, Hilal ve Türk İdman Ocağı ile birlikte Fenerbahçe ayrı bir lig kurmuş, bu ligde Fenerbahçe şampiyon olmuştur. İstanbul ligini şampiyon bitiren Galatasaray ile Fenerbahçe arasında İstanbul şampiyonluğu için maç oynanması gereği ortaya çıkmıştı. İstanbul maçı beklerken cephelerden şehit futbolcuların cenazeleri geliyor, analar Fenerbahçe Kulübü önünde ağlıyordu. Üsteğmen Sadık ve yüzbaşı Fethi Beyler Sina-Filistin cephesinde, Teğmen Haldun, yedeksubay Kemal, teğmen Nurettin ve Halim, Teğmen Sabri Beyler Çanakkale’de, Üsteğmen Münir Bey Kafkas cephesinde şehit düşmüşlerdi. Galatasaray ve Beşiktaş’lı futbolcular da cephelerde şehit düşmüşlerdi. Türk futbol takımları 15-16 yaşında oyunculardan kurulur olmuştu. Büyük final İttihat Stadyumu’nda 11 Şubat 1916’da oynanmış, Fenerbahçe Galatasaray’ı 3-1 yenerek yine şampiyon olmuştu.

1915 sonunda Mustafa Kemal Çanakkale’den İstanbul’a dönmüş, hastalıklarla boğuşmuş, Sofya ve Edirne’de görevlerde bulunmuştur. Daha sonra da Suriye’deki 7. Ordu komutanlığına atanmıştır. Aralık 1917 ve Ocak 1918 tarihleri arasında Sultan Vahdettin’le birlikte Almanya seyahatine çıkmış, sultanı tanıma olanağı bulmuştur. 1918 Mayıs başlarında yine İstanbul’a dönen Mustafa Kemal “Osmanlı Genç Dernekleri”nin başına getirilmiştir. Sporla ilgilenirken siyasetten uzak kalacağı düşüncesiyle bu göreve getirilen Mustafa Kemal böbrek ağrıları nedeniyle Almanya’ya, Karlsbad Senatoryumu’na gitmeden önce, arkadaşı Sabri (Toprak) Bey’e Fenerbahçe kulübünü ziyaret etmek istediğini söyler. Sabri Bey 1914-1915 yıllarında Fenerbahçe başkanlığını yapmıştır. 1924-1934 yılları arasında da başkanlık yapacaktır. “Fenerbahçe’nin her tarafta konuşulan başarılarını çok duyduğunu” söyler Sabri Bey’e. 3 Mayıs 1918 günü tarihi ziyaret gerçekleşir. Herkesin ortasında yapılan ikramlar sonrasında Mustafa Kemal, Sabri Bey diğer yöneticilerle birlikte bir odaya kapanıp saatlerce konuşurlar. “Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın Fenerbahçe Cephesi” nin ilk nüveleri burada atılır.

Mustafa Kemal kulübün şeref defterine şu cümleleri yazar:

“Fenerbahçe Kulübünün her tarafa mazhar-ı takdir olmuş bulunan asar-ı mesaisini işitmiş ve bu kulübü ziyaret ve ebedi hamiyeti tebrik etmeyi vazife etmiştim. Bu vazifenin ifası ancak bugün müyesser olabilmiştir.

Takdir ve tebriklerimi buraya kayd ile mübahiyim.

3 Mayıs 1334”

Kürekle tekrar karşıya geçmek üzere kayığa binerken geri dönerek Sabri Bey’e şöyle der:
“Fenerbahçe’ye ebedi muvaffakiyetler dilerim.”

Akaretler’de otururken ve yolu üzerinde komşu olduğu Beşiktaş Jimnastik Kulübünü bir defa ziyaret etmemiş olan Ulu Önder’in dedikleri bunlardır. Birçoklarının çıkarması gereken çok da dersler vardır, ama nerede o akıl !

Mustafa Kemal Karlsbad dönüşü 7. Ordu ile Suriye’de İngilizleri püskürtmüş, tarihimizdeki en hazin anlaşmalardan Mondros Mütarekesi gereği ordusu dağıtılınca 1918 yılı sonuna doğru İstanbul’a geri gelmiştir. Osmanlı’nın I. Dünya Savaşı’ndan çekildiği o yıl Altınordu şampiyon olmuştur. Ama devleti oldu bitti ile Almanya yanında savaşa sokan muhteris Talat Paşa, Enver ve Cemal paşalarla birlikte denizaltı ile yurt dışına kaçtıklarından bu başarıya sevinememişlerdir bile.

