... "Şimdi anlat" dedim masanın altında. Anlattı bişeyler. "oğlum bence hiç girme bu konulara sikertirler adamı" diye bi güzel korkuttum gözünü. "Şu masanın altını da bi temizle, ne lan bu
|
#1
|
||||
|
||||
|
Umut Sarıkaya
... "Şimdi anlat" dedim masanın altında. Anlattı bişeyler. "oğlum bence hiç girme bu konulara sikertirler adamı" diye bi güzel korkuttum gözünü. "Şu masanın altını da bi temizle, ne lan bu heryeri kağıt sıkış tıkış, hayvan yaşar burda hayvan" diye kitapları masanın altından dışarı attım. Kitapların arkasına gizlenmiş bi yarım ekmek, bi de oyuncak araba buldum. Bu ne mına koyiim diye sinirlice sordum. Sicim gibi yaşlar aktı gözünden, orası benim gizli yerimdi yaa diye ağlamaya başladı. Tamam oğlum burası ikimizin yeri olsun bundan sonra diye arabayı eline verdim. O yerde sürterken ben de ekmeği yedim. Ekmeği yerken ".mına koyiim ne için geldik, ne hale geldik diye" içmden geçirsem de karşımdaki kişinin içindeki çocuğun daha ölmemesine sevindim. Ama hayat devam ediyordu, buraya bişey konuşmaya gelmiştim, arabayla ekmekle gümbürtüye gitmesine izin veremezdim.
... devamını da penguende okuyun. Karikatürlerini okuyosunuz ama yazılarını da es geçmeyin derim ben.
|
|
#2
|
||||
|
||||
|
Ynt: Umut Sarıkaya
Penguen i reklamlarına kadar okuyorum valla hatta yetmiyo bi daha göz gezdiriyom okumadığım yer varmı acaba diye..
İyi orta gol getirir. |
|
#4
|
||||
|
||||
|
Ynt: Umut Sarıkaya
Anladın mı ?
“Anladın” mı dedi “anladım” dedim... Yaşlı bir adamdı. Ne vakit dara düşsem, kafama bi konu takılsa , bir çıkmaza düşsem haber salardım kendisine. Balıkları mangala atar beni beklerdi. Balıklar yağını vermeden, daha mangaldan inmeden , koltuğumun altında 35lik şişe ile belirirdim tepedeki kulübesinin kapısında. Hiç kapalı değildi kulübenin kapısı. Ben her seferinde kapısını kapamadığı, kilitlemediği için bu dağ başında birgün başına bişey geleceğinden kaygılanmadığım için kızardım, o da herseferinde beni utandırır bir gülümsemeyle karşılardı bu tavrımı ve “Kaybetmek için sahip olmalısın önce. Sahip olmadığın şeyi kaybedemezsin evlat” diye eklerdi. Sonra ben anlatırdım, dinlerdi. Balıklar pişerdi. “Bu da kurdun kuşun hakkı” der balığın birini barakanın önündeki çayıra doğru sallardı. Sonra ben yine anlatırdım, dinlerdi ekseriyetle doğadan, canlılardan örneklerle öneriler verirdi. Sonra bağlamasını duvardan indirir, çalardı. Aynı türküyü söylerdik hep. Sonra ben omzunda ağlardım . O uzaktaki şehrin ışıklarına dalardı, konuşmazdı, ağlardı.... İçeri gider benim için yatak hazılar sonra da yatmaya giderdi. Ben utanırdım, zaten yeterince rahatsız ettiğimi düşünür evime doğru seyirtirdim. Barakadan uzaktaki ana caddeye gidene kadar olan uzun yolda söylediklerini düşünür, kendimce çıkarımlarda bulunur. Sonra durup yeniden kulübeye bakar, içimden Ömer Baba’ya teşekkür ederdim. Sonra aradan aylar geçti. Ömer babaya hiç uğramadım, hiç arayıp sormadım, sormadı. Sonra bir kızla tanıştım. Çok sevdim, çok sevildim. Hayatımla ilgili herşeyi ama herşeyi anlatmak istiyordum ona. Hergün heyecan içinde buluşuyor, geziyor, eğleniyorduk. Zevklerimiz birebir örtüşüyordu. İlk defa hiçbir oyun ve kurnazlık yapmadan bir ilişkiyi sürdürüyordum. Hayatımda bu kadar önemli biyere sahip olmasına rağmen hayatıma giren kızlara daha önce nedense hiç bahsetmediğim Ömer Baba’dan bahsettim ona. Daha tanımadan çok sevdi bu yaşlı adamı. Anlattıkça anlattım, dinledikçe dinledi. İsterse şu anda, şimdi Ömer Babayla tanıştırabileceğimi söyledim. Çok heyecanlandı. Tuttum kolundan götürdüm. İlk defa haber vermeden Ömer Baba’ya gidiyordum, ilk defa dert anlatmayacaktım ona. Farklı bir geceydi. Yolda rakı, balık, meyva aldık. Kulübeyi uzaktan gördük, uzaktan köpek havlamaları işitiliyordu. “Heyyyyy! Ömer baba Selam olsun sana!Selam Olsun koca ihtiyar!” diye bağırdım kulübeye doğru. Ömer Baba kulubeden değil de yanımızdaki çalılıktan fırladı ve haykırdı “Selam olsun!”