Fight Club
Fight Club
BİRİNCİ BÖLÜM
DÖVÜŞ KULUBÜ
1
TYLER bana garson olarak bir iş buluyor, sonra Tyler ağzıma bir silah sokuyor ve ebedi hayata ilk adım olarak ölmen gerekiyor diyor. Aslında uzun bir süredir Tyler ve ben birbirimizin en iyi dostuyduk. İnsanlar hep sorar, Tyler Durden hakkında bir şeyler biliyor muydum?
Silahın namlusu boğazımın sonuna kadar dayanmış, “Gerçekten ölmeyeceğiz” diyor Tyler.
Dilimle silahın namlusuna açtığımız susturucu deliklerini hissedebiliyorum. Bir silahın çıkardığı sesin en önemli bölümünü genleşen gazlar oluşturur, ve de kurşunun çıkardığı ince sonik bir patlama duyulur, çünkü kurşun çok hızlı gitmektedir. Susturucu yapmak için, silahın namlusuna sadece delik açmanız gerekir, bir sürü delik. Bu delikler gazın kaçmasına ve kurşunun hızının, ses hızının altına düşmesine sebep olur.
Delikleri yanlış açarsanız, silah elinizi uçuracaktır.
“Bu aslında ölüm değil.” diyor Tyler. “Efsane olacağız. Yaşlanmayacağız.”
Namluyu dilimle yanağıma doğru alıp, Tyler sen vampirlerden bahsediyorsun diyorum.
Üstünde durduğumuz bina on dakika içinde burada olmayacak. Buharla dezenfekte edilmiş nitrik asidin yüzde doksan sekiz konsantresini alırsın, ve bu aside üç kat fazla sülfürik asit eklersin. Bunu buz teknesinde yapmalısın. Göz damlası ile damla damla gliserin eklersin. Nitrogliserinin olur.
Bunu biliyorum çünkü Tyler bunu biliyor.
Nitrogliserini talaşla karıştırırsın ve çok güzel bir plastik patlayıcıya sahip olursun. Bir çok kişi nitrogliserini pamukla karıştırıp, sülfat olarak Epsom tuzu ekler. Bu da işe yarar tabi. Bazıları nitro ile parafin kullanır. Parafin hiçbir zaman benim işime yaramadı.
Böylece Tyler ve ağzımda bir silahla ben Parker-Morris Binasının tepesindeyiz ve camların kırıldığını duyuyoruz. Kenardan bir bak. Bu yükseklikte olmamıza rağmen, bulutlu bir gün. Bu dünyanın en yüksek binası ve bu yükseklikte rüzgar her zaman soğuktur. Burası çok sessiz, uzaya gönderilen deney maymunlarından biriymişsin hissi veriyor. Yapmak için eğitilmiş olduğun küçük görevi yapıyorsun.
Bir kolu çek.
Bir butona bas.
Ne yaptığının farkında bile olmazsın, ve sonra zaten ölürsün.
Yüz doksan bir kat yukarıda, çatının ucundan bakınca, aşağıdaki cadde, durup yukarı bakan insanlardan oluşmuş tüylü bir halı ile benek benek olmuş gibi görünüyor. Kırılan cam tam altımızdaki pencerelerden birine ait. Binanın kenarından bir cam patlıyor ve peşi sıra siyah bir buzdolabı kadar büyük altı çekmeceli bir dosya dolabı fırlıyor, tam altımızda binanın sarp yüzünden altı çekmeceli bir dosya dolabı aşağıya düşmeye başlıyor, yavaşça dönerek düşüyor, düştükçe küçülüyor, ve sıkış tepiş kalabalığın ortasına düşüp kayboluyor.
Altımızdaki yüz doksan bir kattan birinde Kargaşa Projesinin Yıkım Ekibindeki uzay maymunları, tarihin her bir kırıntısını parçalayarak, yabanileşiyorlar.
İnsanın her zaman sevdiğini öldürmesi ile ilgili o eski deyiş, aslında iki şekilde de geçerlidir.
Ağzında bir silah varken ve silahın namlusu dişlerinin arasındayken, sadece sesli harflerle konuşabilirsin.
Son on dakikamızdayız.
Binanın bir camı daha patlıyor ve camlar parlayan güvercin sürüsü gibi etrafa püskürüyor, ve sonra Yıkım Ekibi tarafından itilen koyu ahşap bir masa binanın kenarından milim milim çıkıyor ve kalabalığın içinde kaybolan büyülü bir uçan cisim oluyor.
Parker-Morris Binası dokuz dakika sonra burada olmayacak. Yeteri kadar yanıcı jelatini herhangi bir şeyin temel kolonlarına sararsan, dünyadaki her binayı devirebilirsin. Kum torbalarıyla kuvvetlice bastırıp sıkıştırmalısın ki, patlama kolonun karşısındaki garaja değil, doğrudan kolona yönelsin.
Bu nasıl yapılır mavraları hiçbir tarih kitabında yoktur.
Napalm yapmanın üç yolu: Bir, eşit miktarda benzin ve konsantre portakal suyunu karıştırabilirsiniz. İki, eşit miktarda benzin ve diyet kola karıştırabilirsiniz. Üç, karışım koyulaşana dek parçalanmış kedi yavrularını benzinde çözersiniz.
Nasıl sinir gazı yapıldığını sorun bana. Bütün şu çılgın araba bombalarını.
Dokuz dakika.
Parker-Morris Binası devrilecek, bütün yüz doksan dokuz kat, ormandaki ağacın düşüşü gibi yavaşça düşecek. Kereste. Herşeyi devirebilirsiniz. Üstünde durduğumuz binanın, gökyüzündeki bir nokta olacağını düşünmek çok garip.
Tyler ve ben çatının ucunda, ağzımda bir silah ve ben silahın ne kadar temiz olabileceğini düşünüyorum.
Başka bir dosya dolabının binanın kenarından kayışını, çekmecelerin boşluğa açılışını ve beyaz kağıtların havayla yukarı çekilişini ve rüzgarla savruluşunu izlerken, Tyler’ın tüm cinayet-intihar olayını tamamen unutuyoruz.
Sekiz dakika.
Daha sonra kırılmış olan pencereden duman çıkmaya başlıyor. Yıkım Ekibi belki sekiz dakika içinde ilk patlayıcı maddeyi harekete geçirecekler. İlk patlayıcı, temeldeki patlayıcıyı havaya uçuracak, temeldeki kolonlar devrilecek ve Parker-Morris Binasının seriler halindeki fotoğrafları tarih kitaplarına geçecek.
Beş-resimli zaman-eskisi seriler. Burada, bina ayakta. İkinci resimde bina seksen derecelik bir açıda olacak. Sonra yetmiş üç derece. Dördüncü resimdeki kırk beş derecelik açıda bulunan binanın iskeleti çökmeye başlıyor ve kule iskeletin hafif bir kemer oluşturmasına sebep oluyor. Son karede kule, yüz doksan dokuz katın tamamı, Tyler’ın asıl hedefi olan ulusal müzenin üstüne çöküyor.
“Bu bizim dünyamız artık, bizim” diyor Tyler, “ ve tüm bu eski insanlar öldü.”
Bunun nasıl sonuçlanacağını bilseydim, şu anda ölü ve Cennette olduğum için mutluluktan daha fazlasını hissederdim.
Yedi dakika.
Tyler’ın silahı ağzımda, Parker-Morris Binasının tepesindeyiz. Sıralar, dosya dolapları ve bilgisayarlar binanın etrafındaki insan kalabalığının üstüne meteor gibi yağarken ve kırık camlardan duman tüterken ve üç blok aşağıdaki Yıkım Ekibi saate bakarken, bunların hepsini biliyorum: silahlar, anarşi, patlama, hepsi Marla Singer’la ilgili.
Altı dakika.
Burada üçlü bir durum söz konusu. Ben Tyler’ı istiyorum. Tyler, Marla’yı istiyor. Marla beni istiyor.
Ben Marla’yı istemiyorum ve artık Tyler da beni etrafında istemiyor. Şefkat gösterme anlamındaki aşkla ilgili değil bu. Bu, mülkiyetteki mal ile ilgili.
Marla olmadan, Tyler’ın hiçbirşeyi olmazdı.
Beş dakika.
Belki efsane olurduk, belki de olmazdık. Hayır diyorum, ama bekleyin.
Eğer birileri İncil’i yazmamış olsaydı, İsa nerede olurdu?
Dört dakika.
Silahın namlusunu yanağıma itiyorum ve diyorum ki, efsane mi olmak istiyorsun Tyler, seni bir efsane yapacağım. Baştan beri buradaydım.
Herşeyi hatırlıyorum.
Üç dakika.
2
Beni içeride tutabilmek için Bob’un büyük kolları etrafımda kapanırdı ve Bob’un Tanrı’nınkinin büyük olduğunu düşündüğümüz boyutta iri olan yeni terlemeye başlamış göğüsleri arasında karanlıkta sıkışırdım. Kilisenin erkek dolu olan zemininde gezinirken, her gece karşılaşırdık: bu Art, bu Paul, bu Bob; Bob’un geniş omuzları bana ufku hatırlatırdı. Bob’un gür sarı saçları, saç kreminin kendini şekillendirci krema sanması gibiydi, çok gür ve sarı ve kısmen dik.
Kolları boynuma dolanmışken, Bob avcunun ayası ile kafamı, fıçı gibi göğsünden yeni filizlenmiş memelerinin üstüne bastırırdı.
“Her şey iyi olacak” derdi Bob. “Ağla şimdi.”
Bob’un yanan gıda ve oksijeni içinde, dizlerimden kafama kadar, kimyasal reaksiyonlar hissederdim.
“Belki yeteri kadar erken teşhis etmişlerdir,” derdi Bob. “Belki de sadece seminomadır. Seminoma ile neredeyse yüzde yüz kurtulma şansın var.”
Bob’un omuzları kendilerini uzun uzun çekiyor, sonra düşüyor, düşüyor şiddetli hıçkırıklarla düşüyordu. Yukarı çekiyordu. Düşüyor, düşüyor, düşüyordu.
İki yıldır buraya her hafta gelirim ve her hafta Bob bana sarılır ve ben ağlarım.
“Sen ağla” der Bob ve içini çeker ve hıçkırır, hıçkırır, hıçkırır. “Devam et ve ağla.”
Büyük ıslak suratını kafamın üstüne yerleştirir ve ben onun vücudunda kaybolurum. İşte ben bu sırada ağlarım. Boğucu karanlıkta, birinin içine kapanmışken ve becerebileceğin her şeyin sonunda bir çöpe dönüşeceğini görürken ağlamak kolaydır.
Ömrün boyunca gurur duyduğun herşey çöpe atılacak.
Ve ben içeride kayboluyorum.
Ve bu neredeyse bir haftadır uyumaya en yakın olduğum andı.
İşte Marla Singer’la böyle tanıştım.
Bob ağlıyordu çünkü altı ay önce testisleri alınmıştı. Sonra hormon destek terapisi uygulanmıştı. Bob’un göğüsleri vardı, çünkü testosteron oranı çok yüksekti. Testosteron seviyesi yükseltildiğinde, vücut denge kurmak için östrojeni yükseltir.
Ben bu anlarda ağlarım, çünkü hayatın bir hiçtir, hatta hiçlikten öte, bir kayıtsızlıktır.
Östrojen yükselirse, karı gibi memelerin olur.
Sevdiğin herkesin seni reddedeceğini veya öleceğini fark ettiğinde ağlamak kolaydır. Yeterince uzun olan bir zaman diliminde, insanların kurtulma şansı sıfıra düşecektir.
Bob beni seviyor, çünkü benim de testislerimin alındığını düşünüyor.
Trinity Piskoposluğunun bodrumundaki mağaza türü ekoseli kanepelerde, etrafımızda yaklaşık yirmi adam ve bir kadın var, hepsi çiftli olarak birbirine sarılmış ve çoğu ağlıyor. Bazı çiftler öne doğru eğilmiş, kulak kulağa kafaları birbirine yaslanmış, güreşçilerin duruşu gibi birbirlerine kilitlenmişler. Tek kadınla eşleşen adam dirseklerini kadının omuzlarına yerleştiriyor, kadının omuzları adamın elleri arasında ve adamın yüzü kadının ensesine ağlıyor. Kadının yüzü diğer tarafa dönüyor ve eliyle bir sigara çıkarıyor.