Mustafa Kemal İstanbul’da iken uzun süre memleket meseleleri üzerinde düşünür gerek Pera Paras’da kalırken, gerekse Şişli’de tuttuğu evde. Çeşitli hazırlıklar yapar. Memleketin hali ortadadır. İsmet İnönü ile beraber Anadolu’ya geçmesine karar vermeden önce vatanseverlerin kurduğu Mim mim gibi çeşitli gruplarla görüşür. Tanınmış kabadayı Topkapılı Cambaz Mehmet ve diğerleri hem güvenle Samsun’a ulaşmasına yardım edecek hem de verdiği diğer önemli görevi yerine getirecektir: Gebze yolunda habersiz kuş bile uçmayacaktır. Amaç, Karadeniz’e cephe ve mühimmat çıkartacak bu yolu güvence altına almaktır. Oradan da malzeme Anadolu’ya gidecektir. Topkapılı ve arkadaşlarının gerek işgal orduları gerekse dağıtılan Osmanlı ordusu cephanelerini soyup boşaltarak sağladıkları cephane ve silahları uygun biçimde İstanbul’dan çıkartmak gerekmektedir. Bunda önemli bir görevi Fenerbahçe Kulübü üstlenir.

Anadolu’da kurtuluş mücadelesi başlayınca Fenerbahçe’li futbolcular da formalarını çıkartıp yeniden üniformalarını giyerler. Hüsnü Bey, Demir Ethem Bey, Dr. Refik Bey, Baylar Nahit ve Kenan Or Anadolu’ya geçip Mustafa Kemal’in ordusuna katılırlar. Havacı Cevat Hüsnü 1922’de Cava adasında, Havacı Üsteğmen Zeki Bey 1923 yılı 9 Eylül günü İzmir’in kurtuluşu`nun yıldönümü sırasında şehit düşerler. Futbolcular ordu içinde kahramanlıklarıyla yüksek rütbelere atanırlar. Kalan futbolcular cephe gerisinde, tarihi ziyareti sırasında Mustafa Kemal’e kulüp tarafında verilen sözü tutar, gizli yollarla Anadolu’ya silah kaçırırlar. Direniş cemiyetlerinin toplantılarına katılırlar. Bizzat Mustafa Kemal’den aldığı görevle gizli olmayan, binlerce seveni olan bir örgüt (!) kurtuluş yolundaki mücadeleyi bütün gücüyle sürdürür. Fenerbahçe Kulübü diğer örgütlerle birlikte çalışarak bu görevini yerine getirir. O dönemde kulüp yönetimi şu kararları alır:

1. Fenerbahçe’yi mütareke döneminin İstanbul’a döktüğü işgal kuvvetlerine mensup takımlarla çarpıştırarak mümkün olduğu kadar galibiyetlere sevk etmek
2. İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar ve bilhassa Rumlar ve Ermeniler ve bunların muhtelifleriyle yapacakları maçları mümkün olduğu kadar gazetelerde anlatarak, Fenerbahçe’yi milli mücadelenin bir bayrağı haline koymak ve halka sevdirmek
3. Bir taraftan ve mütemadiyen maçlar ve diğer taraftan, bu maçların propagandasını yaparak, büyük kitlelerin futbola karşı alakasını hareketlendirmek ve Fenerbahçe maçlarına mümkün olduğu kadar fazla seyirci gelmesine çalışarak hem hasılat temin etme, hem de futbol merakını halk arasında neşretmek.

Ey Meczup !
Kulübün aldığı kararlar bunlardı.
Ve Fenerbahçe işgal kuvvetlerini böylece resmen tanımıştı öyle mi ?
Üstelik Osmanlı Devleti işgali resmen tanımışken, İstanbul yabancı askerlerin ayakları altında çiğnenirken. Amaç belliydi:

Fenerbahçe hem Dereağzı’ndan Anadolu’ya gizlice silah ve cephane kaçırarak Kurtuluş Savaşı’na sürekli destek sağlayacak, hem de İstanbul’da işgal kuvvetleri ve azınlık takımlarıyla yapacağı karşılaşmaları kazanarak halkın moralini yükseltip, ulusun kırılan onurunu bir nebze de olsa onaracaktı.

