Ahmet Ümit
Patasana
PATASANA
“Patasana”da bir coğrafyanın kanlı geleneği anlatılmaktadır. Ama bu gelenek yalnızca romanda anlatılan bölgeye özgü değil tüm insanlığın benimsemiş olduğu bir tarihsel-toplumsal davranış biçimidir.
Romanda anlatılan mekan Fırat kenarındaki bir yerleşim alanıdır. Anadolu’nun güneydoğusunda yer alan bu mekanda yaşananlar üç bin yıl arayla gözler önüne serilmektedir. Bu amaçla romanda birbirine koşut akan iki farklı metin kullanılmıştır. Bu iki farklı metin Mezopotamya’nın sınırlarını oluşturan Fırat ve Dicle ırmaklarını da simgeler.
Metinlerden ilki günümüzde yaşanan olayları konu almaktadır. Fırat nehri kenarındaki antik Hitit kentinde kazı yapan bir grup arkeoloğun başından geçen soluk kesici serüven anlatılmaktadır. Bu metin de yalın, hızlı, duru bir dil kullanılmıştır. Poe’nun öykülerindeki gizem, Christie’nin romanlarındaki klostrofobik ortam Anadolu güneşinin parlak ışığı altında birleşerek etkileyici yeni bir biçime bürünmüştür.
İkinci metin ise M. Ö. 700 yıllarında yine aynı mekanda, Geç Hitit Kent devletinde yaşananları dile getirir. Bu metin, o dönem yaşayan Yazman Patasana’nın ağzından anlatılır. Patasana’nın yazdığı metin, tabletler halinde kaleme alınmıştır. Tabletlerde arkaik ve şiirsel bir dil kullanılır. Tabletlerde de gerilim dolu trajik bir öykü vardır. Romanın sonlarına doğru iki metin üslup olarak farklılıklarını korumalarına karşın insanoğlunun aynı evrensel, trajik gerçekliğinde buluşurlar. Bu gerçek; etnik kökeni, dili, dini, rengi, cinsiyeti farklı olanı yok etme geleneğidir.
Romanın temel karakterlerinden biri olan Esra, Fırat kenarında sürdürülmekte olan kazının başkanıdır. Bu onun ilk kazı başkanlığıdır. Herşeyin yolunda gitmesi için çok dikkatli davranmakta, işine gerekenden çok daha fazla özen göstermektedir. Ama Güneydoğu’da onbeş yıldır sürmekte olan etnik çatışma, erkek egemen toplumun, yaşamı bir kadın için zından eden kuralları, kör inançların yasaklamaları işini bin bir güçlükle sürdürmesine neden olmaktadır. İçten içe korkmakta, başkanlığını yaptığı bu önemli kazının yarıda kalmasından çekinmektedir. Bu yüzden tüm olumsuzluklara karşın kendinden emin, güçlü biri gibi görünmeye çalışır. Çünkü zayıflık gösterdiğinde ekibinin kolayca dağılacağını düşünmektedir.
Esra’nın ekibinde Kemal, Teoman, Elif ve Murat adlarındaki dört Türk arkeoloğun yanı sıra ölü diller uzmanı Amerikalı Timothy ile Alman Bernd gibi yabancı bilim adamları da bulunmaktadır. Kazı ekibi Geç Hitit döneminde yaşayan Saray Yazmanı Patsana’nın tabletlerinin ilk parçalarına ulaşınca çok sevinir. Patasana öteki saray yazmanlardan farklı olarak kil tabletlere kralın istediklerini değil, kendi gördüklerini, yaşadıklarını yazmayı seçmiştir. Böylece yeryüzünün resmi olmayan ilk tarihi belgelerini yaratmıştır. Kazı ekibindekiler bunu fark ettiklerinde duydukları sevinç gerçek bir mutluluğa dönüşür. Çünkü Gılgamış Destanı, Troya kenti, Kral Midas’ın mezarı gibi önemli bir arkeolojik buluntuya ulaşmışlardır. Bu buluntularını dünyaya açıklamaları için Alman Arkeoloji Ensititüsü’nün de yardımıyla bir basın toplantısı düzenlemeye karar verirler.
