Griffonlar; Aiskhylos'un Prometheus'unda (804) ve Herodot tarihinde (III, 116 ve IV, 13) sözü geçen efsanelik kuşlara yun. "Gryps", batı dillerinde de "Griffon" adı verilir. Aiskhylos bu yaratıkları "havlamaz, uzun gagalı,
|
#1
| ||||
| ||||
| mitolojiler Griffonlar; Aiskhylos'un Prometheus'unda (804) ve Herodot tarihinde (III, 116 ve IV, 13) sözü geçen efsanelik kuşlara yun. "Gryps", batı dillerinde de "Griffon" adı verilir. Aiskhylos bu yaratıkları "havlamaz, uzun gagalı, kanatlı köpekler" olarak tanımlar. Başka bir söylenceye göre, gövdeleri aslan gövdesidir. Bu yaratıklar Hyperboreliler ülkesinde, İskitlerin elinde bulunan kutsal altınlara bekçilik etmektedirler. Oralarda bulunan tek gözlü Arimaspes adlı boy bu altınları almak için Griffon'lara saldırırlar. Aiskhylos'a göre Griffon'lar Zeus'un kutsal yaratıkları, başka bir geleneğe göre Apollon'un bekçi köpekleridir. Başka bir efsaneye göre Griffon'lar Hindistan'ın kuzeyinde bulunan çöllerde altın arayıcılarına karşı koymaktadırlar, çünkü yuvalarını altın madenlerinin bulunduğu dağların eteklerine kurmuşturlar. Harpyalar; Adları "kapıp kaçanlar" anlamına gelen Harpya'lar, kadın yüzlü, yaygın kanatlı, sivri pençeli bir çeşit yırtıcı kuşlardır. Okeanos kızı Elektra'nın Thaumas'la birleşmesinden doğan Harpya'lar çokluk iki olarak gösterilir: Birinin adı Aello (Kasırga), öbürünün Okypete (Hızlı uçan, Bora) dir; bazı kaynaklarda sözü geçen Kelaino da fırtınadan önceki gök kararmasını simgeler. Harpya'lar çocukları kaçırırlar ve ölülerin ruhlarını alıp Hades'e götürürler diye bir inanç vardı. Bu inancı en iyi canlandıran anıt, eski Lykia'nın Ksanthos (bugün Kınık) şehrinde bulunan ünlü mezardır. Bu mezarın iki yanındaki kabartmaların her birinde bir Harpya bebek gibi kundaklanmış bir ruhu kollarında taşır görünür. Harpya'lar asıl Phineus efsanesinde rol oynarlar. Trakya kralı Phineus işlediği bir suçun cezası olarak kör olmuştur, tanrılar bir de bela salmışlardır başına; tabağında ne varsa, hepsini Harpya'lara kaptırır, yemeğe oturur oturmaz Harpya'lar uçagelir ve tabaklarını boşalttıktan sonra, pisliklerini bırakarak uçarlar. Argonaut'lar Trakya'ya uğradıklarında Phineus Harpya'lardan kurtarılmasını dilemiş onlardan. Aralarında Boreasogulları Kalais ile Zetes vardı ve bilici olan Phineus Harpya'ların ancak Boreas'ın ogullarınca yakalanabileceklerini biliyordu. Bana karşılık, Boreasoğulları Harpya'ları yakalayamazlarsa, kendileri ölecekti. Kovalamaca sırasında Harpya'ların biri Peloponez'de bir ırmağa düşer, öteki Ege denizinin bir adasına sığınır, ama tam yakalanacakken kız kardeşleri İris Boreasoğullarının önüne geçer ve "Zeus'un hizmetçileri" Harpya'ları öldürmelerini önler. Buna karşılık Phineus'a rahat vermeye ve Girit'te bir mağaraya saklanıp bir daha görünmemeye söz verirler. Harpya'lar Pandareos efsanesinde de rol oynarlar. Bir efsaneye göre Harpya'lar rüzgâr tanrı Zephryros'la birleşip, Akhilleus'un ölümsüz atları Ksanthos'la Balios'u meydana getirmişler. Kimmerioi (Kimmerler); Kimmer'ler Odysseia'da adı geçen efsanelik bir ulustur. Odysseus ölüler ülkesine Kimmer'lerin oradan iner ve burayı şöyle tanımlar (Od. XI, 14 vd.): “Güneş batarken ve kararırken tekmil yollar vardık sınırlarına deri nakışlı Okeanos'un, oradadır Kimmer'lerin ülkesi ve kenti, oldum olası bol sisle ve bulutlarla örtülü, parlak güneş onları ışınlarıyla göremez hiçbir vakit, ne yükseldiği vakit yıldızlı göğe, nede gökten toprağa döndüğü vakit. Öylece serili durur bir uğursuz gece bu zavallı ölümlülerin üstünde.” Kimmer'lerin nerede oturduğu, güneş görmeyen bu ülkeyi batıya mı, kuzeye mi yerleştirmek gerektiği mythos yazarları arasında tartışma konusu olmuştur. Kimmer'ler diye bir ulusun varlığı ilkin Homeros'un Odysseia'sında geçtiğine göre, onları bizim dünya haritamıza yerleştirmek için Homeros'un dünya haritasını göz önüne getirmeli. Odysseia'nın önsözünde belirtildiği gibi (s. 22 vd.) Odysseia'ya göre dünya ki o zaman tanınan dünya yalnız Akdeniz dünyasıydı yuvarlak bir disk biçimindedir, bu diski Okeanos ırmağı çepeçevre sarar. Güneş bu ırmakta batar buraya batı denir, gene ırmağın karşı tarafında doğar oraya doğu denir. Kimmer'ler de Okeanos'un ötesinde kuzeybatıya rastlayan bir bölgede düşünülmelidir. Güneş görmediği için karanlık sayılan bu ülkenin karanlığın ta kendisi olan ölüler ülkesiyle ilgili görülmesi doğaldır. Homeros'tan sonraki efsane ve görüşlerde Kimmer'lerin, Kelt ya da İskit boylarının ataları oldukları ileri sürülür. Roma dünyasında ise ölüler ülkesine girişin güney İtalya şehri Cumae'den olduğu sanılırdı. Bu görüşü Vergilius'un "Aeneis" destanında buluruz. Başka efsanelerde Kimmer'lerin yeraltında galerilerde oturdukları anlatılır; burada belki batı Avrupa'da maden işleten ve Akdeniz'den gelme kervanlara bakırla tunç satan uluslar söz konusudur. Tarihsel çağlarda (İ. Ö. VII. yüzyıl) Kimmer'lerin Anadolu'ya saldırıp Phrygia başkenti Gordion'u yıktıkları bilinir. Lapithai (Lapithler); Lapith'ler, hem efsane, hem de tarihte adı geçen bir Tesalya boyudur. Kendilerinden önce bölgede oturan Pelasgları kovarak, Pindos, Pelion ve Ossa dağlarının eteklerine yerleşmişler. Ne var ki adlarına birbirinden çok uzak yerlerde, örneğin Knidos ve Rhodos'ta da rastlanır. Lapith'lerin en başta gelen soyunun atası ırmak