amerika üzerine bir yazı

Amerika Birleşik Devletleri tarihine dünyada iki tür bakış açısı vardır; bunlardan ilkine göre Amerika özgürlükler ve fırsatlar ülkesidir, hür dünyanın koruyucusu, insan haklarının şaşmaz bekçisidir. İkinci bakış açısına göre ise,

  #1  
Eski 04-02-2005, 13:05
hbk nickli Ayya$'ın avatarı
hbk hbk şu an forumda değil
Yasaklı kişiler
 
Mekan: antalya
amerika üzerine bir yazı

Amerika Birleşik Devletleri tarihine dünyada iki tür bakış açısı
vardır; bunlardan ilkine göre Amerika özgürlükler ve fırsatlar ülkesidir, hür
dünyanın koruyucusu, insan haklarının şaşmaz bekçisidir. İkinci bakış
açısına göre ise, Amerika üzerinde oturduğu toprakların yerlileri dahil
olmak üzere tüm dünya ülkelerine acı ve kandan, sömürüden başka hiçbir
şey getirmemiş olan emperyalist-terörist bir ülkedir. Elbette bunlardan
farklı olarak daha ılımlı görüşler de vardır fakat bugün dünya tarihini
bu iki bakış açısının sahipleri belirleyecekler, yani ezen ülkelerle
ezilen ülkelerin halkları...
İşte tam da Amerikan emperyalizminin sembolü olan iki kalesine yapılan
saldırılar sonucunda; birinci bakış açısına sahip olan Amerikan çıkar
çevrelerinin ve dünyanın pek çok yerindeki yerli çıkar ortaklarının,
ikinci bakış açısına sahip olan Üçüncü Dünya ülkelerini terörist devletler
hedef ilan ederek kopardıkları terörizm yaygaralarına verilecek en
güzel cevap, dünyanın bir numaralı terörist devletinin Amerika Birleşik
Devletleri olduğunu, iki yüzyılı aşkın tarihinin ve muazzam teknolojik
ilerlemesinin, yaşadıkları refahın, uyguladıkları terörizm sonucu olduğunu
hatırlatmak olacaktır.
Kuruluş
Kızılderililerin toprakları üzerinde kurulmuş olan 13 İngiliz
kolonisinin 4 Temmuz 1776'da Bağımsızlık Bildirgesi’ni imzalamasıyla bugünkü
ABD'nin temelleri atılmış oldu. Fakat bu bildirgenin geçerlilik kazanması
için İngilizlere zorla kabul ettirilmesi gerekiyordu ve bu da
İngilizlerle yapılan iki savaşla gerçekleşti. Amerika ilk kurulduğunda bu 13
eyaletin hepsi Atlantik kıyısındaydı ve yüzölçümü 835,687
kilometrekareydi. Oysa ABD; Fransa, İspanya, Rusya ve Meksika ile yaptığı antlaşmalarla
ve savaşlarla bugünkü duruma yani 9,371,786 kilometrekareye çıkardı.
Yani ABD; Avrupa'dan "yeni dünyaya" akın edenlerin, kendilerini belli bir
süre sonra Avrupa'dan bağımsız ilan edip, bir yandan da toprakların
gerçek sahipleri olan Kızılderilileri katletmesiyle kuruldu. Bir yandan da
Avrupalı diğer sömürgeci devletlerle Amerika kıtası için rekabet
yürütülüyordu.
Birleşik Devletlerin kuruluş sürecinde Amerika, ilk önce İspanyolların
elinde bulunan Florida'yı işgal ederek İspanya'yı burayı satmaya
zorladı. İkinci adım Teksas'ın alınmasıydı; bunun içinse buraya müdahale için
geçerli bir neden bulmak gerekiyordu ve bu da çok geçmeden bulundu.
1800'li yıllarda yapılan yeni icatlarla pamuk tarımı yaygınlaşmaya
başlamıştı ve Amerika'nın pamuk ihracatı muazzam boyutlara ulaşmıştı. Artık
yerel sanayinin durmadan artan gereksinmelerini karşılayamayan ABD
batıdaki Meksika topraklarına göz dikmeye başladı. Ve batıya tekrar göç
başladı; yine Kızılderililer yok edilerek toprakları gasp edildi. Fakat asıl
düşman Meksika idi ve bu işgalin ne anlama geldiği sonradan anlaşıldı.
Meksika İspanya'ya karşı bağımsızlığını ilan ettiğinde Teksas
topraklarında; göçten dolayı Meksikalı’dan çok Kuzey Amerikalı vardı. Bu ise
Teksas'ın ABD tarafından ele geçirilmesi fikrine zemin hazırlıyordu.
Meksika hükümeti yeni bir anayasa çıkararak köleciliği yasakladı. Oysa Kuzey
Amerikalı çiftçiler için kölelik büyük bir kazanç kaynağıydı. Hemen
isyanlar ve ayaklanmalar başladı; çiftçiler ilk Teksas hükümetini
oluşturdular ve hemen ABD hükümetinden askeri yardım istediler. Bu daha sonra
da ABD'nin müdahalelerini meşrulaştırmak için kullanacağı etkin
yöntemlerden biridir; yasadışı yollardan bir hükümet oluşturmak ve o hükümeti
tanıyarak müdahalede bulunmak... Meksika, isyanı bastırmak istese de
yenildi ve Teksas ABD'ye katıldı.
Bir sonraki adım Kaliforniya'nın işgali idi. Bunun içinse daha sonra
pek çok Üçüncü Dünya ülkesinde kullanılacak olan bir yöntem uygulandı.
Meksika ve Teksas arasında her iki tarafın da sahiplendiği bir bölgede
askeri birlikler konuşlandırılarak provokasyon düzenlendi. Amerika,
uğradığı saldırıları da kendi topraklarında kabul ederek Meksika'ya savaş
ilan etti. Meksikalıların tüm direnişlerine rağmen Amerikalıların
ilerlemesi durdurulamadı ve bugün ABD'nin eyaletleri olarak sayılan Teksas,
Arizona, Yeni Meksika, Kaliforniya, Nevada, Utah ve Wyoming
Meksikalılardan zorla alındı.(2 Şubat 1848) ABD tarafından ilhak edilen bu
topraklarda kalan Meksikalılar bütün 20. yüzyıl boyunca sürekli politik baskıya
maruz kalmışlardır. Atalarının topraklarına sahip çıkmak isteyen
Meksikalılar, Amerika'nın dünyaca meşhur "adaletiyle" tanışmışlar; ırkçılık
olayları, haksız cezalar ve bastırma hareketleriyle susturulmuşlardır.
Latin Amerika
Daha kuruluşunda yerlileri katlederek topraklarını kendi sınırlarına
dahil eden Amerika, kendi sınır birliğini sağladıktan sonra da gözlerini
Latin Amerika'ya dikmiştir. Latin Amerika ülkeleri İspanyol
egemenliğine karşı 19. yüzyılda bağımsızlıklarını kazandılar fakat Avrupa
ülkelerinin de bu topraklarda hâlâ gözü vardı. Ve Amerika Latin Amerika'nın
sömürülmesinde rakibi olan Avrupa'yı safdışı etmeye hazırlanırken bunun
ideolojik kılıfını da hazırlamıştı: Monroe Doktrini...
ABD Başkanı James Monroe 2 Aralık 1813'de Avrupa'ya bir uyarıda
bulundu: "....bağımsızlıklarını ilan eden ya da elde eden ve bu
bağımsızlıkları bizim tarafımızdan tanınan ülkeler için, onlara baskıyı ya da
herhangi bir denetimi amaçlayan her eylemi, ABD'ye karşı düşmanca bir tutumun
ifadesi olarak kabul etmek zorundayız." Latin Amerika ülkelerinin
bağımsızlıklarını "kahramanca" savunan ABD, bir yandan da bu ülkelere
müdahale etmeye hazırlanıyordu. İlk önce Avrupa'dan gelen ve yüzyıllardır
biriktirdikleri zenginliklerini çalan, halklarını katleden Avrupalıların
yerini bu sefer de Amerika alıyordu. Latin Amerika ülkelerinin yazgıları
değişmemişti; 20 yy. onlar için yine baskı, sömürü ve kanla doluydu.
Küba
Küba için Amerikan politikası, ülkeyi İspanyol egemenliğinden
kurtararak bağımsızlığı sağlamak ve köleliği kaldırmak olarak gösteriliyordu.
Öyle ya, özgürlükler ülkesi Amerika sadece kendi halkının değil, tüm
dünya halklarının özgürlüğünü savunuyor, koruyordu. Oysa her zaman olduğu
gibi Amerikan şirketlerinin asıl amacı Küba'da İspanyolların yerine
geçmekti.
Bunun için kullanılacak olan yöntem yine çok dahice ve orijinaldi;
Kübalı yurtseverler 1868'de İspanyol egemenliğine karşı ayaklandığında ABD
onları tanımadı ve onlara bağımsız Latin Amerika ülkelerinden gelen
yardımları engellemede İspanyollara yardım etti. Beklenen; Kübalı
yurtseverlerle İspanyollar arasındaki savaşta iki tarafında kayıplar vererek
zayıflamasıydı. Sonra da İspanyolların bir Amerikan gemisi batırdığını
iddia ederek Amerika savaşa girdi ve İspanya'yı yenerek Küba'yı işgal
etti. Bundan sonra Amerika tarafından Küba'ya yönetim biçimi olarak
seçilen sistem diktatörlük oldu. Pek çok diktatör geldi gitti fakat Amerikan
tekelleri her zaman için Küba'nın topraklarında yoksul insanları daha
da yoksullaştırarak sömürmeye devam etti.
1956-1959 yılları arasında halk hareketinin bastırılabilmesi için
Batista rejimi Amerikan danışmanlarla birlikte, 60 bin kişinin hayatına mal
olan operasyonlar yürüttü.
Fidel Castro'nun önderlik ettiği Kübalı devrimciler 1959'da iktidara
gelinceye dek bu katliamlar sürdü.
ABD, Castro’nun yurtsever yönetimi iktidara geldikten sonra Küba'yı en
büyük düşmanlarından biri ve terörist devlet olarak ilan etti. Çünkü
Küba'nın bağımsızlığını elde etmesi ve kendi kalkınma yolunu
emperyalizmden bağımsız çizmesi ezilen dünya halklarının gözünde bir simge ve
cesaret kaynağıydı. Bu yüzden ABD, 1959'dan günümüze pekçok terör olayı ve
saldırılarla, ekonomik ambargolarla devrimci Küba hükümetini düşürmeye
çalışmıştır.
Bu yüzlerce saldırıdan biri Havana Limanı'na silan taşıyan Fransız
gemisinin 1960'da patlatılması olayıydı; 70 kişi öldü ve 200 kişi
yaralandı. Bir diğeri ise paralı askerlere yaptırılan ve 150 Kübalı askerin
öldüğü 1966 Domuzlar Körfezi çıkarmasıdır. Amerikan hükümetinin uyguladığı
ekonomik ambargoyla yoksullaştırılmaya ve Castro'ya karşı
ayaklandırılmaya çalışılan Küba halkı 1959'dan günümüze kadar tüm bu baskılara
rağmen birlik olmuş ve ülkenin bağımsızlığını 2000'li yıllara
taşıyabilmiştir.
Filipinler
1898'de İspanyollara karşı savaşan Filipinliler İspanyolları yendikleri
zaman ilerlemeleri Amerikalılar tarafından durduruldu. Filipinlilerin
başında bulunan ulusal kahraman Emilio Aquinaldo Amerikalıların
Filipinlere bağımsızlığını vererek ülkeyi kendi sömürgesine dönüştürmeye
çalıştığını anlayarak silahlarını ABD'ye karşı çevirdi. 1901'de ABD bu 15 bin
silahlı direnişçiyi yenemeyince bir tuzak kurarak anlaşmaya gitti ve bu
anlaşma sırasında 15 bin Filipinli katledildi. Aynı katliam bir dahaki
sefere 1906'da gerçekleştirildi. 1898-1910 arasında Amerikan deniz
piyadeleri 600.000 Filipinliyi katletti.
Amerika'nın Filipinlerdeki çıkarı başta tarım ürünlerindeydi ve bunları