Koca Bob’un koltuk altından gözetliyorum.
“Tüm hayatım boyunca” diyor Bob, “neyi neden yaptığımı hiç bilemedim.”
Buradaki Arta Kalan Erkekler Topluluğu, testis kanseri destek grubundaki tek kadın bir yabancının yükü altında sigara içiyor ve gözleri gözlerimi yakalıyor.
Sahtekar.
Sahtekar.
Sahtekar.
Kısa, mat siyah saçlı, Japon çizgi filmlerindeki gibi kocaman gözlü, kaymağı alınmış süt gibi teni olan, koyu güllerle bezenmiş duvar kağıdı desenindeki elbisesinin içinde tereyağı gibi soluk duran bu kadın, Cuma akşamı katıldığım tüberküloz destek grubumda da vardı. Çarşamba akşamı melanoma yuvarlak masa toplantısında da. Pazartesi akşamı Sebatla İnananlar lösemi grubundaydı. Saçının arkasındaki bir bölümden beyaz parlak kafa derisi görünüyor.
Bu tür destek gruplarını aradığınızda, hepsinin muğlak ve iyimser isimleri vardır. Perşembe akşamı gittiğim kan parazitleri grubumun adı Özgür ve Temiz.
Beyin parazitleri için gittiğim grubun adı Yukarıda ve Geride.
Ve Pazar öğleden sonra Trinity Piskoposluğunun bodrumunda Arta Kalan Erkekler Topluluğu grubumda yine bu kadın burada.
Daha kötüsü ise, o bakarken ağlayamamam.
Umutsuz Koca Bob tarafından sarmalanışım ve onunla ağlayışım en sevdiğim bölüm olmalı. Hepimiz, her zaman çok çalışıyoruz. Burası gerçekten rahatlayıp, teslim olduğum tek yer.
Bu benim seyahatim.
İki yıl önce uykusuzluk hastalığım ile ilgili doktoruma gittikten sonra ilk destek grubuma katıldım.
Üç hafta olmuştu ve hala uyuyamamıştım. Üç haftalık uykusuzluktan sonra, herşey beden dışı bir tecrübeye dönüşür. Doktorum “Uykusuzluk daha büyük bir şeyin belirtisidir. Aslında neyin yanlış olduğunu bul. Vücudunu dinle.” dedi.
Ben sadece uyumak istiyordum. 200 miligramlık küçük mavi Amytal Sodyum kapsüllerden istiyordum. Kırmızı ve mavi Tuinal kurşun kapsüller, ruj kırmızısı Seconal’ler istiyordum.
Doktorum kediotu kökü çiğnememi ve biraz daha fazla egzersiz yapmamı söylemişti. Nihayetinde uykuya dalacaktım.
Yüzüm, çürük, bayat bir meyve gibi öylesine çökmüştü ki, öldüğümü sanırdınız.
Doktorum, gerçek acı görmek istersem, Salı geceleri İlk Rabbaniler’e uğramamı söylemişti. Beyin parazitlerini görmemi. Dejenere kemik hastalıklarını görmemi. Organik beyin bozuklukları. Geçip giden kanser hastalarını görmemi.
Ben de gittim.
İlk gittiğim grupta tanışma faslı oldu: bu Alice, bu Brenda, bu Dover. Herkes kafasına dayanmış olan görünmeyen silaha rağmen gülümsüyordu.
Destek gruplarında asla gerçek ismimi vermem.
Chloe isimli küçük bir kadın iskeleti; pantalonunun kıçı üzgün ve bomboş sarkıyor ve Chloe bana beyin parazitleri ile ilgili en kötü şeyin, kimsenin onunla cinsel ilişkiye girmemesi olduğunu söylüyordu. Ölüme, sigorta poliçesinin kendisine yetmiş beş bin papel ödemiş olması kadar yakın olan Chloe’nin tek istediği, son bir kez yatağa yatırılmaktı. İlişki değil, seks.
Bir insan buna ne diyebilir? Demek istediğim ne diyebilirsin ki?
Tüm bu ölüm Chloe’nin birazcık yorgun olmasıyla başladı ve artık tedavi edilmekten sıkılmıştı. Pornografik fimler, evinde pornografik filmler vardı.
Chloe’nin anlattığına göre, Fransız İhtilali’nde hapiste olan kadınlar, düşesler, baronesler, markizler, her neyse, yukarı tırmanan herhangi bir erkeği becerirlermiş. Chloe enseme doğru nefes vermişti. Yukarı tırmanmak. Para vermek, bilebilir miydim? Becermek, vaktin önüne geçmişti.
Fransızlar buna La petite mort derdi.
Eğer ilgimi çekerse, Chloe’nin pornografik filmleri vardı. Nişasta nitrat. Yağlar.
Normal zamanda ereksiyon olurdum. Fakat bizim Chloe, sarı renkli parlatıcıya batırılmış bir iskeletti.
Chloe olduğu gibi görünüyordu, ben ise bir hiçtim. Hiçbirşey bile değildim. Tüylü halıda bir çember etrafında otururken, Chloe’nin omzu benimkini dürtüyordu. Gözlerimizi kapatıyorduk. Rehberli meditasyonda bizi yönlendirme sırası Chole’nindi ve bizi konuşarak huzur bahçelerine götürüyordu. Chloe konuşarak bizi tepedeki yedi kapılı saraya yönlendiriyordu. sarayın içindeydi yedi kapı; yeşil kapı, sarı kapı, turuncu kapı ve Chloe her bir kapıyı açarak, mavi kapı, kırmızı kapı, beyaz kapı, orada ne olduğunu buluyordu.
Gözlerimiz kapalı, acımızın, ayaklarımızın etrafında yüzen ve dizlerimize, belimize, göğsümüze yükselen, iyileştirici bir beyaz ışık topu olduğunu hayal ediyorduk. Çakralarımız açılıyordu. Kalp çakrası. Baş çakrası. Chloe bizi güç hayvanımızla karşılaştığımız mağaralara götürüyordu. Benimki bir penguendi.
Mağaranın zemini buzla kaplıydı ve penguen kaymamı söylüyordu. Hiç çaba sarfetmeden tünellerden ve galerilerden kayıyorduk.
Sonra sarılma vakti geldi.
Gözlerini aç.
Chloe bunun telepatik fiziksel temas olduğunu söylüyordu. Hepimiz birer partner seçmeliydik. Chloe kendini boynuma atıyordu ve ağlıyordu. Evinde askısız iç çamaşırları vardı ve ağlıyordu. Chloe’nin masaj yağları ve kelepçeleri vardı ve diğer elinin saatimin etrafında onbir kez dönüşünü izlerken ağlıyordu.
İki yıl önceki ilk destek grubumda ağlayamamıştım. İkinci veya üçüncü destek grubumda da ağlayamamıştım. Kan parazitlerinde veya bağırsak kanserlerinde veya organik beyin demanslarında da ağlayamamıştım.
Bu, insomniada da böyledir. Herşey çok uzaktadır, kopyanın, kopyasının kopyası. Herşeyin uykusuzluk mesafesinde, hiçbirşeye dokunamazsın ve hiçbirşey sana dokunamaz.
Sonra Bob geldi. Testis kanserine ilk gittiğimde, Bob büyük geyik, büyük peynirli ekmek, tepemde hareket etti ve ağlamaya başladı. Sarılma vakti gelince büyük geyik odanın hemen karşısında dikildi, kolları yanlarında, omuzları yuvarlanmış. Büyük geyik çenesi göğsünde, gözleri şimdiden yaşlarla kaplı, ve küçülmüş. Bodrum katında kendini bana bırakmak için Bob, ayaklarını sürüyerek, dizlerini birleştirip görünmeyen adımlarla bana doğru kaydı.
Ve üstüme doğru çakıldı.
Bob’un büyük kolları bana dolandı.
Koca Bob eskiden bir vücutçuymuş. Tüm o dianabollü salata günlerinden sonra, yarış atı dopingi Wistrol kullanmıştı. Kendi vücut geliştirme salonu, Koca Bob’un bir vücut geliştirme salonu vardı. Üç kere evlenmişti. Ürün tasdiki yapmıştı, yoksa onu hiç televizyonda görmemiş miydim? Göğsünü genişletmekle ilgili nasıl program yapacağın, pratik olarak onun buluşuydu.
Bu tarz dürüstlüğe sahip yabancılar, bende plastik duygular uyandırırlar, ne demek istediğimi anlatabiliyor muyum?
Bob bilmiyordu. Belki huevolarından bir tanesi soyundan gelmişti ve o bunun bir risk faktörü olduğunu biliyordu. Bob bana ameliyat sonrası hormon terapisinden bahsetti.
Çok fazla testosterone alan bir sürü vücut geliştirmeci, karı memesi denen şeye sahip olurdu.
Bob’a huevolar demekle neyi kastettiğini sordum.
Huevolar, dedi Bob. Yumurtalıklar. Fındıklar. Cevherler. Testisler. Toplar. Meksika’da, ki dopingini buradan satın alırsın, onlara “yumurta” denir.
Boşanma, boşanma, boşanma dedi Bob ve bana kendisinin bir yarışmada çekilmiş kocaman ve ilk bakışta çıplakmış gibi görünen resmini gösterdi. Aptalca bir yaşam, diye ekledi, ama kaslarını şişirip, tüylerini tıraş ettikten sonra sahneye çıkınca, vucüt yağın neredeyse yüzde iki oranında parçalanmıştır ve idrar getiren ilaçlar seni dondurmuştur ve dokunulduğunda beton gibi sertsindir, ışıklardan kör, ses sisteminin arka planındaki koşuşturmacasından sağır olduğun sırada hakem bağırır “sağ dörtlünü uzat, kas ve bekle.”
“Sol kolunu uzat, bisepsini kas ve bekle.”
Bu Bob için gerçek hayattan daha iyiydi.
Kansere doğru hızlı bir gidiş. Daha sonra iflas etmişti Bob. İki tane kocaman çocuğu vardı ve Bob’un telefonlarına cevap vermiyorlardı.
Doktoruna göre karı memelerini tedavi etmenin yolu, göğüs boşluğunu kesip, varsa içindeki sıvıyı boşaltmaktı.
Tüm hatırlayabildiğim buydu, çünkü sonra Bob kollarını etrafıma dolayıp, beni tamamen sarmalamak için kafasını üstüme eğmişti. Sonrasında hiçliğin içinde kaybolmuştum, karanlık ve sessiz ve bütün, ve sonunda Bob’un yumuşak göğsünden uzaklaştığımda, Bob’un tişörtünün önünde ağlayan suratımın ıslak bir maskesi kalmıştı.
Bu iki yıl önce, Arta Kalan Erkekler Topluluğu grubuyla geçirdiğim ilk gece olmuştu.
Ondan sonraki hemen hemen her görüşmemizde, Koca Bob beni ağlatmıştı.
Bir daha asla doktora gitmedim. Bir daha asla kediotu kökü çiğnemedim.
Bu özgürlüktü. Tüm umudunu kaybetmek özgürlüktü. Herhangi birşey söylemediğim zaman, grup her zaman en kötüsünü düşünürdü. Daha çok ağlarlardı. Ben de daha çok ağlardım. Yıldızlara bakıp, kayboluş.
Bir destek grubundan eve dönerken, hiç hissetmediğim kadar canlı hissederdim kendimi. Kansere veya kan parazitine yakalanmış değildim; sadece etrafımdaki kalabalık dünya hayatının küçük sıcak merkeziydim.
Ve uyudum. Bebekler bile böyle güzel uyuyamazdı.
Her gece ölüyordum ve her sabah tekrar doğuyordum.
Diriliyordum.
Ta ki bu geceye kadar; başarı ile geçen iki yıldan sonra bu gece, bu kadın beni izlerken ağlayamam. Çünkü dibe vuramıyorum, korunmuş hissedemiyorum. Ağzımın içini o kadar çok ısırıyordum ki, dilim kendini kumaş görünümü verilmiş duvar kağıdı zannediyordu. Dört gündür uyuyamıyordum.
