Can Yücel Dünyaca tanınan modern Türk şairdir. Kullandığı kaba ama samimi dil ile Türk şiirinde farklı bir tarz yaratmıştır.Can Yücel, 1926'da İstanbul'da doğdu.Hasan Ali Yücel’in oğludur.Ankara ve Cambridge üniversitelerinde Latince
Can YücelPublished by Dairuin 25-02-2008 |
|
Can Yücel
Dünyaca tanınan modern Türk şairdir. Kullandığı kaba ama samimi dil ile Türk şiirinde farklı bir tarz yaratmıştır.Can Yücel, 1926'da İstanbul'da doğdu.Hasan Ali Yücel’in oğludur.Ankara ve Cambridge üniversitelerinde Latince ve Yunanca okudu. Çeşitli elçiliklerde çevirmenlik, Londra’da BBC’nin Türkçe bölümünde spikerlik yaptı.Askerliğini Kore’de yaptı. 1958’de Türkiye’ye döndükten sonra bir süre Bodrum’da turist rehberi olarak çalıştı. Ardından bağımsız çevirmen ve şair olarak yaşamını İstanbul’da sürdürdü. 1956 yılında Güler Yücel ile evlendi. Bu evlilikten iki kızı (Güzel ve Su) ve bir oğlu (Hasan) oldu. Son yıllarında Datça’ya yerleşti ve her hafta Leman, her ay Öküz dergilerinde yazıları ve şiirleri yayımlandı. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel`e hakaretten yargılanan Yücel, 18 Nisan seçimlerinde ÖDP`nin İzmir 1. sıra milletvekili adayı oldu. 12 Ağustos 1999 gecesi ölen şair, çok sevdiği günebakan çiçekleriyle uğurlanarak Datça'ya gömüldü. Ayyas Visual Trip |
|
|
|
|
|
#1
Gönderen
suskunluk mevsimi
on
26-02-2008, 00:36
|
|
Kovalamayın beni yatağa
Hiç uykum yok Daha lafınıza karışacağım Ortalığı dağıtacağım Televizyonu kapatacağım Ayçiçeği resmi yapacağım daha Başparmağıma şiir okuyacağım Islık çalacağım Daha çok işim var Gecenizi karartacağım Kütahya vazonuzu kıracağım Vakitsiz yatırmayın beni Daha çok erken Dedi ve lafa karıştı ortalığı dağıttı Kütahya vazoları kırdı. Nazım Hikmet e kartpostal şairi diyen Duygu Asena ya +kart sensin postal da sana girsin Bu adam neden hakaret ettin diyen hakime + g.te g.tten başka ne denir hakim bey Küçük İskender e küçük iskender kuşumla fazla oynama sen! seni becereceğime, ayol, büyük iskenderi beceririm! hem sana şunu da söyleyeyim: nazım için "gurbette yazdığı şiirler kartpostal şiiri" diyen ece’ nin kendisi kart bir postal. seke seke geldik s.ke s.ke gidiyoruz demişliği vardır. Onun hakkında anlatılanlar arasında : arkadaşları ve hayranlarıyla içtikten sonra Kıbrıs şehitleri caddesine çıkarlar sabaha karşı. Birden durup yere yatar. Yanındakilerde aynını yapar. Gökyüzüne bakıyodur. Hayranlarından biri sorar + baba ne görüyosun bize de söyle - çok sarhoşum mna koyim. |
|
#2
Gönderen
suskunluk mevsimi
on
26-02-2008, 00:36
|
|
Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
"O olmazsa yaşayamam." demeyeceksin. Demeyeceksin işte. Yaşarsın çünkü. Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki. Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın. Ve zaten genellikle o daha az sever seni, Senin o'nu sevdiğinden. Çok sevmezsen, çok acımazsın. Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem. Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini... Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin. Senin değillermiş gibi davranacaksın. Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın. Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın. Çok eşyan olmayacak mesela evinde. Paldır küldür yürüyebileceksin. İlle de bir şeyleri sahipleneceksen, Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin. Gökyüzünü sahipleneceksin, Güneşi, ayı, yıldızları... Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak. "O benim." diyeceksin. Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir Şeylerin... Mesela gökkuşağı senin olacak. İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın. Mesela turuncuya, yada pembeye. Ya da cennete ait olacaksın. Çok sahiplenmeden, Çok ait olmadan yaşayacaksın. Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi, Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat. İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak.. |
|
#3
Gönderen
suskunluk mevsimi
on
26-02-2008, 00:37
|
|
yaşamın en tatsız tarafı sona eriş şeklidir. şüphesiz ki yaşamı tersten yaşamak daha güzel, hatta mükemmel olurdu.