tanrı Peneus'tur. Peneus Kreusa (ya da Philyra) ile evlenmiş, iki oğlu, bir kızı olmuş, bu kız Apollon tanrıdan gebe kalarak bir oğul doğurmuş, adı Lapithes. Bu Lapithes'in kendisi boyuna adını verir, başka başka bölgelerde şehirler kuran dört oğlu olur: Phorbas, Periphas, Triopas ve Lesbos. Bir Lapith olduğu bilinen İksion bir efsaneye göre Periphas'ın, başka birine göre de Phlegyas'ın oğludur. Lapith'lerin söz edildikleri efsanelerin başında Kentaurlarla olan çarpışmaları gelir. Kalydon avında da bulunmuşlar, Argonaut'lar seferine katılmışlar: Theseus'un arkadaşı Peirithoos, onun oğlu Polypoites, Mousos, Leonteus vb. Lapith olarak tanınmıştır. İlyada'da adı geçen bu boy "taşkın canlı kargıcılar" diye nitelenir. Musalar; İlkçağ yazınında bir tanrısal varlık vardır ki ondan söz ederken her ozan, her yazar duygulanır, sesi bir başka içtenlik ve dokunaklılıkla çınlar kulaklarımızda. Bu varlık Yunanca "mousa", Latince "muşa" diye adlandırılıp batı dillerinin hepsine giren esin perisidir. Ama Musa yalnız şairlere şiirler esinleyen bir peri de değildir, etki alanı çok daha geniştir. Adının kökeni asıl kimliğinin açıklanmasına yardım eder: "Mousa" Yunanca akıl, düşünce, yaratıcılık gücü kavramlarını içeren "men" kökünden gelmedir. Bu kök Zeus'un Musaları üretmek için birleştiği Titan tanrıça Mnemosyne'nin adında da görülür, Athena'ya gebe kalan Metis'in adında da. O da demektir ki, kaba güçleri yenip başa geçtikten sonra kendi egemenliğini kurabilmek için Zeus tanrının ilk işi düzenli ve ölçülü oldukları oranda yaratıcı olan güçleri benimsemek olmuştur. Musalar işte bu gücün ürünü ve simgesidir. Bu güç ise tanrıya olduğu kadar insana da vergidir, giderek Olympos tanrıları İnsanüstü doğa güçlerinden uzaklaşıp insana yaklaşmayı amaç edindikleri zaman benimsedikleri bir güçtür. Musalar böylece insan ve tanrı arası birer varlık olarak düşünülebilir; insanı tanrı, tanrıyı insan yapar Musalar. Onun içindir ki böyle duygulanır şairler de onlardan söz ederken. İnsana yaşamanın asıl tadını bağışlayan bu tanrısal varlığı her alana, özellikle sanat alanına yerleştirmiş olmak ilkçağ düşüncesinin bir parıltısıdır. Kuru bir şair diye tanınan Hesiodos bile bakın nasıl coşar Musalardan dem vurunca. Hesiodos kendi anlatır ki Helikon dağının yamaçlarında sürülerini otlatan bir çobanmış, "dünyanın yüz karası zavallı bir yaratık" iken Musalar onu görür, çiçek açan bir defneden kopardıkları bir dalı ona asa diye verir (Theog. 31 vd.): “Sonra tanrısal sesler üflediler içime olacakları ve olmuşları yüceltmek için, ve hele övmek için kendilerini her söylediğim destanın başında ve sonunda.” Hesiodos böylece şair olunca, şu sözlerle tanımlar Musaları (Theog. 52 vd.): “Olympos'lu Musalar, koca kalkanlı Zeus'un kızları. Eleutheros yamaçlarının kraliçesi Mnemosyne Kronos oğluyla birleşip Pieria'da getirdi onları dünyaya belaları unutturmak ve kaygıları dindirmek için. Dokuz gece buluştu onunla kutsal yatağında engin akıllı Zeus ölümsüzlerden uzakta. Günler, aylar geçip bir yıl tamam olunca dokuz kız getirdi dünyaya Mnemosyne. …Dokuz eş yürekli kızdır bunlar ezgiler söylemektir bütün işleri, başka hiçbir kaygı yoktur yüreklerinde. Karlı Olympos'un en yüksek tepesinde, oradadır koroları ve güzelim yurtları, Kharitler de Himeros da başlarında yükselir güzel sesleri havalarda, yürür dururlar Olympos yolunda, tanrısal bir ezgi sarar dört bir yanı, kara toprak yankılanır tanrı övgüleriyle, büyülü bir ses yükselir adımlarından yürürken yüce babalarına doğru... işte böyle seslenir Olympos'lu Musalar dokuz tanrısal kızı ulu Zeus'un: Klio, Euterpe, Thalia, Melpomene, Terpsikhore, Erato, Polhymnia, orama ve hepsinin başı sayılan Kalliope... …İşte budur Musaların insanlara verdiği, Musalardan ve okçu Apollon'dan gelir yeryüzündeki ozanlar ve çalgıcılar nasıl Zeus'tan gelirse krallar. Ne mutlu Musaların sevdiği insana bal akar onun dudakları arasından. Bir insanın dertsiz başına dert mi düştü, üzüntüden kan mı kurudu yüreğinde, Musaların sevgilisi bir ozan anlatınca eski insanların destanlarını, övünce Oîympos'un mutlu tanrılarını unutuverir hemen dertlerini, çıkar, gider aklından üzüntüleri şenletir onu tanrıçaların büyüsü. Homeros'un iki büyük destanı da Musalara seslenişle başlar, ama burada ozan tek bir Musa'ya seslenir ve ona tanrıça der sadece: “Söyle, tanrıça, Peleus oğlu Akhilleus'un öfkesini söyle... Anlat bana, tanrıça, bin bir düzenli yaman adamı...” Musaların sevgilisi ozanın toplumda ne kadar saygı ve sevgi gördüğü Odysseia'da canlandırılan Demodokos tipinden bellidir. Bu tutum ve davranış Homeros'la başlar, ilkçağın son demlerine kadar süregider. Musaların yetki alanları çağlar ve şairlere göre değişir. Genellikle şöyle bir bölümleme yapılır: Kalliope, destan şairi ya da lirik şiir; Klio, tarih; Polhymnia, pantomim; Euterpe, flüt; Terpsikhore, dans; Erato, korolu şiir; Melpomene, tragedya; Thalia, komedya; Urania, gökbilimi. Musaların kendilerine özgü efsaneleri yoktur, tanrıların bütün şenliklerinde ezgi söyler, dans ederler, Thetis'le Peleus'un, Kadmos'la Harmonia'nın düğünlerinde bulunmuşlardır. Adlarının geçmediği hemen de şiir yoktur. Phaiaklar; Odysseus yıllarca denizlerde süründükten sonra Skherie denilen bir adaya çıkar. Burası denizci bir boy olan Phaiakların ülkesidir. Nausithoos'un