. Tedirgin bir balık gibiydi. Dostça içtence sarıldı bana, kız arkadaşıma da “hoşgeldin kızım” diye sarıldı. Hep beraber kulubeye doğru yürüdük. “Hayrola Ömer Baba? Seni kulubede görmeye alışmışım hep, garip geldi böyle bağ bahçenin arasında görmek “ diye sordum. “Ben doğayla tabiatla, nebatla konuşurum zaman zaman evlat, onlar da insanlar kadar muhabbete, sevgiye aç” diyip gitti sanki hiç eli acımıyormuş gibi o dikenli çalıları okşadı, ağaçların gövdelerini sıvazladı. “Sadece insanlar bir dost eline muhtaç değildir Umut paşa! Dokunuruz, sarılırız biz onlarla birbirimize” diye ekledi. “Baak gördün mü? Ömer Baba işte böyle bi adam. Anlattığım kadar varmış dimi?” dercesine sevgilime baktım. Sevgiyle ve huzurla gülümsedi o da bana. Hep beraber kulubeye girdik. Ömer Baba içeri girdi ben mangalı yaktım. Bardakları getirdi . Sonra içtik, sonra anlattım. Herşeyi, herşeyi en başından anlattım. Nasıl tanıştığımızı, birbirimizi nasıl sevdiğimizi, adeta bir rüya içerisinde olduğumuzu birbir bütün ayrıntılarıyla anlattım. Baba bizi gülümseyerek ve zaman zaman rakısından yudumlar alarak huzurla dinledi. Sonra durdu “Nesimi’ye sormuşlar o yarla hoşmusun, -hoş olayım olmayayım o yar benimle kime ne?- demiş. Kimsenin sözünü dinlemeyin evlat, kimse sizi engellemesin, sakın ayrılmayın. Bak sen bu kızı kaçırmışsın getirmişsin. Helal olsun sana. Artık o da benim kızımdır” dedi. “Baba” dedim “galiba yanlış anladın bize karışan, ayırmaya çalışan yok!Herşey çok süper gidiyor. Bi yanlış anlama var sanırsam” diye özürdiler gibi düzelttim babayı. “Yok öyle deme Nesimi önemli... Ama şimdilik balık daha önemli meh meh meh” diyerek balıkları ızgaraya koymak için yöneldi. Sonra ne kadar mutlu olduğunu sevgilim de anlatmaya başladı babaya. Baba bir balığı herzamanki gibi bahçeye attı. Sevgi, aşk diyen sevgilim bahçeye atılan balığın peşinden koşacak gibi hamle yaptı, kolunu sımsıkı tutarak engelledim. Baba gülümsedi, ben gülümsedim. Sevgilim şaşırdı. Sonra içtik. Biz anlattık baba sustu. Balıklar pişti, yedik, içtik. Fani biri olarak babaya günceli de yakalayan bi takılmada bulunayım dedim . “Aman Ömer Babam.... Canım babam. Sen bu doğayla tabiatla kaynaşırken şimdilik kanatlı hayvanlarla temastan uzak dur. Malum kuş gribi salgını var...sikertir”dedim. Baba bu terbiyesiz gibi takılmamı gülümseyerek büyük bi olgunlukla karşıladı ve “ Aman Umutçuğum vatandaş zaten tavuğu eti yılda bir görüyor. Bırakalım kuş gribini de Bush gribine bakalım.” dedi. Uzun soğuk bi sessizlik hakim oldu kulübeye. Kız arkadaşım yüzünü buruşturup uzaklara baktı. Sonra baba duvardan sazını indirdi ve başladık aynı dertli türküyü söylemeye. Kız arkadaşım bilmediği bu türküye “hınınınınını halımeyyy nannınınını zalımey” diye ayak uydurmaya çalıştıkça Baba “olacak ha gayret gelin kızım olacak” der gibi bağlamanın sapını ona doğru uzata uzata çalıyordu. Bağlamanın püskülü de burnuma deyip benim sinirimi bozuyordu. Sonra baba kendini kanıtlar gibi bizim asla eşlik edemiyeceğimiz az bilinen bi uzun havayı söylemeye başladı. Biz her uzun havadan sonra “uuurfanın etrafııı dumanlı daaağlar” türküsüne geçeceğimizi zannedip el çırpmaya hazır şekilde beklerken Baba bize feyk atıp uzun havayı bitirmeden “ben bi etin suyunu sıkayım” diye tuvalete gitmek için izin istedi. Ellerimiz çırpar vaziyette, tiksinti ve sinir içinde öylece kalakaldık. Tuvaletten geldikten sonra biraz daha sessizce içtik. Babanın gözler dönmeye başladı. Uzaktan gelen havlama sesleri yakından geliyordu. Baba sevgiyle kulübenin önündeki köpeklere baktı, biz yine tabiatla konuşacak zannederken .”Balığa geldi ibneler. Ulan ben bu balığı vermezsem var ya parçamı koymaz bu itler” dedi. İyice