Yine de bir süre sonra bir muhbirin gammazlaması ile Fenerbahçe’nin kulüp binası önündeki iskeleden motorlara yükleyerek silah ve cephane kaçırdığı işgal kuvvetleri komutanlığınca öğrenilir ve kulüp baskına uğrar. İşgal kuvvetleri ile yaptıkları silahlı çatışmada futbolculardan Refik ve Mustafa Beyler şehit olur. Anacak mühimmat yine de kutarılır ve tekne boğaza açılır. Fenerbahçe Kulübü kapatılır, Başkan Sabri Bey ve birçok yönetici Malta Adası’na sürgün edilir.

Oysa daha işgalin ilk ayından itibaren Fenerbahçe işgal kuvvetlerinin sinirlerini bozmaya başlamıştı. Fransız karmasını 3-1 yenmişti. Fenerbahçe işgal kuvvetleriyle 50 maç yapmış, 41’inin kazanmış, 4’ünde berabere kalmıştır. 193 gol atıp 47 gol yemiştir. Ermeni ve Rum takımlarıyla yaptığı 16 maçın tamamını kazanmıştır. Avrupa fatihi kimdir acaba ?

Kan ağlayan İstanbul’un yüzünü Fenerbahçe güldürmüş, Fenerbahçe’nin başarılarını Galatasaray, Altınordu ve Beşiktaş gösteremeyince Fenerbahçe’nin taraftar kitlesi çığ gibi artmış, kulüp Kuvva-i Milliye’nin sembolü haline gelmiştir. Fenerbahçe haberleri gazetelerde heyecan içinde okunmuş, cepheye ulaştırılan Fenerbahçe’nin zafer haberleri askere moral olmuştur. Fenerbahçe sevgisi o denli artmıştır ki yabancılarla Fenerbahçe’ye nazaran daha zayıf takımlarımızın maç yapmalarına bile tahammül olunmamaya ve tribünlerden “Fener’i isteriz” bağırtıları duyulur olmaya başlanmıştı.

Emperyalistler için Anadolu’da kabus Mustafa Kemal, İstanbul’da kabus Fenerbahçe idi.

İngilizler 2 futbolcumuzu şehit edip kulübü kapattıklarında şu yazıyı yöneticilerimize vermişlerdi:
1. Fenerbahçe Spor Kulübü, İttihat ve Terakki Fırkası’nın bir şubesi olup spor maskesi altında siyasi faaliyetlerde bulunmaktadır.
2. Fenerbahçe müttefik kuvvetlere karşı düşmanca duygular beslemekte ve bunu her fırstta ifade edip ahaliyi kışkırtmaktadır.
3. Kulüpte yuvalanan bazı kimseler Anadolu’daki asilere silah ve mühimmat sevk etmektedir.
4. Görülen lüzum üzerine Fenerbahçe Spor Kulübü süresiz olarak kapatılmış ve azaları her türlü sosyal faaliyetten men edilmiştir.

General Harrington imzalı bildiri ile kulübün kapatılması büyük bir infial ile karşılanmış, İstanbul halkı olağanüstü tepki göstermiştir. Kolay değildir. İstanbul’daki tek ışık söndürülmek istenmektedir. Halk ellerinde sarı lacivert bayraklarla gösteriler yapmaya başlamıştır. Şehzade Ömer Faruk, ileri gelenler araya girmiş, kulübün açılmasına çaba göstermişlerdir. Mim mim grubu kulübün kapatılması üzerine Harrington’a bir ders vermek amacıyla General Harrington’un otomobilini Topkapılı Cambaz Mehmet aracılığıyla çaldırmıştır. Bu otomobil Anadolu’ya yollanmış, Mustafa Kemal’in makam otomobili olmuştur. Kulüp ancak 70 gün kapalı kalmış, Harrington kulübü tekrar açmak zorunda kalmıştır. Kuşkusuz ki halk ile daha fazla “papaz olmayı” göze alamamıştır.

Basılma tehlikesi içindeki Galatasaray’a Fenerbahçe yardım etmiştir. Önemli Galatasaray evraklarını saklayabileceklerini söylemişler, bunun üzerine Galatasaray’lı yöneticiler karar defterlerini ve önemli evraklarını Fenerbahçe’ye teslim etmişlerdir. Fransızlarla yaptıkları bir maçta Galatasaray’lı futbolcular Fransız askerleri tarafından dövülmeye başlanmış, İhsan İpekçi’nin imdadına Fenerbahçe’li boksör Yavuz İsmet Uluğ yetişmiş, etrafındakileri döverek İhsan İpekçi’yi kurtarmıştır.