oğlu Alkinoos'tur bu ülkenin kralı. Phaiak'lar uygar, iyi mimar ve üstün denizcidirler. Tanrı Athena şöyle tanımlar onları (Od. V, 32 vd.): “İyi karşılanmaz burada yabancılar, güler yüz gösterilmez dışardan gelene, tez giden gemilerdir tek güvendikleri, yeri sarsan tanrının armağanıdır onlara, koca enginleri aşarlar bu gemilerle, gemiler kanat kadar, düşünce kadar hızlıdır,” Nitekim Odysseus'u bir süre konuklayıp, serüvenlerinin öyküsünü dinledikten sonra Phaiak'lar onu bir gemiye bindirip, bir gece içinde İthake'ye bırakırlar. Uykuda geçirdiği bu yolculuk Odysseus'a bir düş gibi gelir, Phaiak gemicileri onu kıyıya mallarıya birlikte bırakıp gitmişlerdir çünkü. Ama Poseidon baş düşmanı Odysseus'un kurtulduğuna içerler, Phaiak gemisinin İthake'den döndüğünü görünce, Zeus'la şöyle bir konuşma geçer aralarında (Od. XIII, 149 vd.): 'İsterdim şimdi de Phaiakların şu güzel gemisini paramparça etmek kılavuzluktan dönerken sisli denizde, anlasınlar ne demekmiş kılavuzluk etmek ona, buna, isterim sarılsın şehirleri koskoca bir dağla'. Bulutları devşiren Zeus ona karşılık verdi, dedi ki: 'Benim de gönlüme, kardeş, en uygun görünen şu: Cemiyi olduğu gibi görünce şehir halkı, taşa çevir onu kıyıya yakın bir yerde, insanlar şaşıp kalsın bir gemiye benzeyen kayaya, ve koskoca bir dağla sarıver şehirlerini'.” Öyle olur, Phaiakların gemisi taşa çevrilir ve Alkinoos'u şehirlerinin liman olmasını önleyecek dağın önlerine dikilmemesi için tanrılara yakarır görürüz. Ünlü Skherie adasının bugünkü Korfu olduğu genellikle kabul edilir. Vikingler Avrupa ‘nın kuzeybatısında yer alan İskandinavya Yarımadası ve Danimarka toprakları tarih boyunca ‘Vikingler’ olarak anılan kültüre evsahibliği yapmıştır.Dünya Bankası’nın her yıl açıkladığı İnsan ve Dünya Gelişim Raporları’nda kendilerine her daim üst sıralarda yer bulan bu kültürün devamları niteliğindeki ülkeler hakkında ne yazık ki bir genel kültür eksikliği yaşamaktayız. Pek çoğumuzun aklına İskandinavya denince ilk gelenler sanırım Volvo, Nobel Ödülleri, Kopenhag Kriterleri! ve Kenneth Anderson! olacaktır. Ancak tarihin sahnesine barbar olarak nitelendirilebilecek pagan bir kavim olarak çıkan Vikingler’in torunlarının kadın-erkek eşitliği, insan hakları ve demokratikleşme, yüksek ve dengeli gelir dağılımının yanısıra eğitim ve sağlık alanlarındaki çağdaş normları gelişmekte ve hatta gelişmiş olan ülkelere dahi örnek teşkil edecek düzeydedir. Sanırım pek çoğumuz 50’li yıllardan bu yana benzetilmeye! çalışıldığımız ülke(ler)den ziyade İskandinav ülkelerine daha farklı ve olumlu bir gözle bakmaktayız. Aslında biz Türkler Orta Asya steplerinden at üzerinde dünyaya açılırken Vikingler de etraflarının denizle çevrili olması sebebiyle meşhur yelkenli teknelerini kullanmışlardır. Gerçi bizim atalarımızdan farklı olarak ticaretle de uğraşmışlar ancak alışverişlerinden! ve kimi zamanda baskın olarak ta! nitelendirilebilecek eylemlerinin sonrasında ilerleyen dönemde yerleşim birimleri kuruncaya kadar evlerine dönmeyi tercih etmişler. Britanya kroniklerine göre adadaki ilk Viking baskının 789 yılında gerçekleştiği kabul edilmektedir. Anglo-Saksonlar yaklaşık iki yüzyıl boyunca sonradan topraklarına yerleşmeye kalkan Danimarka kökenli Vikinglerle hegemonya mücadelesi vermişler. Zamanla Vikinglerin katolik mezhebine dahil olup benliklerini yitirmeleri ve çeşitli savaşlarda aldıkları yenilgiler sonucu Anglo-Saksonlar tüm ada üzerinde tarihlerinde ilk defa birliklerini kurma başarısını göstermişlerdir. Irmak boylarını son derece verimli bir şekilde kullanan Vikinglerin Sen nehirini takip ederek Paris’i dahi kuşattıklarını öğrenmek bizleri şaşırtmamalı. Şarlman’ın ( Charlemagne the Great, 768-814) , ki kendisi Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılışından sonra Papa tarafından nedenleri ve sonuçları bakımından ayrı bir araştırma konusu olabilecek bir biçimde taç giydirilmiştir ve Roma’nın devamı olarak görülen Carolingian İmparatorluğu’nun kralıdır, torunları çeşitli veraset çatışmalarıyla meşgulken Viking baskınları bu imparatorluğu oldukça yıpratmış. Sonunda 912 yılında aşağı Sen nehri toprakları olarak kabul edilen Normandiya Vikinglere katolik mezhebini ve imparator’un üzerlerindeki lordluğunu kabul etmeleri şartıyla bırakılmıştır. O günden bu yana bu topraklar Normandiya ( Northmen!) olarak adlandırılmaktadır. İlk bakışta bu din değiştirme ve üstlordluk meselesi bir kayıp gibi görülürse de Vikinglerin son derece etkili savaşçılar olmaları ve imparatorluğun o günlerdeki buhranlı hali gözönüne alınırsa bu durumun Vikingler için pek önem taşımadığı anlaşılır. Zamanla bu bölgeye Viking göçleri devam etmiş ancak başlangıçta bir Viking kolonisi şeklinde bir gelişme gösteren bölge daha sonraları benlik yitimiyle birlikte bir Fransız Dükalığı halini almıştır. Britanya ve Fransa’da bunlar olurken Vikingler’in İsveç koluda yine ırmak boyları vasıtasıyla Rusya’nın içlerine ve Ukrayna’ya ulaşmış. Novgorod ve Kiev şehirlerini 9. yüzyıl ortalarında ele geçiren Vikingler bölgedeki Slavlar tarfından ‘Russ’ olarak çağırılmışlardır.Yoğun bir ticaret, baskın ve Bizans adına paralı askerlik faaliyetine girişen bu kol zamanla ilk Rus devletini kurmuştur. Vikinglerin iki farklı kolunun Constantinople’da (İstanbul) buluşmaları da ilginç