kensi ülkesine akıtıyordu. Amerikalı çıkar çevrelerinin tarih
anlayışına göre Amerika Filipinler’e 1946'da bağımsızlığını verdi. Oysa durum
tam tersiydi. Amerika'nın Filipinler’deki askeri üsleri olduğu gibi
duruyordu ve yenilerini de kurma hakkı vardı. Amerikan askerleri Filipin
mahkemelerinde yargılanamıyordu ve Filipin ekonomisinin can damarları olan
tüm sektörler Amerikan şirketlerinin ellerindeydi. Amerikalıların
bağımsızlık anlayışları buydu... Daha sonraları Vietnam’ı bombalayacak olan
B-52 Amerikan uçakları da Filipinler’deki Amerikan üslerinden
kaldırıldı.
Haiti
Haiti adasının batı kısmında Haiti Devleti, doğu kısmında ise Dominik
Cumhuriyeti bulunuyordu. Dünyanın beyazlara karşı verilen ilk başarılı
zenci köle ayaklanmasıyla 1 Ocak 1804’te Haiti bağımsızlığını ilan etti.
Ancak sömürgecilik ada halkını rahat bırakmadı. Savaş ve müdahalelerin
arkası kesilmedi. Ülke, ekonomik olarak sürekli ABD, Fransa ve Almanya
arasında gidip geldi; bazen bir ülke gümrüklerin denetimini alıyordu
bazen de öbürü... Fakat 1915'te Amerika kendisini Yeni Dünya'nın dostu ve
koruyucusu ilan etti! Büyük "koruyucu" Amerika, Haiti hükümetine
gümrüklerinin denetimini kendisine bırakması için ısrar etti ve reddedilince
de silahlı müdaheleyle tehdit etti. 1915'de ABD yanlısı başkan, politik
tutukluları kurşuna dizince halk ayaklandı ve başkanı öldürdü. ABD için
bu olay bulunmaz fırsattı; “düzeni” tekrar sağlamak amacıyla Amerikan
askerleri adayı işgal etti. İlk iş gümrüklerin ele geçirilmesi ve
yabancıların toprak almasını engelleyen anayasanın kaldırılmasıydı. Böylece
Amerikan şirketleri latifundalarını burada da kurdular. Fakat Amerika
o kadar ileri gitti ki, halkı angaryaya koşmaya zorladı. Ve halk
ellerinde sadece sopalarla yankilere saldırdı. Amerikan askerleri "sadece"
kendilerini korumak için ateş açtı ve 3500 kişiyi öldürdü. Bunların
dışında ayaklananlarsa Amerikan plantasyonlarında kürek cezasına
çarptırıldılar!
1934'de Amerikan askerleri Haiti'yi terketti fakat artık ekonomi
tamamen Amerikan tekellerinin elindeydi. Hükümetler ise tamamen ordunun
belirlemesiyle Amerikan yanlılarından oluşuyordu. 1963'de bir halk
ayaklanması vahşice bastırıldı ve binlerce kişi öldürüldü. 1957'den, 1971'e
kadar bağımsızlık için savaşan 26.000 Haitili, CIA'nın başrolünü oynadığını
operasyonlarla ve katliamlarla öldürüldü.
Panama
Amerika Meksika'nın topraklarını işgal ettiğinde Pasifik Okyanusu'nun
kıyılarına ulaşmıştı. 1870'li yılların başında ABD Dışişleri Bakanlığı,
parlamentoya Panama'da bir kanal inşaatı projesiyle geldi fakat bu
teklifi hükümet reddetti. Bunun üzerine bu kanal inşaatı projesinin
Avrupalılara verilmesi tehlikesi başgösterdi ve Dışişleri Bakanlığı projeyi
tekrar parlamentoya sundu ve onaylandı.
Kanalın hangi ülkenin topraklarında yapılacağı sorunu neredeyse savaş
çıkarıyordu ama sonunda sorun halledildi. Kanal çalışmaları 1879'da
başladı ve 1914'de bitti. Bu dönem içerisinde 28.000 kişi kanal kazma
çalışmalarında öldü!
Panama devletinin kuruluşu bile Amerikan emperyalizmin komplo ve
müdaheleleri sonucudur. ABD, Kolombiya sınırları içindeki Panama kanalının
kontrolü için bölgede kukla bir ülke kurmaya karar verdi. Kolombiya
senatosu kanalı yapma ve işletme yetkisini ABD’ye devreden antlaşmayı
onaylamayı reddedince, ABD bölgedeki birliklerini Panama isyancıları adı
altında isyan ettirdi ve kukla Panama hükümetini tanıdı. Böylelikle 1903’te
Panama devleti kurulmuş oldu. Ancak bu, Panama üzerinde Amerikan
baskısının biteceği anlamına gelmez.
Kanalın işletilmesi ve tarafsızlığının denetlenmesi 'özgürlüklerin
koruyucusu' ABD'ye kaldı. 1964 yılında Panamalı öğrenciler Amerikan karşıtı
bir ayaklanma örgütlediler ve Amerikan deniz piyadeleri tarafından
katledildiler.
Amerika; hakimiyetindeki Panama Kanalı'nda bulunan Fort Gulick'te,
Latin Amerika ülkelerindeki iç direniş ve ulusal bağımsızlık hareketleriyle
mücadele amacıyla kontrgerillaların eğitildiği bir CIA okulu açtı. Ve
burada eğitilen paralı askerler 20 yy. boyunca Latin Amerika'da
Amerika’nın çıkarları doğrultusunda katliamlarda kullanıldı. Bu kontrgerilla
eğitim merkezi daha sonra pek çok Üçüncü Dünya ülkesi tarafından teşhir
edilse de hâlâ faaliyetini yürütmektedir.
Nikaragua
1894 yılında Nikaragua'da iktidar Amerika'yla iyi anlaşan liberallerin
elindeydi. Fakat ABD kanal konusunda Panama'da karar kılınca ABD'ye
sırtlarını döndüler ve Amerikan şirketlerinin Nikaragua'nın maden ve orman
zenginliklerini sömürmelerinin önüne engel koydular. Bu şirketlerden
birinin ortağı da Amerikan Dışişleri Bakanı idi. Ve Amerika'nın,
Nikaragua'daki müdahaleler dönemi başlamış oldu. Nikaragua devlet başkanı kanun
dışı ilan edilerek istifa etmeye zorlandı, yerine geçirilen bir kukla
hükümetle de Amerikan şirketleri kaybettikleri hakları geri aldılar. Ek
olarak da gümrüklerin denetimini ellerine geçirdiler.
1926 yılında dünyanın çok kısa sürede adını duyacağı biri; Cesar
Augusto Sandini Amerika’ya ve yerli işbirlikçilerine karşı gerilla oluşturdu
ve dağlık bölgelerde konuşlanarak mücadeleye başladı. Birkaç ay
içerisinde Amerika'ya büyük darbeler indirmeyi başardı. Amerika ise karşılık
olarak gerillayı destekleyen sivil halkı uçaklarla bombaladı ve
katletti. Sandino pek çok savaşa girdi ve hep galip gelmeyi başardı; artık
bütün Latin Amerika ülkelerinden Amerika ile mücadele amacıyla pek çok
insan Sandino'ya katılmaya geliyorlardı. Ve sonunda çok büyük kayıplar
veren ve bu kayıplar yüzünden kendi iç kamuoyunda tepkiler alan Amerika
1933'te Nikaragua'dan çekildi.
Amerika ülke topraklarından çıkarıldıktan sonra hükümetle anlaşmaya
giden Sandino evine döndü. Başkanın evine yemeğe çağrıldığı bir akşam,
çıkışta Amerikan ajanları onu pusuda bekliyordu ve Sandino kurşuna
dizilerek öldürüldü. Aynı akşam Sandino'nun gerillaları kuşatılarak 300 erkek,
kadın ve çocuk katledildi. Bu olayları kitlesel infazlar izledi.
Amerikan emperyalizmi, yıllar boyunca Nikaragua'da diktatörleri destekledi
çünkü onlar Amerika'nın emperyalist politikalarına sadık bir şekilde
hizmet ediyorlardı. 1979 yılında Sandinista Ulusal Kurtuluş Cephesi tüm
cephelerden saldırarak diktatörlüğü yıktı ve Amerikan emperyalizmini
ülkesinden kovdu. 1981'den beri Pentagon, Nikaragua'nın demokratik
gelişimini durdurmak ve başa kendisine sadık bir diktatör getirmek için
uğraşıyor.
El Salvador
Bütün diğer Latin Amerika ülkeleri gibi El Salvador'da Orta Amerika
Ülkeleri Organizasyonu'na üyedir ve bilindiği üzere ABD bu organizasyon
aracılığı ile bu ülkeleri denetlemekte ve sömürmektedir. Amerikalılar
tarafından eğitilen askerlerden oluşan ve başlarında Amerikan subayları
bulunan bu küçük ulusların ordularının tek bir işlevi vardı; çıkan iç
ayaklanmaları bastırmak ve Amerika’nın düzenini sürdürmek...
1931-1944 yılları arasında Salvador'daki diktatörlüğe karşı
ayaklananlar Pentagon tarafından beslenen bu küçük ordularca bastırıldılar.
Amerika ise dünyaya 'Bolşevik isyanın' bastırılmış olduğunu duyuruyordu.
Amerika'ya karşı ayaklanan ve okuma yazma dahi bilmeyen ama açlığın ne
olduğunu çok iyi bilen bu yerlilere, müdahaleyi meşrulaştırmak için
Bolşevik deniliyordu!
1977 yılına gelindiğinde, seçimlerde hileli oyla başa gelen hükümeti
tanımayan halk geniş çaplı protestolara başladı ve hükümetin bu
ayaklanmaya yanıtı sert oldu; CIA’nın eğittiği kontrgerillalar uyguladıkları
terörle yüzlerce kişiyi katlettiler. 1979 yılında Amerikan yanlısı bir
askeri darbe gerçekleştirildi ve baskılar tırmandı. Her gün
yurtseverlerden, devrimcilerden biri öldürülüyor ya da 'kayboluyordu'. Uygulanan tüm
bu teröre rağmen IMF ve Amerika cuntaya mali yardımlarda bulunuyordu.
1979'dan 1984'e kadar Amerika milyonlarca dolar vererek cuntayı
destekledi ve bu sırada başlarında Amerikalı danışmanların bulunan ordular
toplam 70.000 El Salvadorlu’yu öldürdü.
Kolombiya
Kolombiya'dan Amerikan şirketleri muz ve şeker ihraç ediyorlardı.
Ayrıca kahve ihracatı tekelleri vardı ve petrol arazileri üzerinde
egemendiler. Amerikan şirketleri bu ülkeye yaptıkları her 1 dolar yatırım için
yılda 4 dolar kâr elde ediyorlardı ve bu tatlı düzeni ne pahasına olursa
olsun korumakta kararlıydılar. Bunun için plantasyonlarda çalışan
işçilerin hoşnutsuzluğunu bastırmak için 1928'de binden fazla işçiyi
öldürdüler. 1950 yılında CIA, Kolombiya başkanını öldürerek yerine kendilerine
sadık bir başkan getirdi. Ülkeyi tam bir terör havası sardı ve tam
30.000 kişi öldürüldü. Bu olaylar üzerine Amerikan tekelleri Kolombiya'nın
başına yeni bir diktatör getirdiler.
1948'den 1957'ye kadarki Amerikan yanlısı diktatörlükler zamanında
300.000 Kolombiyalı katledildi. 1957 ve 1963 arasında ise 21.357 kişi
öldürüldü. Tüm bu katliamlar ise her zaman olduğu gibi Amerikan
şirketlerinin kârlarının korunması uğruna yapıldı.
Brezilya
Latin Amerika’nın en büyük ülkesi olan Brezilya, 1964 yılından bu yana
Güney Amerika'da ABD'nin jandarması rolündedir. 1964 yılına kadar
iktidarda olan demokrat hükümetler, pek çok Amerikan şirketini
ulusallaştırmıştı ve sosyalist ülkelerle ilişkileri geliştirmeye başlamıştı. Fakat
Pentagon buna izin veremezdi... 1964 yılında bir darbeyle yönetimi eline