O beni izlerken, ben bir yalancıyım. O sahtekar. Yalancı olan o. Bu gece tanıştırma safhasında, kendimizi tanıttık: ben Bob, ben Paul, ben Terry, ben David.
Asla gerçek ismimi vermem.
“Bu kanser, değil mi?” dedi
Sonra “Tamam, merhaba, ben Marla Singer” dedi.
Kimse Marla’ya ne tür bir kanser olduğunu söylemedi. Sonra hepimiz içimizdeki çocuğu koruma işiyle meşgul olduk.
Adam hala ensesine ağlarken, Marla sigarasından bir nefes daha çekti.
Onu Bob’un titreyen memeleri arasından izliyordum.
Marla’ya göre ben bir sahtekarım. Onu gördüğüm ikinci geceden beri uyuyamıyorum. Hala daha buradaki ilk sahtekar bendim, evet belki buradaki herkes, hatta büyük geyik Koca Bob bile, yaraları, öksürmeleri ve tümörleri ile dalga geçiyordu.
Şu şekillendirilmiş saçına bakın.
Marla sigara içiyor ve göz gezdiriyordu.
İşte bu dakikada, Marla’nın yalanı benim yalanımı yansıtıyor, ve bütün görebildiğim şey yalanlar. Onların tüm gerçekliğinin ortasında. Herkes en büyük korkusunu paylaşmak için çaba sarfedip, risk alırken, ve ölümleri hızla yaklaşıyorken ve bir silahın namlusu boğazlarına dayanmışken. Evet, Marla sigara içiyor ve etrafa göz atıyor, ve ben ağlayan bir kilimin altına gömülmüşüm ve aniden sanki önemsiz bir olaymışcasına, ölüm ve ölmek videodaki plastik çiçeklerle aynı önemi taşımaya başlıyordu benim için.
“Bob, beni eziyorsun” diye fısıldamaya çalışıyorum, sonra vazgeçiyorum. Sesimi alçaltarak “Bob” diyorum, sonra avazım çıktığı kadar bağırmaya başlıyorum. “Bob, tuvalete gitmem lazım.”
Banyodaki lavabonun üstünde bir ayna var. Eğer örnek kopya ediliyorsa, Marla Singer’ı beyin parazitleri destek grubum Yukarıda ve Geride’de görecektim. Marla orada olacaktı. Tabii ki, Marla olacaktı ve onun yanında oturuyor olacaktım. Tanıştırılma bölümünden ve sarayın yedi kapısının ve iyileştirici beyaz ışık topunun bulunduğu ve çakralarımızın açıldığı rehberli meditasyondan sonra, sıra birbirimize sarılmaya geldiğinde, bu küçük orospuyu yakalayacaktım.
Kolları iki yanında dümdüz dururken, dudaklarımı kulaklarına yapıştıracak ve Marla, seni büyük sahtekar, çık dışarı diyecektim.
Bu, hayatımdaki tek gerçek şey ve sen onu berbat ediyorsun.
Sen, büyük turist.
Bir daha ki karşılaşmamızda, Marla, sen buradayken ben uyuyamam diyecektim. Buna ihtiyacım var. Git buradan.
3
Uluslararası Air Harbor Havalimanında uyanırsın.
Her kalkışta ve inişte, veya uçak bir yöne yattığında, çakılması için dua ettim. Çünkü zavallı bir şekilde öleceğimiz ve cesetlerimizin bir uçağın gövdesinde tütün gibi paketleneceği düşüncesi, narkoz etkisi yapar ve uykusuzluğuma iyi gelirdi.
Tyler Durden’la böyle tanıştım.
O’Hare’de uyanırsın.
LaGuardia’da uyanırsın.
Logan’da uyanırsın.
Tyler yarım gün bir sinemada makinist olarak çalışıyordu. Yapısı gereği, Tyler sadece gece işlerinde çalışabiliyordu. Bir makinist hastalandığında, birlik Tyler’ı arıyordu.
Bazı insanlar gece insanıdır. Bazıları gündüz insanı. Ben sadece gündüzleri çalışabilirim.
Dulles’te uyanırsın.
Eğer iş seyahatinde ölürsen, hayat sigortası üç misli para öder. Rüzgarın uçağa bıçak etkisi yapması için dua ettim. Uçağın türbinlerinin pelikanları yutması, vidaların gevşemesi ve kanatların buz tutması için dua ettim. Uçağın kalkış pistinde yol almaya başladığı ve flapların açıldığı ve koltuklarımızın dik pozisyona ve servis sehpalarımız kapalı duruma getirildiği ve tüm kişisel bagajlarımızın tepedeki kompartmanda yer aldığı ve sigaralarımızın söndürüldüğü ve kalkış pistinin bittiği kalkış esnasında uçağın çakılması için dua ettim.
Love Field Havaalanında uyanırsın.
Eğer sinema yeterince eskiyse Tyler makinist odasında değiştirmeler yapardı. Değiştirme yapabilmek için, biri çalışır vaziyette iki tane projektör olması gerekir.
Bunu biliyorum, çünkü Tyler bunu biliyor.
İkinci projektörde bir sonraki film makarası hazır bulunur. Çoğu film, belli bir sıra ile gösterilen altı veya yedi adet küçük film makarasından ibarettir. Yeni sinemalarda, tüm makaralar, beş fitlik bir makaraya aktarılmıştır. Böylece iki tane projektör olması ve değiştirme yapılması, bir ileri bir geri makara takılması, birinci ve ikinci makarayı hazırlayıp, birinci makara bittikten sonra ikinci projektörü çalıştırıp, birinci projektöre üçüncü makarayı yerleştirmek gerekmez.
Makara takmak.
SeaTac havaalanında uyanırsın.
Tek yapraklı uçuş koltuk kartındaki insanları incelerdim. Okyanusta yüzen bir kadın, kumral saçları arkasında uçuşuyor ve koltuk yastığı göğsüne bağlanmış. Gözleri kocaman açılmış, ama kadın ne gülüyor, ne de somurtuyor. Başka bir resimde, Hindu inekleri kadar sakin olan insanlar, tavandan sarkan oksijen maskelerine doğru uzanıyorlar.
Bu acil durum olmalı.
Aman Tanrım.
Kabin basıncını kaybediyoruz.
Aman Tanrım.
Willow Run Havaalanında uyanırsın.
Eski sinemalar, yeni sinemalar, filmlerin bir sinemadan ötekine taşınması, Tyler filmi orijinal altı yada yedi makaralık haline döndürüyor. Küçük makaraları iki adet çelikten yapılmış altıgen çantaya yerleştiriyor. Çantaların üstünde kulpu var. Bir tanesini kaldırınca, insanın omzu yerinden çıkıyor. O kadar ağırlar.
Tyler aynı zamanda bir garson, şehir merkezinde bir otelde masaları bekliyor ve sinema makinistleri birliğine bağlı olarak makinistlik yapıyor. Uyuyamadığım bütün o gecelerde Tyler ne kadar çalışmıştı bilmiyorum.
İki projektörle film oynatan eski sinemalarda, makinist tam zamanında makaraları değiştirebilmek için projektörlerin başında bekler, böylece izleyiciler makara değişimini fark etmezler. Perdenin sağ üst köşesindeki beyaz noktalara bakmalısınız. Bu uyarıdır. Filmi izlerken dikkat edin, bir makaranın sonunda perdedeki iki beyaz noktayı göreceksiniz.
Bunlara sinemacılıkta “sigara yanığı” deniyor.
İlk beyaz nokta, iki-dakika uyarısı. İkinci projektörü çalıştırırsın ki, istenilen hıza ulaşsın.
İkinci beyaz nokta, beş-saniye uyarısı. Heyecan. İçine bakınca seni kör eden ksenon ampullerinden dolayı acayip sıcak olan odada, iki projektör arasında dikilirsin. Perdede ilk nokta çakar. Filmin sesi, perdenin arkasındaki büyük hoparlörden gelmektedir. Makinistin odası ses geçirmezdir, çünkü içerde filmi lensten saniyede altı fit, bir fitte on çerçeve, altmış çerçeveyi bir saniyede geçiren bir zincir dişlisi raketi var, ve eski model mitralyöz gibi gürültü yapıyor. Çalışmakta olan iki projektörün arasında durup, ikisinin de kapatma kolunu tutarsın. Gerçekten eski olan projektörlerde, makara verici çemberinin üstünde bir alarm olur.
Film televizyonda oynatıldığında bile, beyaz noktalar hala orada olurlar. Uçakta gösterildiklerinde bile.
Filmin çoğu alt film makarasına aktarılırken, alt film makarası yavaş yavaş, verici makara daha hızlı döner. Bir makaranın sonunda, verici makara öyle hızlı döner ki, alarm çalmaya başlar ve kısa bir süre sonra bir değiştirme yapılması gerektiğini ikaz eder.
Karanlık, projektörlerdeki ampullerden sıcaktır ve alarm çalmaktadır. Çalışmakta olan iki projektörün arasında durup, ikisinin de kapatma kolunu tutarsın ve perdenin köşesine bakarsın. İkinci nokta parlar. Beşe kadar sayarsın. Kapatma kollarından birini kapatırken, aynı anda diğerini açarsın.
Değiştirme.
Film devam eder.
İzleyicilerden hiçbirinin ne olduğu konusunda bir fikri yoktur.
Verici makaranın üstünde alarm vardır, çünkü böylece makinist uyuklayabilecektir. Film makinistleri yapmaları gerekenden çok daha fazlasını yaparlar. Her projektörün alarmı yoktur. Evde, bazı geceler karanlık yatağından fırlar ve makinist odasında uykuya dalmış olduğun ve bir değiştirmeyi kaçırdığın korkusuyla uyanırsın. İzleyiciler sana küfür ediyordur. Çünkü izleyicilerin filmle ilgili hayalleri yıkılmıştır, ve müdürün sinema makinistleri birliğini aramaktadır.
Krissy Field havaalanında uyanırsın.
Gittiğim her yere seyahat etmenin güzel yanı, küçük hayatlardan ibaret olmasıdır. Bir otele giderim, küçük bir sabun, küçük şampuanlar, tek kişilik margarin, küçük bir lavabo ve tek kullanımlık diş fırçası. Standart uçak koltuğuna yerleşirsin. Bir dev gibisindir. Tek problem omuzlarının çok büyük olmasıdır. Alice Harikalar Diyarında türü bacakların birden öyle uzar ki, önde oturan kişinin ayaklarına değer. Akşam yemeği gelir, minyatür bir kendin pişir Cordon Bleu hobi kiti, bir şeylerle oyalanıp, vakit geçirmen için verilen bir kartondan ev yapma projesi gibidir.
Pilot kemerlerimizi bağlamamız için tepedeki kemer ikazını açar, ve kabin görevlisi dolaşıp durmamamızı rica eder.
Meigs Field havaalanında uyanırsın.
Bazen Tyler karanlıkta uyanır ve makara değiştirmeyi unuttuğunu, yada filmin bozulduğunu yada filmin projektörün içine kaçıp, zincir dişlisinin soundtrack’e delikler açtığını düşünerek korkudan titrerdi.
Film zincir dişlisinden geçtikten sonra, ampülün ışığı soundtrack’in içinden parlar ve her bir dişli deliğinden ışık saçıldıkça, konuşma yerine, vop vop vop şeklinde helikopter pervanesi sesi gibi bir ses duyulur.
Bir makinistin yapmaması gereken daha neler vardır: Tyler bir filmin en iyi sahnelerinden slaydlar yapar. Herkesin hatırlayabileceği, önden çırılçıplak çekilmiş bir sahnenin bulunduğu ilk filmde, çıplak aktrist Angie Dickinson vardı.
Bir zaman sonra filmin bir kopyası Batı Yakasından Doğu Yakasındaki sinemalara gönderilmişti, ve çıplak sahne gitmişti. Bir makinist bir kare çıkarmıştı. Diğeri başka bir kareyi. Herkes Angie Dickinson’ın çıplak bir slaydını yapmak istemişti. Porno sinemalara girmişti ve bu makinistler destansı koleksiyonlar yapmışlardı.
Boeing Tarlasında uyanırsın.
LAX’de uyanırsın.