bir noktadır. Bir kol Volga nehrini dolayısıyla Karadeniz’i kullanmışken diğer bir kol Cebelitarık Boğaz’ından geçip Kuzey Afrika sahilleri de dahil olmak üzere etrafta ticaret ve baskın faaliyetleriyle meşgul olmuştur. Pagan dinlerinin mistisizmi ve İskandinavya’daki kısıtlı tarım arazisi sebebiyle Vikingler üç tarafı denizlerle çevrili anayurtlarından ayrılp son derece gezgin ve macera dolu bir yaşamı çeşitli efsaneler ve batıl inanışlarla süslemişlerdir. Her ne kadar Galileo’dan önceki ve bir müddet sonraki Hrıstiyan inanışı da dünyayı bir tepsi şeklinde tassavur etse de; dünyanın kenarındaki uçurumdan! düşme korkusu onların Amerika kıtasına Kolomb’tan yaklaşık olarak beş yüzyıl önce ulaşmalarına engel olamamıştır. Bunun yanısıra Viking tarihiyle ilgili başka bir ilginç noktada manastır ve kiliselerin bu pagan kavmin özel ilgisine nail olmalarıdır. İlk bakışta bunun hrıstiyanlık düşmanlığı olduğu düşünülebilinir ancak bu kutsal yerlerin son derece savunmasız olmalarının yanısıra dönemin para ve mücevherat bakımından günümüzün bankaları gibi olmaları ganiment peşindeki Vikingleri oldukça cezbetmiştir. Bu sebeble aynı zamanda orta çağ Avrupa’sının tek eğitim ve öğretim kurumları olan bu yerler Viking yağmasından kurtulamamış ve bir süre için bu Avrupa’da bilimin gelişimini sekteye uğratmıştır. Sonuç itibariyle 9. ve 11. yüzyıllar arasında hüküm süren Viking yayılmacılıgı Avrupa için hem ticaretin canlanması hemde bügünkü ülkelerin temellerinin atılması bağlamında rol oynamıştır. Ancak biraz kanlı ve yağmacı tarihi olan bu kültürün en başta belirtilen gelişmeleri gösterip çağımızın en gelişmiş ülkelerine köken oluşturması tarihsel gelişim ve dönüşümün üzerinde durulması gereken bir yönünü teşkil etmektedir. Bu noktada İskandinav ülkelerinin takip ettiği yolu biraz daha dikkatlice incelemenin bizlere pek çok yeni bakış açısını kazandıracağı aşikardır. Yalvarılar (Litai); Ate, gaflet tanrıçasının suç işlemeye ittiği kişiyi suçundan arındırmak, kurtarmak için Zeus'un kızları Litai adlı tanrıçalar araya girerler, İlyada'dan alınmış aşağıdaki parçada Litai "Yalvarılar", Ate "Suç" diye çevrilmiştir (İl. IX, 502 vd.): “Gün olur yanılır, suç işlerler insanlar, güzel adaklar, sunularla yalvarırlar, kurban yağlarıyla yumuşatırlar tanrıları. Ulu Zeus'un kızlarıdır Yalvarılar, topal, yüzleri buruşuk, gözleri şaşı, koşarlar Suç'un arkasından dertli dertli, ama güçlüdür, çevik ayaklıdır Suç, Yalvarılar'dan çok önde koşar, insanlara kötülük ede ede dolaşır yeryüzünü, Yalvarılarsa yetişir, kötülüğü düzeltmeye kalkarlar. Dinlerler kendilerine saygı gösterenleri, onlara yardım ederler canla başla. Kulak asmayan olursa, yalvarırlar Zeus'a, Suç takılsın ona, ettiğini bulsun derler.” alıntıdır @ ağrı |
|
#2
| ||||
| ||||
| Ynt: mitolojiler Amazonlar; Anadolu'nun mythos'a katkıları salt efsane, uydurulmuş masal değildir. Anadolu kaynaklı efsanelerin hemen hepsi olmuş olayları yansıtır, yaşamış kişileri konu alır. Bu yüzdendir ki bir gerçek payı ve tarihsel bir nitelik taşırlar. İzlerine destanlarda olduğu kadar, tarihçilerin ve coğrafyacıların eserlerinde rastlamamız bunu kanıtlar. Amazon'lar bu gerçeğin en belirgin örneğidir, çünkü efsaneleri yalnız bir olayı değil, bütün bir düzeni dile getirir. Anadolu bin yıllarca anaerkil bir toplum düzeni içinde yaşamış ve bu düzenin simgesi olan Ana Tanrıça'ya değişik adlarla tapınmıştır. Amazon'lar işte bu düzenin kalıntılarıdır, babaerkil özellikte ve nitelikte olan Yunan mythos'unu bu kadar etkilemiş olmaları da ondandır. Amazon'lardan dem vuran en eski kaynak Homeros'tur: "Erkek gibi Amazon'lar" der ve Bellerophontes'in onları yendiğini belirtir (Belîerophontes). Troya'nın önündeki bir tepede mezarı bulunan Myrrhine ise tanrılaşmış bir kahramana benzer, çünkü halk arasında adı başka, tanrılarca başkadır (Myrina). Efsaneye göre Amazon'lar savaş tanrı Ares ile Harmonia'nın (ya da Aphrodite'nin) kızları sayılır. Savaşçı karakterleri böylece kaynaklarından da belli olan bu kadınlar ok ve yaydan başka bir de "labrys" denilen iki ağızlı baltayı silah olarak kullanırlar. Bu baltaya hem Girit'te, hem Hitit kabartmalarında rastlanır. Amazon'ların at üstünde savaşmaları, atı yalnız arabaya koşmak için kullanan ilk Yunanlıları özellikle etkilemiş olsa gerek. Ho-meros'ta Myrina'ya "çok zıplayan, yüksek atlayan" denmesi acaba atlı bir tanrıça olmasından mıdır? Amazon'ların yayıldığı bölgelerle Hitit'lerin bulunduğu bölgelerin birbirini tutması da dikkati çekmekte. Amazon'ların Anadolu topraklarında bir Hitit kalıntısı, ya da Hitit'lerle ilgili bir anı olabileceği varsayımını bazı bilginlerde, özellikle Halikarnas Balıkçısı'nda uyandırmıştır. Amazon adının kökeni de yazarlarca şöyle açıklanır: Amazon, yani memesiz demekmiş, adın nedeni de bu savaşçı kadınların yayı göğüslerine rahatça dayayabilmek için bir memelerini kesip çıkarmaları imiş. Amazon'ların erkek gibi oluşu, savaşçı bir kadın topluluğu olmalarından ileri gelir. Başlarında hiçbir erkek bulunmadan kendi kendilerini yöneten Amazon'lar önder olarak bir kraliçe tanırlar, nitekim birçok kraliçelerinin adı geçer efsanede. Erkekleri yanlarında köle ya da uşak olarak bulundururlar, onlarla cinsel alışveriş kurup çocuk doğururlar, ama erkek çocuklarını sakat eder ya da öldürürler, yalnız