alan Amerika, ulusallaştırılmış sanayileri kendi şirketlerine geri
verdi ve iktidarı kendisine sadık bir şekilde hizmet edecek olan bir
diktatörün eline verdi. Halk ise oluşturulan terör timleriyle baskı altına
alındı ve susturulmaya çalışıldı. Yalnız 1964'ten 1970'e kadar 'ölüm
filosu' adlı Amerikan destekli terör örgütü 2 binden fazla kişiyi öldürdü.
1970'lerden sonra iktidara gelen tüm başkanlar Amerika’nın sadık
hizmetkarlarıydılar ve Amerikan 'danışmanlar' tarafından oluşturulan 450.000
kişilik Latin Amerika baskı araçlarının en büyüğü ile korunuyorlardı.
1971 yılında Uruguay'da solun seçimleri kazanma şansı ortaya çkınca,
Brezilya ABD'den gelen direktifler doğrultusunda 3. ordusunu Uruguay
sınırına yığdı. Amaç, Uruguay solunun seçimlerini engellemekti.
1970'li yıllarda sadece General Motors'un yıllık geliri Brezilya'nın
geçici bütçesinin on katına eşitti ve Brezilya'dan halkın emeği çalınarak
kuzeye emiliyordu. Her gün ortalama 1000 çocuğun öldüğü Brezilya
ekonomisinden Amerikalı şirketler; utanmaz bir biçimde 'Brezilya mucizesi'
olarak bahsediyorlardı.
Bolivya
Bolivya diğer Latin Amerika ülkelerine kıyasla Amerikan terörüyle çok
daha erken tanıştı. Sadece Amerikan şirketlerinin çıkarları
doğrultusunda ülke üç savaş geçirdi; 1884 yılında Şili'yle, 1899 yılından 1903'e
kadar Brezilya'yla ve 1932 yılından 1935'e kadar Paraguay'la... Son savaş
Standart Oil Co. ve Royal Dutch Co. şirketleri arasındaki rekabetin
sonucu olarak çıktı. Tüm bu savaşlarda Bolivya onbinlerce insanını ve
topraklarının çok büyük bir kısmını kaybetti. İktidara demokratik cephe
geldikten sonra ülke demokratikleşme yolunda ufak da olsa bazı adımlar
atmaya başladı fakat cephenin ömrü kısa oldu ve onu bir diktatörlük takip
etti. Ülke tam bir kısırdöngüye girmişti; bir diktatörlüğü bir başkası
izliyordu ve baskılar sürüyordu. 1947 yılından 1952'ye 30.000 kişi
CIA'nın denetimindeki terör örgütlerince öldürüldü. 1952'de tekrar
demokratik cephe iktidara geldi ve Amerikan şirketlerini ulusallaştırmaya
başladı fakat yine darbeyle devrildi; dolayısıyla ulusallaştırılan yerler
geri
verildi. 1967 yılında oldukça güçlenmiş bulunan partizan gruplarına
başında Amerikalıların bulunduğu Bolivya ordusu bir saldırı başlattı ve
partizanları katletti. Bu saldırıda ayrıca 'Che'de yakalanarak
öldürüldü.
Bolivya'da her yıl hatta bir yıldan bile az zamanda darbeler oluyordu.
1 Kasım 1979'da yeni bir hükümet darbesi oldu ve bu darbe Bolivya'nın
154 yılık tarihindeki 158. darbe idi! Tüm bu darbelerle Amerikan
emperyalizmi ülkedeki düzeni sağlanmaya çalışılıyordu. 1980'li yıllarla
birlikte emperyalizm daha sonra pek çok Üçüncü Dünya ülkesinin de başına
açacağı uyuşturucu belasını Bolivya'nın başına sardı. Bolivya'daki
uyuşturucu ticareti Amerika'nın ülkenin içişlerine müdahale etmesine meşruluk
sağlıyordu. Uyuşturucuyla mücadele amacıyla bir 'Amerikan birliği'
Bolivya'da çalışıyordu ve bu birlik Bolivya'da 'işi bitene' dek kalacaktı!
Şili
20. yüzyılın başında, Amerikalı şirketler Şili'de büyük bir kâr kaynağı
keşfettiler; bakır yatakları. Öyle büyük kârlar söz konusuydu ki 1928
yılıyla 1970 arasında Amerikan şirketleri 30 milyon dolarlık yatırımları
için 400 milyon dolarlık bir kâr gerçekleştirdiler. Ve ABD işte bu
muazzam sömürü mekanizmasını kaybetmemek için Şili'de herşeyi yapmıştır.
1970 yılında seçimlerde Halk Eylemi cephesinde toplanan demokratik güçler
topluluğu, oylarını Salvador Allende'ye vermişlerdir ve Allende
seçimleri kazanmıştır.
1971 yılında Allende hükümeti ülkenin esas doğal zenginliklerini
ulusallaştırdı ve büyük toprak mülkiyetlerini ortadan kaldırdı. Yapılan bu
reformlar doğal olarak Amerikan tekellerinin kârlarının önünü kesti ve
onlarda Allende'nin önünü kesmeye çalıştılar. Bunu ise bankalarına
kredilerini reddettirerek, madenlerdeki teknik personelin görevlerini
terketmelerini sağlayarak ya da ABD'den gelen malların ve yedek parçaların
teslimini durdurarak gerçekleştirmeye çalıştılar. Önünü kesemeyeceklerini
anladıkları zaman CIA devreye girdi ve hükümeti devirmenin planları
yapılmaya başlandı. Halkı Allende hükümetine ayaklandırmak için tüccarlar
büyük çapta tüketim mallarını saklıyorlardı ve bu da karaborsanın
doğmasına neden oluyordu. Gerici gazeteler paramiliter faşist örgütleri
silahlı ayaklanmaya teşvik ediyordu.
Tüm bu iç tehditler Allende hükümetini oyalarken CIA ise orduyu satın
alıyordu.Ve sonunda 11 Eylül 1973'te gerçekleştirilen darbeyle hükümetin
yasal başkanı Allende katledilerek dünyanın en ünlü diktatörlerinden
Augusto Pinochet iktidara oturdu. Böylece Amerika Şili'de, toplumsal
gelişmenin önünü tıkayabildi ve kamulaştırılan madenleri geri alabidi.
Darbe sırasında 30.000'in üzerinde insan katledildi. İlerki yıllarda tüm
dünya ülkeleri Şili'deki diktatörlüğü insan hakları ihlallerinden dolayı
kınarken, Amerika bu diktatöre yıllar boyunca askeri ve mali
yardımlarda bulundu. Karşılığında ise Şili'nin ulusal şirketleri Amerikan
şirketlerine pazarlanıyordu. Pinochet Amerika'ya herşeyiyle sadık bir uşak
olarak hizmet etti; karşılığını ise kasalarına akıtılan paralarla
fazlasıyla aldı. Bugün Şili halkı Pinochet'yi diktatörlüğü sırasında Şili'ye
verdiği zararlardan ve katledilen, kaybedilen insanlardan dolayı
yargılamak istiyor. Oysa Pinochet gibi diktatörler büyük satranç tahtasında
sadece
birer piyonlar...
Arjantin
1949 yılında Arjantin büyük bir ekonomik krizin içinde bulunuyordu ve
Peronist hükümet milliyetçi tutumunu bırakmak zorunda kalarak ABD'den
borç para istedi. Amerikan şirketleriyle yapılan bir dizi anlaşmalarla
ulusal şirketler Amerikalılara satılmaya başlandı. Amerikan tekelleri
yavaş yavaş ülkenin tüm madenlerini denetlemeye başladılar. Karşılığında
da hükümetteki subaylara şirketlerin yönetim kurullarında iyi para
kazandıran koltuklar veriliyordu. İşte bu karşılıklı çıkar yoluyla Amerikan
şirketleri Arjantin'den milyarca dolar kâr elde ettiler. Tüm bu sömürü
kendisini devalüasyonla göstermeye başladı ve bu sefer Amerikalılar
ulusal şirketleri daha ucuza kapatmaya başladılar.
1966 yılında Rockefeller'in Arjantin'i ziyaretinin arefesinde halk
ayaklandı ve Rockefeller grubuna ait 14 ticaret evini yaktı, pek çok yer de
bombalandı. Bu ayaklanmalar ise kanlı bir şekilde bastırıldı. 1973
yılında başkanlık görevini Juan Peron üstlendi. Dış politikayı
demokratikleştirmek amacıyla sosyalist devletlere kapıları açan Juan Peron, darbede
kaçan 70.000 Şilili’yi ülkesine kabul etti ve ABD'nin Küba'ya
uyguladığı ambargoyu deldi. Juan Peron'un izlediği bu çizgi sonucunda 1976'da
Amerika'nın desteğiyle sağcı generaller iktidara el koydular ve onları
ilk tanıyan ülkede ABD oldu. Bu darbede 1300 kişi yaşamını yitirdi,
darbeden sonra 1980'e kadarsa binlerce insan terör eylemleriyle öldürüldü,
toplam 30.000 insansa 'kayıp' edildi.
İngilizlerle çıkan adalar krizinden ve yapılan savaştan sonra
Arjantin'deki diktatörlük 30 Ekim 1983'te yıkıldı. Fakat Arjantin ekonomisi
1973-1986 yıllarında sermayelerin ABD'ye kaçması sonucunda 30 milyar dolar
kaybetti.
Yıllarca Amerika tarafından kasalarındaki paralar kuzeye pompalanan
Arjantin ekonomisi, bugün tüm dünyada tükenmiş bir ekonomi olarak
konuşuluyor.
Bugün Latin Amerika ülkeleri, tüm dünyada sürekli darbelerin yapılması
ve geri bir ekonomik yapıdan dolayı sürekli krizlerin çıkmasıyla
tanınıyor. Oysa bu darbelerin arkasındaki ismin Pentagon terörü olduğu ve
ekonominin tüm gelirlerinin yıllardır Amerika’nın finans merkezlerine
akıtıldığı gözardı ediliyor. Bugüne kadar Latin Amerika ülkelerinin
gelişimlerinin önünü tıkayan Amerikan emperyalizmidir. Ve Amerika Birleşik
Devletleri’nin Latin Amerika'daki tarihi, terörizmin ve sömürünün
tarihidir; yüzbinlerce insan sırf Amerikan şirketleri daha fazla kârlar
gerçekleştirebilsin diye katledilmiştir.
ASYA
1900’lü yılların başlarında dünyanın en güçlü ekonomileri arasına
girmeyi başaran Amerika Birleşik Devletleri, dünya pazarından daha büyük bir
pay alabilmek için atağa geçti. ABD başkanı Wilson'un açıkladığı
ilkelerle ABD ileride Üçüncü Dünya ülkelerine yapacağı müdahaleleri
meşrulaştırmış oluyordu. Bu ilkeler Monroe Doktrini’nin tüm dünyaya
uygulanmasıydı. Artık ABD sadece Latin Amerika'da değil, tüm dünyada halkların
“kendi kaderlerini tayinini” (!) savunuyordu ve bunu gerçekleştirebilmek
için herşeye hazırdı! Aradan çok zaman geçmeden Asya halkları bu
ilkelerin ve uygulanmasındaki Amerikan kararlılığının ne olduğunu şehirlerinde
patlayan bombalarla anlayacaklardı.
Japonya
7 Aralık 1941'de Pearl Harbour limanında demirleyen Amerikan
donanmasına saldırana kadar, Japonya ABD'ye karşı hiçbir savaş eylemine
girişmemişti. Tam tersi, Amerika 19. yüzyıldan beri Japonya'yı Asya kıtasına
sıçramada bir üs olarak görüyordu. 1853 yılında Amerikan donanması
Japonlara limanlarını Amerikan gemilerine ve mallarına açması için bir
ültimatom verdi. Bu anlaşma Japonlara zorla kabul ettirildi. Bu olayın
Japonların milliyetçilikleri üzerinde büyük etkisi oldu. 1900'lü yıllarda
Japonlar kendi emperyalist politikalarına göre yayılmaya başladılar ve
İkinci Dünya Savaşı'nda Amerika'ya karşı Pearl Harbour baskınını