nasıl mı ? camide, musalla taşında uyanıyorsunuz. bir tahta sandık içersinde, herkes karşınızda saf durmuş, iyiliğinize dua ediyor ve tüm haklar helal edilmiş vaziyette. tabuttan doğruluyorsunuz, yaşlı, olgun ve ağırbaşlı olarak. herkes etrafınızda, büyük bir itibar, iltifatlar, çocuklar torunlar hepsi hazır. arabanıza kurulup evinize gidiyorsunuz. doğar doğmaz devlet size maaş bağlıyor, aylık veya üç ayda bir maaşınızı alıyorsunuz. ne güzel, hazır maaş, hazır ev... altmışlı yaşlara kadar her şey garanti, huzur içinde yaşıyorsunuz. sağlığınız gittikçe düzeliyor, kaslar güçleniyor, kuvvetleniyorsunuz. bir gün çalışmak istiyorsunuz ve işe ilk başladığınız gün size hoş geldin hediyesi olarak bir plaket ve altın kol saati veriyor patronunuz. genel müdürlük veya bunun gibi yüksek bir makamdan tecrübeli bir insan olarak işe başlıyorsunuz. herkes karşınızda el pençe divan... vücudunuzda da bazı hoşa giden dirilişler de başlıyor. gittikçe zayıflıyor forma giriyorsunuz. diğer hormonsal aktiviteler artıyor, fevkalade... aman ne güzel günler başlıyor... derken bir gün patron size artık üniversiteye gitsen daha iyi olur diyor. bu arada babanız ortaya çıkmış, "fazla çalıştın" diyor, "artık eve dön, işi bırak, okumaya başla, harçlığın benden olsun..." keyfe bakar mısınız? okuduğunuz dersler gittikçe kolaylaşıyor. ekmek elden, su gölden bir dönem başlıyor. partiler, diskotekler, kızların sayısı artıyor. derken, anne ve babanız sizi götürüp getirmeye başlıyor, araba kullanma derdi de yok artık... günün birinde sizi okuldan da alıyorlar, "evde otur, keyfine bak, oyuncaklarınla oyna" diyorlar. mamanız ağzınıza veriliyor, zaman zaman altınızı bile temizliyorlar, hatta bu durum alışkanlık yaratıyor ve hiç tuvalet kullanmamaya başlıyorsunuz. derken anneniz bir gün size süt verme kararını alıyor ve başka bir keyifli dönem başlıyor. mama artık her yerde, her an ve en taze şeklinde hazır. bir gün karanlık fakat güvenli ve ılık bir ortama giriyorsunuz. beslenmek için ağzınızı açmaya dahi gerek yok; bir kordondan besleniyor, sıcacık, yumuşacık, gürültü ve patırtısız bir ortamda döne döne yaşıyorsunuz. sonra küçülüyor, küçülüyor, ufacık bir hücre halini alıyorsunuz. ve günün birinde müthiş bir olayla hayatınız bitiyor. |
|
#4
Gönderen
suskunluk mevsimi
on
26-02-2008, 00:39
|
|
Shakespeare çevirilerinden 66. sone çevirisini şu şekilde yapmış
vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni, değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez. değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini, değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz, değil mi ki ayaklar altında insan onuru, o kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış, ezilmiş, horgörülmüş el emeği, göz nuru, ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş, değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın, değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene, doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın, değil mi ki kötüler kadı olmuş yemen' e VAZGEÇTİM BU DÜNYADAN DÜNYAMDAN GEÇTİM AMA SENİ YALNIZ KOMAK VAR , O KOYUYOR ADAMA Ardından çeviriyi beğenmeyenlere : o o… çocuğu Shakespeare' de, türkçe biliyor olsaydı bunu böyle yazardı demiş. |