kız çocuklarını yetiştirip aralarına alırlar. Bu tutum Anadolu'ya gelen Yunanlıları çok şaşırttığı içindir ki, Amazon'ları anlatmakla bitiremezler. Yurtları üstüne kaynaklar birbirlerini pek tutmaz. Çoğu efsanelerde Amazon'lar Karadeniz'de Thermodon (Terme) çayının kıyısında Themiskyra şehrini kurmuşlar ve orada oturmaktadırlar. Bu şehir bugünkü Fatsa ya da Ordu yakınında olsa gerek. Argonaut'lar Kolkhis'e varmadan onlarla karşılaşırlar. Başka kaynaklar onları Kafkas eteklerine, Trakya'ya ya da güney İskitya'da Tuna ağzına yerleştirirler. Anadolu'da hemen her yerde adlarına rastlanması bu kaynakları yalancı çıkarmaktadır. Amazon'ların tarih öncesi çağlarda Batı Anadolu'ya yayıldıktan sonra Yunanistan'a dek sokuldukları ve Atina önünde savaştıkları anlaşılmaktadır. Ege kıyılarında Amazon kraliçeleri tarafından kuruldukları söylenen şehirler şunlardır: Pitane, Myrina, Kyme, Gryneion, Smyrna. Ephesos ve Ptiene'nin ilk yerleşme yeri. Bir tanrıça sayılan Myrina'nın Lesbos (Midilli) adasına göçüp oranın başkenti Mytilene'yi de kurduğu söylenir. Birçok Amazon'un büyük efsane yiğitleriyle ilişkisi olmuştur: Hippolyte'nin Herakles, antiope'nin Theseus, Penthesileia'nın Akhilleus efsanesinde adı geçer. Ephesos ve Smyrna şehirlerinin birer Amazon tarafından kurulduğu anlatılır. Bu savaşçı kadınlar kimi ozanların ezgilerinde Efes Artemis'i ile ilişkili olarak gösterilir: İskenderiye şairi Kallimakhos Artemis tanrıçaya övgüsünde cenkçi Amazon'ların Ephesos kıyısında tanrıçaya bir heykel diktiklerini ve çevresinde savaş raksı yaptıklarını, birbirine vuran kalkanlarının ta Sardes'te dek yankılandığını yazar. Amazon'lar Ephesos'taki ünlü Artemis tapınağı ile de ilişkilidirler. Dünyanın yedi harikasından biri olan bu tapınağı Amazon'ların yaptığı ya da orada rahibelik ettikleri anlatılır. Anadolu'nun ana tanrıçası Kybele ile sıkı sıkıya ilişkili oldukları apaçık belli olan Amazon'ların efsaneleri de, tarihsel kimlik ve kişilikleri de ana tanrıça üstüne olan bilgilerimiz değerlendirildikçe açıklık ve kesinlik kazanacaktır (Artemis, Kybele). Argonautlar (Argo Gemicileri); İlkçağın büyük destansal öykülerinden biri olan Argonaut'lar serüvenini bize bir tüm olarak Rodoslu Apollonios anlatmıştır. İ.Ö. III. yüzyılda yaşayan Apollonios ünlü bir mythos yazarıdır. Bu konuyu kendisinden sonra Apollodoros ve önce de büyük Dor şairi Pindaros işlemiştir. Medeia ile İason efsaneleri ise tragedya yazarlarına ve özellikle Euripides'le Seneca'ya konu olmuştur. Bu uzun öyküyü, çeşitli bölümlerini başlıklarla göstererek özetlemeye çalışalım. ARGO GEMİSİ Adı "hızlı" anlamına gelen Argo gemisi Karadeniz'in Kolkhis ülkesinde Altın Postu aramaya giden kahramanlar için yapılmış elli beş kürekli bir gemiymiş. Onu yapan ustanın adı da Argos imiş. ARGONAUTLAR KİMLERDİR? Sefere katılanlar Troya efsanesi kahramanlarından önceki kuşaktan kişilerdir. Mythos yazarlarının bunlar üstüne verdikleri listeler birbirini tutmaz, ama genellikle en ünlü kahramanlar şunlardır: İason, gemi ustası Argos, dümenci Tiphys, ozan Orpheus, Idmon, Amphiaraos ve Mopsos adlı biliciler, Boreas'ın oğulları Kalais'le Zetes, Kastor'la Polydeukes, Pele-us'la Telamon, Meleagros, Herakles ve daha başkaları. ALTIN POST Altın Post, bir zamanlar Athamas'ın çocukları Phriksos'la Helle'yi sırtına alıp Yunanistan'dan Karadeniz'deki Kolkhis ülkesine kaçıran kanatlı koçun pöstekisidir. Kız kardeşi Helle Boğazları geçerken denize düştükten sonra, Phriksos tek başına Kolkhis'e varır ve kendisini iyi karşılayan Aietes'e Zeus'a kurban ettiği koçun altından olan postunu verir. Aietes de bu eşsiz postu tanrı Ares'e adanmış bir korulukta saklar (Athamas, Phriksos, Helle, Aietes). SEFERİN NEDENİ İolkos kralı Aison tahtını üvey kardeşi Pelias'a kaptırmıştı. Aison'un oğlu İason delikanlılık çağına gelince Pelias'ın karşısına çıkıp tahtını geri ister. Pelias da ondan kurtulmak için önce Kolkhis'e gidip Phriksos'un orada bıraktığı altın postu getirmesini buyurur. İason bu sefere çıkmak zorunda kalır, Yunanistan'da ne kadar gözü pek, atılgan yiğit varsa hepsini toplar ve Phriksos'un oğlu ünlü usta Argos'a bir gemi yaptırdıktan, bu işte tanrıça Athena'dan da yardım gördükten sonra yola çıkar (Aison, Pelias, iason). YOLCULUK Argo gemisi Tesalya'daki bir limandan denize indirildi. Tanrı Apollon'a yapılan kurbanlar bilici İdmon tarafından iyiye yorumlandı: İdmon'un kendisinden başka yolcuların hepsi geri dönecekti. LEMNOS ADASI Birinci durak Lemnos adaşıydı. Adanın kadınları kocalarını öldürmüşlerdi. Adada erkek olmadığından Lemnos kadınları Argonaut'ları iyi karşıladılar ve onlarla sevişerek gebe kaldılar (Thoas, Hypsipyle). SEMENDlREK, KYZlKOS Çanakkale Boğazı'na girmeden Samothrake (Semendirek) adasına vardılar ve ozan Orpheus'un öğüdüne uyarak adadaki gizemlere erdirildiler. Oradan da Marmara denizine girdiler ve Kapıdağ yarımadasına vardılar. Delion'lar kralı Kyzikos'u yanlışlıkla öldürdüler (Kyzikos). MYSIA'DA HYLAS'IN KAYBOLMASI Mysia kıyılarına vardıklarında (Mudanya limanına çıkmış olacaklar) Herakles ormana dalıp kırdığı küreğinin yerine yenisini kesmeye gitti, yanında Hylas adlı çok sevdiği bir genç vardı. Delikanlıyı tatlı su aramaya göndermişlerdi. Geri gelmeyince Herakles onu aramaya koyuldu ve şafak sökerken hâlâ dönmediklerinden gemi