düzenleyerek savaşa girdiler.
ABD Japonya’yla arasında olan savaşı Hiroşima ve Nagazaki’ye iki atom
bombası atarak bitirdi. İlk bomba Hiroşima’ya atıldığında tarih 6
Ağustos 1945’ti. Oysa bu tarihte Japonya’nın savaş kaybetmesine kesin gözüyle
bakılıyordu. Japonya’nın Avrupa’daki müttefikleri Almanya ve İtalya
yenilmişlerdi. Ayrıca ABD 8 Ağustos’ta Stalin’in söz verdiği gibi
Japonya’ya karşı savaşa gireceğini bilmekteydi. Bu ise savaşın kesin sonucunu
getirecekti. Zaten 1945 yazı boyunca Japonya ile ABD arasında teslim
görüşmeleri sürüyordu.
Fakat bunun ABD tarafından da bilinmesine rağmen, Amerika yeni
geliştirdiği atom bombalarını ilk kez canlı insanlar üzerinde denemek için
Japonya'ya fırlattı ve masum yüzbinlerce Japon’u öldürdü. Amerikalıların bu
bombardıman üzerine dünya kamuoyundaki tepkileri azaltmak için öne
sürdüğü bahanelerin herhangi bir geçerliliği yoktur. Amerika atom
bombalarını atmasa da bu savaşı kazanacaktı fakat yeni silahlarıyla tüm dünya
ülkelerine güç gösterisi yapamayacaktı. Böylelikle ABD hem Japonya’yı
Sovyetler savaşa girmeden tek başına teslim alma ve ganimetin tümüne konma
şansını elde etmiş hem de Soğuk Savaş’ın arefesinde elindeki ölüm
silahını dünyaya tanıtmıştı. Ama yüzbinlerce sivilin hayatı pahasına.
Amerika İkinci Dünya Savaşı'ndan Japonya'da öldürdüğü masum insanlar
üzerinden Asya'ya yayılmakta ve denetlemekte kullanacağı pek çok üs
kazanarak çıktı. Bugün Japonya'da Amerika'nın 140'tan fazla üssü bulunmakta
ve bu üsler esas olarak Asya'daki Üçüncü Dünya ülkelerini tehdit
etmektedir.
Çin
Dünyadaki tüm emperyalist devletlerin gözlerinin üzerinde olduğu Çin,
bu devletleri muazzam boyutlardaki insan kaynakları ve pazarlarıyla
cezbediyordu. ABD'nin Çin'le ilk 'temasları' ise 1840 yılında başlamıştır.
Emperyalistler Çin’i sömürgeleştirmek ve ticari ayrıcalıklar elde
edebilmek için Çin’de afyon ticaretinin serbest bırakılmasını istiyordu. Çin
buna direnince çıkan uzun afyon savaşlarında Amerika İngilizlere yardım
için Çin karasularına donanmalarını yolladı. Ve Çin'e bu yıllarda akan
afyonun büyük miktarı ABD tarafından getirildi. Böylelikle Çin hem bir
yarı sömürgeye dönüştürüldü hem de Çin halkının kalabalık yığınları
afyonkeş haline getirildi.
ABD esas olarak ilk önce Çin'de İngilizlerle ve Fransızlarla aynı güçte
olmak istiyordu ve bunu da 1858 yılında elde etti. 1859 yılında
Pekin'in emperyalist devletler tarafından işgalinda ABD topçuları görev aldı.
1874'te ABD Tayvan'a saldırdı.
1900'de Çin'de ayaklanan anti-emperyalist Boxer isyanını ezmek amacıyla
ABD diğer yedi emperyalist devlet ile işbirlğine gitti. 1904'te Amerika
Japonlara Çin'i işgal etmeleri için 450 milyon dolar verdi ve
aralarında yapılan anlaşmayla Japonya'ya, Çin'e saldırma izni verdi. 1927'de
Amerika Çin'li devrimcilerle mücadele etmek amacıyla donanmalarıyla iki
şehri bombalayarak büyük hasarlar verdi. 1937'de Japonlar Çin'e
saldırdıklarında Amerika Japon ordularının silahlarını sağlıyordu.
1927-1949 yılları arasında Çin’de toprak devrimini yürüten köylüler ve
Çin Komünist Partisi’ne karşı finansmanı ve silahlarını ABD’nin
sağladığı kanlı bir iç savaş yürütüldü. Milyonlarca köylü ve devrimcinin
katledildiği bu savaş Çan Kay Şek’in faşist rejiminin yıkılmasını
engelleyemedi. 1949 yılına gelindiğinde, Amerika'nın Çin'de desteklediği adamı
Çan Kay-Şek yenilerek Tayvan'a yani Amerikan korumasına kaçtı. Yerine ise
Çin Halk Cumhuriyeti kuruldu.
Çan Kay-Şek Tayvan'a kaçtıktan sonra Amerika tarafından emrine verilen
16 savaş gemisini ve uçaklarını Şangay şehrini bombalamada kullandı ve
binlerce insanı öldürdü. 1950 yılından 1954'e kadar Amerika 470 tane
Çin gemisini ve balıkçı teknelerini batırdı; toplam 1300 balıkçıyı
öldürdü.
Kore
1871 yılında ABD savaş gemileri Kore'nin üç kalesini yıkarak ve
hükümeti düşürerek Japonya'nın Kore'yi işgalini desteklediler. Bu destek
sayesindedir ki Japonya İkinci Dünya Savaşı'na kadar Kore'de egemenliğini
sürdürdü. Kore, İkinci Dünya Savaşı sonrasında bağımsızlığını kazandı
fakat Amerika'nın desteğiyle Güney Kore'de sağcılar bir hükümet ilan
ettiler. Buna karşılık olarak da Kuzey Kore'de Kore Demokratik Halk
Cumhuriyeti kuruldu fakat ABD'nin 38. paraleldeki kışkırtmaları bitmedi.
ABD'nin amacı Kore'yi Çin'e saldırmada bir tramplen olarak kullanmak idi. Bu
amaçla 1950 yılında Güney Kore ve Amerikan birlikleri Kuzey Kore'ye
karşı savaş açtılar. Türkiye Cumhuriyeti'nin de NATO'ya girebilmek
amacıyla asker yolladığı ve pek çok askerini kaybettiği bu savaşta Amerikan
Birlikleri Kuzey Kore'nin direnişini kırabilmek amacıyla 2 milyon insanı
katlettiler; Kuzey Kore'nin başkenti Amerikan uçaklarından atılan
bombalarla yerle bir edildi.
Savaş sonrasında ABD, Güney Kore'yi Çin'e karşı bir üs olarak kullandı;
askeri üslerinde toplam 40.000 Amerikan askeri vardı ve CIA tarafından
eğitilmiş subayların başında bulunduğu 700.000 askerden oluşan Güney
Kore ordusu Çin'i tehdit ediyordu. Aynı anda Güney Kore'nin içinde de
anti-emperyalist ayaklanmalar yaşanıyordu ve bu ayaklanmalar kanlı bir
şekilde bastırıldılar. İleriki yıllarda Kuzey Kore'nin tüm Kore'yi
birleştirme çabalarına karşın Amerikan kuklası Güney Kore hükümeti, Kuzey
Kore'ye olan düşmaca tavrını sürdürerek ABD ile birlikte deniz tatbikatları
düzenledi.
Vietnam
Vietnam Demokratik Cumhuriyeti 1945 yılında Japonlara karşı ulusal
direniş hareketinden sonra ilan edildi. Fakat ezilen haklara örnek
olabilecek olan bu ülkeye Fransızlar hemen saldırı başlattılar ve Saygon'u
işgal ettiler. Fransızlarla direnişçiler arasındaki tüm savaşlarda Amerika
Fransızlara geniş destek verdi; uçaklarıyla Vietnam şehirlerini
bombaladı. 1953-1954 yılları arasında ABD yardımları toplam savaş giderlerinin
yüzde seksenini karşılıyordu. 1953 yılında Başkan Eisenhower bir
açıklamayla Amerikan müdahalesini doğruladı ve Hindiçini’nin zengin wolfram
ve kalay zenginlikleriyle ABD ekonomisi için vazgeçilmez olduğunu
açıkladı. Fransızlarla Vietnam arasındaki savaş 1954'te Cenevre'de imzalanan
anlaşmayla bitti. Anlaşmaya göre Vietnam kuzey ve güney olmak üzere
ikiye bölündü fakat özgür seçimle bir süre sonra birleşecekti.
Vietnam'la Fransa arasındaki anlaşmayı ABD imzalamamıştı. Nitekim iki
Vietnam'ın birleşmesi de gerçekleşemedi çünkü ABD Güney Vietnam'da
askeri sığınak yapmaya başlamıştı. 1960'a kadar ABD 200.000 asker oluşturdu,
57 havaalanı yaptı ve 2000 'danışman' atadı. Her şey Kuzey Vietnam'a
saldırmak amacıyla hazırlanıyordu. 1960 yılında Güney Vietnam Ulusal
Kurtuluş Cephesi doğdu ve gerilla savaşına başladı. Bunun üzerine gerillaya
destek olan köylüler toplama kamplarına götürülmeye başlandı ve
bunların çoğunluğu katledildi. Amerika 1964'e kadar Güney Vietnam'a silah
yığmaya devam etti. Bu modern silahların içinde napalm ve fosfor bombaları,
zehirleyici gazlar ve kimyasal silahlar bulunuyordu. Amerikan
askerlerinin Güney Vietnam'daki sayısı ise tüm bu silahlarla donanmış olarak
543.000 kişiydi.
1964 yılında Vietnam Demokratik Cumhuriyeti'ne ilk saldırı başladı.
Kuzey Vietnam'ı dize getirebilmek amacıyla jenoside başvurulmaktan
çekinilmedi. Kuzey Vietnam'da Amerikan uçaklarından atılan bombaların
patlamadığı liman, köy, pirinç tarlası ve yanmayan, kuyuları zehirlenmeyen yer
yoktu. Aynı anda Güney Vietnam'da da emperyalizmin uşakları köylüleri
toplama kamplarında katlediyor, Vietnam'ı teslim alabilmek için herşey
deneniyordu. Tüm bu saldırılar sonucunda 4.5 milyon sivil öldü ve
yaralandı! 93.000 Kuzey Vietnam askeri öldürüldü. 638 bin ton bomba atıldı.
Milyonlarca insan işkencelerden geçirildi. On binlerce kadının ırzına
geçildi. Fakat Amerika Vietnam'da tarihinin en büyük yenilgisine uğradı
ve bir daha herhangi bir Üçüncü Dünya ülkesine bu çapta geniş bir askeri
operasyon yapmaktan her zaman çekindi.
Laos-Kamboçya
Laos'ta 1957 ve 1965 yılları arasında hükümetler hızla birbirinin peşi
sıra gelip gitti. Sorunun kaynağı ise Pathet Leo adlı solcu bir grubun
hükümete ortak olabilecek güçte bir oy potansiyeline sahip olmasıydı.
CIA 1960'da Pathet Leo kuvvetlerine saldırı amacıyla, paralı askerlerden
40 bin kişilik bir ordu kurdu fakat Pathet Leo bu büyük güce
direnebilecek halk desteğine sahipti. Amerika 1965'ten 1973'e kadar bu desteği
yoketmek amacıyla Laos'a iki milyon tonu aşkın bomba attı. Bu İkinci
Dünya Savaşı'nda tüm tarafların bile attığı bombalardan daha fazlaydı.
Pentagon Laos'ta savaşını gizli bir şekilde yürüttü ve bu olaylar dünyanın
pek dikkatini çekmedi. 1975 yılında ise Pathet Leo Laos'ta iktidara
geldi.
Kamboçya'nın durumu ise daha trajikti; Amerikan müdahalesini haklı
çıkaracak bir komünist tehdit bulunmuyordu ülkede. Kamboçya'nın başında
bulunan Prens Şihanuk'un özen gösterdiği tek amacı, Vietnam savaşına
bulaşmamak ve tarafsızlık politikasıydı. Fakat komünizme karşı cihada
katılmadığı için 1970 yılında Pentagon kuklaları tarafından devrildi.
Kamboçya ise bu olaylarla birlikta hızla savaşın içine sürüklendi. 1969'dan
1975'e kadarki dönemde Amerikan bombardımanları yüzünden 600.000
Kamboçyalı öldü. 1975 yılında ise halkın ayaklanmasıyla Kızıl Kmerler iktidara
geldiler. Doğal olarak Amerika Kızıl Kmerlerden hoşlanmıyordu ve tüm