gözümüzden düştü. Sonra köpeklere “muç muç muç ********ler fiyuu fiyuu g.tler”diye yalaklanarak küfür etti. Hepten bitirdi kendini. Sonra yine sessiz sessiz oturduk, rakı içtik. Ama baba durdurak bilmiyordu. Çorabını çıkardı “yav Umutcuğum çok merak ettim senin ayağın mı büyük benimki mi? Gel ölçelim” diye zorla benim çorabı da çıkarttırdı. Ayak tabanlarımızı yarı uzanık vaziyette birleştirip ölçüm yaptık. “Yav benim ki büyükmüş hem de taraklı bak yandan et nasıl çıktı” diye anlamsız bir ölçümü yaptırdık. Artık ayak büyüklüğünden yola çıkarak nasıl anlamsız bir göndermeyi sevgilime yaptığını bu konuyla ilgilenen, özellikle erkek okurlara bırakıyorum. Bu çirkin görüntüye daha fazla tahammül edemeyen sevgilim “kalk Umut kalk gidelim geç oldu artık”diyip beni de kendini de kurtardı. Kulübeden veda etmeden çıkıp yolda yürüdük. Yürürken bana ve Baba’ya saydırdı durdu. Ben tavır yaptım yanında yoldan değil de çalıların ar asından sürtüne sürtüne yürüyerek ana caddeye doğru gitmeye başladım. Bu sırada boka bastım. Kenarda durup bi taşla ayakkabımı temizlerken kolumdaki ve montumdaki kaka lekelerine gözüm takıldı. Bok içindeydim. Önce kulübeye, sonra sevgilime baktım . Ve o günden sonra hiçbir zaman, hiçbir yerde ağlamadım.. umut sarıkaya
çok büyüdüm sayende |
|
#6
|
||||
|
||||
|
Ynt: Umut Sarıkaya
ben de eskiden reklamlarına kadar okurdum artık almıyorum. çok fena takıyosun hemen bitirmek istiyosun.
Hayat, yaşayınca güzeldir. |
|
#7
|
||||
|
||||
|
Ynt: Umut Sarıkaya
umut sarıkaya okunmaz mı ya..gani müjde de bence süper laf sokuyor güncel olaylara
altay öktem de çok iyi bir yazar .derginin sadece gülmek için olmadığını gösteriyor ![]() onlar da okunası ![]() bana sadece oda ısısı garip geliyor . adam ruh hastasıymış zaten ropörtajda sölemişlerdi
the love of a martian |
|
#8
|
||||
|
||||
|
Ynt: Umut Sarıkaya
ben oda ısısı'nın hastasıyım. dog un geçenlerde çizdiği tam sayfa çizgi öykü de çok iyiydi. bence karikatür illa espri içerecek diye bir şey yok o tip sürreal şeyler de beni gülümsetiyo / hoşuma gidiyo.
ersin de iyi ama adam en başta çizdikleri gibi çizmiyo artık çünkü hayatı farklılaştı ve çocukluğundan anlatıcak bir şey kalmadı sanırım. tüketti kendini |
|
#9
|
||||
|
||||
|
Ynt: Umut Sarıkaya
Cernicetkin'i kac kere okudum hatirlamiorum, mustaf okuttu ilk kac gun sayfayi acip onu okudum super bi rus edebiyati yapmis adam
"ne basiniz g.tunuz oynuyo lan ipneler?!" [COLOR="RoyalBlue"] Aşk, alkolü en bol olan duygudur.[/COLOR] |
|
#11
|
||||
|
||||
|
Ynt: Umut Sarıkaya
OĞLUMA MEKTUP (3)
Canım evladım, Yine ben baban. Bu sana yazdığım üçüncü mektubum.”ulan ilk iki mektubundan ne hayır gördük ki bundan görelim. Bi de çok tutulmuş gibi devamı niteliğinde 3. mektubu yazmış denyo. Ulan Rocky ki benim gözümde seyirlik, şiirsel bir filmdir, o bile 3.den sonra boka sardı, işin içine İvan Dragon girdi, ne idüğü belirsiz, evde gezinen bi robot girdi hepten soğudum filmden.Senin mektup ne ki?” diyerek okumamazlık etme, terbiyesizliği iyice meslek edinme kendine! Şurda seni insan belledik elimize kalem aldık. Bana karşı azıcık sevgin, hadi onu geçtik azıcık saygın varsa bi oku.Ele güne rezil etme beni anası kılıklı!.....................Evet bu cümleyi okuduğuna göre artık mutabıkız demektir. Ya oğlum o değil de sizin bana karşı her hareketiniz bir isyan, bir başkaldırı niteliğinde be! Yani ne bileyim böyle bi öğüt vermeye kalkışınca offlayıp, pufflamalar, böyle bi anlamsız el kol hareketleri filan çirkin şeyler bunlar. Bak oğlum bu senin gittiğin yol, yol değil. Biz de zamanın da punk olduk, biz de “no future” diye diye sokakları inlettik. İnlettik de nooldu? Bak şimdi emekli olabilmek için dışarıdan prim ödüyorum. Neyse sevgili evladım. Sen bu mektubu okuduğunda sanırım 24. yaşının sonlarında, yani benim bu