Belli ki o dönemde kimseyle pek kavga etmeyen, paşa paşa geçinen kulüp Beşiktaş Jimnastik Kulübü olmuştur. Yine bellidir ki Galatasaray ve Fenerbahçe arasındaki ezeli rekabet ve ebedi dostluğun temelleri o zamanlarda atılmıştır. Bunu bilmeyen, kavramayan, “saatlere endeksli” yeni yönetici modellerinin vay haline ! Her şey ne kadar ucuzlamış..

Mustafa Kemal ve orduları Anadolu’da başarı üstüne başarı, zafer üstüne zafer kazanmış, son darbenin indirileceği gün yaklaşmıştır. O gün 9 Eylül 1923 olacaktır.

General Harrington İstanbul’da sürekli diken üzerinde oturmasına neden olan Fenerbahçe’ye kaçınılmaz son vuku bulup İstanbul’dan defolup gitmeden önce bir ders vermek ister: İngiltere’den profesyonel oyuncular getirerek oluşturacağı takım ile Fenerbahçe’yi yenmek. Gelen oyuncular güçlü Chelsea kulübünün 4 oyuncusudur. Dergi ve gazetelere ilan verdirir Harrington. İlanda, İngiliz karması’nın kendine güvenen Türk kulüplerinden biriyle maç yapmak istediği belirtilir. Kazanana 80 cm boyunda gümüş bir kupa verilecektir: General Harrington Kupası..

Haber hemen İstanbul’da konuşulmaya başlanır. Fenerbahçe yönetimi bu ilanın ne anlama geldiğini anlar elbet. Bu kapalı davetin fırtına gibi esen Fenerbahçe’ye olduğu bellidir. Yöneticiler şu cevabı yazıyla verir:

İstanbul ve Havalisi Müttefik Kuvvetler Komutanlığı Cenab-ı Alisine,

Fenerbahçe Spor Kulübü bütün kulüplere vaki davetinize muttali olmuştur. Kulübümüz arzu duyurulan futbol maçını, yine arzu buyrulan gün ve sahada yalnız kendi kadrosu ile oynamaya hazır ve cevabınıza muntazır olduğunu cenab-ı alilerine bildirmekle kesbi şeref eyler.

Fenerbahçe işgal kuvvetlerine hep yaptığı gibi bir kez daha meydan okumakta, rest çekmektedir: “Kendi Kadromla, Üstelik Nerede İstersen Orada, Ne zaman İstersen O Zaman !”

Merak ve heyecanla maçı beklemeye başlar İstanbul halkı. Sadece İstanbul’da değil. Anadolu’da cephedekiler de.. Oluşturulan İngiliz takımı ve gücü hakkında çıkarılan çeşitli söylentiler halkı tedirgin de eder: Memleketin gururu acaba bu kez yenilecek midir ?

27 Haziran 1923’de İngiliz yedek takımı Taksim Stadı’nda Galatasaray ile oynar. Galatasaray 3-1 yenilir. Bu, kaygıları daha da arttırır. Ya Fenerbahçe de yenilirse !

29 Haziran’da, çok sıcak bir havada 15.00’de maç başlar. Muaazam bir taraftar kalabalığı vardır. İğne atsan yere düşmez hale gelen Taksim Stadı’nda ileri gelenler de yerini almıştır. General Harrington ve işgal kuvvetlerinin tüm generalleri, diplomatlar, basının tümü oradadır. İlk yarı İngiliz karmasının 1-0 üstünlüğüyle kapanır. Sahada ölüm sessizliği vardır. İkinci yarıda Fenerbahçe şahlanır. Fenerbahçe şahlandıkça halk coşar. Zeki Rıza’ nın (Sporel) 2 muhteşem golüyle maçı Fenerbahçe alır. Bitiş düdüğüyle stad ana baba gününe döner. General Harrington kupayı Kaptan Zeki Rıza’ya verirken yıllarca işgal altındaki, ama istiklaline az kalmış vatanın evlatlarının arasında hıçkırıklara boğularak ağlayan da çoktur.

Maç sonucu derhal telgrafla, maç sonucunu heyecanla bekleyen Mustafa Kemal’e bildirilir. Aynı telgraf Ulu Önder’in emriyle Lozan’da diplomasi masasında yabancılarla boğuşan İsmet Paşa’ya iletilir. İsmet Paşa Fenerbahçe Kulübü’ne şu telgrafı çektirir:

“Heyetimiz adına meserretle gözlerinizden öperim
İmza: İsmet”

Sonraları Ulu Önder 10 Ağustos 1928 akşamı herkesin içinde şu lafı da diyecektir:

“Ben de Fenerbahçeliyim !”


