#1
BeeLzebuB
Yasaklı kişiler
Mekan: Turkey
Yasaklı kişiler
Mekan: Turkey
Diyarlar... Demon: The Fallen
Demon: The Fallen Giriş
Zorunlu Girizgah:
Demon: the Fallen, doğası itibari ile Tanrı’yı, inanç sistemlerini ve organize dinleri eleştiren, onlarla dalga geçmekten sakınmayan, yer yer yücelten, ama çoğunlukla derinlemesine eleştiren bir oyundur. Kahramanları, Cehennem’e düşmüş ve sürülmüş melekler, yani Zebanilerdir. Bu yazı ve tüm Demon: the Fallen yazıları, yukarıda sayılan nedenlerden ötürü, din konusunda hassas ve/veya 18 yaşın altında kişiler için sakıncalıdır. White Wolf’un politikası olan “Games for Mature Minds” yani, “Olgun Zihinler için Oyunlar” sözünü hatırlatarak bunların eninde sonunda bir OYUN olduğunu belirtir, ve bu yazıları okumanın da sadece ve sadece sizin seçiminiz olduğunu da söylemek isterim. Aşağıdakiler sadece ve sadece WW şirketinin Demon: the Fallen oyunundan etkilenerek yazılmış, hayal gücü ile beslenmiş parçalardır, ve hayal gücü zincirlenemez. Daha önce de belirttiğimiz gibi, okumak sadece ve sadece sizin seçiminizdir. Rahatsız olmak veya olmamak da bu seçimin bir yan etkisidir…
Ex Nihilo
Boşluktan kurtulduktan sonra, ruhunu teslim etmeye hazır bir zavallının vücuduna girdim. O kadar kırılgan bir ruhtu ki... İnsanlığını korumak için onu benliğimin bir ucuna koydum, yavaşça, minik bir kediyi, anlaşılmaz ve daha önce hissetmediğim bir şefkatle koynuma alacağım gibi. Ağlıyordu, ölümlü vücudumu dinlendirmek için gözlerimi kapattığımda onun sesini duyuyordum. Değişikti; bildiğim bir umutsuzluk ile kıvranan bir sesti. Onu rahatlatmaya calıştım, aynı anda sesini kesmek isterken. Delilik güçlüydü sesinde, delilik güçlüydü ruhunda ama onu içimde tuttum. Biliyordum ki aynı vücudundaki morfin zehirini yok ettiğim gibi ruhundaki delilik zincirlerini de yok edecektim; sadece zaman ihtiyacım vardı…
Arıyorduk bu arada hepimiz, Son Savaş’tan sonra liderimiz Lucifer bizimle beraber Kuyu’ya düşmemişti. Bazılarımız kızdı, bazılarımız delirdi, bazılarımız ise bir umut ile beslendiler: Düşündüler ve umdular ki Lucifer O’nun elinden bir şekilde son anda kurtulmuştu ve bizi özgür bırakmak için çalışıyordu. Bazılarımız bunu umdu çünkü o dipsiz karanlıkta ummaktan başka bir şey yapmak deliliğe davet idi.
Ama zaman geçti. Anlatılamayacak kadar uzun, saatlerin kum tanelerine dönüştüğü, zamanın olmadığı yerde zaman geçti, veya biz öyle sandık. Lucifer gelmedi. Eski dostlar kavgaya tutuştu Kuyu’da, şanslı bir kısım Eden’in solundaki topraklardan çağrıldılar - zavallı insanların, Seçilmiş yaratımlarının, kibirlerini ve sonsuz arzularını beslemek için. Onlar Kuyu’dan insani ve zayıf büyüler sayesinde kaçabildiler; kavgaya tutuşanlar birbirlerini yok ederken, bazılarımız hala umut etti…
Bir gün, ya da bir gece, bir delik açıldı Kuyu’da. Umut etmeyi sürdurenler baktılar ve kendilerini Kuyu’nun bile aşağısına bıraktılar. Buraya indik. Dünya. Los Angeles. “Melekler Şehri” diyor ölümlüler buraya, ben ve benim gibiler biliyor ki Meleklerden çok daha değişik şeyler geziyor Los Angeles gecelerinde. Geziyorlar, ve arıyorlar ilk Meleği, Cennet Ordusu karşısında tüm ihtişamı ve güzelliği ile duran Lucifer’i. Cennet’teki her üç melekten birinin aklını çelen meleği arıyoruz. Bazılarımız öç istiyor, onlar Kuyu’da acı çekerken Lucifer neredeydi? Bazılarimiz umut istiyor, deli ve insanlığı terk etmiş olan Tanrı’nın ilk rüyasını, Dünya’da Cennet’i kurmak istiyor. Bazılarımız, sadece ve sadece savaşı bitirmek istiyor. Çünkü gördük, insanın inancının ne kadar kaypak olduğunu gördük ve biliyoruz ki Cennet kapıları artık fildişi ve gümüşten değil, ölü pastan ve kirden oluşuyor. Tanrı gitti, Lucifer yok, Cebril ve Mekhil ise zayıf, yaşlı ve bezgin. Yeni bir savaş istiyorlar, Cennet’i dize getirip