Kaptan Grant’ın peşinde... SEVİN OKYAY İnsanın küçüklüğünü aydınlatan kitaplar vardır. Çok okuyan bir çocuk olsanız bile, bazı kitapların üzerinizde farklı bir etkisi olur. Onların içinde yaşarsınız. Ben de Tom Sawyer’a
Jules VernePublished by Sound_Of_Silence 18-08-2005 |
|
Kaptan Grant’ın peşinde... SEVİN OKYAY İnsanın küçüklüğünü aydınlatan kitaplar vardır. Çok okuyan bir çocuk olsanız bile, bazı kitapların üzerinizde farklı bir etkisi olur. Onların içinde yaşarsınız. Ben de Tom Sawyer’a güldüm, Oliver Twist’e acıdım, Küçük Prenses Sara ile duygulanıp Maugli’nin macerasını soluk soluğa izledim ama, çocukluğumun esas “kahramanlar”ı, üç kitaba bölünmüştür (yani, Cyrano’yu saymazsak): Esrarlı Bahçe, İki Çocuğun Devr-i âlemi ve Kaptan Grant’ın Çocukları. Birincisinde esas ilgimi çeken, Esrarlı Bahçe’nin kendisiydi. Aslında “esrarlı” değil, “gizli”ydi, çocuklar onu bulup biraz sevgi gösterince yeniden hayat buluyordu. Devr-i âleme çıkan iki çocuk ise, başka bir mesele. Jano ile Yanik, on beş yaşına vardığım sırada bile benim idollerim arasında yer alıyordu. Yanik, aynı zamanda bir akrobat olduğu için, biraz daha kıymetlimdi. Bayıla bayıla okuduğum onca Jules Verne kitabı arasında neden en çok “Kaptan Grant’in Çocukları”nı sevdiğim ise benim için uzun süre bir muamma olarak kaldı. Verne okurlarının bağrına daha muhabbetle bastığı maceralar vardır gerçi. ama ben; roket misali bir topla atılarak Ay’a giden insanlar, yanardağların içine girip arzın merkezine seyahat edenler, denizin altında yirmi bin fersaha dalıp, balonla dünyayı dolaşanlar dururken en çok, Kaptan Grant’in iki çocuğu Mary ve Robert’in Patagonya, Avustralya ve Yeni Zelanda’da babalarını arama macerasına gönül koymuştum. Çocuklar tek başlarına gitmez, tabii (oysa tek başlarına gitseler de hiç fena olmazdı). Lord Edward Glenarvan’ın benzersiz teknesi “Duncan”la çıktıkları bu arayışta; görev duygusu hayli kuvvetli olan Lord’un kendisi, iyilik meleği karısı Helena, genç kaptan John Mangles, hiçbir olay karşısında tepki göstermeyen (gerçi kitabın bir yerinde yarım bir tepki gösterir ya!) Binbaşı Mac Nabbs, sadık İskoç tayfalar ve elbette seyahatin en renkli kişisi, Paris Coğrafya Cemiyeti Sekreteri, dalgın bilgin Jacques-Eliacin-François-Marie Paganel, ya da kısaca Paganel de onlarla birliktedir. Paganel’in bu uzatmalı seyahatin en ilgi çekici kişisi olduğundan yana hiç kuşku yok. Verne, İngilizler, daha doğrusu İskoçlar arasına hepsinden sevimli bir Fransız karakter koyarak minik bir intikam almış. Küçük yerli çocuğa öğretilen İngiliz tekelindeki coğrafya ile de bir puan daha kaydetmiş. Paganel’in (görmediğim filminde Maurice Chevalier oynamış – bence hiç benzemiyor) üzerimdeki etkisinin nedeni ise, şimdi düşünüyorum da, herhalde keşifler ve kaşiflerden kaynaklanıyor. Belki onları da “Kaptan Grant’ın Çocukları” sayesinde bu kadar sevmişimdir. Belki Tim Severin’in teknesi Argo’nun peşine bile (görev bir yana) aslında bu yüzden takılmışımdır. Nostradamus’la birlikte Fransa’nın ve döneminin en büyük iki kâhininden biri olan