mektubu yazdığım yaşta olacaksın. Sanırım diyorum çünkü bilirsin ki durgun görünüşü altında içi içine sığmayan, kıpır kıpır bir kişiliğe sahibim.24. yaşının son demlerini beklemeden “amaaan ha 24 yaş, ha 19 yaş ne farkeder hepsi aynı.” diye düşünerekten aldığım gibi buzdolabının üstündeki davul fırının altına sakladığım mektubu tak diye önüne koyarım. Yaaa işte öyle çılgın, öyle savruk biridir senin baban aynı zamanda anladın mı? Bakma sen benim öyle avrat Hasan gibi evde 24 saat anangillerle oturduğuma, onun komşu karılarıyla yaptığı dedikodulara “noolmuş? noolmuş?” diye katılmaya çalıştığıma. İçimde fırtınalar kopuyor benim. Zaten kemikli bi surat yapım olmasına karşın şu 50’li yaşlarımda bıraktığım topsakalım, senin kıyafetlerini giyip ev içinde tur atmalarım bu fırtanaların ufak bi göstergesi değil midir? Ben istemez miyim zannediyorsun şimdi dergi içi bir sorun yüzünden aramızın bozuk olduğu ama “gel Memo gel sarılayım bi sana” desem koşa koşa gelecek olan kadim dostum Memo Tembelçizer amcan ile eskisi gibi alemlere akmayı, nereye gideceğimizi bilmeden motora atlayıp uzaklara kaçmayı? İsterim hem de delicesine ama yapamıyorum. Hayır sandığın gibi atletik bünyemden zerre şüphe duymam, sadece anneni,en çok seni birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde bırakıp gidemem. Ben bütün ömrüm boyunca senin için çalıştım evladım, evet belki daha önce de belirttiğim gibi ideal örnek bir baba olamadım sana, yaptığım fevri çıkışlarla çocukluğunu kararttım, sen gençken yazlıkta arkadaşlarınla senin aranıza karışıp tıpkı bir ergen gibi muhabbet etmeye çalışıp, ortamınıza girmeye çalışarak seni utandırdım ama hepsi senin içindi. Benim yaşıma geldiğinde sen de anlayacaksın ne kadar haklı olduğumu. Ama sen anan tarafına çektiğin için anlamayabilirsin de... Ama en azından anlamaya çalış. Bir de kimseye gereğinden fazla değer vermemeye çalış... Bunu niye dediğimi anlayamadın dimi benim aklı kıt evladım, açıklayayım... Memo amcanı bilirsin, mülayim görünüşü altında bir kurnaz, bir art niyetli yatan, sanatçı kimliği ve entellektüel görünüşü altında bir esnaf, bir madrabaz yatan birisidir. Bilirsin tabi bütün çocukluğun boyunca bunu sana aşıladım, sürekli beynine empoze ettim bu bilgiyi. Nerden bilmeyeceksin. Ama ben 3 ay öncesine kadar bilmiyordum.Yüce rabbime şükürler olsun öğrendim. Şu hayatta en çok değer verdiğim, adeta doğru yolu bana gösteren bir pir gibi gördüğüm Memo amcanla bi gece sabahlamak için dergiye geldik. Elele verip soyadımızı mizah camiasında adeta şanlı bir bayrak gibi dalgalandıran SARIKAYA MUHALİF MİZAH DERGİSİ’ni hazırlamak için çalışacaktık. Her disiplinli sanatçı gibi önce bilgisayarda karşılıklı 8 parti mutimedya oyun oynayıp kafa dağıttık. Ardından Nizam Pide’den pide söyleyip sanat üzerine konuştuk. Memo amcan derginin imtiyaz sahibi olan benden telif istedikçe konuyu sanata, siyasete ve günümüzdeki kültür sanat ortamlarına olan bakışımı dillendirdim ben. Fakat bende engin bir sanat bir birikimi olmadığı için “Picasso ne güzel dimi aaabi, Dali ne acaip dimi abi biraz anlatsana yeaaaaa!” ile sınırlı kaldı benim dillendirmem. Fakat Memo amcan azıcık saf olduğu için benim attığım zarfların hepsini yuttu ve anlattıkça anlattı. Ben çok sıkıldım ama aman yine konu telife gelmesin de çoluğumun çocuğumun rızkına bu çakalı ortak etmeyeyim diye dinlermiş gibi yaptım. Duyarlı biri olduğum için de arada ayıp olmasın diye söyledikleri bazı kelimeleri “Barok hemi?”, “empresyonizm hemi?” diye tekrar edip, ezberimde tutuyormuş, sonra araştıracakmış gibi yaptım. Neyse uzatmayayım konu sanattan, çıktı siyasete, ordan da geçenlerde beraber bir iş vesilesiyle tanıştığımız bir bayan arkadaşımıza geldi.Biz 2005 yılı itibariyle ayrıksı konular arasındaki geçişi “o değil de” bağlaçıyla sağlıyoruz