Herkes mutludur. Ne yakınlarında sürmekte olan etnik çatışma, ne radikal dincilerin onları kafir sayarak tehdit etmeleri kazı ekibinin coşkusuna gölge düşüremez. Ancak bir sabah Yüzbaşı Eşref’in getirdiği cinayet haberi herşeyi altüst eder. Kazının başından beri onlara yardımcı olan Hacı Settar sabah ezanı okumak için çıktığı minareden atılarak öldürülmüştür. Kazı ekibinin ilk tepkisi yoğun bir şaşkınlıktır. Sonra olayı çözümlemeye çalışırlar. Aralarında Esra’nın da bulunduğu bir grup olayın kendileriyle ilgili olduğu tezini savurur. Çünkü antik kentin yanında “Kara Kabir” olarak anılan bir yatır vardır. Kazı ekibinin “Kara Kabir”e saygısızlık ettiğini düşünen radikal dinciler, arkeologların işbirlikçisi olarak gördükleri Hacı Settar’ı öldürmüşlerdir. Ama bu yönde bir kanıt da yoktur. İkinci görüşe göre, bu cinayetin kazı ekibiyle hiçbir ilgisi yoktur. Feodal kültürün yeni çözüldüğü bu bölgede her gün bu tür cinayetler işlenmektedir. Hacı Settar’ı da düşmanları öldürmüştür. Kazı ekibi böyle düşünerek bir sonuca varamazken, başından beri onlara yardımcı olan jandarma karakolunun komutanı Eşref cinayetten, Kürt gerillaları sorumlu tutar. Esra bu görüşe katılmamaktadır. Bu yüzden sık sık tartışırlar. Ama tartışmaları birbirlerinden hoşlanmalarına engel olmaz. Yüzbaşı Eşref’le arkeolog Esra arasında duygusal bir ilişki başlar.
Bu arada kazı sürmekte, Patasana’nın toplamı 28 adet olan tabletleri ardı ardına çıkarılmaktadır. Tabletlerde Patasana kendi özyaşam öyküsünü aktarmaktadır. Böylece okur bundan 2700 yıl öncesine giderek, o günleri Patasana’nın gözüyle yaşamaya başlar. Bir zamanların görkemli Hitit İmparatorluğu’ndan arta kalan kent devletinde Kral Pisiris hâlâ eski günlerin ihtişamını düşlemekte, bu amaçla egemenliği altında yaşadıkları Asurlulara karşı tehlikeli oyunlara kalkışmaktadır. Bu tehlikeli oyunlar Hitit kentinin vahşice yok edilmesiyle sonuçlanacaktır. Ne yazık ki bu vahşette Yazman Patasana’da önemli bir rol oynayacaktır.
Bulunan her tablet kazı ekibini sevince boğarken, Patasana’nın gizini de biraz daha ortaya çıkarmaktadır. Bu arada Patasana Tabletlerini uluslararası kamuoyuna duyurmak için yapılacak basın toplantısının günü de belirlenmiştir. İşler yeniden yoluna girmeye başlamışken, ikinci cinayet haberi gelir. Bu kez o yörenin ağalarından ve etnik çatışmada devletin tarafını tutarak korucubaşı olan Reşat öldürülmüştür. Yüzbaşı Eşref kendi tezinin haklı olduğunu düşünerek, Kürt Gerillaların peşine düşer. Ama Esra bu olasılığa sıcak bakmamaktadır. Eşref onun bu tavrını yadırgar. Esra’ya Kürt gerillalarla çatışmalarını anlatır. Böylece okur, kendisini on beş yıldır süren etnik çatışmanın içinde bulur. Savaşın yarattığı dehşet, insanın öldürmeyi nasıl kanıksadığı çarpıcı öykülerle gözler önüne serilir.
Yazar romanın kapsadığı 2700 yıllık zaman koridorunda üç ana zaman dilimine dikkat çeker. Bunlardan ilki M.Ö. 708 yılında Geç Hititlerin, Asurlular tarafından yok edilmesidir. İkinci durak 1915 ve 1922 yılında Ermenilerin tehcir edilmesi ya da toplu kıyıma uğratılmasıdır. Üçüncüsü ise günümüzde süren Kürt ayaklanmasıdır. Yazar, bu üç zaman dilimini sıkı bir gerilim kurgusuyla biçimlendirerek hem insanoğlunun içindeki bireysel şiddeti, hem de toplumsal yok etme histerisini çarpıcı bir biçimde gözler önüne sermektedir. Şiddetin insanoğlunun bir varoluş durumu olduğu varsayımını, Fırat kenarındaki küçük bir kasabada yaşananlardan yola çıkarak tartışmaya açar. Farklı olanla birarada yaşamak yerine neden yok etmeyi seçtiğimizi anlamaya, anlatmaya çalışır.