Herakles'i Mysia'da bırakarak yoluna devam etti (Hylas, Herakles). AMYKOS, PHİNEUS Kadıköy'e yerleşmiş dev Amykos'u Polydeukes'in yenmesi üzerine yelken açan Argo gemisini fırtına Boğazdan uzaklara Trakya kıyılarına atar. Orada Poseidon'un oğlu kör kral Phineus'a rastlarlar. Bu kral Harpya'lar belasına uğramıştır. Kanatlı, kadın yüzlü canavarlar olan Harpya'ları rüzgâr tanrı Boreas'ın oğulları Kalais ile Zetes yener ve kovarlar. Bu iyiliğe karşılık Phineus Argonaut'lara ilerde karşılarına çıkacak tehlikeleri nasıl atlatabileceklerini bildirir (Amykos, Harpya'lar, Kalais ile Zetes). ÇARPIŞAN KAYALAR Karadeniz'e çıkmadan Symplegad'lar yani çarpışan kayalardan geçmeleri gerektiğini Phineus söyler Argonaut'lara. Mavi Kayalar diye de tanımlanan bu iki kaya aralarından bir gemi geçti mi, yerlerinden oynar ve birleşerek kapanır, aralarında ne varsa paramparça olurmuş. Phineus Argonaut'lara şöyle bir denemede bulunmalarını salık verir: Bir güvercin uçursunlar kayaların arasından, güvercin geçebilirse, kendileri de arkasından geçmeye kalkışsınlar, yoksa vazgeçip gerisin geri Yunanistan'a dönsünler. İason kuyruğundan birkaç tüyünü yitirerek karşı yöne geçer, arkasından Argo gemisi Symplegad'ların arasına girer ve kuş gibi ancak pupası biraz zedelenerek geçer. Bundan sonra da Çarpışan Kayaların çarpışmaktan vazgeçtikleri ve yerlerine mıhlandıkları anlatılır. İstanbul Boğazında akıntı yüzünden oynak kayalar mı vardı, yoksa Boğazın olağanüstü anafor ve akıntıları efsaneye böyle bir imgeyle mi yansıtıldı? Her neyse bu engeli de aştıktan sonra Argonaut'lar Yunanlıların Pontos Eukseinos yani konuksever deniz dedikleri Karadeniz'e çıkarlar. AMAZONLAR VE KOLKHİS'E VARIŞ İlk durak Maryandyn'lerin ülkesidir. Kral Lykos onları iyi karşılar, ama bir yaban domuzu avında bilici İdmon ve dümenci Tiphys ölürler. Argonaut'lar daha öteye gidip Amazon'lar ülkesine çıkarlar. Amazon'ların ülkesi Thermodon (Terme çayı) ve Themiskyra (Terme) şehriyle merkezlenir efsanede. Durak yapmadan Kafkas dağlarının göründüğü kıyılara doğru ilerler ve Phasis ırmağına (Pa-sinus) yani Kolkhis (Gürcistan) ülkesine varırlar (Amazon'lar). MEDEİA, ALTIN POST'UN ALINMASI Argonaut'lar Altın Post'u geri istemek için kral Aietes'in karşısına çıktıklarında, kralın kızı Medeia İason'u görür ve büyük bir aşkla ona tutulur. Güçlü bir büyücü olan Medeia bundan böyle Argonaut'ların ve İason'un bütün işlerini eline alır ve dilenince yönetir. Kral Aietes görünüşte Altın Post'u vermeye razıdır, ama bir ejderi öldürmesini, ateş püsküren, tunç ayaklı iki boğayı boyunduruğa koşup öldürülen ejderin dişlerini ekmesini şart koşar. İason ister istemez bu koşullara evet der. Medeia araya girer, İason'a kendisini eş olarak almaya söz verirse yardım edeceğini bildirir. Sonra da yiğide büyülü bir merhem hazırlar. Bedene sürüldü mü bu merhem deriyi silah geçmez hale sokar, bir gün boyunca ne yaralanır, ne de ölür. Ejderhanın dişlerini toprağa ektikten sonra silahlı adamlar biteceğini, aralarına bir taş atarsa, bunların kavgaya tutuşup birbirlerini öldüreceklerini de söyler. Medeia'nın dediği gibi olur, İason boğaları boyunduruk altına sokmayı ejderin dişlerini tarlaya ekip üstünde fışkıran silahlı adamları birbirlerine Öldürtmeyi başırır. Ne var ki Aietes gene de Altın Post'u vermeye razı olmaz. Argo gemisini yakmaya ve Argonaut'ları öldürmeye kalkar, ama Medeia daha hızlı davranmış, İason'la el ele vererek Altın Post'u bekleyen ejderi uyutmuş ve koçun pöstekisini alıp Argo gemisine kaçırmışlardır. Ertesi sabah Argo gemisi şafak sökmeden yola çıkar. Medeia babasının kendilerine yetişememesi için korkunç bir çareye başvurmuştu: Yanına aldığı küçük kardeşi Apsyrtos'u kesip doğradı ve parçalarını yol boyunca serperek uzaklaştılar, arkalarından gelen Aietes'le adamları Apsyrtos'un parçalarını toplamakla vakit kaybettiler, bu yüzden Argonaut'lara yetişemediler. DÖNÜŞ YOLCULUĞU Destanın bu bölümü de karışıktır. Bir anlatıma göre Argo Karadeniz'de İstros (Tuna) ırmağının ağzına varır ve ırmak yoluyla Adriyatik denizine çıkar (o zamanki coğrafya görüşlerine göre Tuna Karadeniz'i Adriyatik denizine bağlayan bir su yoluydu), ama Zeus'un öfkesine uğrayıp fırtınaya tutulurlar, Medeia'nın halası olan büyücü Kirke'yi bulmaya giderler, Kirke Medeia'yı kardeşini öldürmüş olma suçundan arındırır ama, İason'u konuklamak istemez; Argonaut'lar Seiren'ler adasının önünden geçerken ozan Orpheus canavarları büyüler, söylediği ezgi o kadar güzeldir ki gemiciler Seiren'lerin sesine kulak vermezler. Hera'nın koruyuculuğu altında Kharybdis'le Skylla uçurumlarını da geçerler. Bu kez fırtına onları Libya kıyılarına atar, oradan Girit'e geçerler. Girit'te eski tunç soyundan kalma Talos adında bir dev yaşar, Talos tepeden tırnağa tunçtandır, yalnız ayak bileklerinden biri etten olup içinde bir kan damarı bulunmaktaydı. Hephaistos'un yaptığı bu robot adama Girit kralı Minos adayı koruma görevini vermişti. Argonaut'lar Girit'e yaklaşınca Talos koca bir kaya alıp Argo gemisinin üstüne fırlatacak oldu, ama Medeia onu büyüledi, dev birden ayağını burkarak bileğini sıyırdı ve damarından akmaya başlayan kan bir daha durmadı, Talos böylece can verdi (Talos). YUNANİSTAN'A VARIŞ İason Altın Post'u amcası Pelias'a vermek üzere İolkos'a döner. Babası Aison'un öldüğü