Jules Verne, bu kitapta geleceğe dair kehanetlerde bulunmaktan çok, geçmişteki keşiflere eğiliyor. Hayret verici bir hafızası olan Paganel, onu kızdırmaktan özel bir zevk alan Mac Nabbs’le girdiği bir iddia sonucu, 50’yi aşkın kaşifin adını, çoğunun kısa tarihleri, keşifleri ve başlarına gelen sair olaylarla birlikte, takır takır sayıyor. Bu sayede de, Mac Nabbs’in onun dürbününe karşı koyduğu karabinayı kazanıyor. Ama dalgınlık başa bela... Mac Nabbs, Paganel’in zaafından yararlanarak karabinasını geri almayı başarıyor. Dilimizden düşürmediğimiz bu seyahatin ne için yapıldığından da kısaca söz etmekte fayda var. İskoçların medar-ı iftiharı Lord Glenarvan çok süratli, dört dörtlük teknesi Duncan’la denizde avdayken bir köpekbalığının karnında bir şişe bulur. Şişenin içinde, suların kısmen erittiği üç parça kâğıt, bu kâğıtların üstünde de neredeyse yarısı silinmiş yazılar vardır. Üç dilde aynı “imdat!” metni: İngilizce, Fransızca ve Almanca. Üçünün içinde en sağlam kalmışı, Fransızca metindir. Glenarvan ve melek ruhlu eşi Lady Helena, iki yıl önce gemisi “Brittania” ile kaybolduktan sonra kendisinden haber alınmayan Kaptan Harry Grant’la yanındaki iki tayfayı bulmaya karar verirler. Bu kararı vermelerinde, kurtarılma umuduyla bu metni yazan Kaptan’ın öksüz ve yetim iki çocuğunun, Mary ile Robert’in de etkisi olur. Çocuklar, iki yıldır ses soluk çıkmadığı halde, Okyanus’ta bir İskoç kolonisi kurma umuduyla enginlere açılan babalarından hâlâ umudu kesmemişlerdir. Paganel’in rehberliğinde çoğu önceden keşfedilmiş, ama gene de esrarını koruyan karaları, denizleri aşarlar. Eh, sonunu da söyleyecek halimiz yok herhalde. Eski Grant hayranları zaten bilir. Yazarımıza gelince, Jules (Gabriel) Verne’in o devirde nasıl olup da kazığa oturtulmadığını, hatta sağlam olsun diye yakılmadığını hep merak etmişimdir. Bunun iki nedeni olabilir, tabii. Birincisi, kendisinin fevkalade halim selim, temkinli, terbiyeli, mazbut bir aile babası olması. İkincisi de düşündüklerinin tehlikeli dahi sayılmayacak kadar saçma bulunuşu. Haset oklarını üstüne çekmeyişini ise, mesleğinin başlangıcında yaptığı komik bir anlaşmaya sonuna kadar sadık kalıp komik paralar karşılığı yazmasına bağlayabiliriz. Belki de çocukların gazabından korkmuşlardır. Acaba çocukluğu Jules Verne’siz geçmiş biri var mıdır diye düşünüyorum. Varsa eğer, ne kıraç bir çocukluk olmuştur kim bilir! Kanaat Kitabevi miydi acaba, o eski Babıâlî kitabevlerinden biri Jules Verne’in bütün kitaplarını basmıştı. Dedim ya, en çok “Kaptan Grant’ın Çocukları”nı severdim. Belki de en sık onu okurken yakalandığım için. Kitap okumanın teşvik edildiği bir evde büyüdüm ama, ne yazık ki aynı evde ders çalışmak da teşvik ediliyordu. Bu yüzden de, ders çalışması gereken çocuğun teras katına kaçıp Jules Verne okuduğu, bu ders seansları haddinden fazla uzadığı için olsa gerek, çabucak keşfedildi. Verne kitapları dışında bu günahı en çok on ciltlik “İki Çocuğun Devriâlemi” ile işlerdim. Yukarı çıkmam yasaklanınca bir süre de kendi odamda, ders kitabı içine saklayarak