Bu geceki uçuşumuz hemen hemen boş, kolçakları kaldırıp, gerinmekten çekinmeyin. Gerinirsin, zigzag, dizler bükülmüş, bel bükülmüş ve dirsekler üç dört koltuk ileriye uzanmış. Saatimi, Pasifik, Dağ, Merkezi veya Doğu zamanına göre iki saat önceye veya üç saat ileriye ayarlıyorum; bir saat kaybedersin veya bir saat kazanırsın.
Bu senin hayatındır ve zamanın birinde bir dakika içinde sona erecektir.
Cleveland Hopkins’te uyanırsın.
Tekrardan SeaTac havaalanında uyanırsın.
Makinistsen, yorgun ve sinirliysen, ve özellikle de sıkılmışsan, senden önceki makinistler tarafından toplanıp daha sonra odaya saçılmış pornografik kareleri alırsın ve atağa geçmiş olan kırmızı bir penis veya esneyen ıslak bir vajinadan ibaret olan bu kareleri, başka türden bir filmin içine eklersin.
Seyahat eden bir aile tarafından geride bırakılan ve evlerine dönmek zorunda olan kedi ile köpeğin hikayesinin anlatıldığı hayvan maceraları türünde bir film bu. Üçüncü makarada, kendilerine insan sesi verilmiş olan ve birbirleriyle konuşan kedi ile köpek çöpten yemek yedikten hemen sonra, bir saniyelik bir ereksiyon sahnesi görülür.
Bunu yapan Tyler’dır.
Tek bir kare perdeden saniyenin altmışta biri hızla geçer. Bir saniyeyi eşit altmış parçaya böl. İşte ereksiyonun süresi o kadardır. Sinemanın dört katlı bina yüksekliğinde uzanan perdesi büyüklüğünde, kaygan, kırmızı ve iğrenç, ama kimse onu fark etmiyor.
Tekrar Logan havaalanında uyanırsın.
Bu seyahat etmek için berbat bir yol. Patronumun katılmak istemediği toplantılara gidiyorum. Notlar alıyorum. Size geri dönüyorum.
Nereye gidersem gideyim, her zaman aynı formülü uyguluyorum. Bozulmamış sırrı saklıyorum.
Basit bir aritmetik.
Problem hikayesi.
Şirketim tarafından üretilen bir araba Chicago’dan ayrılıp, saatte 60 mille batıya giderken, yan difransiyel kilitlenip, araba kaza yaparsa, ve içeride sıkışan herkes yanarsa, şirketim geri alım yapar mı?
Alandaki araçların sayısı alınır (A), olası hata oranı ile çarpılır (B), çıkan sonuç, mahkeme dışı bir anlaşma sağlanması için gereken ortalama giderle çarpılır (C).
A çarpı B çarpı C eşittir X. Geri alım yapmazsak, X bu işin bize kaça patlayacağıdır.
Eğer X geri alım maliyetinden yüksekse, arabaları geri alırız, kimse de yaralanmaz.
Eğer X geri alım maliyetinden düşükse, geri alım yapmayız.
Gittiğim her yerde, yanmış veya tarumar olmuş bir arabanın kasası beni bekliyor olurdu. İskeletlerin nerede olacağını bilirdim. Bunun benim iş emniyetim olduğunu varsayın.
Otel zamanı, restoran yemeği. Gittiğim her yerde, Logan’dan, Krissy’e, ordan Willow Run’a yanımda oturan insanlarla küçük arkadaşlıklar kurardım.
Yanımda oturan tek kullanımlık arkadaşıma, geri alım kampanyası koordinatörü olduğumu, fakat aslında bulaşıkçı olarak kariyer yapmayı hedeflediğimi söylüyorum.
Tekrar O’Hare’de uyanırsın.
Ondan sonra Tyler her filmin içine bir penis koymaya başladı. Özellikle kapanışlara, veya Grand Kanyon’a bir vajina yansıması, Sinderella Prensi ile dans ederken dört kat uzunluğunda ve basınçtan şişmiş bir penis, ve insanlar izliyordu. Kimse şikayet etmiyordu. İnsanlar yiyip içiyorlardı ama gece olunca herşey aynı olmuyordu. Hastalanıyorlar veya ağlamaya başlıyorlardı ama nedenini bir türlü çözemiyorlardı. Tyler’ı ancak bir sinekkuşu yakalayabilirdi.
JFK havaalanında uyanırsın.
İniş anında bir tekerlek piste değip gümbürtü çıkartınca, uçak o yana yatıp, düzelmekle, yuvarlanıp gitmek arasında kararsız kaldığı anlarda erir, şişerim. O anda, hiçbir şeyin önemi yoktur. Yıldızlara bakarsın ve kaybolup gidersin. Bavulunun hiçbir önemi yoktur. Hiç bir şeyin önemi yoktur. Ağzındaki kötü kokunun önemi yoktur. Pencereden dışarısı karanlıktır ve türbin motorları geriye doğru kükrer. Kabin, türbinlerin kükremesi altında yanlış bir açıda bulunmaktadır ve bundan sonra bir masraf listesi daha vermek zorunda değilsindir artık. Yirmi beş doların üstündeki harcamalar için fatura alman gerekmemektedir. Bir kez daha saçını kestirmek zorunda değilsindir.
Bir gümbürtü daha ve ikinci tekerlek asfalta vurur. Yüzlerce emniyet kemerinin kısa ve kesik seslerle açılmasının ardından, neredeyse birlikte öleceğin tek kullanımlık arkadaşın der ki:
Umarım bağlantıyı koparmazsın.
Aa evet ben de umarım.
Ve işte bu hayatının tekrardan ne kadar uzadığıdır. Ve hayat devam eder.
Ve her nasılsa, kaza ile, Tyler’la tanıştık.
Seyahat zamanıydı.
LAX’de uyanırsın.
Tekrar.
Tyler’la, çıplaklar plajına gittiğimde tanıştık. Yaz sonuydu ve çok uykuluydum. Tyler çıplaktı ve terliyordu, her yanı kum içindeydi. Saçları ıslaktı, tel tel olmuş ve suratına yapışmıştı.
Tyler bizim karşılaşmamızdan çok öncedir buralardaydı.
Sörfle denizden gelen kereste parçalarını çekiyordu ve onları kumsala sürüklüyordu. Islak kumda kerestelerle neredeyse yarım bir daire yapmıştı ve kerestelerin arasında sadece yarım inçlik mesafe vardı. Dört tane kütük vardı ve uyandığımda Tyler beşinci kütüğü plaja sürüklüyordu. Sonra kütüğün bir ucunda bir çukur kazdı ve diğerin ucundan kaldırıp, kütüğü bu çukura kaydırdı, kütük hafif eğimli bir şekilde duruyordu.
Plajda uyanırsın.
O sırada plajda bir tek biz vardık.
Tyler eline aldığı bir çubukla kuma birkaç fitlik düz bir çizgi çizdi. Sonra da, yan duran kütüğün altını kumla besleyerek kütüğü iyice dikleştirdi.
Bunu izleyen tek kişi bendim.
“Saatin kaç olduğunu biliyor musun?” diye seslendi Tyler.
Her zaman saat takardım.
“Saatin kaç olduğunu biliyor musun?”
Nerede , diye sordum.
“Tam burada” dedi Tyler, “şu anda.”
Öğleden sonra 4:06’ydı.
Bir süre sonra Tyler kuma diktiği kütüklerin gölgesine bağdaş kurarak oturdu. Birkaç dakika oturduktan sonra, kalkıp yüzdü, sonra da bir tişört ve pantolon giyerek gitmeye hazırlandı. Sormak zorundaydım.
Ben uyurken, Tyler’ın ne yaptığını sormak zorundaydım.
Farklı bir yerde ve farklı bir zamanda uyanmış olsaydım, farklı bir insan olarak mı uyanırdım?
Tyler’ın sanatçı olup olmadığını sordum?
Tyler omuz silkti ve kuma diktiği beş kütüğün tabanının daha geniş olduğunu gösterdi. Kuma çizdiği çizgiyi gösterip, her bir kütüğün yaratacağı gölgeyi bu çizgi ile nasıl hesapladığını söyledi.
Bazen uyanırsın ve nerede olduğunu sorman gerekir.
Tyler kütüklerle, dev bir el gölgesi yaratmıştı. O anda parmaklar Nosferatu kadar büyüktü, fakat başparmak diğerlerine göre çok küçüktü, ama saat dört otuzken el mükemmel görünüyordu dedi. Dev gölge el bir dakikalığına mükemmeldi ve o bir dakika boyunca Tyler kendi yarattığı mükemmelliğin ayasında oturmuştu.
Uyanırsın, hiçbir yerdesindir.
Bir dakika yeterli dedi Tyler, insanın bunun için çok çalışması gerekebilir ama bir dakikalık bir mükemmellik için harcanan çabaya değer. Mükemmellikten bekleyebileceğinin en fazlası bir dakikadır.
Uyanırsın, ve bu yeterlidir.
Adı Tyler Durden’dı, birliğe bağlı olarak sinema makinistliği ve şehirdeki bir otelde garsonluk yapıyordu ve bana telefon numarasını vermişti.
Biz işte böyle tanışmıştık.
4
O gece bütün olağan beyin parazitleri oradaydı. Yukarıda ve Geride Destek Grubunun mevcudu her zaman çok olurdu. Bu Peter. Bu Aldo. Bu Marcy.
Selam.
Tanıştırma safhası, hey millet, bu Marla Singer ve ilk kez bize katılıyor.
Selam Marla.
Yukarıda ve Geride Destek Grubunda, öncelikle Sorunumuzu Bulma Bölümü ile başlardık. Gruba asla Parazitik Beyin Parazitleri Grubu denmezdi. Hiç kimsenin ağzından “parazit” kelimesi duyulmazdı. Herkes her zaman iyileşme yolundaydı. Ah evet, bu yeni bir iyileştirme yoluydu. Herkes her zaman köşeleri daha yeni dönmüş olurdu. Fakat hala her yerde beş-günlük baş ağrısının izleri bulunurdu. Kadının biri isteksizce akan gözyaşlarını silerdi. Herkesin yakasında isminin yazılı olduğu bir kart bulunurdu ve bir yıldır her Salı karşılaştığın bu insanlar yaklaşarak, elini sıkmak için ellerini uzatırlar ve yakandaki karta bakarlardı.
Tanıştığımızı sanmıyorum.
Kimse parazit demezdi. Ajan derlerdi.
Tedavi demezlerdi. İyileştirme derlerdi.
Sorunumuzu Bulma Bölümünde, adamın biri ajanın omurgasına sıçradığını ve şimdi birden sol elini kontrol altında tutamadığını söylerdi. Bir diğeri, ajanın beyin astarını kuruttuğunu ve artık beyninin kafatasının içinden çekildiğini ve bunun ağrıya yol açtığını söylerdi.
En son buraya geldiğimde, Chloe isimli kadın bize sevinçli bir haber vereceğini müjdelemişti. Oturduğu tahta sandalyeden kalkarak, artık ölümden korkmadığını söylemişti.
En son gece, tanıştırılma ve Sorunumuzu Bulma Bölümlerinden sonra, isim kartında Glenda yazan, tanımadığım bir kız, Chloe’nin kız kardeşi olduğunu ve Chloe’nin geçen Salı sabah saat ikide öldüğünü söyledi.
Bu çok güzel olmalıydı. Sarılma vakti gelince Chloe, iki yıldır bana sarılıp ağlardı ve şimdi ölmüştü, ölüp toprağın altına girmişti, külleri bir kavanoza, bir türbeye veya mahzene doldurulmuştu. Bu, bir gün düşünüp, ortalıkta gezerken, bir sonraki gün soğuk bir gübre ve solucan yemi olduğunun kanıtıydı. Bu büyüleyici ölüm mucizesiydi ve öbürü için olmasaydı, çok güzel bir şey olacaktı.
Marla.
Ve Marla tüm beyin parazitlerinin içinde tek başına durup, bana bakıyordu.
Yalancı.
Sahtekar.
Marla sahtekardı. Sahtekar olan oydu. Etraftaki herkes ürküp, çekindiğinde ve bağırarak düştüğünde, ve kot pantolonlarının ağı koyu mavi olduğunda, bu büyük bir harekettir.