dünyada Kamboçya'ya karşı bir karalama kampanyası başlatıldı. Kızıl
Kmerler’in idam ettikleri insan sayısının üstüne kıtlıktan ölenler bile
dahil edilerek Kamboçya terörist devlet ilan edildi oysa tek suçu Amerikan
emperyalizmine boyun eğmemekti.
Endonezya
Amerika için Asya’da gelişmekte olan ulusal bağımsızlık hareketleri ve
devrimler son derece tehlikeliydi. “Domino etkisi” teorisine göre
Çin’den sonra bölgede başarılı olacak ikinci bir devrim tüm ülkelerin domino
taşı gibi devrilmesi ve Uzak Asya’nın “kızıl düşmana” teslim olması
anlamına geliyordu. Bunun anlamı emperyalizmin koskoca bir coğrafyadan
kovulması demekti. Dolayısıyla domino taşlarının devrilmesi ne pahasına
olursa olsun engellenmeliydi.
Amerikan emperyalizminin bu doktrin doğrultusunda Asya’daki en önemli
hedeflerinden biri Endonezya’ydı. 1945’te bağımsızlığını ilan eden
Endonezya’ya Hollanda bu kararı engellemek için müdahale etti. Ancak ulusal
önderleri Ahmet Sukarno’nun liderliğinde 1949’da Endonezya
bağımsızlığını ilan etti ve son Hollanda birlikleri başkent Jakarta’yı terketti.
Bundan sonra Sukarno iktidarı ülke içerisinde antiemperyalist ve
demokratik bir siyaset yürüttü. Hollanda işletmelerine el kondu.
Endonezya’nın yüz yıllardır süren plantasyon ekonomisini ve sömürge düzenini
değiştirmeye yönelik adımlar atıldı.
Sukarno ülke içerisinde ilerici ve devrimci güçlerin koalisyonunu
kurdu. Baş destekçilerinden biri ise Endonezya Komünist Partisi’nin (EKP)
lideri Aidit’ti.
Endonezya bu yıllarda Üçüncü Dünya ülkelerinin bağımsız kalkınma
olanaklarını güçlendirmek ve Asya - Afrika halaklarının birliğini
güçlendirmek için kurulmuş olan Bandung Konferansı’nın fikir babalığı ve
öncülüğünü yaptı.
Tüm bunlar emperyalizmin Endonezya’ya kin kusmasına yetti. Eylül
1963’te Endonezya parçalandı ve Malezya Federasyonu kuruldu. Sukarno’nun
“yeni sömügeciliğin örgütü” olarak adlandırıldığı bu federasyon BM
tarafından tanınca Endonezya 1965 yılında BM’yi protesto etti ve BM’den
ayrıldı.
Ancak bu ABD için yeterli değildi. Endonezya ülke içinde köklü bir
toprak devrimine ve değişime yönelmekteydi. Koalisyondaki yasal EKP üç
milyon üyesi ve 20 milyonu bulan sempatizanı ile dünyadaki en güçlü üçüncü
komünist partisi konumuna gelmişti. 30 Eylül 1965’te General Suharto
Amerikan destekli bir darbe düzenledi. Darbe ülkeyi tam bir kan gölüne
çevirdi.
Daha sonra CIA’nın ağzından kaçırdığı gerçek bu kan gölünün bir
numaralı sorumlusunun ABD olduğunu gösterdi. Tam 800 bin yurtsever CIA
tarafından hazırlanıp, Amerikan büyükelçiliği kanalıyla cuntaya verilen liste
doğrultusunda katledildi.
20. yüzyılın bu en kanlı cunta yönetimi EKP’yi tamamen siyaset
sahnesinden sildi. Aidit bu katliamın kurbanlarından biriydi. Sukarno 1970’e
kadar göz hapsinde kaldığı evinde öldü. Suharto’nun Amerikancı
diktatörlüğü on yıllarca sürdü. Eskiden Asya’da ilericiliğin kalelerinden olan
Endonezya bugün halen yoksullukların ve kargaşının ülkesidir.
İran
1953 yılında İran'da iktidarda olan ilerici eğilimli ve BP'yi
ulusallaştırarak emperyalizmin öfkesini üzerine çeken Musaddık; CIA'nın
örgütlediği bir darbeyle devrildi. Yerine Şah Rıza Pehlevi getirildi ve hemen
İran'da uluslararası petrol konsorsiyumu kurularak İran petrolleri
İngilizler ve Amerikalılar arasında paylaşıldı. Fakat İran halkı Şah'a karşı
ayaklandı ve Şah ülke dışına kaçtı. Yılmayan CIA, Şah yanlısı
gösteriler düzenlerken bir yandan da Musaddık'ı uzaklaştırmak için Tahran
sokaklarında tanklarla yüzlerce kişiyi öldürttü. Fakat bu sadece kıyımın
görünen kısmıydı. Esas olarak CIA, Şah'ın askeri gücü SAVAK'ı eğitti ve
SAVAK İran'da binlerce Şah karşıtını işkencelerden geçirerek öldürdü. Bu
dönemde daha sonra kurulan İran komitesine göre SAVAK tarafından 3789
kişi öldürüldü ve yine bu dönemde İran'da toplam 10.000 Amerikalı
'danışman' vardı.
1978'lere gelindiğinde Şah'a karşı protestolar gittikçe
şiddetleniyordu; doğal olarak baskılarda artıyordu. Amerika ise Şah'ı iktidarda
tutabilmek için milyonlarca dolar harcıyordu. 1979 ve 1980 için imzalanan
anlaşmalar 12 milyar dolar değerinde silah teslimini öngörüyordu. Fakat
tüm bu çabalara rağmen binlerce mücadelecinin yaşamını feda ettiği güçlü
gösteriler ve grevler sayesinde İran halkı Şah'ı ve Amerikan
emperyalizmini yendi; başlarında ise Ayetullah Humeyni vardı.
İran İslam Cumhuriyeti'nin ilanından sonra ABD ülkedeki durumun
dengesini bozmak, yobazlığı kışkırtmak ve suikastler örgütlemek için
çabalarını sürdürdü. İran yapılan tüm askeri anlaşmaları geçersiz ilan etti ve
bir bir tüm sanayileri ulusallaştırmaya başladı. 1980'li yıllarda
Amerika'nın İran'da suikastlerinin artması sonucu iki ülke arasındaki
gerginlik tırmandı.
Bugün; Amerika'nın 1953 darbesi ve ardından yapılan zulümler olmasaydı,
İran'ı yöneten aşırı köktendinci rejimin halk desteği bulamayacağını
tespitini yaparsak yanılmış olmayız.
AFRİKA
Herhalde hiçbir dünya halkı Afrika halkları kadar bahtsız değildir.
Daha 18. yüzyılda hâlâ kabile düzeninden kurtulamamış olan siyah
derililer, kendilerinden kat kat daha güçlü Avrupalılar tarafından
köleleştirilmeye başlandılar. Bu dönemde dünyada büyük bir köle ticareti ortaya
çıktı ve bu kölelerin büyük çoğunluğu Amerika kıtasına, plantasyonlarda
çalıştırılmaya götürüldü. Yarısı yollarda beyazların getirdikleri
hastalıklardan ve kötü koşullardan öldü, diğer yarısı da yolda ölmeyi tercih
edecek kadar iğrenç çalışma koşullları altında Amerika'da... Pamuk
tarımında köle emeği o kadar büyük kârlar getiriyordu ki; 18. yüzyılın
sonunda kölelerin sayısı 1 milyondan azken, 1850'de 3 milyon iki yüzbine
çıktı. Siyah derililer sadece bu kölelik çağında değil, kölelik
kaldırıldıktan sonra ve 20. yüzyılda da ırkçılıkla ve Amerikan terörizmiyle karşı
karşıya geldiler.
Afrika kıtasında kalan siyah derililer ise topraklarının beyaz adamlar
tarafından vahşice alınması ve yeraltı zenginliklerinin yağmasıyla
karşı karşıya kaldılar. Amerikalılar düşman kabileler arasında savaşlar
çıkararak tüm taraflara silah satıyordu ve her yeni savaş Amerikan malı
silahlara yeni pazarlar açıyordu...
Güney Afrika
ABD'nin sömürdüğü ve denetim altında tuttuğu her yerde güçlü bir
jandarma devleti olduğu gibi Afrika'da da olmak zorundaydı ve bu rol Güney
Afrika apartheid rejimine biçilmişti. Güney Afrika'da Amerika'nın birçok
askeri üssü bulunmakta ve iki devlet arasında birçok askeri ve mali
anlaşma yapılmış bulunmaktaydı. Tüm bu üslerin dışında Güney Afrika
rejimine her yıl milyonlarca dolar silah ve mühimmat yardımı yapılmaktaydı.
Bundaki tek amaç ise Afrika Ulusal Bağımsızlık hareketlerine karşı
mücadele aracı olan ülkeyi yerinde tutmaktı.
Güney Afrika apartheid rejimi uzun yıllar boyunca Afrika'daki pek çok
ülkeye CIA denetiminde müdahaleler gerçekleştirdi; Kongo'dan Namibya'ya,
Zimbabve'ye vb... Kendi içinde ise ırkçı rejime karşı protestolarını
güçlendirenlere karşı Vitkommando adlı aşırı sağ örgüt kuruldu.
Kongo-Zaire
Kongo 1960 yılında halkının büyük mücadeleleri sonucunda Belçika'dan
bağımsızlığını kazandı. İlk başbakanı ise Patrice Lumumba oldu, fakat
sadece iki ay iktidarda kalabildi. Lumumba, ABD ile Sovyetler arasında
tarafsız bir politika izlemeye çalıştı. Fakat bu CIA'nın doğal olarak
planlarına aykırıydı. Kongo'daki Amerikan işbirlikçileri ve CIA beraber bir
tuzak hazırladılar. Patrice Lumumba; CIA'nın yardımıyla, hükümetin
başına geçen General Joseph Mobutu'nun askerleri tarafından 1960'ta
yakalandı, sorgulandı, işkencelerden geçirildi ve kafasına kurşun sıkıldı.
General Mobutu o tarihten beri Zaire'yi yönetmekte ve ülkenin maden
zenginliklerini Amerikan şirketlerine peşkeş çekmekte ve tüm bunların
karşılığı olarak Zaire ulusal gelirinin yüzde kırkı ona ve kiralık
katillerine akmakta. Mobutu iktidara geldiğinden beri protesto eylemi yapan
öğrenciler ömür boyu hapisliklere çarptırılmakta, muhalefet liderleri akıl
hastanelerine atılmakta ve basın ağır bir sansür altında tutulmakta.
Fakat tüm bunlara rağmen Mobutu-Pentagon evliliği tüm kârlılığıyla devam
etmekte.
Angola
1975 yılında Portekiz İmparatorluğu çökünce, Afrika'daki sömürgesi
Angola'da iktidar mücadelesi veren üç grup vardı. Bu üç gruptan tekini
ABD'nin müttefiki Zaire destekliyordu, MPLA'yı Sovyetler Birliği
destekliyordu, UNITA'yı ise ABD... 1976 yılında MPLA hareketi Angola halkı ile
birlikte yönettiği mücadelenin sonunda iktidara geldi. 1977 yılında ise
MPLA kendisini İşçi Partisi’ne çevirme kararını aldı ve sosyalist inşa
sürecine girdi. Fakat bu durumu engellemek için CIA desteklediği sağcı
grupları ayaklandırarak ülkeyi uzun bir iç savaş dönemine soktu. Dünya
üzerindeki bütün büyük ülkeler Angola'nın içindeki gruplardan birini
tutmuştu ve iç savaş büyük ülkelerin birbirlerine güçlerini
göstermelerinin bir aracı haline dönüşmüştü. Tüm bunlara bir de 1981'de Güney Afrika
birliklerinin iki cepheden birden Angola'ya saldırması eklendi. Güney
Afrika'nın havacıları Angola'nın pek çok büyük şehrini yerle bir
ettiler. Angola'da taraflar arasındaki savaş ve Amerikan terörü bugün de
sürmekte.
1976 yılından 1993 yılına kadar 300.000 Angolalı öldü, 80 bini sakat