haberini alır. Pelias'in da tahtı geri vermeye hiç de yanaşmadığını görür. Burada Medeia'nın tüyler ürpertici bir oyunu yer almaktadır: Pelias'ın kızlarıyla arkadaşlık kurar, ihtiyarlamakta olan babalarını gençleştirmenin çaresini kendilerine öğreteceğini söyler ve örnek vermek üzere yaşlı bir koç alarak keser, büyülü otlarla kaynayan bir kazana atar, birden körpe bir kuzu çıktısını gösterir. Pelias'ın kızları bu düzene kanarak babalarını öldürüp kazana atarlar. Dirilmediğini görünce çılgına dönerler ve yurtlarından sürülürler (Pelias). MEDEİA'NIN SONU İason'la Medeia bu suçu işledikten sonra Pelias'ın oğlu tarafından İolkos'tan kovulurlar. Korinthos kralı Kreon onları iyi karşılar, ama bir süre sarayında alıkoyduktan sonra, Medeia'yı uzaklaştırmak çarelerini arar. İason da korkunç karısından bıkmışa benzer, Kreon'un kızı Kreusa ile evlenmek üzere Medeia'yı boşamaya ve Kolkhis'e geri göndermeye kalkar. O sırada büyücü kadın ömrünün en korkunç suçunu işler: Kreusa'ya güya düğün hediyesi olarak bir elbise gönderir, kız onu giyer giymez yanmaya başlar, bu işler olup biterken lason'dan olan iki oğlunu boğar ve babalarına ölülerini gösterir. Bundan sonra atası Helios'un kendisine gönderdiği bir uçan arabayla Atina'ya uçar. Orada Aigeus'a kendisiyle evlenirse çocuk doğuracağını söyler, Theseus'u öldürmeye çalışır, Atina'dan da sürülür. Kolkhis'e döndüğü ve daha birçok suç ve serüvenlerden sonra babası Aietes'le barıştığı bazı efsanelerde anlatılır (Medeia). Daktyller; "Daktylos" Yunanca parmak demektir. Mitolojide ise bu adla anılan ve sayısı değişik olan birtakım cinlerin sözü geçer. Daktyloi, yani parmak cinleri çokluk İda'lı diye vasıflandırılıp Girit'li Zeus, anası Rhea, ya da Phrygia'lı tanrıça Kybele'yle ilişkili olarak gösterilirler. Efsaneye göre, Daktyl'ler beştir ve doğuşları şöyle olmuştur: Tanrıça Rhea, Girit'in Diktys mağarasında Zeus'u doğurmak için sancı çekerken, ellerini toprağa dayayarak ıkınmış ve topraktan doğum sancılarını hafifletecek güç almış. Sağ elinin toprak üstünde bıraktığı izden beş cin doğuvermiş, bunlar tepeden tırnağa silahlı olarak çıkmışlar ortaya ve çıkar çıkmaz da yeni doğan Zeus tanrının şerefine hora tepmeye başlamışlar. Daktyller sonraları tanrıça Kybele'nin hizmetine girerek, onun kültünde rol oynamışlar. Kaynaklarda bu cinler çeşitli alanlarda yararlı olarak gösterilirler: Kureta'lar ya da Korybant'lar gibi baştanrı ve anasının tapım ve gizemlerinde gürültülü rakslarıyla yer alırlar, ayrıca, adlarından da belli olduğu gibi elişlerinde yaratıcı olurlar; Daktyl'ler bir efsaneye göre madenlerin ve maden işlemeciliğinin bulucularıdır, bunun ötesinde de, çok önemli bir çığır açarak "heksametron" denilen vezni kurmuş olmakla ün salmışlardır. Bilindiği gibi, altı ölçülü destan vezni Homeros'un İlyada ve Odysseia'sında kullanılmakla Yunan şiirinin doğuşuna yol açmıştır, bu vezinse daktylos denilen bir uzun, iki kısa heceli ayak, yani ölçülerden meydana gelir. Bu vezne parmak vezni denmesi parmaklardaki bir uzun ve iki kısa boğumdan ileri gelmektedir. Ne var ki Ege'de meydana geldiği apaçık anlaşılan ve Yunan dilinin yapısına pek de uygun olmadığı gözle görülen bu vezin efsaneden de, arkeolojik buluntulardan da anlaşıldığı gibi Ana Tanrıça kültüyle sıkı sıkıya bağlıydı. Elin en ilkel insanlarda da büyü aracı olarak ne büyük bir değer taşıdığı öteden beri bilinirdi, ama Çatalhöyük'te meydana çıkarılan fresklerden bu simgenin ne kadar geriye gittiği, eski taş çağını bulduğu görülmüştür. Bu inanç ve simgesi kesintisiz bir evrimle Phrygia'lı Kybele ve Efes'li Artemis kültüne gelmiş ve orada hem tapımın temeli olan raks ve müziğin doğup gelişmesine, hem de dünyada çığır açacak bir şiir ölçüsünün yaratımına yol açmış olabilir. Halikarnas Balıkçısı'nın birçok eserlerinde önerdiği bu görüş bugüne bugün büsbütün kanıtlanmış değilse de, din tarihine de, yazın tarihine de ışık tutacak bir buluş olarak değerlendirilebilir. Buluşun doğruluğunu pekleştiren kanıtlardan biri de bu vezinde beş daktyl'den sonra altıncı ölçünün "spondaios" yani sunu diye adlandırılmış, yani beş ayak, ya da adım oynadıktan sonra şarap sunusu yapılması, böylece veznin doğrudan doğruya bir kutsal dansla ilgili olduğunu göstermesidir; öte yandan ilkçağın bazı geç yazarlarında "Ephesia grammata" diye Efes'te Artemis tapınağında bulunan büyü formüllerinden söz edilmekte ve bunlardan birinin metni verildiğinde, bunun parmak vezinli altılık ölçüyle yazıldığı dikkati çekmektedir. Çıkan sonuç şu ki, Yunan şiirinin ana vezni olan heksametron doğrudan doğruya Anadolu'lu Ana Tanrıçanın tapımından çıkmış ve uygarlıkta eşsiz bir ileri adım atılmasına, yani şiirin de, dansın da yaratılmasına önayak olmuştur. Bu önerinin daha yapılacak araştırma ve bulgularla büsbütün aydınlanacağı umulabilir (Kybele). Bakkhalar; Tanrı Dionysos-Bakkhos'un dinsel törenlerini kutlayan kadınlar alayı. Tıpkı tanrının kendisi gibi çıplak bedenlerini nebris denilen benekli ceylan postlarıyla örter, başlarına sarmaşık çelenkleri sarar ve ellerinde thyrsos, ucunda bir çam kozaları bulunan sarmaşık ve asma yaprakları sarılı uzun değnekleri ve Prometheus'un insanlara ateşi taşıdığı nartheks kamışıyla tanrının peşinden koşarlar, geceleri dağda, bayırda, ormanlarda kendilerinden geçerek tanrıya karışırlar. O