Bu gece rehberli meditasyonun bana hiçbir faydası olmayacak. Sarayın yedi kapısının ardında, yeşil kapının, portakal rengi kapının ardında Marla var. Mavi kapının ardında Marla dikiliyor. Yalancı. Güç hayvanımın bulunduğu mağaraya yöneliyorum ve güç hayvanım Marla oluyor. Sigarasını tüttürüyor. Gözlerini döndürüyor. Yalancı. Siyah saç ve yastık gibi kalın Fransız dudaklar. Sahtekar. Koyu deriden İtalyan modeli kanepe gibi dudaklar. Kaçışın yok.
Chloe içten bir yaratıktı.
Chloe, Joni Mitchell’in gülen ve bir partide ortada salınarak gezerken herkese son derece iyi davranan iskeleti gibiydi. Chloe’nin bir böcek büyüklüğündeki popüler iskeletini, kendi iç organlarının mahzen ve galerilerinde sabahın saat ikisinde koşuşturduğunu gözünde canlandır. Siren misali nabzı, on saniye, dokuz saniye, sekiz saniye sonra ölüme hazırlan diye duyuru yapıyor. Ölüm, yedi saniye sonra başlayacak, altı saniye…
Chloe o gece kendi toplardamarlarının dehlizlerinde koşuşturdu ve sıcak akkan veren tüpleri patladı. Sinirler dokunun içinden elektrik telleri gibi yüzeye çıktı. Dokusunun içindeki apseler, sıcak beyaz inciler gibi şişti.
Tepesindeki siren duyuru yapmaya devam etti; on saniye içinde iç kısımların tahliye edilmesine hazır olun, dokuz saniye, sekiz saniye, yedi.
Ruhunuzu on saniye içinde teslim etmeye hazır olun, dokuz, sekiz, yedi.
Chloe bitik böbreklerindeki azalmış olan böbrek suyunun içinde daldı.
Ölüm beş saniye içinde başlayacak.
Beş, dört.
Dört.
Parazitli hayat kurtarma spreyi Chloe’nin kalbini boyadı.
Dört, üç.
Üç, iki.
Chloe boğazındaki pıhtılaşmış astara elleriyle tırmandı.
Ölüm üç saniye içinde başlayacak, iki.
Ay ışığı Chloe’nin açık ağzından içeri girdi.
Son nefesini almaya hazırlan, şimdi.
Boşalt.
Şimdi.
Ruhsuz bir beden.
Şimdi.
Ölüm başlıyor.
Şimdi.
Bu his çok güzel olmalı, hala kollarımda olan Chole’nin o tatlı karmaşasını hatırlamak ve Chloe şimdi bir yerlerde ve ölü.
Ama hayır, Marla tarafından izleniyorum.
Rehberli meditasyonda içimdeki çocuğu kucaklamak için kollarımı açıyordum ve içimdeki çocuk sigarasını tüttüren Marla oluveriyor. İyileştirici beyaz ışık topu yok. Yalancı. Çakralar yok. Çakralanızın çiçekler gibi açıldığını ve her birinin ortasında tatlı bir ışığın yavaşça patladığını hayal edin.
Yalancı.
Çakralarım açılmıyor.
Meditasyon bittiğinde, herkes esneme hareketleri yapıyor ve kafalarını döndürüyor ve hazırlık olsun diye birbirlerinden destek alıp ayaklarına doğru eğiliyorlar. Tedavi edici fiziksel temas. Sarılmak için üç adım atıp, gözlerini bana dikmiş olan Marla’nın önünde duruyorum, bir yandan da sıradaki diğerlerini kesiyorum.
Haydi yakınımızdaki birini kucaklayalım.
Kollarımla Marla’yı mengene gibi sıkıştırıyorum.
Bu akşam sizin için özel olan birini seçin.
Marla’nın sigaradan elleri göğsünde kavuşmuş.
Nasıl hissettiğinizi o kişiye anlatın.
Marla’nın testis kanseri yok. Marla’nın tüberkülozu yok. O ölmüyor. Tamam, o saçma sapan felsefeye göre, hepimiz öleceğiz, ama Marla Chloe’nin öldüğü anlamda ölmüyor.
Birbirinize sarılın ve birbirinizi paylaşın.
Evet Marla, elmaları sever misin?
Kendinizi tamamen paylaşın.
Evet Marla, çık dışarı. Çık dışarı. Çık dışarı.
Git ve ağlaman gerekiyorsa, başka bir yerde ağla.
Marla bana bakıyor. Gözleri kahverengi. Kulak memeleri, küpe deliklerinin etrafında büzüşmüş, küpeleri yok. Çatlamış dudakları, derisi öldüğü için buz gibi duruyor.
Evet durmayın, ağlayın.
“Sen de ölmüyorsun” diyor Marla.
Etrafımızdaki çiftler birbirlerine destek olmuş vaziyette ağlayıp, hıçkırıyorlar.
“Eğer beni ispiyonlarsan,” diyor Marla, “ben de seni ispiyonlarım.”
O zaman haftayı böleriz diyorum. Marla kemik hastalıklarını, beyin parazitlerini ve tüberkülozu alabilir. Testis kanseri, kan parazitleri ve organik beyin bozuklukları bende kalacak.
“Bağırsak kanseri ne olcak?” diyor Marla.
Kız ödevini yapmış.
Bağırsak kanserini böleriz. Her ayın ilk ve üçüncü Pazarları o gider.
“Hayır” diyor Marla. Hayır, o hepsini istiyor. Kanserler, parazitler. Marla’nın gözleri inceliyor. Kendini bu kadar mükemmel hissedebileceği aklının ucundan bile geçmemişti. Kendini canlı hissediyor. Derisi temizleniyor. Tüm hayatı boyunca hiç ölü bir insan görmemişti. Hiç gerçek anlamda hayati duyguları yoktu, çünkü onun buna ters düşecek herhangi bir şeyi olmamıştı. Ama şimdi ölenler ve ölüm vardı, kayıp ve kızgınlık vardı. Ağlama ve titreme, terör ve pişmanlık. Artık hepimizin nereye gittiğini biliyordu, ve hayatının her bir dakikasını hissediyordu.
Hayır, hiç bir grubu terk etmiyordu.
“Hayır, tekrar eski hayatıma geri dönemem.” diyor Marla. “Kendimi iyi hissetmek, nefes aldığımı hatırlamak için eskiden bir cenaze evinde çalışıyordum. Ya kendi alanımda bir iş bulamazsam.”
O zaman eskiden çalıştığın cenaze evine dönersin diyorum.
“Bununla kıyaslandığında cenazeler hiçbir şeydir.” diyor Marla. “Cenazeler sadece soyut birer merasimdir. Burada gerçek bir ölüm tecrübesi var.”
Etrafımızdaki çiftler birbirlerinin göz yaşlarını siliyor, iç çekiyor, birbirlerinin sırtlarını sıvazlıyor ve ayrılıyorlar.
İkimizin bir arada yapamayacağını söylüyorum.
“Öyleyse gelme.”
Buna ihtiyacım var.
“O zaman cenazelere git.”
Herkes birbirinden ayrılmış ve son dua için el ele tutuşuyor. Marla’nın kollarımdan ayrılmasına izin veriyorum.
“Ne kadar zamandır buraya geliyorsun?”
Kapanış duası.
İki yıldır.
Dua çemberindeki bir adam elimi tutuyor. Başka bir adam Marla’nın elini tutuyor.
Bu dualar başladığında genellikle benim nefesim tükenmiş olur. Tanrım bizi bağışla. Bizi kızgınlığımızla ve korkumuzla bağışla.
Marla fısıldamak için kafasını çeviriyor “İki yıl?”.
Tanrım bizi bağışla ve bizi koru.
Bu iki yıl içinde beni tanıyan herkes ya öldü ya da iyileşip, bir daha geri gelmedi.
Bize yardım et ve bize yardım et.
“Tamam” diyor Marla, “tamam, tamam testis kanserini alabilirsin.”
Koca Bob’un üstümde ağlayışını hatırlıyorum. Teşekkürler.
Bizi kaderimizle birleştir. Bize barış ihsan et.
“Teşekkür etmene gerek yok.”
Marla ile böyle tanıştım.
5
Güvenlik masası yetkilisi bana herşeyi açıkladı.
Bagaj görevlileri saat gibi tıklayan bir bagajı önemsemezler. Güvenlik masası yetkilisi bagaj görevlilerine Atıcılar diyordu. Modern bombalar artık tıklamıyorlardı. Fakat titreyen bir bagaj olduğunda, bagaj görevlileri, yani Atıcılar polisi aramak durumundaydı.
Tyler ile birlikte yaşamak zorunda kalmamın sebebi, çoğu havayolunun titreşimli bagajlarla ilgili olarak aldıkları önlemle bağlantılıydı.
Dulles’dan dönerken, her şeyim bir tek çantanın içindeydi. Çok seyahat eden biri olarak, her seyahat için aynı şeyleri yanıma almayı öğrenmiştim. Altı adet beyaz gömlek. İki siyah pantolon. Yaşamak için mübalağasız asgari şeyler.
Seyahat tipi alarmlı saat.
Kordonsuz elektrikli tıraş makinesi.
Diş fırçası.
Altı çift iç çamaşırı.
Altı çift siyah çorap.
Güvenlik masası yetkilisinin söylediğine göre, uçağım Dulles’dan kalkarken, bavulum titriyordu ve polis uçuştan önce bavulu uçaktan çıkarmıştı. Her şeyim o bavulun içindeydi. Kontak lenslerimin gereçleri. Mavi çizgili, kırmızı bir kravat. Kırmızı çizgili, mavi bir kravat. Bu çizgiler askeri çizgilerdi, klüp kravatı çizgileri değil. Ve bir adet düz kırmızı kravat.
Tüm bunların bir listesi evimdeki yatak odamın kapısında asılıydı.
Evim, dullar ve genç profesyoneller için, dosyalama dolabı tipinde, yüksek bir binanın on beşinci katında bir daireydi. Pazarlama broşüründe, komşu bir müzik seti veya yüksek sesli bir televizyon ile benim aramda bir fit genişliğinde beton bir taban, beton bir tavan ve beton bir duvar olacağını garanti ediyordu. Bir fitlik beton ve klima bir araya geldiğinde, pencereler hiç bir zaman açılmaz ve işin içine parke yerler ve loş bir ışık girince de, bin yedi yüz fitin tamamı, son pişirdiğiniz yemek yada banyoya son seyahatiniz gibi kokar.
Evet, kasap tezgahı gibi tezgahlar ve düşük voltajlı elektrik tesisatı da vardı.
Yine de kapı komşunuzun işitme cihazının pili bitipte, televizyondaki oyunları son ses dinlemek zorunda kaldığı zamanlarda bir fitlik beton büyük önem kazanır. Yada yanan gazın volkan gibi patlaması ile bir zamanlar oturma odası olan enkaz, boydan boya camları patlatıp, yanarak aşağı inerken, binanın yanında hendek gibi kömürleşmiş beton bir delik bırakır, orası senin evindir.
Böyle şeyler oluyor.
Her şey, bilmem nerenin dürüst, sade, çalışkan, orijinal yerli insanları tarafından elde yapıldığı belli olsun diye içinde minik baloncuklar ve kum parçacıkları bırakılmış el yapımı yeşil cam tabaklar da dahil olmak üzere herşey bu patlama ile tuz buz olmuştur. Yerden tavana asılı perdelerin patlama ile yanarak parçalar halinde sıcak rüzgara karıştığını hayal edin.
Şehrin on beş kat yukarısından tüm bu eşyaların yanarak, darbeler yaparak ve parçalayarak herkesin arabasının üstüne düştüğünü hayal edin.
Ben uyuklar vaziyette, Mah 0.83 veya gerçek hava hızı ile 455 mille batıya doğru giderken, FBI Dulles’da bavulumun içinde bomba olup olmadığını araştırıyor. Güvenlik masası yetkilisi, on kerede dokuz kez titremenin elektrikli tıraş makinesinden kaynaklandığını söylüyor. Benim kordonsuz elektrikli tıraş makinem. Bazen de bunun titreşimli bir vibratörden kaynaklandığını söylüyor.