okudum. Coğrafya ve fen hakkında bir sürü şey öğrettiği halde neden Verne kitaplarıma karşı çıkıldığını hâlâ da anlamış değilim. Aynı şey, “İki Çocuğun Devr-i âlemi” için de geçerli. Verne’in o devrin çocukları ve yeniyetmeler tarafından bunca benimsenmesinin nedeni, onun hayal ettiklerinin bize de hiç tuhaf, garip ya da saçma gelmemesidir (bizden önceki çocuklara da saçma gelmemişti). Nasıl gelsin ki, Verne’in kendi devrinde şüpheyle karşılanan hayallerinin çoğu, biz onları okurken gerçekleşmişti bile. Kehanetle tarihi olayın çakıştığı bir yerdeydiler, Verne’in onları hayal etmiş olması da yazarı genç okuyucularına yaklaştırıyordu. “Ama neden?” sorusunu “Neden olmasın?”a bağlayan küçücük berzahı aşmıştı. Jules Verne’in annesiyle babası, denizcilik geleneğine sahip ailelerden geliyordu. Herhalde bu özellik onun ufkunu açmıştır. Derler ki, çok genç yaşta küçük bir kamarot olabilmek için evden kaçmış ama yakalanıp ailesine iade edilmiş. Daha sonra da babası tarafından hukuk tahsili için Paris’e gönderildi. Oğlunun kendi izinden yürümesini isteyen avukat baba Verne, onun oyun yazıp bastırdığını duyunca hiddetlendi, parasını kesti. Kahırdan lütuf! Böylece Jules de yazdıklarıyla geçinmek zorunda kaldı. Paris kütüphanelerinde geçirdiği saatlerin meyvesini derdi. Oralarda edindiği jeoloji, mühendislik, astronomi bilgileri sonradan işine yaradı. Romanları hem beğeni kazandı, hem de çok sattı. “Beş Hafta Balonla Seyahat”, “Deniz Altında 20,000 Fersah”, “Ay’a Seyahat”, “Dünyanın Merkezine Seyahat”, genellikle sıradışı özellikler taşıyan karakterlerin akla hayale gelmez yerlere, tuhaf araçlar ve yöntemlerle gidişlerini anlatır. Verne karakterlerinin içinde benim favorim (Paganel’e rağmen) Kaptan Nemo’dur. Çoğu kişi için de aynı şey geçerli olsa gerek. Savaştan nefret ettiği için bir sürü masum insanın ölümüne yol açan Kaptan Nemo’nun kaptan köşkünde oturup denizlerin altını gözleriyle taraması hâlâ gözlerimin önünde (çizgi romandan). Uzun süre, Jules Verne’in, onun daha müşfik bir benzeri olduğunu düşünmüştüm. Ne yazık ki, bilimkurgunun en büyük öncüsü Verne’in maceracılığı sadece kitaplarında kalmış. Bir yat satın alıp gönlünce dolaşmasının dışında, herhangi bir çılgın faaliyeti görülmüyor. Çok yazık! Yazdıklarını yaşamasını da isterdik. Ama belki o zaman bu disiplinle yazamazdı. Verne, ailesini ardında bırakıp rüzgârın saçlarında söylediği şarkıyı dinleyerek yollara düşen biri olmasa da, ticarete aklı ermeyen biri, şükür. 1862’de, çocuk ve gençler için kitaplar yazıp basan Pierre-Jules Hetzel’e sunduğu “Olağanüstü Seyahatler / Voyages Extraordinaire”le başlayan işbirliği, Verne’in tüm meslek hayatı boyunca sürdü. Hikâyeleri hep onun dergisi “Magasin d’Éducation et de Récréation”da tefrika edildi. Sonra da Hetzel onları kitap olarak bastı. Dört tanesi: “Dünyanın Merkezine Seyahat”, “Denizaltında 20,000 Fersah”, “Esrarlı Ada”, ve “Seksen Günde Devriâlem” bir yüzyılı aşkın süre mütemadiyen basıldı durdu. Yazar rahat bir hayat sürdü, ama sonuna kadar Hetzel’le yaptığı ilk anlaşmaya bağlı kaldı. Derler