sırada doğa ile birlik olan Bakkha'lar üstün bir güçle önlerine gelen vahşi hayvanları parçalarlar. Dionysos dinini benimsemiş bu kadınlara olgun ermişlik anlarında Thyas (thyo, vecit halinde olmak), çılgınca kendilerinden geçtikleri zaman da Mainas (mainomai, çıldırmak, taşkın bir coşkuya kapılmak) denir. Her iki hallerini ve özlerindeki niteliği canlandırmak için Euripides'in "Bakkha'lar" tragedyasından bir parçayı buraya almayı en uygun bulduk. Euripides'in son eserlerinden biri olan bu oyunda koro hem Bakkha'lardan meydana gelmekte, hem de bir Bakkha olan Agaue'nin korkunç dramı canlandırılmaktadır. Bakkha'ları gören bir haberci onları, Dionysos dinini Thebai'den sürmeye kararlı kral Pentheus'a şöyle anlatır (M. Eğ. B. Yayınları, S. Eyuboğlu çevirisi, s. 46): “Güneş ışıklarıyla toprağı ısıtmaya başlarken, otlattığım öküz sürüsüyle yüksek dağların başında düz ve kayalık bir yere varmıştım. Üç alay kadın, üç koro gördüm; birinin başında Autonoe, birinin başında Agaue, senin anan, birinin başında da Ino vardı. Hepsi serilmiş uyuyordu. Kimi sırtını bir çam kütüğüne dayamış, kimi başını toprağa, meşe yapraklarının üstüne koymuş; uslu, edepli yatmışlardı; hiç de, senin dediğin gibi, şarapla ve kaval sesleriyle sarhoş olmuş, ıssız ormanlarda Kypris'in peşine düşmüş değillerdi. Anan, boynuzlu öküzlerin böğürdüğünü duyar duymaz Bakkha'ların ortasından ayağa kalktı; vücutlarını saran uykuyu kovmak için keskin bir çığlık kopardı. …Bakkha'lar derin uykularını gözlerinden sildiler; genç, ihtiyar, bakire, hepsi birden, görülmedik bir düzenle fırlayıp kalktılar. Önce saçlarını omuzlarına döktüler; çözülmüş nebris'lerini bağlayıp sıkıştırdılar; sonra yanaklarını yalayan yılanları benekli postlarına kemer gibi sardılar. Bazıları, kollarında taşıdıkları geyik, kurt yavrularına bembeyaz bir süt veriyordu; bunlar çocuklarını yeni doğurup bırakmış, memeleri süt dolu kadınlardı. Nihayet hepsi sarmaşık, meşe ve çiçekli saparna dallarından çelenklerini başlarına geçirdiler, içlerinden biri thyrsos'unu yakalayıp bîr kayaya vurdu.- Kayadan sabahın çiyi kadar duru bir su fışkırdı. …Başka biri nartheks'ini toprağa dokundurdu: Tanrı topraktan bir şarap gözesi kaynattı. Canı isteyen de süt içiyordu: Parmaklarıyla toprağı kazınca, topraktan oluk oluk süt akıyordu. Sarmaşıktı thyrsos'lordan bal damlıyordu. Ah, orada olup da bu mucizeleri göreydin, inanmadığın bu tanrıya şükürler ederdin. Biz, öküz ve koyun çobanları, hep bir araya gelip gördüğümüz garip şeyler üzerinde konuştuk, îçimiz-den, şehre gidip gelen ve konuşmasını bilen biri dedi ki: "Ey, yüce dağ başlarında yaşayanlar, gelin, Pentheus'un anası Agaue'nin ardına düşelim; onu Bakkha'lardan ayırıp kralımızın gönlünü hoş edelim". …Bu düşünceyi doğru bulduk; çalılıkların arasına saklanıp pusu kurduk. Bakkha'lar, vakit gelince, thyrsos'larını sallayarak ayinlerine başladılar; hep bir ağızdan "îakkhos, Zeus'un oğlu Bro-mios" diye bağırdılar. O zaman dağlar, taşlar Bakkha'larla bir olup coştu; vahşi hayvanlar bile cümbüşe katıldı; yer yerinden oynadı. Ansızın Agaue'nin sıçrayarak yanımdan geçtiğini gördüm; saklandığım çalılıktan fırlayıp onu yakalamak istedim. O zaman Agaue Bakkha'lara: "Hey, benim rüzgâr kanatlı dişi tazılarım; erkekler bize pusu kurmuş. …Gelin, gelin ardımdan, thyrsos'larınızı sallayıp koşun!" diye bağırdı. Kendimizi güç kurtardık; kaçmasaydık Bakkha'lar bizi parçalayacaklardı. Bizi tutamayınca, taze çayırlarda otlayan sürülere saldırdılar; ellerinde bıçak mıçak yoktu. Görmeliydin, Bakkha'lardan biri, nazik elleriyle, memeleri süt dolu bir azgın ineği nasıl zaptediyordu. Genç danaları parça parça ettiler. Kaburga kemikleri, tırnaklı ayaklar havada uçuşuyor; bazen çamlara takılıp kalıyor; dallardan kan damlıyordu. Bakkha'lara öfkeyle saldıran azgın boğalar bir anda yere seriliyor; binlerce genç kadın eli boğaları boynuzlarından tutup sürüklüyordu. …Kralımın kirpikleri şöyle bir defa açılıp kapanmadan Bakkha'lar hayvanların derilerini yüzüp hepsini didik didik ettiler; sonra, havalanıp giden kuş sürüleri gibi dalgalardan sarmaş dolaş indiler; Asopos ırmağının kıyılarına, Thebai'lilere bereketli başaklar veren ovalara rüzgâr gibi atıldılar. Kithairon kayalıklarının eteklerindeki Hysia ve Erythra şehirlerine düşman orduları gibi girdiler; her şeyin altını üstüne getirdiler. Evlerden çocukları alıp kaçtılar. Omuzlarına attıkları hiçbir şey artık kara toprağa düşmüyor; tunç ve demir bile bellerini bükmüyordu. Alev alev yanan saçları vücutlarını yakmıyordu. …Nihayet şehirlerin erkekleri Bakkha'ların her şeyi alıp götürdüklerini görünce öfkeyle silahlarına sarıldılar ve işte o zaman, kralım, hiç görülmedik bir sahne gördük: Demir uçlu oklar Bakkha'lardan bir damla kan akıtmadı; mutlak bir tanrıdan yardım gören bu kadınlar thyros'larıyla erkekleri yaraladılar ve önlerine katıp kovaladılar. Sonra geldikleri yere döndüler; tanrının onlar için yerden kaynattığı sulara koştular; orada kana bulanmış vücutlarını yıkadılar. Yılanlar, yanaklarından damlayan kanları yaladı; güneş de vücutlarını kurutup parlattı. Kralım, bu tanrı kim olursa olsun, bırak bu şehre girsin; büyük bir tanrı bu. Dediklerine göre, ölümlülere keder dağıtan şarabı veren oymuş. Şarap olmazsa insanlar için ne aşk kalır, ne de başka bir şey.” @ ağrı |