|
#5
Gönderen
suskunluk mevsimi
on
26-02-2008, 00:42
|
|
HERŞEY SENDE GİZLİ
Yerin seni çektiği kadar ağırsın Kanatların çırpındığı kadar hafif.. Kalbinin attığı kadar canlısın Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç... Sevdiklerin kadar iyisin Nefret ettiklerin kadar kötü.. Ne renk olursa olsun kaşın gözün Karşındakinin gördüğüdür rengin.. Yaşadıklarını kar sayma: Yaşadığın kadar yakınsın sonuna; Ne kadar yaşarsan yaşa, Sevdiğin kadardır ömrün.. Gülebildiğin kadar mutlusun Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin Sakın bitti sanma her şeyi, Sevdiğin kadar sevileceksin. Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın Bir gün yalan söyleyeceksen eğer Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın. Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın Unutma yagmurun yağdığı kadar ıslaksın Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak. Kendini yalnız hissetiğin kadar yalnızsın Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü. Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin.. İşte budur hayat! İşte budur yaşamak bunu hatırladığın kadar yaşarsın Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun Çiçek sulandığı kadar güzeldir Kuşlar ötebildiği kadar sevimli Bebek ağladığı kadar bebektir Ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren, Sevdiğin kadar sevilirsin.. |
|
#6
Gönderen
ansaneri
on
26-02-2008, 04:39
|
|
Dairuin öncelikle bu kadar sayfa yazıyı koyduğun için sana nasıl teşekkür edeceğimi bilemedim..Can Yücel'e olan sevgini daha açık ifade edemezdin sanırım..benim sevgimin de varlığa bürünmesi açısından çok mutluyum..
Amerika'da Beat kuşağının estiği zamanlardır..Fransa'da Varoluşçuluk vardır..bizde ise..garipler,ikinci yeniler ve Can yücel vardır..tıpkı Bukowski gibi..fakat Bukowski'den çok daha toplumsal..e tabi babasının etkisiyle o da..Can yücel şiir yazmıyor sanki insanın yüreğine nakış işliyor..bir yandan yaşama sevinci yani yaşamdan tad alma gerekliliği bir yandan da kontrol edilemez bir öfke,ne yapacağını bilememezlik,çocuksuluk..benim bildiğim şairler arasında devrimci şair olarak niteleyebileceğim ender şairlerdendir..aşkı ve kendilindenliği devrimden ayrı tutmamıştır..zaten devrim de aşk ve kendiliğindenlikten ibaret bir süreçtir..Ne mutlu bize ki Anadolu'da böyle bir filozofu tanıma fırsatı bulduk.. Kibrit çakıyorsun karanlıkta badem çiçeklerini görmek için Ve mart denizlerinde tedirgin bir çift sarnıç gemisi gözlerin Bir iş açacaksın sen başımıza yangın mı olur artık, bahar mı? |
![]() |
| Etiketler |
| yucel |
| Yazar Tools | |
| Görünüş Şekli | |
|
|
Benzer Başlıklar
|
||||
| Yazar | Yazar Starter | Comment | Cevap | Son Mesaj |
| Günaydın Can Yücel... | Junkie_XL | Beyin Fırtınası | 7 | 08-02-2007 22:41 |
| (Buluşmak Üzere)Can YÜCEL | RoMeO | Beyin Fırtınası | 6 | 22-08-2005 17:08 |