bilmiyorum siz şimdi nasıl sağlıyorsunuz. Evet dediğim gibi biz tam 1871 Paris Komünü’nde aydınların rolü üzerine konuşurken Memo amcan “o değil de Banu’da da ne g.t vardı dimi” ile geçişi sağladı. Şaşırdım, kızdım ve içime kapandım. Dünyadaki bütün kadınları özellikle yalnız kadınları anlayabilecek duyarlılıkta olan ben, bir kadına nasıl olur da böyle meta olarak bakan biriyle yanyana duruyorum, dahası onun açtığı bu sonsuz geyiğin çekimine doğru niye karşı koyamıyorum diye kendime kızdım.Biraz “evet basenleri oldukça çekici, mevet dudakları oldukça öpmeye müsait” gibi cümlelerle eşlik ettim, ama Memo amcan kendinden geçmiş, kudurmuş ve titriyordu. “Yalamak”, “geçirmek”, “parçalamak” kelimeleri derginin duvarlarında yankılanıyordu. Biraz arlansın diye Banu konusunda ciddi düşündüğümü, onu beklentisiz bir aşkla sevdiğimi söyledim ama engin bir ırmak gibi çağlayan Memo amcan beni sallamadı bile. Direttim, tam ikna edecekken “o değil de bizim telifi ne zaman vereceksin sen omuno koyoyum. Aylardır bizi mi sighiyorsun sen anlamadım seni” diye diğer konuya geçmeye çalıştı. “Orda duuur seni aşktan, sevgiden anlamaz zalim adam. Konuyu hiiiiiiç değiştirmeye çalışma. Ben aşkı yüz metreden tanırım lan g.t” diye veryansın ettim. O gece iki genç yürek sabaha kadar yer yer tartaklamalar eşliğinde ağız dalaşında bulunarak kavga ettik. Ve sonuçta Memo amcan dergiden istifa etti, ne yalan söyleyeyim iyi de oldu. O günden sonra benim Banu’ya karşı olan aşkımda bi gerileme oldu. Onu her gördüğümde azalan sevgim Banu’nun iki ay sonra bi lavukla nişanı takmasıyla son buldu. Acı bir tebessümle okudum nişan davetiyesindeki “Babası; Seyfi Çakıroğlu, Babası; Halil Türkmen” dizelerini... Zaten benim de mis gibi sevgilim, yani senin annen vardı pek üzülmedim. Bir kadın yüzünden belki Memo amcandan vazgeçebilirdim ama annenden asla evladım. Sonuç olarak sevgili evladım şu ekmeğini kazanmaya, bir işte çalışmaya başladığın şu günlerinde, gerek iş, gerekse özel hayatında kimseye gereğinden fazla değer verme ve benim bütün ömrüm boyunca senin için çalıştığımı, cebelleştiğimi unutma.Bu mektubun içinden çıktığı zarfın içine bu ayki sigorta primimi koyup, zarfın ağzını kapatarak davul fırının altına koymayı ise sakın ihmal etme. Ben de seni seviyorum canım evladım. Umut Sarıkaya |
|
#12
|
||||
|
||||
|
Ynt: Umut Sarıkaya
Sıkıcı Bir Yazı
Sizin için yaz ne ifade ediyor bilmiyorum ama benim için sıkıntıdan başka değildi hayatım boyunca. Çocukluğum boyunca yaza dair hatırladığım en belirgin anı, Ankara’daki akrabalara yaptığımız ziyaret. İçinde bolbol sigara içilen otobüslerden birinde annemin kucağında başka bir şehire gidişim gerçekten de çok etkileyiciydi. Otobüsün neredeyse her koltuğundan sigara dumanları yükseliyordu,ben kafamı güneşten kavrulmuş otobüs perdesine dayamış uyumaya çalışıyordum. Sonra annemin yanında oturan yaşlı kadın yolcu sulu bir şeftaliyi ikiye bölerek yarısını bana veriyordu. Ben önce bacağıma damlayan şeftali sularına bakıyor, sonra anneme bakıyor, onay aldıktan sonra da şeftaliyi alıyordum. Şeftaliyi yerken önümdeki koltuğun arkasına monte edilmiş metal küllükten yansımamı gördüğümü hatırlıyorum. Üçe vurulmuş saçlı bir çocuğun şeftali yemesi kadar çirkin birşey bi daha görmem sanıyordum , ne yazık ki gördüm... Allahtan annem şeftaliyi yedikten sonra yapış yapış ellerimi, ağzımı bi bezle sildi de biraz rahatladım. İşte çocukluğuma ait en renkli yaz anısı bu... Biraz büyüdüğümde ise bütün bir yazımı romatizmalı olan babaannemi Kilyos Halk plajının kumlarına gömerek geçirdim. Halamgillerle gittiğimiz plaj sefaları beni pek rahatsız etmiyordu ama galiba abim artık yakın akrabalarımızı kuma gömmek istemiyordu. Bizim koloniden biraz uzakta oturup somurtarak uzakları izliyor, sonra yüzüyor, gelip yine uzakları izleyerek