Dünya’nın ve ilahi boyutların hakimi olmak istiyorlar; ama, Kuyu’daki gibi, anlaşamıyorlar. “Kim başa geçecek?” diyor bazısı - bazısı ise savaşi istemiyor, Lucifer’i istemiyor. İnsan vücutlarımıza kavuşunca bir şeylerin daha farkına vardık: İnsanın duygularının sonsuzluğu. Ben kafamın derinliklerindeki insanın narin ruhunu korumak istiyorum, başka bir tanesi vücudunu aldiği adamın kızını sevmeyi öğreniyor, başka bir tanesi ise aşkı tadıyor ilk defa; kalbi atıyor, Kuyu’ya düşmeden önceki o son parlak ve kanlı andaki yaşamı hissediyor tekrar ve Tanrı ile ilk Oğlunu boş veriyor…
Değişik bir Dünya imiş burası. Renkli, karanlığı kadar gölgesi, gölgesi kadar ışığı olan bir dünya. Yaratıcının en büyük eseri ile karşılaştık en sonunda, ve onu seviyoruz, onu yok etmek istiyoruz, ona özeniyoruz, onu yönetmek istiyoruz. Derler ki Şeytan her insanın içinde varmış – ben biliyorum ki her Şeytanın içinde insan olamadığı için düştüler…
Kafamın içindeki ses yine ağlamaya başlıyor, bense onu en cok rahatlatan müziği koyuyorum. Gözlerimi kapatıp seviniyorum, Kuyu’dan uzakta olduğuma, Lucifer’den, Yaratıcı’dan, durmadan didişen Zebanilerden, sadece efendileri adına savaş isteyen Meleklerden uzak olduğuma seviniyorum. Kafamın içindeki ağlamaklı sesi şefkat ile okşuyorum; aynı anda aklıma İnanç için olan açlığım geliyor, ama onun sadece bir tahrik olduğunu biliyorum; bırakalım insanlar bana inanmasın da huzur içinde yok olayım gerekirse…
Önce Yaratan vardı.
Haliyle.
Daha sonra, melekler?
Yalan.
Daha sonra sadece Lucifer vardı. “Işık Getiren” dendi ona, çünkü dendi ki ışığı ile boş ve karanlık evrende parlıyordu tıpkı bir deniz feneri gibi ışıyordu Sabahın Oğlu. Derler ki Tanrı ona baktı ve yaratımın gücünü ilk defa gördü. Neden yarattı? Asla sormadık, asla merak etmedik, çünkü bizim işimiz ve amacımız o değildi. O dedi, biz yaptık. Cebrail geldi bir gün, yanında Mikhail ile. Lucifer onlara baktı ve ilk defa gözlerinde değişik bir gün ışığı doğdu: kıskançlık?
Asla bilemeyiz neden, ama hep merak edebiliriz. Neden? Neden Lucifer bir gün Tanrı’ya baktı ve kılıcını çekip “Yanlış yapıyorsun!” diye haykırdı? “Buna nasıl cüret edebildi?” sorusu aklımıza bile gelmedi o gün, ama etti ve bize kalan tüm soru ‘neden’ oldu.
Neden?
Dipsiz bir kuyuda harcanmış milyonlarca yıldan sonra umrumda bile değil aslında. Eh, bu sırada insanlar bize kitaplarında “Zebani” diye isim takmışlar ama unuttukları çok basit bir şey: Biz Melek’tik. Bazılarımız hala Melekleri kıskandıracak bir ışığa sahip. Bazılarımız hala Meleklerin altına kaçırmalarına neden olacak bir güce ve gazaba sahip.
Önce Yaratan vardı, artık nerede bilinmiyor ve kimse sorgulamıyor zaten; dogma öğretmiş kuzu gibi güdülmesi gereken insanlığa, “Tanrı gizemli yürür.”
Tabii.
Önce Yaratan vardı, sonra Lucifer, sonra diğer dört büyük Melek, ama en sonunda Savaş vardı.
Lucifer bir şeyler dedi, ve biz dinledik. Dinledik çünkü bazılarımız gücümüzün sınırlarını merak ediyordu. Bazılarımızın duyguları vardı, tabii ki Tanrı’nın dediğini yapıyorduk, ama hissediyorduk, bazı şeyler yanlıştı, Tanrı gidip geliyordu, emirleri değişmişti, çamura şekil verip o yarattığı şeye durağan bir şekilde bakarken, Tanrı değişmişti.
Ha, tabii ki arada bir yerde “insan” vardı. Hala varlar, ama bakalım ne kadar gelişebilmişler? Onbinlerce yıl sadece kendileri için varolan bir doğada büyük bir gelişme yapmalarını beklerdim, ama sonuç hüsran. Hala hayvanlar gibi bir kana susamışlık, hala zebanileri (ki bu isimden nefret ediyorum!) bile kıskandırabilecek bir yoketme ve tecavüz etme dürtüsü! İnsanlik! Pöh, bu yüzden mi bizi Kuyu’ya hapsettirdin Lucifer! Bu çamurdan yapılma basit ve maymundan sadece bir adım üstteki yaratıklar için mi canımızı, ruhumuzu, melek kanatlarımızı ve onurumuzu feda ettik!