Romanda kişilikler özgür bırakılmıştır. Yazar onlara müdahale etmez. Karakterler kendi görüşlerini savunmaktan geri durmazlar. Sık sık tartışmalar yaşanır. Yazar ısrarla kendi görüşünü gizler. Bütün kahramanlar alabildiğine geniş bir demokrasi için görüşlerini dile getirirler. Böylece roman dinamik bir nitelik kazanır. Okur da yazarın belirleyici tavrından etkilenmeden, özgürce kendi imgelemini, kendi düşüncesini oluşturmaya başlar.
Patasana trajik öykülerle dolu bir kitap ama karamsar değil. Yazarın üslubundan, romanın sonuna kadar her an doğabilecek bir umudun ışıltıları satırlar boyunca okuru yalnız bırakmaz. Kuşkusuz yaşam toz pembe gösterilmez ama bütün güçlüklere, kanlı geleneklere karşın insanoğlunun daha güzel bir dünya kurabilme olasılığı alttan alta hissetirilir. Yine de sonuç okura bırakılır. Tüm iyi romanlarda olduğu gibi, Patasana’da da bilgelik, belirsizliğini üzerinde yükselir. Bu yüzden roman, saray yazmanının şu sözleriye sona erer:
“Ama bu tabletleri insanlar okusun istiyorum. Tanrılara karşı gelsinler, diye değil. Kimsenin benim gibi acı çekmesini istemem ama insanların tanrıları, kralları, kendilerini tanımalarını isterim. Bu yüzden tabletleri yazıyorum. Belki böylece yazgılarıyla daha kolay başa çıkarlar. Belki böylece tanrılar, krallar, onları istedikleri gibi güdemezler. Belki böylece, iki ırmak arasındaki bu verimli toprakları kardeşlerinin kanıyla sulamak yerine sevgiyle eker biçerler. Belki akıllanır, ömürlerini bir düğüne dönüştürerek mutluluk içinde yaşarlar. Belki gelecek kuşaklara acıyı değil sevinci, gözyaşını değil gülümsemeyi, kini değil sevgiyi, ölümü değil, yaşamı kalıt bırakırlar. Belki...”
Ynt: Ahmet Ümit
"homeros'un lyada sı, Musa nın Tevrat ı,isa ın incili Muhammed in Kur'an ı ve yüzlerce filozofun yazdığı binlerce sayfalık metinler işe yaramadıysa Patasa nın tabletleri de insanoğlunun yüreğindeki vahşeti durdurmaya yetmeyecektir."
"Bütün bu metinler yazıldıktan sonra insanoğlu vahşetini katlayarak sürdürdü.20.yüzyıl tarihe vahşet çağı olarak geçecektir.İnsanoğu tarihinin hiçbir döneminde Nazilerin yaptığısoykırımı yaşamamış,Hiroşimada olduğu gibi bir anda yüzbin kişiyi yok etmemiştir"
"patasana insanın düzeleceğine ilişkin umut taşımasaydı bu tabletleri yazmazdı.insanlar dilleri,dinleri,ırkları farklı olduğu için birbirlerini öldürmesinler diye yazdı bunları.Öteki büyük metinler de bunun için yazıldı."
"ama söyler misiniz ne işe yaradı? şu anda dünyanın pek çok bölgesinde insanlar toprak için,kar için,pazarları ele geçirmek için ,dillerin, dinlerin, ırkların ayrılığını bahane ederek birbirlerini boğazlamıyorlar mı? dikkat edin aradan tam 2700 yıl geçmiş,insanoğlu toprağın, denizin, gökyüzünün, gizini çözmüş ama birbirini öldürmekten vazgeçmemiş.Milyonlarca insanı etkileyen kutsal kitapların yapamadığını Patasa nın tabletleri mi yapacak?
BUNA İNANACAK KADAR SAF MISINIZ?"
beni en çok etkileyen replikler bunlar dı....
| |
Benzer Başlıklar
Ümit Yaşar Oğuzcan Ümit Yaşar Oğuzcan 22 Ağustos 1926 tarihinde Tarsus’ta doğdu. Eskişehir Ticaret Lisesi’ni bitirdi...
Basketbol Ümit Milli Takımı Avrupa İkincisi Oldu Başarılarında dolayı bu gençleri kutlayalım önce. Final maçında 10 günde 8 maç yapmanın yorgunluğu...
Ümit Yasar Oğuzcan 1926 - 22 Ağustos ` ta Tarsus ` ta dünyaya geldi. Babası Lütfi, anası Güzide. 1939 - Eskişehir...
Ahmet Piriştina Oğlunun düğünü yüzünden şehir dışında bulunan eşinin evde olmadığı sırada kalp krizi sonucu ölmüş,...











Ynt: Ahmet Ümit