oturuyordu. Galiba orta halli ailelerin abim yaşındaki çocuklarının hepsinde bir g.t kalkması mevcuttu o yaz. Böyle bi beğenmemezlik, bi özünü inkar etme, bi bizden utanma hasıl olmuştu ergen bedenine. Özünü inkar ediyordu ama annemin yaptığı ekmek aralarını ona götürdüğümde de yiyordu. Yerken bile somurtuyordu.Deniz acıktırıyordu ama bi türlü de mutlu etmiyordu onu. O yazın sonuna doğru abim bakkaldan plajda oynamak için aldığımız plastik bir topa tutunup çıpıtı çıpıtı diye yüzerek uzaklara doğru gitti, gözden kayboldu. Bi daha da bizimle denize gelmedi, ondan sonra hep arkadaşlarıyla gitti. Abimin özgürlüğüne doğru bu gidişi sanırım üçe vurulmuş saçlı bir çocuğun şeftali yemesinden daha çirkindi. Hayır eylem değil de metodu çirkindi. Babam arkasından sadece “kime çekti bilmem” dedi ve “buranın denizi de bi acayip, gidiyorsun gidiyorsun hala beline geliyor” dedi. O gece kulağıma kaçan su, benim kulağımı ağrıtırken, güneşten ciğer gibi olmuş olan bütün ailem de acılar içinde uyumaya çalışıyordu. Sanırım Allah biz günahkar orta halli aileleri denize yollayarak cezalandırıyordu. Biraz daha büyüdüğümde o yaz abimin görevini ben almıştım. Ve daha önce sadece o yaza özgü olduğunu sandığım g.t kalkmasının bende de olduğunu farkettim. Tabi bu “benim g.tüm kalktı lan” gibi bir cümleyle değil de “ ulan abim ne kadar haklıymış” gibi bir cümleyle ifade edildi. Beni alıp uzaklara, arkadaşlarımın yanına götürecek bir top yoktu ortada, zaten arkadaşlarım da çok uzaklarda İstanbul yada Antalya’daydı. Biz ise annem,babam ve amcam gillerle beraber emekli sandığının yaz kampında, şimdi ismini söylemek istemediğim bir Ege kentindeydik. Yazlıkçı nedir, aklıbaşında bir genç niye yazlıkçıların bulunduğu bir yerleşim biriminden niye tiksinir işte o yaz öğrendim. Şortlarını göbeklerinin üstüne çekip yürüyen adamlar, çekirdek yenerek yürünen akşamlar, tavla sesleri gelen akşamlar... Bunlar benim tatil beklentilerimi karşılamıyordu. Üniversitede yaz ise bütün arkadaşların birer birer gitmesi demekti. Bomboş şehirde bir kaç tane az samimi İstanbullu arkadaşla geçirilen nadir buluşmalar ve birlikte terlemelerden ibaretti. Üniversite sonlara doğru çıkılan bir yaz tatili ise sıkıntıyla beraber yorgunlukta getirmişti. Tatil beldesinde daha çok yorulan her Türk sapı gibi biz de çok yorulmuş ve elimize hiç bişey geçmemişti. Belki şimdiye kadar yaşayamadığımız o çok övülen yaz aşkını, dört erkek birden aynı kız üzerinde yaşamaya çalışınca hepimizin gerçek yüzü ortaya çıktı. Meğer hepimiz ne kadar art niyetli, ne kadar birbirimizden tiksinen kişlermişiz onu anladık. Yaz aşkı uğruna birbirimiz iki dakkada satıp, bütün eksikliklerimizi kusurlarımızı birbirimizin suratına vurduk kızın önünde. Aramızdan en duyarlısı ve aklı başında olanı Burak önce olmak üzere birbir vazgeçtik bu aşktan. En son ben, deniz ortamında kızın gönlünü alacak bi kaç hamle yaptım ama onlarda bi işe yaramadı. Çocukluğu boyunca bile anne babasına yaranmak, kendini ispat etmek mahiyetinde yapmadığım çok uzaklara açılıp kıyıdaki anne babaya seslenme eylemini bile bu kız için yaptım. İlerde dubaları geçip “Dideeeeeeeemmmm heeeeeehhhoooo” diye bağırıp dikkatini çektim, çağırmasını beni düşünmesini bekledim ama çağırmadı. Taşkınlıklarıma devam edip, bağırıp, çağırarak oynamayı, şortu çıkarıp sallayarak dikkat çekmeyi bile denedim yine de tınmadı. Havlusunu toplayıp çekip gitti. Dört arkadaş yorgun, argın ve küskün olarak bir tatili daha bitirdik. Şimdi başa dönersek, yaz mevsimi sizin için ne ifade ediyor bilmiyorum dostlarım ama benim için sıkıntı ve terden başka birşey ifade etmiyor. Birazdan leğendeki sudan ayaklarımı çıkarıp, çorabımı giyerek terleye terleye dergiye gidicem, yazımı verip eve geri gelicem. Hepsi bu.. |
|
#13
|
||||
|
||||
|
Ynt: Umut Sarıkaya
Yalan...
