Gnik Drazil
Mekan: Istanbul
Blog Başlıkları: 209
Kaliteli Spor Basını
Bu da avlayan Hollandalı
Yeni kuşağı bilemem ama bizim zamanımızda vampirlerle ilişki çizgi romanlarda başlardı. (Mesela, işin gerisinde Bram Stoker gibi bir kalemin olduğunu, ancak üniversite döneminde anlamıştım.) 70'lı yılların başında çıkan ve sonradan gerisi gelmeyen 'Korku' serisi, dönemin veletlerini,
'gecelerin gerçek sahipleri'yle buluştururdu. Serinin en unutulmaz karakteri de, Jose Gonzales'in çizdiği (seksi kostümüyle) Vampirella'ydı. Gelelim meselemize; Van Helsing ismiyle de işte bu sayfalarda tanışmıştık. Gözleri görmeyen ama içgüdüsel olarak vampirleri algılayan ve yok eden suratsız, yaşlı bir adam... Üstelik yakışıklı oğlu da Vampirella'nın sevgilisiydi ve babasının muhalefetine rağmen, bir kan içiciye âşık olmaktan kendini alıkoyamazdı.
'Ortaya karışık' bileşim
'Mumya' serisi dolayısıyla sinemasal yetenekleri ve ilgi alanı hakkında yeterince bilgi sahibi olduğumuz Stephen Sommers ise, Bram Stoker'ın yapıtında bir yan karakter olan (vampir avcısı) Hollandalı Abraham van Helsing'i kendince yeniden kurgulamış ve genç bir aksiyon kahramanı olarak huzurumuza çıkarmış. 'Bütün dünyayla aynı anda' türünden bir ibareyle gösterime giren 'Van Helsing'deki 'asıl metin'den uzaklaşma sadece ana karakterin restorasyonuyla sınırlı değil. Yönetmen Sommers, kendi kaleme aldığı öyküde Mary Shelley'nin ünlü karakterini (Dr. Frankenstein'ın yarattığı) de işin içine katmış (aslına bakarsanız Robert L. Stevenson'ın 'Dr. Jeykill-Mr. Hyde'ı bile var) ve ortaya ilginç bir bileşim çıkmış.
Sinemadaki son vampir randevusu olan 'Karanlıklar Ülkesi' (Underworld) öykü bazında Shakespeare'in 'Romeo ve Juliet'inden ilham alırken, asıl olarak stiliyle dikkat çekiyordu. Yönetmen Len Wiseman'ın reklam estetiği kokan zevk sahibi anlatımının yanında Sommers'ın 'Van Helsing'i kaydadeğer bir üslup ortaya koymuyor ama yine de yaklaşık iki saat boyunca, dengeleri iyi ayarlanmış, bir maceraya seyircisini ortak etmeyi başarıyor.
'Van Helsing', çizgi roman mantığının temel meselelerini iyi kavramış bir yönetmenin elinden çıktığını her karesinde gösteriyor. Çerçeveler, öykünün aktarımı, karakterler, iniş çıkışlar, mekan ve zaman atlamaları; hepsi perdeye ilham aldığı disiplinin kurallarına riayet edilerek yansıtılmış. Film, bir tür 'çıkan kısmın özeti' mantığında iki sahneyle açılıyor. İlkinde siyah-beyaz görüntülerle Drakula ve Frankenstein cephesi var; ikincisinde ise Helsing tiplemesinin açılımı. Sonrasında da ana karakterlerin aynı öyküye akması...
Diğer kaydadeğer noktalara gelince; öykünün başında Vatikan'daki rahibin, Van Helsing'e meseleleri aktarımı ve resimlerle yaptığı tanıtım sekansı 'Görevimiz Tehlike'nin 'Bak Jim, eğer kabul edersen'i tadında. 'Yüzüklerin Efendisi' takımından David Wenham'ın canlandırdığı Helsing'in asistanı Carl, başlarda James Bond'daki Mr. Q'yü hatırlatırken sonlarına Sanço Panço'ya dönüşüyor. Coppola'nın 'Dracula'sında Sadie Frost ve Monica Bellucci gibi isimlerin canlandırdığı Kont Dracula haremindeki güzellerde bu kez Elena Anaya, Silvia Colloca ve Josie Maran gibi oyuncular var. Dracula'nın 'Gelinlerim' ('Kill Bill'e sevgilerle) şeklinde seslendikleri üçlü, öykünün en gözde efektlerini oluşturuyor ve bence en güzel aksiyonel sahnelerde, hep onlar var. Ayrıca Slav aksanlı İngilizceleri de hatıralarda iz bırakıyor. Ana karakterlerde ise problem yok; oyunculuklar ve performanslar gayet tatminkâr.
Toparlayacak olursak, 'Van Helsing', 'Underworld' türü modernist bir film değil ama görsel efektleri ve mizahi bakış açısıyla izlenmeyi hak ediyor.