kaldı ve tüm bunlar hiçbir yeraltı veya yerüstü zenginliği bulunmayan
bir ülkede Amerikan emperyalizminin güç gösterisi için oldu.
Afrika'da tüm bunların dışında pek çok ülke birbirleriyle Amerikan
emperyalizminin çıkarları doğrultusunda savaşlara giriştiler. 1960 yılında
Etiyopya ile Somali arasında sınır anlaşmazlığından savaş çıktı. 1977
yılında yine bu iki ülke birbirleriyle savaştılar. Bu arada Güney Afrika
Namibya'yı yasadışı bir şekilde işgal etti. İşgalin etkisiyle
Namibya'da SWAPO halk örgütünün askeri ve politik etkinlikleri hızla artmaya
başladı ve halkın bu mücadelesi SWAPO'nun Dünya Bağlaşık Olmayan Ülkeler
Hareketi’ne tüm haklarına sahip bir üye olarak girmesiyle hızlandı.
Güney Afrika'nın kullandığı tüm biyolojik silahlara ve baskılara rağmen ne
SWAPO ne de Namibya Kurtuluş Ordusu ortadan kaldırılabildi. Bu sırada
Güney Afrika Mozambik'i de işgal etti. 1980 yılında Mozambik'te, görevi
hükümeti sarsmak olan bir CIA casusluk ağı ortaya çıkarıldı. 1984
yılında Amerika’nın 'sadık müttefikleri' Zaire ve Fas, Amerika'nın çıkarları
doğrultusunda Çad'a müdahalede bulundular ve Batı Sahra'yı işgal
ettiler...
ABD tıpkı Latin Amerika'da olduğu gibi Afrika'da da anti-emperyalist
hükümetleri devirmek için para ve silah sağlamakta ve Amerikan
tekellerinin çıkarlarını kollamaya hazır insanları iktidara getirmekte.
ARAP ÜLKELERİ
ABD önemli hammadde kaynaklarına sahiptir ama onları gelecek için
korumayı yeğler ve işgücüne çok düşük ve gülünç ücretler ödediği gelişmekte
olan ülkelerin hemen hemen tüm hammaddelerini ithal etmeyi ilke olarak
benimser. 1973 yılında Arap devletleri İsrail'i tutan ülkelere petrol
ihracatını azalttı ve dolayısıyla petrol fiyatları gelişmiş ülkelerde
arttı. ABD bundan Avrupa ülkeleri gibi zarar görmese de Arap ülkelerini
üstü kapalı bir şekilde tehdit etmekten geri durmadı.
23 Eylül 1974'te Başkan Ford saldırgan terimler kullanarak Arap
ülkelerini uyardı; "...zararların büyüklüğünü kimse önceden göremez, ne de
bazı ulusların insanlık yararına olan, doğal verilerini diğerleriyle
paylaşmayı kabul etmemesinden doğabilecek kötü sonuçları hesaplayabilir.
Gezegenimizdeki hammadde kaynaklarının eşit olmayan dağılımı nedeniyle,
ülkeler savaş ve işbirliği arasında seçim yapmak zorundadır."
Amerikalılar Hint Okyanusu’nu kontrol etmek amacıyla 1949'da İngilizler’den
Bahreyn Adası’ndaki hava ve deniz üssünü kullanma hakkını aldılar. Sonra da
Güney Afrika’da, Umman Denizi’nde Massirah Adası’nda, aşağı Hint
kıtasındaki bazı limanlarda ve Avustrulaya' nın güneyinde destek üsleri
kurdular. Tüm bu destek noktalarının ortak bir birleştirme merkezi olarak da
Hint Okyanusu'nun ortasındaki Diego Garcia Adası’na yerleştiler.
O zamandan beri, ABD uçak gemileri ve füze taşıyan denizaltılar da
içinde olmak üzere, ABD filolarına destek noktası hizmeti gören güçlü bir
deniz üssü kuruldu. Ayrıca adaya atom bombası taşıyan uçakların
gelebilmesi amacıyla çok büyük bir havaalanı yapıldı. Tüm bunlar Hint
Okyanusu'nu ve Arap ülkelerini, petrol ticaretini denetlemek amacıyla yapıldı.
1956'da Süveyş Kanalı Nasr tarafından ulusallaştırıldığı zaman
İngiltere ve Fransa gelişmiş savaş aletleriyle Mısır'ı topa tuttu. Arap
halkları işte o zaman emperyalist sömürüden kurtulmanın ve tek bir birlik
olmanın gerekliliğini anladılar. 1956'da yurtsever Araplar Suudi Arabistan
petrollerini Amerikan rafinerilerine aktaran Ortadoğu’nun en uzun
petrol boru hattını havaya uçurdular.
Arap dünyasında karışıklıklar 1958'de doruk noktasına ulaştı. Lübnan
halkı faşist ve Amerika’nın kuklası olan hükümete karşı ayaklandı ve
Lübnan Başkanı ABD'den yardım istedi. ABD’nin Lübnan'a müdahale kararı
almasından birkaç saat sonra, uzun yıllar boyunca diktatörlükler tarafından
yönetilen Irak halkı, Kral 2. Faysal'ı devirdi ve infaz etti. İşte tüm
bu olaylar üzerine Amerikan Başkanı Eisonhower ABD'nin komünizme karşı
olmak için hangi ülkeye olursa olsun müdahale etme hakkını benimsediği
yeni bir doktrin ilan etti. “Komünist” denilenler de ulusalcı,
anti-emperyalist politikalar izleyen Üçüncü Dünya ülkeleriydi. 1958'de
İngilizler Irak' ı bombalarken Amerikan deniz piyadeleri de anti-komünizm adına
yeni doktrin uyarınca Lübnan'a çıktılar. Gerçek amaç ise Lübnan'ı ve
Irak'ı petrol şirketlerinin kontrolü altına sokmak ve diğer ezilen
ülkelere örnek olmalarını engellemekti.
ABD 1979 yılında Ortadoğu'daki petrol teslimatını korumak için İsrail,
Mısır ve Suudi Arabistan arasında bir barış anlaşması imzaladı. Bu
barış anlaşmalarına ise başta Filistin Kurtuluş Örgütü olmak üzere bütün
Arap devletleri protesto seslerini yükselttiler. Aynı dönemde İsrail
ABD'den F-16 ve F-18 avcı uçaklarının alımını arttırdı. ABD Mısır Başkanı
Sedat'a 1.5 milyar dolar kredi verdi. İsrail ise 3 milyar dolarlık kredi
ve savaş malzemesi aldı. Suudi Arabistan da müttefiklerinden geri
durmadı ve 1979'da ABD'den buraya bir düzine F-15 ve 300 "uzman" geldi.
Amerika'dan alınan bu silahlar, tüm dünya tarafından biliniyor ki, Filistin
halkına ve boyun eğmek istemeyen Arap ülkelerine karşı kullanılmak
üzere alınmıştır.
Afganistan
Afganistan 1979'daki Rus işgalinden önce tıpkı diğer Üçüncü Dünya
ülkelerindeki gibi Amerikan yanlısı bir diktatör tarafından yönetiliyordu.
Bu diktatörlük ülkesini CIA'nın Sovyetler’i izlemek amacıyla kurduğu
Amerikan radar istasyonlarına açtı. 1979'da ise Rusya Afganistan'da
öldürülen danışmanlarını bahane ederek Afganistan'ı işgal etti. Sovyetler
Birliği, Afgan halkının tepkisini hesaba katmadan, sözünü dinleyen
işbirlikçi bir rejim kurdurmaya çalıştı. Zaten ülkesi Rusya tarafından işgal
edilen Afgan halkı, işgale karşı direnirken diğer yandan Pakistan'da
konuşlanmış olan ve CIA tarafından modern silahlarla donatılan gerilla
grupları da işin içine girince Afganistan savaş alanına döndü ve olan yine
Afgan halkına oldu. 10 yıllık savaş bittiğinde 1 milyon insan ölmüştü.
Sovyet işgali kalktıktan sonra Afganistan'da CIA'nın yetiştirdiği
gerilla grupları birbirleriyle hakimiyet savaşına girişmişlerdi ve bu savaşı
Talibanlar kazandı. Zamanında Amerikanlar tarafından yetiştirilen ve
Ruslara karşı kullanılan Talibanlar bugün ABD karşısında durmaktadırlar.
Ve en son Amerikan emperyalizminin simgesi olan yerlerin yıkılmasından
sonra Amerika, Taliban Afganistanı'na müdahale hazırlığındadır.
Filistin
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 29 Kasım 1947'de biri Arap biri Yahudi
olmak üzere iki ayrı devlet kurulmasına karar verdi. Bu kararın
verildiği 1947'den bir yıl sonra İsrail Devleti resmen kuruldu; bu sırada
İsrail Filistin'in dörtte üçünü işgal etmişti. İsrail işgali altına giren
bölgelerde yaşayan Filistinlilerin sayısı altı ayda 950 binden 138 bine
indirildi. Bunların büyük bölümü öldürülmüş, yerlerinden edilmiş ya da
İsrail teröründen kaçmışlardır. Tüm bu süre içinde ise Amerika'nın iki
milyon nüfuslu İsrail'e verdiği yardım 7 milyar dolara yakındı. Oysa
aynı dönemde Marshall yardımı ile 200 milyon nüfuslu Batı Avrupa'ya
verdiği yardım 13 milyar dolardı.
Amerika'nın Ortadoğu'daki politikası 40 yıldır hep aynıdır; daha fazla
toprak kontrol edebilmek için İsrail'i kullanmak. ABD ile İsrail
arasında her zaman politik, askeri ve ekonomik, işbirliğine dayalı bir
anlaşma vardı. Camp David'de Amerikalılar ve İsrailliler arasında yapılan
anlaşmalar uyarınca Amerika İsrail'e 5 milyar dolar para yardımında
bulundu. İsrail ise 1980'de Kudüs'ü başkent olarak ilan etti; bu eylem Arap
ve İslam uluslarına savaş ilan edilmesiyle aynı anlama geliyordu.
İsrail'in yayılmacı politikası uyarınca 1981'de on yeni askeri yerleşim
merkezi inşa edilmeye başlandı ve bunlarla birlikte işgal edilen topraklar
üzerinde bunların toplam sayısı 84'e çıkarıldı.
1967 ve 1973 yıllarında yaşanan iki Arap-İsrail savaşında İsrail daha
çok Arap ve Filistin toprağını işgal etti. Sonuç, bölge halkının
vatanlarından kovulmasıydı. Bu tutumun esas amacı Arap topraklarına mümkün
olduğu kadar çok sayıda Musevileri yerleştirmek ve böylece yerli nüfusun
bu topraklara geri dönüşünü bir olasılıkla kolaylaştırabilecek
anlaşmaların yapılmasını önlemekti.
1982 yılında 100 bin Filistinli İsrail tarafından işgal edilen
topraklarda tutuklandı. Aynı yıl ABD emperyalistleri ve İsrail, Lübnan’a
müdahale etti. Beyrut’u işgal eden Ariel Şaron komutası altındaki İsrail
birlikleri, Hıristiyan falanjist eylemcilerle birlikte 10 binlerce sivili
katletti. Bunların önemli bir bölümü Filistin’den kaçarak mülteci
kamplarına sığınmış olan kadın ve çocuklardı.
1987 yılında İsrail işgali altında Batı yakası ve Gazze'de başlayan ve
İsrail'in bir türlü bastıramadığı halk ayaklanması; yani dünyada
bilinen adıyla "İntifada" 1988 yılında FKÖ'nün Bağımsız Filistin Devleti'nin
kuruluşunu ilan etmesini kolaylaştırdı.
Bugün hâlâ İsrail adım adım Filistin ve Ortadoğu'yu işgal etme
politikasını uygulamakta; baş destekçisi Amerika ise Arap dünyasının tepkisini
çekmemek için ılıman bir tavır alır gibi görünürken alttan alta
İsrail’e askeri yardımlarını sürdürmekte. İsrail 1991 Oslo görüşmelerinden
itibaren başlayan barış sürecini Filistin’i işgal etmek ve halkı katletmek
için kullanmaya devam ediyor. Ve tabii ki yanında bir numaralı