ki, kırk yıl süren bu kontrata göre Verne yayımcısına, 20 bin frank ya da 4 bin dolar karşılığı yılda iki kitap teslim edermiş. Kitaplarının satış miktarı muazzam olduğu, her dile çevrildikleri halde, bu anlaşmayla saptanmış ücretten bir kuruş fazlasını almamış. Ama yayımcısı zaman zaman ona çok değerli armağanlar sunarmış. Jules Verne’in paraya karşı kayıtsızlık ve sözüne sadık olma özellikleri, yat gezileri dışında herhangi bir gözükara maceraya atılmamasını affettirir belki de (gene de, kalbimde bir yaradır). 24 Mart 1905’te, öğleden sonra 3’ü 10 geçe, 77 yaşında öldüğünde, New York Times’da çıkan yazıdan, ölümünden çok kısa süre önceye kadar bilincini yitirmediğini öğreniyoruz. Sonunu sükunetle beklemiş, aile mensuplarını yatağının başına çağırıp ölümü üzerine konuşmuş. Gazete, “Jules Verne’le birlikte hem şimdiki erkek çocukların, hem de bundan elli yıl öncesinin erkek çocuklarının idolü olan biri aramızdan ayrıldı” diyor. Niye erkek çocuklarmış? Kız çocuklarına soran olmuş mu bakalım? Onların uslu uslu bebekleriyle oynayıp macerayla, seyahatle ve hayatın diğer nimetleriyle ilgilenmediklerini sananların basiretsizliği beni hep şaşırtmıştır. Sonuçta ben de hayli uslu bir çocuk sayılırdım ama, ileride çılgın maceralara atılıp bu usluluk yıllarının acısını çıkarmayı umut ederdim. Eh, denizlere açılmadımsa da pek yanılmış sayılmam. “Kaptan Grant’ın Çocukları”nın benim için bir diğer cazip noktası da, Patagonya’da başlayıp Avustralya’da ve Yeni Zelanda’nın vahşi Maorileri arasında devam eden (Maorilere karşı kötü davranmayın, sonuç olarak kendi kültürlerini koruyorlar) bu yiğitçe maceraya iki kadının, Lady Helena ile Mary Grant’in de katılmış olmalarıdır. Gerçi ikisini o koşullar altında mümkün mertebe rahat ettirmek için bütün erkekler ellerinden geleni artlarına koymaz ama, karadan Patagonya yolculuğuna olmasa da, Yeni Zelanda’daki bahtsız olaylara onlar da katılırlar. Ayrıca çalışkan, fedakâr, şerefli ve gayretlidirler. Düpedüz cesurdurlar, canım. Esas ekibe katılmadıkları zaman da evlerinde, gergef başında değil, Duncan’daki kamaralarındadırlar. Demek kızların da yaşama hakkı varmış. Kendi kuşağının en iyi büyücüsü Hermione’nin bile “Harry, Ron ve Hermione” şeklinde bir sıralamaya boyun eğmek durumunda kaldığı bir dünyada cins-i latife geçilen bu iltimas, belki de beni Kaptan Grant’ın peşindekilerin dünyasına kalıcı olarak dahil eden en büyük etkenlerden biriydi. Buyurun... Güney yarımküresinin çılgın denizleri, yolvermez karaları sizleri de bekliyor. Kız, erkek, fark etmez! |
|
|
|
|
#1
Gönderen
Sound_Of_Silence
on
17-07-2006, 01:30
|
|
İşte geçmişte yaşayıp geleceği tasarlayan yazarlardan
Çağına göre oldukça modern macera romanları yazmakla kalmayıp çağına yön de vermiştir. Yazdığı öykülerden yola çıkılarak bazı teknik şeyler üretilmiştir {mesela denizaltı fln. Hatta ilk denizaltının ismi öykülerindekinden etkilenilerek "nautilus"{sedefli deniz salyangozu--fransızcası nautile'dir} konur.} |
![]() |
| Etiketler |
| jules, verne |
| Yazar Tools | |
| Görünüş Şekli | |
|
|