Aralarındaki lişkiye gerçekten akıl sır erdiremiyordum. Bir kere o yokken evdeki çekmeceleri filan karıştırmış, birlikte çekilmiş bir fotoğraflarını bulmuştum. Arkasında “ahh sevgili Melisacığım. Neler yaşamadık ki senle. Dile kolay tam 8 sene. Umarım hiç ayrılmayız çünkü seni çoooooook seviyorum, kocaman öpüyorum )))) Beyaz Tavşanın Mügü Melisa, onun en yakın arkadaşıydı. Büyük bir ihtimalle de tek dert ortağı, sırdaşıydı. Benim hiç 8 yıllık bir dert ortağım, sırdaşım olmamıştı dahası 8 yıl süren bir arkadaşlık ilişkim bile olmamıştı. Genellikle sırlarımı, dertlerimi “genel”e yaydığım için hiçbir zaman bir kişiye odaklanmamıştım. Burada genel’den kastım genel halk oluyor. Parkta bankta otururken yanıma oturan bir kişiye çabucak dert anlatma, sır verme genişliğine sahibim allaha şükür. Çoğunlukla 50 yaş ve üzerindeki vatandaşlarımızda gördüğümüz bu yeteneğe yine yüce rabbime şükür şu genç yaşımda sahibim. Neyse konu şimdilik ben değilim, asıl konu Melisa ve onun arasındaki ilişki. Fotoğraf çekilene kadar 8, fotoğrafın çekiminden beri geçen 2 yılla birlikte10 yıllık ilişkileri... Ortalıkta gözle görünür hiçbir ortak payda yokken nasıl 10 yıl boyunca geçinir, dahası arkadaş, sırdaş olurdu iki insan? Melisa, dış görünüş olarak erkeklerin pek hoşlanmayacağı bir tipken, o çekici bir kızdı. Melisa, hali tavrıyla hayata karşı durgun bir profil çizerken, o, kıpır kıpır insancanlısı bir görünüm sergiliyordu. Onu uzaktan size doğru gelirken gördüğünüzde içinizde koşup kucaklama hissi uyandırırken, Melisa da o his en fazla “sevaptır, koşayım da elindeki poşetleri alayım”a tekabül ediyordu. Örnekler, çelişkiler sıralamakla bitmez... Sonuç olarak çok farklı iki insandı işte... Aramızdaki ilişkiye gerçekten akıl sır erdiremiyordum. O “beyaz tavşan Mügü” benim kız arkadaşımdı ve ben bunca yazıdan, bunca toplumsal hiciv ve eleştiri dolu karikatürden sonra bir “beyaz tavşan Mügü”yle 3 ay geçirebilecek kadar karaktersiz, söylediğiyle yaptığı çelişen bi adamdım. Zira Mügü yani o, benim hayatım boyunca kaçtığım uzaktan en fazla “off g.te bak” diyebildiğim bir kız tipiydi. Katladığı paçalarını, topuklu ayakkabılarını, ufacık deri çantasını nasıl da hiçe sayarak, görmezden gelerek onunla birlikte olmuş, beraber alış-veriş merkezlerindeki kafelere gitmiştim ben. Hatta o istedi diye bi kere saçımın arkasını jöleleyip, dikleştirmiştim bile. Evet ettiğiniz küfürleri, kınarcasına çıkardığınız dilli-damaklı “nçk nçk nçk” seslerini duyar gibiyim sevgili okurlarım ama ne yapacaksınız... Elden ne gelir çok güzeldi o ve benim güzel kadınlara karşı koşulsuz verebileceğim bir teslimiyet bayrağım vardı.Ha? Ne yapacaksınız? Bu arada ben bu köşede hiç yalan söylemedim sevgili okurlar. Neyse konuyu dağıtmayayım. Ortada bir gerçek vardı o da Melisa’yla benim aynı yalanı yaşamamızdı. Üçümüz beraber bir kafede otururken karşımızda sessizce oturan, sahilde yürürken ardımızdan belki de bilerek geride kalarak gelen Melisa’ya karşı korkunç bir suçluluk ve utanç duyuyordum. Vicdanımı bir nebze de olsa rahatlatmak için çoğu zaman ben geride kalıyor, onların beraber yürümesini