destekçisi ABD yer alıyor.
Irak
Emperyalizm, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Orta Doğu'nun haritasını
çizerken o günkü politik çıkarlarına göre, "böl ve yönet" anlayışıyla
ufak ve güçsüz devletler oluşturdu. Amaç tamamen Orta Doğu'daki
hegemonyayı korumaktı. Fakat bu çizilen haritada oluşan ülkeler petrol konusunda
aynı şansa sahip değillerdi. Örneğin Ürdün'ün petrolü yokken
yanıbaşındaki Irak dünyanın en önemli petrol ülkelerinden biri oldu. Ve bu durum
da bölgede emperyalizm tarafından yaratılan politik istikrarsızlığı
körüklüyordu. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi 1961'de İngiliz emperyalizmi
askeri gücünü Körfez'den çekerken geride bir de çıbanbaşı bıraktı:
Kuveyt'e bağımsızlığını verdi. Bu yıla kadar Kuveyt Irak'ın bir parçasıydı. Bu
olay sonucunda Irak bir kara devleti olmak zorunda kaldı. Ekonomisi
petrole bağımlı olduğu halde bir petrol limanı bile kalmıyordu.
Dolayısıyla petrolünü satmak için bölgedeki rakip devletlerin topraklarının
üzerinden geçirmesi gerekiyordu.
1980 yılında Irak İran'a saldırdığında, Sovyetler Birliği'nin bölgedeki
en önemli müttefiğiydi. Fakat İran'ın bu savaştan galip çıkması
durumunda Orta Doğu petrolleri için çok ciddi bir tehdit oluşturacaktı ve aynı
zamanda "radikalizminin" Orta Doğu'ya yayılmasının önünde engel
kalmayacaktı. Bu sebeplerden ötürü Amerikan emperyalizmi bu savaşta tüm
güçleriyle Irak'ı destekledi.
1985-1990 yılları arasında, ABD Kongresi, toplam 1.5 milyar doları
bulan Irak'a askeri malzeme yardımını onayladı. Kongre’nin bu yardımının
dışında Amerikan şirketleri de Irak'a pek çok mühimmat yolladı. 1987
yılında İran, Körfez’i kapatıp Irak petrolünün çıkışını engellemek
tehdidini savurunca Amerikan donanması Basra Körfezi'nde İran petrol
platformlarını bombaladı. 1988 yılında da donanma tekrar bu platformları
bombaladı, iki İran fırkateynini vurdu ve 6 İran savaş gemisini batırdı.
Amerikan emperyalizmi 1988 yılında savaş bitene dek Irak'tan yana tavrını
korudu. Dünyanın büyük çoğunluğuna göre bu uzun süren savaş sonuçsuz
bitti; oysa savaş sayesinde anti-emperyalizmin ve bağımsızlıkçılığın yerini
bölge ülkelerinin boğazlaşması aldı.
1990 Temmuzu'nun son haftasında Saddam Hüseyin, Kuveyt'i ve daha az
ölçüde de Birleşik Arap Emirlikleri'ni, aşırı petrol üreterek fiyatları
düşürmekle suçladı ve tehdit etti. Bu iki ülke; tehditin ciddiyetini
görerek fiyatların yükseltilmesini kabul etti. Bu olay Orta Doğu petrolleri
üzerinde yeni bir statükonun oluşabileceğini gösterdi ve Pentagon
Irak'a müdahale planları yapmaya başladı. Kamuoyu desteğini ise, "uygar
dünyaya petrol akışı tehlikede" ya da "petrol fiyatlarının artışı ekonomik
yıkımdır" gibi söylemlerle sağlamaya çalıştı. Tam da bu sırada Irak,
Kuveyt'i işgal etti ve bu yeni bir Orta Doğu krizini beraberinde getirdi.
Amerika işgal olayı üzerine Irak'a havadan ve karadan savaş başlattı;
bu müdahalede toplam 200 bin Iraklı öldürüldü. Savaş sonrasından
günümüze kadarsa Amerika; yaptığı hava saldırılarıyla ve uyguladığı ekonomik
ambargosuyla 1.5 milyon Iraklı’nın ölümüne sebep olmuştur.
Yunanistan
Yunanistan'da da her yerde olduğu gibi Amerika, gerici ve halk üzerinde
büyük baskısı olan diktatörlere destek oldu.
İkinci Dünya Savaşı’yla faşizme başarıyla karşı koyarak halk tarafından
desteklenen sol hareket EAM'ı (Ulusal Kurtuluş Cephesi) ezmek için
kararlı olan İngiltere'nin yardımına koşmakta hiç tereddüt etmedi.
Amerika’nın İkinci Dünya Savaşı sonrası başlayan Soğuk Savaş döneminde dış
politikası olacak olan Truman Doktrini işte Yunanistan'a bu müdahale öncesi
ABD başkanı Truman tarafından dile getirildi; "Silahlı bir azınlık ya
da dış baskılarla boyunduruk altına alınmaya karşı koyan özgür halkları
desteklemek..."
İşte bu "iyi niyetlerle" Amerika Yunanistan'a müdahale etti.
Müdahalenin kılıfı ise çoktan hazırdı. Pentagon uzmanları tarihi yine kendi
çıkarları doğrultusunda baştan yazarak, 1941-1944 yıllarındaki
gerillacıların Stalin'in denetimi altında, onun yayılma politikasının bir 5. kolu
gibi çalışan bir takım teröristler oldukları iddiasını ortaya attı.
1945’e gelindiğinde İngiliz işgalinden önce ülkenin dörtte üçü zaten
EAM güçlerince Hitler’den kurtarılmıştı. İşgalle birlikte Atina
sokaklarında EAM militanları öldürülmeye başlandı. 1945'e gelindiğinde Yunan
halkının gerçek temsilcisi olan EAM; Yunanistan topraklarının dörtte üçünü
denetimi altında bulundurmasına rağmen terör eylemlerini ve kargaşalığı
durdurmak amacıyla silah bırakarak hükümetle anlaşmaya gitti.
Fakat bu anlaşma sonrası Amerika terörü iyice tırmandırmaya başladı.
ABD’nin desteklediği sağcı hükümet kendisini desteklemeyen herkesi ya
öldürüyor ya da işkencelerden geçiriyordu. Böylece Yunan solunun
omuzlarının üzerine istemeselerde bir iç savaş yükü yüklendi. Dünyaya ise bu
olay Amerikalılar tarafından iç savaşı EAM'ın başlattığı ve kışkırttığı,
dahası kuzeyden destek aldığı şeklinde duyuruldu. Oysa asıl yardım
Batı'dan geldi; hatta bu yardım bile değildi, fiili müdahaleydi. Amerika,
İngiltere’den sonra Yunanistan'a asker çıkardı.
İç savaş bittiğinde Yunanistan tamamen Amerikan nüfuz bölgesine alındı
fakat iç savaş sonrası Yunan halkı için değişen hiçbir şey olmamıştı.
Hâlâ baskı ve sömürü devam ediyordu. İşte ABD Başkanı Truman'ın
"Amerika'nın desteklemesi gerekir" dediği ve "özgür halk" diye tanımladığı
Yunanistan'ın hali böyleydi.
1967 Nisan'ı Yunanistan'da seçim kampanyası zamanıydı ve favori aday
daha önce iktidardan CIA'nın yardımıyla uzaklaştırılan George
Papandreu'ydu. Papandreu kararlı bir anti-komünistti fakat Amerika açısından bir
kusuru vardı. Bağımsızlık konusunda nispeten daha duyarlıydı ve Soğuk
Savaş’ta Yunanistan'ın tarafsız bir rota izleyeceğinin mesajlarını
veriyordu. Seçim kampanyası başlamadan iki gün önce bir grup albay hükümeti
devirdi ve askeri yönetim kurdu. Daha sonra bu askeri rejim
yıkılıdığında ortaya çıktı ki iktidara el koyan bu albayların lideri CIA'nın 15
yıllık maaşlı ajanıydı. Askeri yönetim süresi boyunca sıkı yönetim sürdü
ve geniş kapsamlı sansür, sistematik işkence, vahşice dayak ve hükümetin
işlediği cinayetler sonucunda binlerce insan öldü. Askeri rejim
devrildikten sonra cuntacılar Yunanlılar tarafından yargılandı ve ömür boyu
hapse mahkum edildiler.
Ve Türkiye...
Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye'de ilk olarak Osmanlı
İmparatorluğu'nun yıkılması ve Anadolu'nun işgal edilmesi sırasında Amerikan
mandacıları sayesinde gündeme geldi. Ancak böyle bir teklif Mustafa Kemal
önderliğindeki yurtsever devrimci hareket tarafından reddedildi. Kurulduğu
1923 yılından yirmi beş yıl sonra bu sefer Amerika ile ilişkiler Truman
Doktrini çerçevesinde Marshall yardımıyla oldu. Türkiye pek çok Üçüncü
Dünya ülkesi gibi hiçbir zaman fiili Amerikan işgaliyle karşılaşmadı
ama pek çok durumda işgal altındaki ülkelerden daha bağımlı kararalara
imza atmak zorunda kaldı.
1950 yılında İkinci Dünya Savaşı sonrası, askeri ve ekonomik
üstünlüğünü Avrupa'ya kabul ettirmiş Amerika'nın terör örgütü NATO'ya girebilmek
amacıyla Türkiye Kore'ye asker yolladı ve binin üzerinde askerini
yitirdi.
68'li yıllarda yükselen anti-emperyalist ilerici hareketleri bastırmak
amacıyla pek çok provokasyon düzenlendi. 12 Mart 1971’de Amerikancı bir
darbe gerçekleşti. 70’li yılların ortalarına doğru tekrar yükselen
toplumsal muhalefet arkasında CIA'nın olduğu bilinen örgütler tarafından
terörize edilerek bastırılmaya çalışıldı. 70'li yılların sonunda her gün
bir devrimci katlediliyor, halkın üzerindeki terör tırmandırılıyordu.
1980'e gelindiğinde ise 12 Eylül Amerikancı cuntası iktidara el koydu.
70’li yılların ortasından 12 Eylül 1980'e kadar yaratılan terör
ortamında 5000 kişi hayatını kaybetti. 12 Eylül’le birlikte 600 bin kişi
tutuklandı, binlerce insan işkenceden geçirildi, 137 kişi işkenceyle
öldürüldü ve 60 kişi de idam edildi.
Amerika Birleşik Devletleri'nin kuruluşundan beri hep bir yayılmacılık
ve sömürgecilik politikası olmuştur; önce Latin Amerika'da sonra tüm
dünyadaki geri kalmış ülkeler Amerikan şirketleri daha fazla kâr
edebilsin diye; hammaddeleri için, ucuz işgücü için, pazarı için vb... denetim
altına alınmışlardır. Bu denetimi oluşturabilmek için Amerika'nın tüm
ezilen halkları, terörü altında tutması gerekiyordu çünkü bu halklar
sürekli bu sömürü mekanizmasına karşı ayaklanıyorlardı. Tüm bu sömürü ve
baskı altındaki halkların emeği, zenginlikleri, Amerikan emperyalizmi
tarafından çalınıyor, halklara ise açlıktan ve işkenceden, baskıdan başka
bir şey kalmıyordu. Bugün Amerika'nın üstün teknolojisi ya da güçlü
ekonomisi karşısında, ülkesinde sağladığı refah karşısında hayrete düşüp
secdeye varanların unuttukları işte Amerikan emperyalizminin bu
tarihidir.
Amerika'nın, üstünde kurulduğu topraklar dahil her şeyini halkları
katlederek, kanlarıyla oluşturduğu tarih...
Canberk Birgül (yaZI dikkat cekici buda yazan kişi)
Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post! Mesajı SpurlayınWong this Post!Live Bookmark this Post!Sakla-Paylaş-Keşfet
Alıntı Yap
  #2  
Eski 04-02-2005, 19:26
jenijen nickli Ayya$'ın avatarı
engin
 