Bunu bana güvenlik masası yetkilisi söyledi. Bavulum olmadan eve gitmek ve gittiğimde de yatak çarşaflarımın parçalanmış vaziyette yerde olduğunu görmek için bir taksi tutmak üzere olduğumda söyledi.
Güvenlik masası yetkilisi, vardığı zaman bir yolcuya, içinde bir vibratör olması sebebiyle bavuluna Doğu Yakasında el konulduğunu söylediğini hayal etmemi istiyor. Yolcu bazen bir erkek bile olabiliyormuş. Bir vibratör bulunduğu zaman, sahibinin isminin açıklanmaması hava yolu şirketlerinin prensibi. Belirsiz ibaresi kullanılıyor.
Bir vibratör.
Asla senin vibratörün değil.
Asla vibratörün kendi kendine çalışmaya başladığını söyleme.
Bir vibratör kendi kendine çalışmaya başlıyor ve bavulun boşaltılmasını gerektiren acil bir durum meydana geliyor.
Stapleton bağlantısı için uyandığımda yağmur yağıyordu.
Eve çok yakın bir noktada uyandığımda yağmur hala yağıyordu.
Geride bırakmış olabileceğimiz kişisel eşyalarımızı tekrar kontrol etmemizi rica eden bir duyuru yapıldı. Sonra benim ismim anons edildi. Çıkışta bekleyen havayolu yetkilisi ile görüşmem rica edildi.
Saatimi üç saat geriye aldım, ve hala gece yarısını geçmişti.
Çıkışta hava yolu yetkilisi ve güvenlik masası yetkilisi, bagajınızın Dulles’ta tutulmasının sebebi elektrikli tıraş makinenizmiş demek için bekliyorlardı. Güvenlik masası yetkilisi bagaj görevlilerine Atıcılar dedi. Daha sonra da onlara Yokuş Yukarı Sürücüler dedi. İşlerin daha da beter olabileceğini kanıtlamak için, bunun en azından bir vibratör vakası olmadığını söyledi. Daha sonra, belki ben de o da erkek olduğumuz ve sabahın saat biri olduğu için yada belki de sadece beni güldürmek için, uçuş görevlisine endüstriyel argoda Uzay Garsonu dendiğini söyledi. Yada Hava Metresi. Adam pilot kıyafeti giymiş gibi duruyordu, küçük apoletli beyaz gömlek ve mavi kravat. Bagajım temizlenmişti ve bir sonraki gün buraya varacaktı.
Güvenlik görevlisi adımı, adresimi ve telefon numaramı sorduktan sonra, prezervatif ile kokpit arasındaki farkı sordu.
“Bir prezervatife anca bir penis sokabilirsin.” dedi.
Son onluğumla eve gitmek için bir taksi çevirdim.
Yerel polis de bir sürü soru sormuştu.
Bomba ile bir ilgisi olmayan elektrikli tıraş makinem hala benden üç zaman dilimi uzaktaydı.
Gerçekten büyük bir bomba olan bir şey, açık yeşil yin ve turuncu yang şeklinde ve bir araya gelince bir yuvarlak oluşturan Njurunda marka akıllı kahve sehpamı havaya uçurmuştu. Akıllı sehpam artık iki parça değildi, paramparça olmuştu.
Erika Pekkari dizaynı, turuncu kaplı Haparanda marka oturma grubum, artık çerçöp haline gelmişti.
İşin kötüsü, yuva kurma içgüdüsünün tek kölesi de ben değildim. Tuvalete porno dergilerle giren tanıdıklarım, artık tuvalete IKEA dekorasyon kataloglarıyla giriyorlardı.
Hepimizin aynı yeşil şeritli Johanneshov koltuğu vardı. Benim ki yanarak on beşinci kattan, bir süs havuzuna düşmüştü.
Hepimizin tel ve çevre dostu ağartılmamış kağıttan yapılmış Rislampa/Har marka kağıt lambalarımız vardı. Benim ki konfeti olmuştu.
Şimdi hepsi banyoda oturuyorlardı.
Alle marka çatal bıçak takımı. Paslanmaz çelik. Bulaşık makinesinde yıkanabilir.
Galvanize çelikten yapılmış, Vild marka koridor saati, işte bu olmazsa olmazdı.
Klipsk marka raf ünitesi, ah evet.
Hemlig marka şapka kutuları. Evet.
Evimin önünden geçen cadde tüm bunlarla doluydu ve cadde parlıyordu.
Mommala marka yatak örtüsü takımı. Tomas Harila dizaynıydı ve aşağıdaki renkleri mevcuttu:
Orkide.
Fuşya.
Kobalt.
Abanoz siyahı.
Jet.
Yumurta kabuğu veya funda mavisi.
Bunları alabilmek için ömrüm boyunca çalışmıştım.
Kalix marka bakımı kolay lakeden yapılmış masalarım.
Steg marka iç içe geçen sehpalarım.
Mobilya alırsın. Ve kendine aldığın bu kanepenin ihtiyacın olan son mobilya olduğunu söylersin. Kanepeyi aldıktan sonra, ne olursa olsun kanepe problemini çözdüğün için birkaç yıl için tatmin olmuşsundur. Sonra uygun bir yemek takımı. Sonra en mükemmel yatak. Perdeler. Halılar.
Sonra güzel yuvana kısılır kalırsın, sahip olduğun şeyler, sana sahip olmaya başlar.
Tabi bu havaalanından eve dönene kadardı.
Bir kaza olduğunu söylemek için kapıcı gölgelerden dışarı çıktı. Polisin burada olduğunu ve bir çok soru sorduklarını söyledi.
Polis bunun gazdan kaynaklanmış olabileceğini düşünüyordu. Belki ocaktaki pilot çakmak çakmıştı veya ocak açık kalmış, gaz sızıntısı olmuş, gaz tavana yükselmiş ve sonra da tüm odaları yerden tavana kadar doldurmuştu. Daire bin yedi yüz fit kareydi ve yüksek tavanlıydı ve demek ki tüm odaları doldurana kadar gaz sızmaya devam etmişti. Odalar tamamen gazla dolduktan sonra, buzdolabının altındaki kompresör çıtırdamıştı.
İnfilak.
Alüminyum çerçeveli boydan boya pencereler dışarı fırlamıştı, ve kanepeler de, ve lambalar da, ve tabaklar da, ve yanan çarşaf takımları da, ve okul yıllıkları, diplomalar ve tabi telefon da. Her şey on beşinci kattan güneş alevi gibi fırlamıştı.
Aman tanrım, benim buzdolabım olamazdı. Raflar dolusu farklı hardallar toplamıştım, bazıları unlu, bazıları İngiliz pub tarzı. On dört çeşit yağsız salata sosu ve yedi çeşit turşu vardı.
Tamam, biliyorum, çeşni dolu bir ev ama doğru düzgün yemek yok.
Kapıcı sümkürdü ve top atıcının beysbol topunu, top tutucunun eldivenine yapıştırması gibi bir şey mendiline yapıştı.
Kapıcı on beşinci kata çıkabileceğimi ama eve giremeyeceğimi söyledi. Polis emriymiş. Polis, böyle birşey yapmak isteyecek eski bir kız arkadaşım olup olmadığını, veya dinamit ele geçirebilecek bir düşman edinip edinmediğimi soruyormuş.
“Yukarıda görülmeye değer bir şey yok,” dedi kapıcı. “Tek kalan şey beton duvarlar.”
Polis kundaklamadan şüpheleniyor...
DÖVÜŞ KULUBÜ
1
TYLER bana garson olarak bir iş buluyor, sonra Tyler ağzıma bir silah sokuyor ve ebedi hayata ilk adım olarak ölmen gerekiyor diyor. Aslında uzun bir süredir Tyler ve ben birbirimizin en iyi dostuyduk. İnsanlar hep sorar, Tyler Durden hakkında bir şeyler biliyor muydum?
Silahın namlusu boğazımın sonuna kadar dayanmış, “Gerçekten ölmeyeceğiz” diyor Tyler.
Dilimle silahın namlusuna açtığımız susturucu deliklerini hissedebiliyorum. Bir silahın çıkardığı sesin en önemli bölümünü genleşen gazlar oluşturur, ve de kurşunun çıkardığı ince sonik bir patlama duyulur, çünkü kurşun çok hızlı gitmektedir. Susturucu yapmak için, silahın namlusuna sadece delik açmanız gerekir, bir sürü delik. Bu delikler gazın kaçmasına ve kurşunun hızının, ses hızının altına düşmesine sebep olur.
Delikleri yanlış açarsanız, silah elinizi uçuracaktır.
“Bu aslında ölüm değil.” diyor Tyler. “Efsane olacağız. Yaşlanmayacağız.”
Namluyu dilimle yanağıma doğru alıp, Tyler sen vampirlerden bahsediyorsun diyorum.
Üstünde durduğumuz bina on dakika içinde burada olmayacak. Buharla dezenfekte edilmiş nitrik asidin yüzde doksan sekiz konsantresini alırsın, ve bu aside üç kat fazla sülfürik asit eklersin. Bunu buz teknesinde yapmalısın. Göz damlası ile damla damla gliserin eklersin. Nitrogliserinin olur.
Bunu biliyorum çünkü Tyler bunu biliyor.
Nitrogliserini talaşla karıştırırsın ve çok güzel bir plastik patlayıcıya sahip olursun. Bir çok kişi nitrogliserini pamukla karıştırıp, sülfat olarak Epsom tuzu ekler. Bu da işe yarar tabi. Bazıları nitro ile parafin kullanır. Parafin hiçbir zaman benim işime yaramadı.
Böylece Tyler ve ağzımda bir silahla ben Parker-Morris Binasının tepesindeyiz ve camların kırıldığını duyuyoruz. Kenardan bir bak. Bu yükseklikte olmamıza rağmen, bulutlu bir gün. Bu dünyanın en yüksek binası ve bu yükseklikte rüzgar her zaman soğuktur. Burası çok sessiz, uzaya gönderilen deney maymunlarından biriymişsin hissi veriyor. Yapmak için eğitilmiş olduğun küçük görevi yapıyorsun.
Bir kolu çek.
Bir butona bas.
Ne yaptığının farkında bile olmazsın, ve sonra zaten ölürsün.
Yüz doksan bir kat yukarıda, çatının ucundan bakınca, aşağıdaki cadde, durup yukarı bakan insanlardan oluşmuş tüylü bir halı ile benek benek olmuş gibi görünüyor. Kırılan cam tam altımızdaki pencerelerden birine ait. Binanın kenarından bir cam patlıyor ve peşi sıra siyah bir buzdolabı kadar büyük altı çekmeceli bir dosya dolabı fırlıyor, tam altımızda binanın sarp yüzünden altı çekmeceli bir dosya dolabı aşağıya düşmeye başlıyor, yavaşça dönerek düşüyor, düştükçe küçülüyor, ve sıkış tepiş kalabalığın ortasına düşüp kayboluyor.
Altımızdaki yüz doksan bir kattan birinde Kargaşa Projesinin Yıkım Ekibindeki uzay maymunları, tarihin her bir kırıntısını parçalayarak, yabanileşiyorlar.
İnsanın her zaman sevdiğini öldürmesi ile ilgili o eski deyiş, aslında iki şekilde de geçerlidir.
Ağzında bir silah varken ve silahın namlusu dişlerinin arasındayken, sadece sesli harflerle konuşabilirsin.
Son on dakikamızdayız.
Binanın bir camı daha patlıyor ve camlar parlayan güvercin sürüsü gibi etrafa püskürüyor, ve sonra Yıkım Ekibi tarafından itilen koyu ahşap bir masa binanın kenarından milim milim çıkıyor ve kalabalığın içinde kaybolan büyülü bir uçan cisim oluyor.
Parker-Morris Binası dokuz dakika sonra burada olmayacak. Yeteri kadar yanıcı jelatini herhangi bir şeyin temel kolonlarına sararsan, dünyadaki her binayı devirebilirsin. Kum torbalarıyla kuvvetlice bastırıp sıkıştırmalısın ki, patlama kolonun karşısındaki garaja değil, doğrudan kolona yönelsin.
Bu nasıl yapılır mavraları hiçbir tarih kitabında yoktur.