sağlıyordum ama yine de yenemiyordum bu utancımı. Kaç defa “yaa güzelim getirme şu kızı, başbaşa kalalım” diye kötü adamı oynadım, tıpkı kendimden kaçar gibi Melisa’dan kaçmak istedim ama olmadı kabul ettiremedim, sonuçta yine ben kötü oldum. Ne Melisa ondan ayrıldı, ne de biz Melisa’sız bigün geçirdik. Kendisi şekilci bir kızdı ve onun sürekli Melisa’yla dolaşması bilinç altında yatan; güzelliğini, farkını ön plana çıkarma çabası olarak açıklanabilirdi. Beni zaten geçtim, amacım belli. Peki Melisa ne bok yemeye dolaşıyordu bu kızla. Ki anladığım kadarıyla “Mügü”nün siyasi birikimi “varya dünyayı Amerika yönetiyormuş” tadındayken, kendisi oldukça birikimli bir kızdı. Böyle birikimsel bir kadının aradığı neydi bu kızda? Hem de 10 yıl boyunca... Birgün yine bir alışveriş merkezinde ona üçümüz kıyafet bakıyorduk. O kıyafetleri denerken Melisa’yla ben bir köşede ayakta bekliyorduk. Biraz yanına yaklaştım ve kulağına “sen de biliyorsun ikimiz de aynı yalanı yaşıyoruz” dedim. Susarak suratıma baktı, çok şey söylemek istiyor gibiydi ama demedi. Tekrar başını öne eğdi. Israr ettim “Neyin peşindesin Melisa?” diye sordum. Biraz uzaklaştı benden. Bu sırada Mügü yine hiç bi boku beğenmemişti ve bize doğru geldi, daha fazla konuşamadım Melisa’yla. Bir kafede oturup bişeyler içtik hepberaber. Ben içerken sürekli Melisa’ya baktım. Resmen gözlerimizle konuştuk. Ben “Melisa Allah’ın adını verdim söyle” derken, o,”yapma Umut sorma bana bunu. Hoşlanmayacağın şeyleri öğrenebilirsin” diyordu.Neden sonra kalktık, mağzaların önünde yürümeye başladık yine. O, bir ayakkabı mağzasının vitrinine dalıp gittiği anda yine Melisa’ya yaklaştım. Ondan ne kadar utandığımı, kendisiyle benim aslında aynı insanlar olduğumuzu, Mügü gibi biriyle beraber olmaktan dolayı ne kadar utandığımı dilimin döndüğünce anlattım. Sınıf savaşının hiçbir zaman bitmeyeceğini bana kanıtladığı için teşekkür etmeyi de ihmal etmedim.O yine suskunluğunu korudu. Sonra gözlerim onun üzerinde olduğu halde Mügü’nün muhteşem belini kavrayarak çıktık alışveriş merkezinden. Sevgili okurlar hani size “anladığım kadarıyla Melisa birikimsel bir kadındı” demiştim ya. Anlamamışım. Akşam Melisa’dan gelen bi mesaj bunu bana kanıtladı. “slm. ewt bn d sana krşı bosh dglm ama ypmam umut. Mügü bnm yakın ark.üzg:(((” yazıyordu. “yahu melisa yapma etme. Ben senin tılsımındaydım. ne diyorsun sen allasen” yazıp yolladım. Hay o mesaja cevap veren parmağıma sıçayım. Tılsım lafını duyan Melisa’nın g.tü iyice kalktı. Ardı ardına yaşanan bir mesaj trafiğinden sonra Melisa malın önde gideni olduğu için anlamadı. En son seni düşünüyorum babında bi kere çaldırdı kapattı, ben de yattım zıbardım. Bu olaydan sonra artık Melisa biricik sırdaşı beyaz tavşanına olayı nasıl anlattıysa sanki ben adi, aşşağılık, bir ırz düşmanı gibi oldum ikisinin gözünde. İlişkim sona erdi ikisiyle de. Şimdi yanlız ve huzurlu hayatımda dertsiz, tasasız günlerimi geçiriyor “Melisa’ymış.... Kızım sen önce o isminin hakkını ver sonra gel karşıma.Değiştir sen o ismi. Ekrem yap ismini Ekrem” diye usulca içimden geçiriyorum. Umut Sarıkaya |