Blog Başlıkları: 28
Keşke özetleseymişsin. Uzunmuş ama okuyayım dedim ama bir türlü bitmedi. Ne zaman ne yaptığını kısa geçseydin yani bildiklerimizi atsaydın ne bileyim bazı yerlerde tekrar var. Okunabilirliği çok az bir yazı bence editlemelisin.
Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post! Mesajı SpurlayınWong this Post!Live Bookmark this Post!Sakla-Paylaş-Keşfet
Alıntı Yap
  #3  
Eski 04-02-2005, 22:31
Lizard King nickli Ayya$'ın avatarı
Gnik Drazil
 
Mekan: Istanbul
Blog Başlıkları: 236
Ne kadar uzun olduğu aslında önemli değil. Yazının içeriği bir cümle ile özetlenebilir :

"Güçlü olanın karşısındayız"

Ama kimse düşünmüyor insanlık bu dünyada gezmeye başladığı günden bugüne Amerika'nın bugün yaptığını yapmayan tek bir medeniyet gösteremezsiniz...

People fear death even more than pain. It's strange that they fear death. Life hurts a lot more than death. At the point of death, the pain is over. Yeah, I guess it is a friend.

Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post! Mesajı SpurlayınWong this Post!Live Bookmark this Post!Sakla-Paylaş-Keşfet
Alıntı Yap
  #4  
Eski 04-02-2005, 22:33
Lizard King nickli Ayya$'ın avatarı
Gnik Drazil
 
Mekan: Istanbul
Blog Başlıkları: 236
Ya sinir oluyorum bazı zamanlarda. Ne Amerikan sempatizanıyım nede düşmanıyım ama o kadar bok atarken hiç düşünmedin dimi ?
Amerika Kızılderileri yok etti belki ve o toprakları savaşlarla aldı diğer yandan Türkler ilelebettir bu topraklardaydı sanki. Kendini bilmeden başkasına bok atmaya birtek şey denir. KISKANÇ'lık...

People fear death even more than pain. It's strange that they fear death. Life hurts a lot more than death. At the point of death, the pain is over. Yeah, I guess it is a friend.

Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post! Mesajı SpurlayınWong this Post!Live Bookmark this Post!Sakla-Paylaş-Keşfet
Alıntı Yap
  #5  
Eski 04-02-2005, 22:47
Cey nickli Ayya$'ın avatarı
Cey Cey şu an forumda değil
Psychocandy
 
Mekan: İstanbul
Blog Başlıkları: 56
Bizans döneminin en güzel mimari yapısı olan aya sofia'yı kiliseden bozup cami haline getiren osmanlı torunları olarak boyle konularda birşelerin karşısında olacaksak 2 kere fazla düşünmeliyiz derim ben. Dünyada ilk sömürgecilik uygulayan amerika birleşik devletleri değil son olan da olmayacak. Amaç güçlünün karşısında durmak ise yeni güçler yaratmak için , durulur . Sömürgeciliği ve diğer bitakım şeyleri bahane olarak öne sürmeye gerek yok.

Oh , Yeah ?

Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post! Mesajı SpurlayınWong this Post!Live Bookmark this Post!Sakla-Paylaş-Keşfet
Alıntı Yap
  #6  
Eski 04-02-2005, 23:29
AbocA nickli Ayya$'ın avatarı
Atçalı
 
Mekan: İstanbul
arkadaşlara katılıyorum güçlü olan ezer ama bilinmesi gereken bişey var osmanlı amerikanın uyguladığı durumun aynısını uygulamadı. o zaman ki en değerli bilinen şey toprak ve ekindi. Askeri güç = üretilen ekin mal olup o dönemde imparatorluk ticaretini işgal edip kendisine karşı koymayan kişilere (gayrımüslim deniyormuş galiba ) verdi. amerika bunu yapmıyor askeri güç için ne önemli ise alıyor kendi vatandaşlarına (ki bu artık petrol ve diğer madenler)
Bide osmanlı sömürgeci değil imparatorlukdu. girdiği yeri geliştiren yatırım yapan bir impparatorluk düzeni ile işliyordu. tabi katliam yapsaydık belki o toprakların bircoğu hala bizimdi. ah ah

"gel obama gel bir tekmede sen vur gariban dünyaya" Alıntıdır.

Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post! Mesajı SpurlayınWong this Post!Live Bookmark this Post!Sakla-Paylaş-Keşfet
Alıntı Yap
  #7  
Eski 04-02-2005, 23:57
Lizard King nickli Ayya$'ın avatarı
Gnik Drazil
 
Mekan: Istanbul
Blog Başlıkları: 236

Alıntı: AbocA

arkadaşlara katılıyorum güçlü olan ezer ama bilinmesi gereken bişey var osmanlı amerikanın uyguladığı durumun aynısını uygulamadı. o zaman ki en değerli bilinen şey toprak ve ekindi. Askeri güç = üretilen ekin mal olup o dönemde imparatorluk ticaretini işgal edip kendisine karşı koymayan kişilere (gayrımüslim deniyormuş galiba ) verdi. amerika bunu yapmıyor askeri güç için ne önemli ise alıyor kendi vatandaşlarına (ki bu artık petrol ve diğer madenler)
Bide osmanlı sömürgeci değil imparatorlukdu. girdiği yeri geliştiren yatırım yapan bir impparatorluk düzeni ile işliyordu. tabi katliam yapsaydık belki o toprakların bircoğu hala bizimdi. ah ah

Osmanlı o şekilde uygulamadı daha beterini uyguladı. Neticede bir gerçek vardır. Güçlü olmak istiyorsan gücünü korumalısın bunun içinde yapabileceğin herşeyi yapmalısın. Amerika'nın yaptığı budur. Doğru mu değil elbetteki insani düşünce açısından ama gücünü korumazsan da üç gün sonra sen sömürge durumuna düşersin. Örnek çok bariz : Türkiye Cumhuriyeti...

People fear death even more than pain. It's strange that they fear death. Life hurts a lot more than death. At the point of death, the pain is over. Yeah, I guess it is a friend.

Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post! Mesajı SpurlayınWong this Post!Live Bookmark this Post!Sakla-Paylaş-Keşfet
Alıntı Yap
  #8  
Eski 05-02-2005, 00:06