İnsan bu sırada kitaplar yazdı. Tanrı’nın adını politikaya kurban etti, çıkarları için Cennet bahçelerinden parseller satmaya calıştı. Bazılarımız ünlü oldu; ben, okyanusların hakimi Leviathan, ben ki kıtaları yutabilecek Leviathan, balınamsı bir deniz canavarı olarak tarif edildim! Balina ha! Güldüm, o kadar güldüm ki Dünya’ya ayak bastığım ilk gecemde dört tane et parçası ve hayat fazlası insancık ölüverdi! Bir de bakıyoruz Asmodeus’a! Savaşta topuğumun altında üç tane melek kıvranırken, Asmodeus kaçtı ve bir yerlerde yalancı kıçını saklayıp beklemeye koyuldu. Hala aklımda, savaştan kaçan hıçbır korkak cezasız kalmamalı!
Ama burada yolumdan sapıyorum. Basit bir mesaj olacaktı bu. Çoğunuz anlamayacaksınız, çünkü hayatlarınız işlerinizden, bar kenarlarından sürtüp ona buna göz kırpan sevgililerinizden, bir kağıt parçası için kendinizi heba ettiğiniz okullarınızdan oluşuyor! Leviathan! Çoğunuz bu adı bile anımsamayacak kadar kapalısınız, ama böylesi daha iyi… İlk başta düşünecekler ki bu notlar bir delinin kaleminden çıkma, ama aslında bu notlar tüm o kitapların gerçeğinden daha da gerçek olanı bilen birinin, Tanrı’nın karşısında zamanında diz çökmüş, zamanında mızrağını oğullarının kanına bulamış birinin elinden çıkma! Onların ve politikalarının yüzünden Cehennem denilen boş ve dipsiz Kuyu’da sürgüne yollanmış bir Melek’in sözleri bunlar!
İnsanlar, Melekler, Asmodeus ve Lucifer…
Geliyorum! Ve uğruna savaşıp alamadığımız özgürlük için savaşı yeniden başlatıyorum!
Yönetim boşluğu… Bana savaşın sonrasında Kuyu’yu hatırlatıyor. Basit bir benzetme; ölü askerlerdik ve generalimiz – generalden de öte, liderimiz - bizimle beraber esarate düşmemişti.
Önce karmaşa, acı ve bağırış çağırış vardı. Sonra nefret, öfke ve karşı koyamamın verdiği delilik. Üzerine bir de yolumuzu aydınlatacak o ulu ışığın artık sonsuza dek yok olduğunu fark edince işler çığrından çıktı.
Bazıları güçlüydü. Rüyalarına girdiler insanların, hazineler ve bakireler fısıldadılar hırsın kulağına ve Kuyu’dan basit ve ilkel insani büyüler sayesinde kaçtılar. Kolay gibi gözüken bir kaçıştı bu, ama zihinlerini, daha doğrusu, o kırık düşünce parçalarını, Dünya’ya yansıtıp insanları etkilemek isteyenler değiştiler. Sonsuza dek sürecek bir inanç açlığı ile yanıp tutuşmaya başladılar. Bazıları daha bu yolu denedi, ama başarısızlık Cebrail’in anka kılıcı gibi zihinlerini yardı, geride sadece zırvalayan boşluklar bıraktı.
Yönetim boşluğu, dediğim gibi. Bir gün – Kuyu’da hep karanlık hüküm sürdüğü için gün demek yanlış olur belki ama – bir şeyler oldu yaratımda. Sanki gerçekliği bir arada tutan zincirler titredi ve kırıldı. Kırılan zincirler her zaman iyi bir şeydir tutsak için ve bizim için de iyi bir şeydi. Cehennem dediğiniz cezanın kapıları açıldı ve dışarıya hücüm ettik. Açtık.
Çok açtık.
İnanç için, güç için, tekrar yaşam bulmak için, Lucifer’in suratına tükürmek icin, Tanrı’nın ayaklarına kapanmak için, veya Tanrı’nın ayaklarını kesmek için. Meleklerin düşürdüğü kardeşlerimizin öcünü almak için, onların dehşete boyanacak gözlerini oymak için…
Ama öyle olmadı. Bir delik daha vardı Kuyu’nun ötesindeki boşlukta. İçine çekildik, vakum gibi, havuzdaki bir boşluk gibi bizi başka bir fırtına aldı ve Dünya’ya fırlatıverdi.
Vücut ondan sonra geldi.
Önce anlamadım ne olduğunu ama hiçbir melek aptal değildir. Düşmüş bir melek bile ki işte ben oyum! Düşmüş, düşürülmüş, ayağı kaydırılmış, kazık yemiş, sonsuza hapsedilmiş, ihanete uğramış bir melek… Ama aptal değilim.
Çözüm gözlerimin önündeydi.
İnsanlık bitmişti. Eski kudret, eski ışık kalmamıştı insanda. Anlatmadım, ama savaş neden çıktı biliyor musunuz? Çünkü Tek Olan ışığını Lucifer’e vermişti. Bir gün geldi ve Tek Olan bizden sıkıldı ve oyunlar oynamaya başladı. Garip garip şeyler yarattı, kendi kafasında kendisine kardeşler, çocuklar, tek gözlü devler, duru sulardan kadınlar, at vücutlu insan gövdeli mahluklar, ahtapotlar, akbaba kadınlar ve kurtlar yarattı ve onları Eden’in doğusuna attı.
Ama memnun olmadı; asla memnun oldu mu ki? Hayır, ama bir hata yaptı. Büyük bir hata, ona muhteşem bir hasım kazandıracak bir hata. Lucifer’ın ışığından bir parça aldı ve
Şanlı Lucifer baldırı çıplak Cebrail ile aynı kefeye inmek zorunda kaldı. Tanrı, o ışıktan Adem’i yarattı; bilir miydiki o sonsuz kudreti ile Adem’in oğlunun bile ona ihanet edeceğini?
Lucifer ışığını kaybedince bu kilden ve ışıktan yapılma yaratığa secde etmedi. “Hayır,” dedi o kainati sallayan sesi ile ve tüm gerçeklik sustu, “Secde etmeyeceğim!” diye haykırdı ve Tanrı konuştu.
“Git.”
Bu kadar basitti. Lucifer, Mikail’e, Cebrail’e, İsrafil’e ve Azrail’e baktı ve arkasına bakmadan gitti. Gurur ile gitti, bazıları dedi ki Tanrı bilerek yaptı bunu, Lucifer’i bizi test etmek için kullandı ama gercek bize çok uzak oldu hep.
O an kainat sallandı, ve bazılarımız inanmaz gözlerle onun gözyaşlarını gördük…
Bize geldi. “Delirdi,” dedi ve dinledik. Onu nasıl dinlememezlik ederdik ki? O ilkti, birinci ışıktı ve oğuldu. O haklı olmayacaktı da, köpeklerin efendisi Cebrail mi haklı olacaktı?!
Bayrağını kaldırdı ve haykırdı. Deli bir kumandan ile onun eski generali arasında bir seçim yapmamız gerekti ve biz ışığın oğlunu, kandırılmış ve hakkı elinden alınmış olan oğlu seçtik.
Cennet’in ordusundaki her üç melekten biri Lucifer’ın mızrağını öptü ve savaş başladı.
Kaybettik, ama onurlu bir şekilde kaybettik. Hala hatırlıyorum, Goriel iki meleğin kesik kanatlarını havaya kaldırıp zaferi uluyordu, Guvenya kılıcını ulak bir meleğin kalbinden geçiriyordu, ben ise Mikail’in baçtacı Terail’in ölü vücuduna bakıyordum. Kaybettik ama o savaş sonsuzluğa işlendi, akıttığımız ve akan kanımızın renkleri ile.
Şimşek çaktı ve o an bittiğini anladık Ama. Tek Olan çocuklarının birbirini yoketmesini izledi, bekledi ve her zamanki gibi son sözü söyledi.
Gerisi Cehennem işte. Uzun, upuzun ve yorucu, tırmalayıcı, sonsuz bir işkence.
Ama artık bitti ve özgürdüm! Çözümse gözlerimin önünde, ölmekte olan insanlık ve inanç olarak duruyordu. İnsan vücudu kırılgandı, ruhu da öyle. Ama Melek ruhu sonsuzdu, Savaşta ölenlere ne oldu bilmiyorum ama ben sonsuzum en azından.
Şimdi zaman o yönetim boşluğunu doldurmaya geldi.
Tanrı deli veya çekip gitmiş, Melekler komutansız, Zebaniler ise kırılgan. Savaşın küllerinden doğmanın vakti geldi artık ve biliyorum,
Tüm kainat ayaklarımızın altına serilecek. Lucifer veya Tanrı geri döndüğünde ise çok ama çok geç olacak.
Jeremiel
Demon: the Fallen.
Önce Yaratım,
Savaş,
ve Cehennem.
sonra Evler,
Ayrılık,
ve Kudret.
Demon: the Fallen.
Düşmüş Meleklerin Karanlıklar Dünyası maceraları, gerçekleri ve korkunç intikamları.
Girizgahın öneminin kavranmasını dileriz…
Onurhan “ScorpionShard”
Çalıntı: LOST L I B R A R Y  V3.0
Zorunlu Girizgah:
Demon: the Fallen, doğası itibari ile Tanrı’yı, inanç sistemlerini ve organize dinleri eleştiren, onlarla dalga geçmekten sakınmayan, yer yer yücelten, ama çoğunlukla derinlemesine eleştiren bir oyundur. Kahramanları, Cehennem’e düşmüş ve sürülmüş melekler, yani Zebanilerdir. Bu yazı ve tüm Demon: the Fallen yazıları, yukarıda sayılan nedenlerden ötürü, din konusunda hassas ve/veya 18 yaşın altında kişiler için sakıncalıdır. White Wolf’un politikası olan “Games for Mature Minds” yani, “Olgun Zihinler için Oyunlar” sözünü hatırlatarak bunların eninde sonunda bir OYUN olduğunu belirtir, ve bu yazıları okumanın da sadece ve sadece sizin seçiminiz olduğunu da söylemek isterim. Aşağıdakiler sadece ve sadece WW şirketinin Demon: the Fallen oyunundan etkilenerek yazılmış, hayal gücü ile beslenmiş parçalardır, ve hayal gücü zincirlenemez. Daha önce de belirttiğimiz gibi, okumak sadece ve sadece sizin seçiminizdir. Rahatsız olmak veya olmamak da bu seçimin bir yan etkisidir…
Ex Nihilo
Boşluktan kurtulduktan sonra, ruhunu teslim etmeye hazır bir zavallının vücuduna girdim. O kadar kırılgan bir ruhtu ki... İnsanlığını korumak için onu benliğimin bir ucuna koydum, yavaşça, minik bir kediyi, anlaşılmaz ve daha önce hissetmediğim bir şefkatle koynuma alacağım gibi. Ağlıyordu, ölümlü vücudumu dinlendirmek için gözlerimi kapattığımda onun sesini duyuyordum. Değişikti; bildiğim bir umutsuzluk ile kıvranan bir sesti. Onu rahatlatmaya calıştım, aynı anda sesini kesmek isterken. Delilik güçlüydü sesinde, delilik güçlüydü ruhunda ama onu içimde tuttum. Biliyordum ki aynı vücudundaki morfin zehirini yok ettiğim gibi ruhundaki delilik zincirlerini de yok edecektim; sadece zaman ihtiyacım vardı…
Arıyorduk bu arada hepimiz, Son Savaş’tan sonra liderimiz Lucifer bizimle beraber Kuyu’ya düşmemişti. Bazılarımız kızdı, bazılarımız delirdi, bazılarımız ise bir umut ile beslendiler: Düşündüler ve umdular ki Lucifer O’nun elinden bir şekilde son anda kurtulmuştu ve bizi özgür bırakmak için çalışıyordu. Bazılarımız bunu umdu çünkü o dipsiz karanlıkta ummaktan başka bir şey yapmak deliliğe davet idi.
Ama zaman geçti. Anlatılamayacak kadar uzun, saatlerin kum tanelerine dönüştüğü, zamanın olmadığı yerde zaman geçti, veya biz öyle sandık. Lucifer gelmedi. Eski dostlar kavgaya tutuştu Kuyu’da, şanslı bir kısım Eden’in solundaki topraklardan çağrıldılar - zavallı insanların, Seçilmiş yaratımlarının, kibirlerini ve sonsuz arzularını beslemek için. Onlar Kuyu’dan insani ve zayıf büyüler sayesinde kaçabildiler; kavgaya tutuşanlar birbirlerini yok ederken, bazılarımız hala umut etti…
Bir gün, ya da bir gece, bir delik açıldı Kuyu’da. Umut etmeyi sürdurenler baktılar ve kendilerini Kuyu’nun bile aşağısına bıraktılar. Buraya indik. Dünya. Los Angeles. “Melekler Şehri” diyor ölümlüler buraya, ben ve benim gibiler biliyor ki Meleklerden çok daha değişik şeyler geziyor Los Angeles gecelerinde. Geziyorlar, ve arıyorlar ilk Meleği, Cennet Ordusu karşısında tüm ihtişamı ve güzelliği ile duran Lucifer’i. Cennet’teki her üç melekten birinin aklını çelen meleği arıyoruz. Bazılarımız öç istiyor, onlar Kuyu’da acı çekerken Lucifer neredeydi? Bazılarimiz umut istiyor, deli ve insanlığı terk etmiş olan Tanrı’nın ilk rüyasını, Dünya’da Cennet’i kurmak istiyor. Bazılarımız, sadece ve sadece savaşı bitirmek istiyor. Çünkü gördük, insanın inancının ne kadar kaypak olduğunu gördük ve biliyoruz ki Cennet kapıları artık fildişi ve gümüşten değil, ölü pastan ve kirden oluşuyor. Tanrı gitti, Lucifer yok, Cebril ve Mekhil ise zayıf, yaşlı ve bezgin. Yeni bir savaş istiyorlar, Cennet’i dize getirip Dünya’nın ve ilahi boyutların hakimi olmak istiyorlar; ama, Kuyu’daki gibi, anlaşamıyorlar. “Kim başa geçecek?” diyor bazısı - bazısı ise savaşi istemiyor, Lucifer’i istemiyor. İnsan vücutlarımıza kavuşunca bir şeylerin daha farkına vardık: İnsanın duygularının sonsuzluğu. Ben kafamın derinliklerindeki insanın narin ruhunu korumak istiyorum, başka bir tanesi vücudunu aldiği adamın kızını sevmeyi öğreniyor, başka bir tanesi ise aşkı tadıyor ilk defa; kalbi atıyor, Kuyu’ya düşmeden önceki o son parlak ve kanlı andaki yaşamı hissediyor tekrar ve Tanrı ile ilk Oğlunu boş veriyor…
Değişik bir Dünya imiş burası. Renkli, karanlığı kadar gölgesi, gölgesi kadar ışığı olan bir dünya. Yaratıcının en büyük eseri ile karşılaştık en sonunda, ve onu seviyoruz, onu yok etmek istiyoruz, ona özeniyoruz, onu yönetmek istiyoruz. Derler ki Şeytan her insanın içinde varmış – ben biliyorum ki her Şeytanın içinde insan olamadığı için düştüler…
Kafamın içindeki ses yine ağlamaya başlıyor, bense onu en cok rahatlatan müziği koyuyorum. Gözlerimi kapatıp seviniyorum, Kuyu’dan uzakta olduğuma, Lucifer’den, Yaratıcı’dan, durmadan didişen Zebanilerden, sadece efendileri adına savaş isteyen Meleklerden uzak olduğuma seviniyorum. Kafamın içindeki ağlamaklı sesi şefkat ile okşuyorum; aynı anda aklıma İnanç için olan açlığım geliyor, ama onun sadece bir tahrik olduğunu biliyorum; bırakalım insanlar bana inanmasın da huzur içinde yok olayım gerekirse…
Önce Yaratan vardı.
Haliyle.
Daha sonra, melekler?
Yalan.
Daha sonra sadece Lucifer vardı. “Işık Getiren” dendi ona, çünkü dendi ki ışığı ile boş ve karanlık evrende parlıyordu tıpkı bir deniz feneri gibi ışıyordu Sabahın Oğlu. Derler ki Tanrı ona baktı ve yaratımın gücünü ilk defa gördü. Neden yarattı? Asla sormadık, asla merak etmedik, çünkü bizim işimiz ve amacımız o değildi. O dedi, biz yaptık. Cebrail geldi bir gün, yanında Mikhail ile. Lucifer onlara baktı ve ilk defa gözlerinde değişik bir gün ışığı doğdu: kıskançlık?
Asla bilemeyiz neden, ama hep merak edebiliriz. Neden? Neden Lucifer bir gün Tanrı’ya baktı ve kılıcını çekip “Yanlış yapıyorsun!” diye haykırdı? “Buna nasıl cüret edebildi?” sorusu aklımıza bile gelmedi o gün, ama etti ve bize kalan tüm soru ‘neden’ oldu.
Neden?
Dipsiz bir kuyuda harcanmış milyonlarca yıldan sonra umrumda bile değil aslında. Eh, bu sırada insanlar bize kitaplarında “Zebani” diye isim takmışlar ama unuttukları çok basit bir şey: Biz Melek’tik. Bazılarımız hala Melekleri kıskandıracak bir ışığa sahip. Bazılarımız hala Meleklerin altına kaçırmalarına neden olacak bir güce ve gazaba sahip.
Önce Yaratan vardı, artık nerede bilinmiyor ve kimse sorgulamıyor zaten; dogma öğretmiş kuzu gibi güdülmesi gereken insanlığa, “Tanrı gizemli yürür.”
Tabii.
Önce Yaratan vardı, sonra Lucifer, sonra diğer dört büyük Melek, ama en sonunda Savaş vardı.
Lucifer bir şeyler dedi, ve biz dinledik. Dinledik çünkü bazılarımız gücümüzün sınırlarını merak ediyordu. Bazılarımızın duyguları vardı, tabii ki Tanrı’nın dediğini yapıyorduk, ama hissediyorduk, bazı şeyler yanlıştı, Tanrı gidip geliyordu, emirleri değişmişti, çamura şekil verip o yarattığı şeye durağan bir şekilde bakarken, Tanrı değişmişti.
Ha, tabii ki arada bir yerde “insan” vardı. Hala varlar, ama bakalım ne kadar gelişebilmişler? Onbinlerce yıl sadece kendileri için varolan bir doğada büyük bir gelişme yapmalarını beklerdim, ama sonuç hüsran. Hala hayvanlar gibi bir kana susamışlık, hala zebanileri (ki bu isimden nefret ediyorum!) bile kıskandırabilecek bir yoketme ve tecavüz etme dürtüsü! İnsanlik! Pöh, bu yüzden mi bizi Kuyu’ya hapsettirdin Lucifer! Bu çamurdan yapılma basit ve maymundan sadece bir adım üstteki yaratıklar için mi canımızı, ruhumuzu, melek kanatlarımızı ve onurumuzu feda ettik!
İnsan bu sırada kitaplar yazdı. Tanrı’nın adını politikaya kurban etti, çıkarları için Cennet bahçelerinden parseller satmaya calıştı. Bazılarımız ünlü oldu; ben, okyanusların hakimi Leviathan, ben ki kıtaları yutabilecek Leviathan, balınamsı bir deniz canavarı olarak tarif edildim! Balina ha! Güldüm, o kadar güldüm ki Dünya’ya ayak bastığım ilk gecemde dört tane et parçası ve hayat fazlası insancık ölüverdi! Bir de bakıyoruz Asmodeus’a! Savaşta topuğumun altında üç tane melek kıvranırken, Asmodeus kaçtı ve bir yerlerde yalancı kıçını saklayıp beklemeye koyuldu. Hala aklımda, savaştan kaçan hıçbır korkak cezasız kalmamalı!
Ama burada yolumdan sapıyorum. Basit bir mesaj olacaktı bu. Çoğunuz anlamayacaksınız, çünkü hayatlarınız işlerinizden, bar kenarlarından sürtüp ona buna göz kırpan sevgililerinizden, bir kağıt parçası için kendinizi heba ettiğiniz okullarınızdan oluşuyor! Leviathan! Çoğunuz bu adı bile anımsamayacak kadar kapalısınız, ama böylesi daha iyi… İlk başta düşünecekler ki bu notlar bir delinin kaleminden çıkma, ama aslında bu notlar tüm o kitapların gerçeğinden daha da gerçek olanı bilen birinin, Tanrı’nın karşısında zamanında diz çökmüş, zamanında mızrağını oğullarının kanına bulamış birinin elinden çıkma! Onların ve politikalarının yüzünden Cehennem denilen boş ve dipsiz Kuyu’da sürgüne yollanmış bir Melek’in sözleri bunlar!
İnsanlar, Melekler, Asmodeus ve Lucifer…
Geliyorum! Ve uğruna savaşıp alamadığımız özgürlük için savaşı yeniden başlatıyorum!
Yönetim boşluğu… Bana savaşın sonrasında Kuyu’yu hatırlatıyor. Basit bir benzetme; ölü askerlerdik ve generalimiz – generalden de öte, liderimiz - bizimle beraber esarate düşmemişti.
Önce karmaşa, acı ve bağırış çağırış vardı. Sonra nefret, öfke ve karşı koyamamın verdiği delilik. Üzerine bir de yolumuzu aydınlatacak o ulu ışığın artık sonsuza dek yok olduğunu fark edince işler çığrından çıktı.
Bazıları güçlüydü. Rüyalarına girdiler insanların, hazineler ve bakireler fısıldadılar hırsın kulağına ve Kuyu’dan basit ve ilkel insani büyüler sayesinde kaçtılar. Kolay gibi gözüken bir kaçıştı bu, ama zihinlerini, daha doğrusu, o kırık düşünce parçalarını, Dünya’ya yansıtıp insanları etkilemek isteyenler değiştiler. Sonsuza dek sürecek bir inanç açlığı ile yanıp tutuşmaya başladılar. Bazıları daha bu yolu denedi, ama başarısızlık Cebrail’in anka kılıcı gibi zihinlerini yardı, geride sadece zırvalayan boşluklar bıraktı.
Yönetim boşluğu, dediğim gibi. Bir gün – Kuyu’da hep karanlık hüküm sürdüğü için gün demek yanlış olur belki ama – bir şeyler oldu yaratımda. Sanki gerçekliği bir arada tutan zincirler titredi ve kırıldı. Kırılan zincirler her zaman iyi bir şeydir tutsak için ve bizim için de iyi bir şeydi. Cehennem dediğiniz cezanın kapıları açıldı ve dışarıya hücüm ettik. Açtık.
Çok açtık.
İnanç için, güç için, tekrar yaşam bulmak için, Lucifer’in suratına tükürmek icin, Tanrı’nın ayaklarına kapanmak için, veya Tanrı’nın ayaklarını kesmek için. Meleklerin düşürdüğü kardeşlerimizin öcünü almak için, onların dehşete boyanacak gözlerini oymak için…
Ama öyle olmadı. Bir delik daha vardı Kuyu’nun ötesindeki boşlukta. İçine çekildik, vakum gibi, havuzdaki bir boşluk gibi bizi başka bir fırtına aldı ve Dünya’ya fırlatıverdi.
Vücut ondan sonra geldi.
Önce anlamadım ne olduğunu ama hiçbir melek aptal değildir. Düşmüş bir melek bile ki işte ben oyum! Düşmüş, düşürülmüş, ayağı kaydırılmış, kazık yemiş, sonsuza hapsedilmiş, ihanete uğramış bir melek… Ama aptal değilim.
Çözüm gözlerimin önündeydi.
İnsanlık bitmişti. Eski kudret, eski ışık kalmamıştı insanda. Anlatmadım, ama savaş neden çıktı biliyor musunuz? Çünkü Tek Olan ışığını Lucifer’e vermişti. Bir gün geldi ve Tek Olan bizden sıkıldı ve oyunlar oynamaya başladı. Garip garip şeyler yarattı, kendi kafasında kendisine kardeşler, çocuklar, tek gözlü devler, duru sulardan kadınlar, at vücutlu insan gövdeli mahluklar, ahtapotlar, akbaba kadınlar ve kurtlar yarattı ve onları Eden’in doğusuna attı.
Ama memnun olmadı; asla memnun oldu mu ki? Hayır, ama bir hata yaptı. Büyük bir hata, ona muhteşem bir hasım kazandıracak bir hata. Lucifer’ın ışığından bir parça aldı ve
Şanlı Lucifer baldırı çıplak Cebrail ile aynı kefeye inmek zorunda kaldı. Tanrı, o ışıktan Adem’i yarattı; bilir miydiki o sonsuz kudreti ile Adem’in oğlunun bile ona ihanet edeceğini?
Lucifer ışığını kaybedince bu kilden ve ışıktan yapılma yaratığa secde etmedi. “Hayır,” dedi o kainati sallayan sesi ile ve tüm gerçeklik sustu, “Secde etmeyeceğim!” diye haykırdı ve Tanrı konuştu.
“Git.”
Bu kadar basitti. Lucifer, Mikail’e, Cebrail’e, İsrafil’e ve Azrail’e baktı ve arkasına bakmadan gitti. Gurur ile gitti, bazıları dedi ki Tanrı bilerek yaptı bunu, Lucifer’i bizi test etmek için kullandı ama gercek bize çok uzak oldu hep.