![]()
People fear death even more than pain. It's strange that they fear death. Life hurts a lot more than death. At the point of death, the pain is over. Yeah, I guess it is a friend.
Ayyaş Yeni Stil Tamamlanma Oranı : 88%
Gnik Drazil
Mekan: Istanbul
Blog Başlıkları: 209
Kaliteli Spor Basını
Ne var; bunları ben de çizerim...
Diktatörlerin resme olan özel ilgilerini (Bakınız 'Ressam Kenan Evren' gerçeği) bizatihi yaşamış bir ulusun ferdi olarak, 'Genç Hitler' Türkçe çevirisiyle gösterime giren 'Max' adlı film, doğrusu Batılı eleştirmenler kadar bizi şaşırtmıyor. Ama yine de kabul etmek gerekiyor ki yazar-yönetmen Menno Meyjes'in imzasını taşıyan yapım, zihin açıcı bir fantezi. Hollanda kökenli Meyjes'e göre, Hitler, Evren'in aksine eylemlerinin sonunda kendisini fırça darbeleriyle rehabilite etmiyor; aksine
Avusturyalı tuvalin karşısına işin başında geçiyor ama uzun süreli kalamıyor; zaten bütün mesele de bu: Sanatçı olmak ya da olamamak...
Gereksiz bir gevezelik var ama...
Birinci Dünya Savaşı'nın ardından yaralarını sarmakta olan Almanya'da, geleceklerini arayan iki eski askerin yolu, bir şekilde kesişiyor. Yahudi galerici Max Rothman, dışarıdan bakıldığında tıkır tıkır işleyen burjuva dünyasında bütün günah ve sevaplarıyla hayatını sürerken idealist, asi ve tutunamayan eski bir askerle tanışıyor: Adolf Hitler. Sanata olan tutkusunu körükleyecek bir destek arayan genç Adolf, bir kolunu savaşta kaybetmiş ama hayata ilişkin arzuları bitmek tükenmeyen Rothman'da aradığı ilhamı buluyor. Yahudi galerici, Avusturyalı ressam adayına sadece şunu söylüyor, özetle: 'Kendi özgün sesini bul ve içindekileri yüzeye çıkarmasını bil.' Peki ama Adolf'ta o özgün ses var mıdır? Ya da yüzeye çıkacak yetenek?..
Zaman zaman gereksiz bir gevezeliği kapılsa da 'Genç Hitler', ilgi duyulacak bir çalışma. Avrupa kıtasından başlayarak, neredeyse bütün dünyanın 20. yüzyıldaki kaderini belirleyen bir kişiliğin, bilinçaltını belirleyen temel noktanın sanatsal bir problemden kaynaklandığı fikri, bence (özellikle kâğıt üstünde) yeterince ilginç. Max Rothman'ın adım başı herbiri büyük hayat deneyimleri ve dersleri taşıyan diyaloglar sarfetmesi, fantezinin kendi içindeki inandırıcılığı zedeler gibi olsa da, genç Hitler'in ileri sürdüğü 'Sanat ve politika, eşittir güç' formülü filmi taşıyor. Bir de 'sanat tarihi'ne özel ilginiz varsa, Dadaizm'in yeşerdiği dönemde geçen bu öykü, daha da çekici bir hal alıyor. Nazi estetiğine, ideolojinin mimarı Albert Speer'i yaratan fikre giden yollara ışık tutan film, öte yandan hatip Adolf Hitler'in yetişme sürecini de kendince anlatıyor.
Oyuncu performanslarına gelince John Cusack malum, her zaman iyidir, Max Rothman'da da başarılı ama filme asıl damgayı Noah Taylor vuruyor. Avustralyalı oyuncu, Adolf Hitler figürünün bastırılmış sorunlarla dolu dünyasını mükemmel yansıtıyor.
![]()
People fear death even more than pain. It's strange that they fear death. Life hurts a lot more than death. At the point of death, the pain is over. Yeah, I guess it is a friend.
Ayyaş Yeni Stil Tamamlanma Oranı : 88%
| |
Benzer Başlıklar
Cem Yılmaz'ın vizyona giremeyen, G.O.R.A Filminden replikler -Apollo 31 napıyorsunuz orada bu duman da ne? -Mangal yakıyoz güzel kardeşim... Hapla olmaz ki bu...
Bu suya girecek ayyaşlar aranıyor... http://img295.imageshack.us/img295/9069/h78ui.jpg
Microsoft anti-virüs işine girecek Yazılım devi Microsoft, yakın gelecekte bilgisayarları virüs, solucan ve diğer zararlı kodlara...
İşte kıyametin başlangıcı Şeytan'ın ordusu Ortadoğu'ya girecek http://www.imedya.com/asp/haberdetay.asp?a=134621&z=53 BU YAZI THE GUARDIAN GAZETESİNDE...
vizyona giren yeni türk filmi http://www.ayyas.com/forum/uploads/yakalarsa1.jpg aga varmı böyle bişey