Napalm yapmanın üç yolu: Bir, eşit miktarda benzin ve konsantre portakal suyunu karıştırabilirsiniz. İki, eşit miktarda benzin ve diyet kola karıştırabilirsiniz. Üç, karışım koyulaşana dek parçalanmış kedi yavrularını benzinde çözersiniz.
Nasıl sinir gazı yapıldığını sorun bana. Bütün şu çılgın araba bombalarını.
Dokuz dakika.
Parker-Morris Binası devrilecek, bütün yüz doksan dokuz kat, ormandaki ağacın düşüşü gibi yavaşça düşecek. Kereste. Herşeyi devirebilirsiniz. Üstünde durduğumuz binanın, gökyüzündeki bir nokta olacağını düşünmek çok garip.
Tyler ve ben çatının ucunda, ağzımda bir silah ve ben silahın ne kadar temiz olabileceğini düşünüyorum.
Başka bir dosya dolabının binanın kenarından kayışını, çekmecelerin boşluğa açılışını ve beyaz kağıtların havayla yukarı çekilişini ve rüzgarla savruluşunu izlerken, Tyler’ın tüm cinayet-intihar olayını tamamen unutuyoruz.
Sekiz dakika.
Daha sonra kırılmış olan pencereden duman çıkmaya başlıyor. Yıkım Ekibi belki sekiz dakika içinde ilk patlayıcı maddeyi harekete geçirecekler. İlk patlayıcı, temeldeki patlayıcıyı havaya uçuracak, temeldeki kolonlar devrilecek ve Parker-Morris Binasının seriler halindeki fotoğrafları tarih kitaplarına geçecek.
Beş-resimli zaman-eskisi seriler. Burada, bina ayakta. İkinci resimde bina seksen derecelik bir açıda olacak. Sonra yetmiş üç derece. Dördüncü resimdeki kırk beş derecelik açıda bulunan binanın iskeleti çökmeye başlıyor ve kule iskeletin hafif bir kemer oluşturmasına sebep oluyor. Son karede kule, yüz doksan dokuz katın tamamı, Tyler’ın asıl hedefi olan ulusal müzenin üstüne çöküyor.
“Bu bizim dünyamız artık, bizim” diyor Tyler, “ ve tüm bu eski insanlar öldü.”
Bunun nasıl sonuçlanacağını bilseydim, şu anda ölü ve Cennette olduğum için mutluluktan daha fazlasını hissederdim.
Yedi dakika.
Tyler’ın silahı ağzımda, Parker-Morris Binasının tepesindeyiz. Sıralar, dosya dolapları ve bilgisayarlar binanın etrafındaki insan kalabalığının üstüne meteor gibi yağarken ve kırık camlardan duman tüterken ve üç blok aşağıdaki Yıkım Ekibi saate bakarken, bunların hepsini biliyorum: silahlar, anarşi, patlama, hepsi Marla Singer’la ilgili.
Altı dakika.
Burada üçlü bir durum söz konusu. Ben Tyler’ı istiyorum. Tyler, Marla’yı istiyor. Marla beni istiyor.
Ben Marla’yı istemiyorum ve artık Tyler da beni etrafında istemiyor. Şefkat gösterme anlamındaki aşkla ilgili değil bu. Bu, mülkiyetteki mal ile ilgili.
Marla olmadan, Tyler’ın hiçbirşeyi olmazdı.
Beş dakika.
Belki efsane olurduk, belki de olmazdık. Hayır diyorum, ama bekleyin.
Eğer birileri İncil’i yazmamış olsaydı, İsa nerede olurdu?
Dört dakika.
Silahın namlusunu yanağıma itiyorum ve diyorum ki, efsane mi olmak istiyorsun Tyler, seni bir efsane yapacağım. Baştan beri buradaydım.
Herşeyi hatırlıyorum.
Üç dakika.
2
Beni içeride tutabilmek için Bob’un büyük kolları etrafımda kapanırdı ve Bob’un Tanrı’nınkinin büyük olduğunu düşündüğümüz boyutta iri olan yeni terlemeye başlamış göğüsleri arasında karanlıkta sıkışırdım. Kilisenin erkek dolu olan zemininde gezinirken, her gece karşılaşırdık: bu Art, bu Paul, bu Bob; Bob’un geniş omuzları bana ufku hatırlatırdı. Bob’un gür sarı saçları, saç kreminin kendini şekillendirci krema sanması gibiydi, çok gür ve sarı ve kısmen dik.
Kolları boynuma dolanmışken, Bob avcunun ayası ile kafamı, fıçı gibi göğsünden yeni filizlenmiş memelerinin üstüne bastırırdı.
“Her şey iyi olacak” derdi Bob. “Ağla şimdi.”
Bob’un yanan gıda ve oksijeni içinde, dizlerimden kafama kadar, kimyasal reaksiyonlar hissederdim.
“Belki yeteri kadar erken teşhis etmişlerdir,” derdi Bob. “Belki de sadece seminomadır. Seminoma ile neredeyse yüzde yüz kurtulma şansın var.”
Bob’un omuzları kendilerini uzun uzun çekiyor, sonra düşüyor, düşüyor şiddetli hıçkırıklarla düşüyordu. Yukarı çekiyordu. Düşüyor, düşüyor, düşüyordu.
İki yıldır buraya her hafta gelirim ve her hafta Bob bana sarılır ve ben ağlarım.
“Sen ağla” der Bob ve içini çeker ve hıçkırır, hıçkırır, hıçkırır. “Devam et ve ağla.”
Büyük ıslak suratını kafamın üstüne yerleştirir ve ben onun vücudunda kaybolurum. İşte ben bu sırada ağlarım. Boğucu karanlıkta, birinin içine kapanmışken ve becerebileceğin her şeyin sonunda bir çöpe dönüşeceğini görürken ağlamak kolaydır.
Ömrün boyunca gurur duyduğun herşey çöpe atılacak.
Ve ben içeride kayboluyorum.
Ve bu neredeyse bir haftadır uyumaya en yakın olduğum andı.
İşte Marla Singer’la böyle tanıştım.
Bob ağlıyordu çünkü altı ay önce testisleri alınmıştı. Sonra hormon destek terapisi uygulanmıştı. Bob’un göğüsleri vardı, çünkü testosteron oranı çok yüksekti. Testosteron seviyesi yükseltildiğinde, vücut denge kurmak için östrojeni yükseltir.
Ben bu anlarda ağlarım, çünkü hayatın bir hiçtir, hatta hiçlikten öte, bir kayıtsızlıktır.
Östrojen yükselirse, karı gibi memelerin olur.
Sevdiğin herkesin seni reddedeceğini veya öleceğini fark ettiğinde ağlamak kolaydır. Yeterince uzun olan bir zaman diliminde, insanların kurtulma şansı sıfıra düşecektir.
Bob beni seviyor, çünkü benim de testislerimin alındığını düşünüyor.
Trinity Piskoposluğunun bodrumundaki mağaza türü ekoseli kanepelerde, etrafımızda yaklaşık yirmi adam ve bir kadın var, hepsi çiftli olarak birbirine sarılmış ve çoğu ağlıyor. Bazı çiftler öne doğru eğilmiş, kulak kulağa kafaları birbirine yaslanmış, güreşçilerin duruşu gibi birbirlerine kilitlenmişler. Tek kadınla eşleşen adam dirseklerini kadının omuzlarına yerleştiriyor, kadının omuzları adamın elleri arasında ve adamın yüzü kadının ensesine ağlıyor. Kadının yüzü diğer tarafa dönüyor ve eliyle bir sigara çıkarıyor.
Koca Bob’un koltuk altından gözetliyorum.
“Tüm hayatım boyunca” diyor Bob, “neyi neden yaptığımı hiç bilemedim.”
Buradaki Arta Kalan Erkekler Topluluğu, testis kanseri destek grubundaki tek kadın bir yabancının yükü altında sigara içiyor ve gözleri gözlerimi yakalıyor.
Sahtekar.
Sahtekar.
Sahtekar.
Kısa, mat siyah saçlı, Japon çizgi filmlerindeki gibi kocaman gözlü, kaymağı alınmış süt gibi teni olan, koyu güllerle bezenmiş duvar kağıdı desenindeki elbisesinin içinde tereyağı gibi soluk duran bu kadın, Cuma akşamı katıldığım tüberküloz destek grubumda da vardı. Çarşamba akşamı melanoma yuvarlak masa toplantısında da. Pazartesi akşamı Sebatla İnananlar lösemi grubundaydı. Saçının arkasındaki bir bölümden beyaz parlak kafa derisi görünüyor.
Bu tür destek gruplarını aradığınızda, hepsinin muğlak ve iyimser isimleri vardır. Perşembe akşamı gittiğim kan parazitleri grubumun adı Özgür ve Temiz.
Beyin parazitleri için gittiğim grubun adı Yukarıda ve Geride.
Ve Pazar öğleden sonra Trinity Piskoposluğunun bodrumunda Arta Kalan Erkekler Topluluğu grubumda yine bu kadın burada.
Daha kötüsü ise, o bakarken ağlayamamam.
Umutsuz Koca Bob tarafından sarmalanışım ve onunla ağlayışım en sevdiğim bölüm olmalı. Hepimiz, her zaman çok çalışıyoruz. Burası gerçekten rahatlayıp, teslim olduğum tek yer.
Bu benim seyahatim.
İki yıl önce uykusuzluk hastalığım ile ilgili doktoruma gittikten sonra ilk destek grubuma katıldım.
Üç hafta olmuştu ve hala uyuyamamıştım. Üç haftalık uykusuzluktan sonra, herşey beden dışı bir tecrübeye dönüşür. Doktorum “Uykusuzluk daha büyük bir şeyin belirtisidir. Aslında neyin yanlış olduğunu bul. Vücudunu dinle.” dedi.
Ben sadece uyumak istiyordum. 200 miligramlık küçük mavi Amytal Sodyum kapsüllerden istiyordum. Kırmızı ve mavi Tuinal kurşun kapsüller, ruj kırmızısı Seconal’ler istiyordum.
Doktorum kediotu kökü çiğnememi ve biraz daha fazla egzersiz yapmamı söylemişti. Nihayetinde uykuya dalacaktım.
Yüzüm, çürük, bayat bir meyve gibi öylesine çökmüştü ki, öldüğümü sanırdınız.
Doktorum, gerçek acı görmek istersem, Salı geceleri İlk Rabbaniler’e uğramamı söylemişti. Beyin parazitlerini görmemi. Dejenere kemik hastalıklarını görmemi. Organik beyin bozuklukları. Geçip giden kanser hastalarını görmemi.
Ben de gittim.
İlk gittiğim grupta tanışma faslı oldu: bu Alice, bu Brenda, bu Dover. Herkes kafasına dayanmış olan görünmeyen silaha rağmen gülümsüyordu.
Destek gruplarında asla gerçek ismimi vermem.
Chloe isimli küçük bir kadın iskeleti; pantalonunun kıçı üzgün ve bomboş sarkıyor ve Chloe bana beyin parazitleri ile ilgili en kötü şeyin, kimsenin onunla cinsel ilişkiye girmemesi olduğunu söylüyordu. Ölüme, sigorta poliçesinin kendisine yetmiş beş bin papel ödemiş olması kadar yakın olan Chloe’nin tek istediği, son bir kez yatağa yatırılmaktı. İlişki değil, seks.
Bir insan buna ne diyebilir? Demek istediğim ne diyebilirsin ki?
Tüm bu ölüm Chloe’nin birazcık yorgun olmasıyla başladı ve artık tedavi edilmekten sıkılmıştı. Pornografik fimler, evinde pornografik filmler vardı.
Chloe’nin anlattığına göre, Fransız İhtilali’nde hapiste olan kadınlar, düşesler, baronesler, markizler, her neyse, yukarı tırmanan herhangi bir erkeği becerirlermiş. Chloe enseme doğru nefes vermişti. Yukarı tırmanmak. Para vermek, bilebilir miydim? Becermek, vaktin önüne geçmişti.
Fransızlar buna La petite mort derdi.
Eğer ilgimi çekerse, Chloe’nin pornografik filmleri vardı. Nişasta nitrat. Yağlar.
Normal zamanda ereksiyon olurdum. Fakat bizim Chloe, sarı renkli parlatıcıya batırılmış bir iskeletti.