O an kainat sallandı, ve bazılarımız inanmaz gözlerle onun gözyaşlarını gördük…
Bize geldi. “Delirdi,” dedi ve dinledik. Onu nasıl dinlememezlik ederdik ki? O ilkti, birinci ışıktı ve oğuldu. O haklı olmayacaktı da, köpeklerin efendisi Cebrail mi haklı olacaktı?!
Bayrağını kaldırdı ve haykırdı. Deli bir kumandan ile onun eski generali arasında bir seçim yapmamız gerekti ve biz ışığın oğlunu, kandırılmış ve hakkı elinden alınmış olan oğlu seçtik.
Cennet’in ordusundaki her üç melekten biri Lucifer’ın mızrağını öptü ve savaş başladı.
Kaybettik, ama onurlu bir şekilde kaybettik. Hala hatırlıyorum, Goriel iki meleğin kesik kanatlarını havaya kaldırıp zaferi uluyordu, Guvenya kılıcını ulak bir meleğin kalbinden geçiriyordu, ben ise Mikail’in baçtacı Terail’in ölü vücuduna bakıyordum. Kaybettik ama o savaş sonsuzluğa işlendi, akıttığımız ve akan kanımızın renkleri ile.
Şimşek çaktı ve o an bittiğini anladık Ama. Tek Olan çocuklarının birbirini yoketmesini izledi, bekledi ve her zamanki gibi son sözü söyledi.
Gerisi Cehennem işte. Uzun, upuzun ve yorucu, tırmalayıcı, sonsuz bir işkence.
Ama artık bitti ve özgürdüm! Çözümse gözlerimin önünde, ölmekte olan insanlık ve inanç olarak duruyordu. İnsan vücudu kırılgandı, ruhu da öyle. Ama Melek ruhu sonsuzdu, Savaşta ölenlere ne oldu bilmiyorum ama ben sonsuzum en azından.
Şimdi zaman o yönetim boşluğunu doldurmaya geldi.
Tanrı deli veya çekip gitmiş, Melekler komutansız, Zebaniler ise kırılgan. Savaşın küllerinden doğmanın vakti geldi artık ve biliyorum,
Tüm kainat ayaklarımızın altına serilecek. Lucifer veya Tanrı geri döndüğünde ise çok ama çok geç olacak.
Jeremiel
Demon: the Fallen.
Önce Yaratım,
Savaş,
ve Cehennem.
sonra Evler,
Ayrılık,
ve Kudret.
Demon: the Fallen.
Düşmüş Meleklerin Karanlıklar Dünyası maceraları, gerçekleri ve korkunç intikamları.
Girizgahın öneminin kavranmasını dileriz…
Onurhan “ScorpionShard”
Çalıntı: LOST L I B R A R Y  V3.0
Son düzenleyen ozy : 20-10-2006 - 13:35. Sebep: alıntının eklenmesi
#2
BeeLzebuB
Yasaklı kişiler
Mekan: Turkey
Yasaklı kişiler
Mekan: Turkey
Karadüze...
Bir karanlık olacaksa yeryüzünde, bizim tarafımızı tutmalı.
Eğer güneş doğacaksa Bizden uzak olmalı. Karanlıkta yükselmeli bize ait melodiler.
Hep en iyileri olmalı yüzü bize dönük olan alışkanlıklar.
Maskaralar ve gülünç suratlardan, her zaman birşeylerin ardına
saklanmaya mahkum sürtüklerden ve yaratıcı gücü edinemeyen aciz cücelerden
uzak olmak dileği ile kaldıralım kızıl kadehleri gökyüzüne;Bize ait olan senfonilerle.
__________________
Paylaşmak istedim sadece, Bize Ait olduğunu hissettiğim için...
*****************
...in the dark
~~BeeLzebuB~~
Bir karanlık olacaksa yeryüzünde, bizim tarafımızı tutmalı.
Eğer güneş doğacaksa Bizden uzak olmalı. Karanlıkta yükselmeli bize ait melodiler.
Hep en iyileri olmalı yüzü bize dönük olan alışkanlıklar.
Maskaralar ve gülünç suratlardan, her zaman birşeylerin ardına
saklanmaya mahkum sürtüklerden ve yaratıcı gücü edinemeyen aciz cücelerden
uzak olmak dileği ile kaldıralım kızıl kadehleri gökyüzüne;Bize ait olan senfonilerle.
__________________
Paylaşmak istedim sadece, Bize Ait olduğunu hissettiğim için...
*****************
...in the dark
~~BeeLzebuB~~
| |











Benzer Başlıklar
ÖNEMLİ NOT...Demon. The Fallen Üzerine... Önceki günlerde foruma eklediğim The Fallen isimli oyun tanıtımında duyarlı ayyas sakinleri...
Diyarlar - I.Dragonlance Dragonlance Yıldızdoğumu Çağı (Age Of Starbirth) Başlangıçta, hiçbir şey yoktu. Sonra Yüce Tanrı,...
Diyarlar - II.DarkSun DARKSUN DarkSun Hakkında Bilgi Athas... Eskiden yemyeşil ormanları bulunan, denizlerle kaplı bir...