Fenerbahçe ile savaştan yenik çıkmış Osmanlı Devleti’nin, sonrasında Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın paralelliği böyle.

Özellikle Kurtuluş Savaşı’mız adeta Fenerbahçe Kulübü ile adeta iç içe geçmiş, et ve tırnak gibi olmuş, herkesin görebileceği gibi.

Böyle büyük bir kulübün taraftarı iseniz, en başta şeref duyun..
Değilseniz, ne yapalım, o da sizin bahtsızlığınız. Herkes Fenerbahçeli olacak kadar şanslı da değil.

Fenerbahçeli’ler de düşünsün: Memleketin her köşesine sinmiş, onunla özdeşleşmiş Fenerbahçe Cumhuriyeti aynı Türkiye Cumhuriyeti gibi örselenip, incitilmeye çalışılmıyor mu ?

Tarihsel paralellik sürmüyor mu ?
Fenerbahçeliler her şeyi buna göre değerlendirsin, tercihlerini buna göre yapsın.
Televizyon seyrederken bile..
Fenerbahçe’ye layık evlat olmaya çalışsın önce her Fenerbahçeli.

Not: Bu yazıda Yakınçağ tarihçisi Sinan Meydan’ın “Sarı Lacivert Kurtuluş. Kurtuluş Savaşı’nda Fenerbahçe ve Atatürk” kitabı* temel alınmış, büyük oranda faydalanılmıştır.
* Sinan Meydan. Sarı Lacivert Kurtuluş. Kurtuluş Savaşı’nda Fenerbahçe ve Atatürk. Truva Yayınları, İstanbul. 1. Baskı, Haziran 2006.

Asılsız ithamlarla camiamızda başkanlık yapmış bazı isimleri töhmet altında bırakan, bu isimleri vatan hainliği ile suçlayacak kadar gözleri dönmüş bağnaz „Gazeteci“lere, hatırlatmakta fayda gördüğümüz başka hususlarda var.

Harrington Kupası maçının oynandığı 29.Haziran.1923 günü Fenerbahçe Kulübünün başkanının Ali Naci Kayacan olduğunu iddia edenler şunu bilmeli! Fenerbahçe Spor Kulübü’ne başkanlık yapan isimler arasında Ali Naci Kayacan diye bir isim yok. Bu ismi üstüne basarak defalarca zikredenlerin, nasıl fikir sahibi olmadan zikir sahibi olduklarını taraftarlarımızın ve spor kamuoyu’nun dikkatine sunuyoruz.

Fenerbahçe tarihinde soyadı Kayacan olan tek bir başkan vardır. Onun da adı Ali Naci Kayacan değil, Hamit Hüsnü Kayacan’dır. Amiral Hüseyin Hüsnü paşanın oğlu Hamit Hüsnü Kayacan. Hamit Hüsnü Kayacan ayrıca 1923 yılında değil, 1912-1914 yılları arasında Fenerbahçe’de başkanlık yapmıştır. Bağnazlıkta sınır tanımayanların ifade ettiği gibi Harrington Kupası maçının oynandığı yılda kulübümüzün Başkanı ne Ali Naci Kayacan, ne de Ali Naci Karacan değildir. O dönemde kulübümüzün Başkanı Nasuhi Baydar’dır. Galip Kulaksızoğlu ve Tevfik Taşçı’da diğer iki idare heyeti üyesidir.

İşgal yıllarında halkın hangi koşullarda yaşadığını, nasıl bir ruh hali içinde olduğunu irdeleyemeyecek kadar özürlü olanların bu yıllarda yapılan maçlarla ilgili yorumları ise adeta kara mizah niteliğinde. I.Dünya savaşından II.Dünya savaşına atlayarak kendi senaryolarını destekleyecek örnekler vermeye çalışan, bunu yaparken küçülmekle kalmayıp adeta “suç” işleyenlerin “Fransa ve Macaristan’da işgal kuvvetleri ile maç yapanlar vatan haini ilan edildi..” diye başlayan söylemleri, Fenerbahçe’nin işgal kuvvetleri ile yaptığı karşılaşmalarla ilişkilendiriliyor. Hızını alamayan bir meczup, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden örnek vererek, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin