René Descartes
Akıl ve Madde
Akıl ve Madde
İnsanın indirgenemez niteliğinin, akıl sahibi bir varlık olmasında yattığı yolunda Descartes’ın vardığı sonuç, onu şu dünya görüşünü geliştirmeye yöneltti: İnsan, iki farklı tözden, yani akıldan ve maddeden oluşur. Descartes insanları, kendileri dışında var olan, gözlemledikleri maddi nesnelerden oluşan, bir dünyayı deneyimleyen özneler olarak gördü. Doğanın böyle – akıl ve madde, özne ve nesne, gözleyen ve gözlemlenen olarak – iki tür varlığa ayrılması, batılı insanın dünyaya bakış tarzının yapısal bir parçası haline geldi. Bugün filozoflar bundan “ Kartezyen ikilik” olarak söz ederler. Descartes ile 20. yüzyıl arasında bu ikiliği kabul etmeyen (en itibarlıları Spinoza ile Schopenhauer olan) pek az filozof vardır. Bu ikiliğe ancak 20. yüzyılda yaygın biçimde itiraz edilmiştir, bazı filozoflar bu ikiliğe bağlı kalmayı sürdürmüşlerdir)
Batıdaki insanları bu dünyayla ilgili bilgilerimizle kesinliğin olanaklı olduğuna ikna etmekte Francis Bacon ile Galileo bile Descartes’ın gerisinde kalır. kesin bilgiye ulaşmak için size gereken, doğru yöntemi izlemektir; ancak bunu yaparsanız, size kaya gibi sağlam, güvenilir bilgiler verebilecek sarsılmaz bir bilim kurabilirsiniz. Bilimi, eğitimli batılı insana “beğendiren” herkesten fazla Descartes oldu. Kesinlik arayışı, büyük oranda onun etkisiyle batıdaki düşünsel etkinliğe egemen olmaya başladı ve yöntemle ilgili düşünceler bu arayışın merkezine yerleşti; çünkü, Descartes kendini bu tür kesin bilgiler veren değil, bu bilgiye nasıl ulaşılacağını gösteren biri olarak görmekteydi.
En eski, yani Sokrates öncesi filozofların, “Var olan nedir?”i, ya da “Dünya neden oluşur?” kendilerine temel soru olarak aldıklarını anımsayacaksınız. Sokrates, onun yerine farklı bir soruyu geçirmişti: “ Nasıl yaşamamız gerekir?” Bu sorular ve onlardan türeyenler yüzyıllar boyunca felsefeye egemen oldu. Fakat daha sonra Descartes geldi ve onların yerine yine farklı bir soru koydu: “Ne bilebilirim?”. Böylelikle, bilgikuramı felsefenin merkezine yerleşti ve üç yüzyıl boyunca orada kaldı; öyle ki sonra gelen filozofların çoğu, felsefenin temelde bilgikuramından oluştuğunu düşünmeye başladılar. Bu nedenle, Descartes’ın ilk modern filozof olduğu düşünülür ve üniversitelerde felsefe eğitimi gören öğrencilerin çoğu zaman işe Descartes’in eserleriyle başlamaları gerekir. Bunun başka bir nedeni daha vardır. Şüpheyi bir yöntem olarak kullanmakla –mantıksal açıdan kuşku duyulması olası bir şeye bağlanmayı sistemli olarak askıya almakla, böylelikle alıştığımız fikirleri ve varsayımları kat kat soymakla –Descartes bizi dosdoğru her şeyin başına, başlama çizgisine götürür. Sorunun birinci tekil şahıs biçiminde sorulması, onun keskin kenarıdır: “Biz insanlar için neyi bilmek olanaklıdır?” değil, “ Ne bilebilirim?” Bu gençlere bir çağrıdır ve doğrudur.
Akılcılık
Duyulara dayanan bilginin, doğası gereği güvenilir olmadığı, bilgiden ziyade yanlışa kaynaklık ettiği, bu dünyanın bilgisine ancak aklımızı kullanarak ulaştığımız inancına dayanan, akılcılık olarak bilinen felsefe okulu, bu sonuçtan doğdu ve o zamandan beri batı felsefesinin kalıcı geleneklerinden birini oluşturdu. En görkemli dönemine 17. 18. yüzyıllarda ulaştı. Descartes dışında en önemli temsilcileri Spinoza ve Leibniz’di, fakat batı düşüncesi üzerinde hep önemli bir etkisi oldu.
Descartes’ten sonraki büyük filozoflardan çok azı, Tanrı’nın varlığının şüphe götürmezliğiyle ilgili görüşünü paylaştı. Fakat, Descartes batı düşüncesine bazı temel şeyler getirdi. Descartes’in, bilimsel buluşun mantığının, işe şüphe götürmez olgulardan başlamamızı, sonra bu olgulardan tümdengelimsel akıl yürütmeyle zincirleme olarak mantıksal sonuçlar çıkartmamızı gerektirdiğine duyduğu inanç, batı biliminin temeli haline geldi. Ondan sonra gelen düşünürler, öncüllerimizin içini doldurmak için gerek duyduğumuz bu şüphe götürmez olguların tespitinde, kontrollü ve disiplinli gözlemin (dolayısıyla duyularımızın) vazgeçilmez bir rolü olduğuna inanmaya başlasalar da, Descartes’in, temel yöntemi (güvenilir olgulardan başlamak, sonra bu olgulara mantığı uygulama ve bu şüphe ne denli zoraki de olsa şüphe edilecek en ufak şeyin bile içeri girmesine izin vermemek) doğru koyduğunu düşünmekten geri durmadılar. Descartes, insanları, bu yöntemin, dünya hakkında güvenilir bilgiler verebilecek matematiğe dayalı bir bilimi mümkün kıldığına ve dünyayı mutlak kesinlikle anlamanın tek yolu olduğuna inandırdı.
#2
Gönderen kannkokusu
on
20-02-2006, 02:17
burada pekte eksik bişe göremiyorum, Descartes' da seninle aynı sonucu bulmuş, ne tesadüf...
Tümdengelimin için verilen en klasik örnek şöyle:
-Bütün insanlar ölümlüdür
-Sokrates insandır
-Sokrates ölümlüdür
Descartes'ın önermesiyse şuna benzer:
-Sokrates insandır
-Sokrates ölümlüdür
Yani: "Sokrates insandır, öyleyse ölümlüdür."
Oysa en başa "Bütün insanlar ölümlüdür" önermesi yazılmalı. Yoksa mantıksal bir tümdengelim olmaz bu. Descartes'ın yaptığı tümdengelimde ilk cümle "Düşünmek varolmaktır" olmalıdır. Bu ilk önerme olmadan diğerlerini yazmak sadece "düşünüyorum" demek olur. Öte yandan, "Düşünmek varolmaktır" önermesinin geçerliliğini göstermeden de en başa yazmanın anlamı yok tabi. Zaten Descartes'ın da bu konuda yapmaya çalıştığı düşünmenin varolmak olup olmadığını araştırmak olmuştur.
-Bütün insanlar ölümlüdür
-Sokrates insandır
-Sokrates ölümlüdür
Descartes'ın önermesiyse şuna benzer:
-Sokrates insandır
-Sokrates ölümlüdür
Yani: "Sokrates insandır, öyleyse ölümlüdür."
Oysa en başa "Bütün insanlar ölümlüdür" önermesi yazılmalı. Yoksa mantıksal bir tümdengelim olmaz bu. Descartes'ın yaptığı tümdengelimde ilk cümle "Düşünmek varolmaktır" olmalıdır. Bu ilk önerme olmadan diğerlerini yazmak sadece "düşünüyorum" demek olur. Öte yandan, "Düşünmek varolmaktır" önermesinin geçerliliğini göstermeden de en başa yazmanın anlamı yok tabi. Zaten Descartes'ın da bu konuda yapmaya çalıştığı düşünmenin varolmak olup olmadığını araştırmak olmuştur.
| |











Doğrusu şöyle olmalıydı:
-Düşünmek varolmaktır (Descartes'ın önermesinde olmayan cümle.)
-Düşünüyorum
-Varım
Peki düşünmek varolmak mıdır?