Chloe olduğu gibi görünüyordu, ben ise bir hiçtim. Hiçbirşey bile değildim. Tüylü halıda bir çember etrafında otururken, Chloe’nin omzu benimkini dürtüyordu. Gözlerimizi kapatıyorduk. Rehberli meditasyonda bizi yönlendirme sırası Chole’nindi ve bizi konuşarak huzur bahçelerine götürüyordu. Chloe konuşarak bizi tepedeki yedi kapılı saraya yönlendiriyordu. sarayın içindeydi yedi kapı; yeşil kapı, sarı kapı, turuncu kapı ve Chloe her bir kapıyı açarak, mavi kapı, kırmızı kapı, beyaz kapı, orada ne olduğunu buluyordu.
Gözlerimiz kapalı, acımızın, ayaklarımızın etrafında yüzen ve dizlerimize, belimize, göğsümüze yükselen, iyileştirici bir beyaz ışık topu olduğunu hayal ediyorduk. Çakralarımız açılıyordu. Kalp çakrası. Baş çakrası. Chloe bizi güç hayvanımızla karşılaştığımız mağaralara götürüyordu. Benimki bir penguendi.
Mağaranın zemini buzla kaplıydı ve penguen kaymamı söylüyordu. Hiç çaba sarfetmeden tünellerden ve galerilerden kayıyorduk.
Sonra sarılma vakti geldi.
Gözlerini aç.
Chloe bunun telepatik fiziksel temas olduğunu söylüyordu. Hepimiz birer partner seçmeliydik. Chloe kendini boynuma atıyordu ve ağlıyordu. Evinde askısız iç çamaşırları vardı ve ağlıyordu. Chloe’nin masaj yağları ve kelepçeleri vardı ve diğer elinin saatimin etrafında onbir kez dönüşünü izlerken ağlıyordu.
İki yıl önceki ilk destek grubumda ağlayamamıştım. İkinci veya üçüncü destek grubumda da ağlayamamıştım. Kan parazitlerinde veya bağırsak kanserlerinde veya organik beyin demanslarında da ağlayamamıştım.
Bu, insomniada da böyledir. Herşey çok uzaktadır, kopyanın, kopyasının kopyası. Herşeyin uykusuzluk mesafesinde, hiçbirşeye dokunamazsın ve hiçbirşey sana dokunamaz.
Sonra Bob geldi. Testis kanserine ilk gittiğimde, Bob büyük geyik, büyük peynirli ekmek, tepemde hareket etti ve ağlamaya başladı. Sarılma vakti gelince büyük geyik odanın hemen karşısında dikildi, kolları yanlarında, omuzları yuvarlanmış. Büyük geyik çenesi göğsünde, gözleri şimdiden yaşlarla kaplı, ve küçülmüş. Bodrum katında kendini bana bırakmak için Bob, ayaklarını sürüyerek, dizlerini birleştirip görünmeyen adımlarla bana doğru kaydı.
Ve üstüme doğru çakıldı.
Bob’un büyük kolları bana dolandı.
Koca Bob eskiden bir vücutçuymuş. Tüm o dianabollü salata günlerinden sonra, yarış atı dopingi Wistrol kullanmıştı. Kendi vücut geliştirme salonu, Koca Bob’un bir vücut geliştirme salonu vardı. Üç kere evlenmişti. Ürün tasdiki yapmıştı, yoksa onu hiç televizyonda görmemiş miydim? Göğsünü genişletmekle ilgili nasıl program yapacağın, pratik olarak onun buluşuydu.
Bu tarz dürüstlüğe sahip yabancılar, bende plastik duygular uyandırırlar, ne demek istediğimi anlatabiliyor muyum?
Bob bilmiyordu. Belki huevolarından bir tanesi soyundan gelmişti ve o bunun bir risk faktörü olduğunu biliyordu. Bob bana ameliyat sonrası hormon terapisinden bahsetti.
Çok fazla testosterone alan bir sürü vücut geliştirmeci, karı memesi denen şeye sahip olurdu.
Bob’a huevolar demekle neyi kastettiğini sordum.
Huevolar, dedi Bob. Yumurtalıklar. Fındıklar. Cevherler. Testisler. Toplar. Meksika’da, ki dopingini buradan satın alırsın, onlara “yumurta” denir.
Boşanma, boşanma, boşanma dedi Bob ve bana kendisinin bir yarışmada çekilmiş kocaman ve ilk bakışta çıplakmış gibi görünen resmini gösterdi. Aptalca bir yaşam, diye ekledi, ama kaslarını şişirip, tüylerini tıraş ettikten sonra sahneye çıkınca, vucüt yağın neredeyse yüzde iki oranında parçalanmıştır ve idrar getiren ilaçlar seni dondurmuştur ve dokunulduğunda beton gibi sertsindir, ışıklardan kör, ses sisteminin arka planındaki koşuşturmacasından sağır olduğun sırada hakem bağırır “sağ dörtlünü uzat, kas ve bekle.”
“Sol kolunu uzat, bisepsini kas ve bekle.”
Bu Bob için gerçek hayattan daha iyiydi.
Kansere doğru hızlı bir gidiş. Daha sonra iflas etmişti Bob. İki tane kocaman çocuğu vardı ve Bob’un telefonlarına cevap vermiyorlardı.
Doktoruna göre karı memelerini tedavi etmenin yolu, göğüs boşluğunu kesip, varsa içindeki sıvıyı boşaltmaktı.
Tüm hatırlayabildiğim buydu, çünkü sonra Bob kollarını etrafıma dolayıp, beni tamamen sarmalamak için kafasını üstüme eğmişti. Sonrasında hiçliğin içinde kaybolmuştum, karanlık ve sessiz ve bütün, ve sonunda Bob’un yumuşak göğsünden uzaklaştığımda, Bob’un tişörtünün önünde ağlayan suratımın ıslak bir maskesi kalmıştı.
Bu iki yıl önce, Arta Kalan Erkekler Topluluğu grubuyla geçirdiğim ilk gece olmuştu.
Ondan sonraki hemen hemen her görüşmemizde, Koca Bob beni ağlatmıştı.
Bir daha asla doktora gitmedim. Bir daha asla kediotu kökü çiğnemedim.
Bu özgürlüktü. Tüm umudunu kaybetmek özgürlüktü. Herhangi birşey söylemediğim zaman, grup her zaman en kötüsünü düşünürdü. Daha çok ağlarlardı. Ben de daha çok ağlardım. Yıldızlara bakıp, kayboluş.
Bir destek grubundan eve dönerken, hiç hissetmediğim kadar canlı hissederdim kendimi. Kansere veya kan parazitine yakalanmış değildim; sadece etrafımdaki kalabalık dünya hayatının küçük sıcak merkeziydim.
Ve uyudum. Bebekler bile böyle güzel uyuyamazdı.
Her gece ölüyordum ve her sabah tekrar doğuyordum.
Diriliyordum.
Ta ki bu geceye kadar; başarı ile geçen iki yıldan sonra bu gece, bu kadın beni izlerken ağlayamam. Çünkü dibe vuramıyorum, korunmuş hissedemiyorum. Ağzımın içini o kadar çok ısırıyordum ki, dilim kendini kumaş görünümü verilmiş duvar kağıdı zannediyordu. Dört gündür uyuyamıyordum.
O beni izlerken, ben bir yalancıyım. O sahtekar. Yalancı olan o. Bu gece tanıştırma safhasında, kendimizi tanıttık: ben Bob, ben Paul, ben Terry, ben David.
Asla gerçek ismimi vermem.
“Bu kanser, değil mi?” dedi
Sonra “Tamam, merhaba, ben Marla Singer” dedi.
Kimse Marla’ya ne tür bir kanser olduğunu söylemedi. Sonra hepimiz içimizdeki çocuğu koruma işiyle meşgul olduk.
Adam hala ensesine ağlarken, Marla sigarasından bir nefes daha çekti.
Onu Bob’un titreyen memeleri arasından izliyordum.
Marla’ya göre ben bir sahtekarım. Onu gördüğüm ikinci geceden beri uyuyamıyorum. Hala daha buradaki ilk sahtekar bendim, evet belki buradaki herkes, hatta büyük geyik Koca Bob bile, yaraları, öksürmeleri ve tümörleri ile dalga geçiyordu.
Şu şekillendirilmiş saçına bakın.
Marla sigara içiyor ve göz gezdiriyordu.
İşte bu dakikada, Marla’nın yalanı benim yalanımı yansıtıyor, ve bütün görebildiğim şey yalanlar. Onların tüm gerçekliğinin ortasında. Herkes en büyük korkusunu paylaşmak için çaba sarfedip, risk alırken, ve ölümleri hızla yaklaşıyorken ve bir silahın namlusu boğazlarına dayanmışken. Evet, Marla sigara içiyor ve etrafa göz atıyor, ve ben ağlayan bir kilimin altına gömülmüşüm ve aniden sanki önemsiz bir olaymışcasına, ölüm ve ölmek videodaki plastik çiçeklerle aynı önemi taşımaya başlıyordu benim için.
“Bob, beni eziyorsun” diye fısıldamaya çalışıyorum, sonra vazgeçiyorum. Sesimi alçaltarak “Bob” diyorum, sonra avazım çıktığı kadar bağırmaya başlıyorum. “Bob, tuvalete gitmem lazım.”
Banyodaki lavabonun üstünde bir ayna var. Eğer örnek kopya ediliyorsa, Marla Singer’ı beyin parazitleri destek grubum Yukarıda ve Geride’de görecektim. Marla orada olacaktı. Tabii ki, Marla olacaktı ve onun yanında oturuyor olacaktım. Tanıştırılma bölümünden ve sarayın yedi kapısının ve iyileştirici beyaz ışık topunun bulunduğu ve çakralarımızın açıldığı rehberli meditasyondan sonra, sıra birbirimize sarılmaya geldiğinde, bu küçük orospuyu yakalayacaktım.
Kolları iki yanında dümdüz dururken, dudaklarımı kulaklarına yapıştıracak ve Marla, seni büyük sahtekar, çık dışarı diyecektim.
Bu, hayatımdaki tek gerçek şey ve sen onu berbat ediyorsun.
Sen, büyük turist.
Bir daha ki karşılaşmamızda, Marla, sen buradayken ben uyuyamam diyecektim. Buna ihtiyacım var. Git buradan.
3
Uluslararası Air Harbor Havalimanında uyanırsın.
Her kalkışta ve inişte, veya uçak bir yöne yattığında, çakılması için dua ettim. Çünkü zavallı bir şekilde öleceğimiz ve cesetlerimizin bir uçağın gövdesinde tütün gibi paketleneceği düşüncesi, narkoz etkisi yapar ve uykusuzluğuma iyi gelirdi.
Tyler Durden’la böyle tanıştım.
O’Hare’de uyanırsın.
LaGuardia’da uyanırsın.
Logan’da uyanırsın.
Tyler yarım gün bir sinemada makinist olarak çalışıyordu. Yapısı gereği, Tyler sadece gece işlerinde çalışabiliyordu. Bir makinist hastalandığında, birlik Tyler’ı arıyordu.
Bazı insanlar gece insanıdır. Bazıları gündüz insanı. Ben sadece gündüzleri çalışabilirim.
Dulles’te uyanırsın.
Eğer iş seyahatinde ölürsen, hayat sigortası üç misli para öder. Rüzgarın uçağa bıçak etkisi yapması için dua ettim. Uçağın türbinlerinin pelikanları yutması, vidaların gevşemesi ve kanatların buz tutması için dua ettim. Uçağın kalkış pistinde yol almaya başladığı ve flapların açıldığı ve koltuklarımızın dik pozisyona ve servis sehpalarımız kapalı duruma getirildiği ve tüm kişisel bagajlarımızın tepedeki kompartmanda yer aldığı ve sigaralarımızın söndürüldüğü ve kalkış pistinin bittiği kalkış esnasında uçağın çakılması için dua ettim.
Love Field Havaalanında uyanırsın.
Eğer sinema yeterince eskiyse Tyler makinist odasında değiştirmeler yapardı. Değiştirme yapabilmek için, biri çalışır vaziyette iki tane projektör olması gerekir.
Bunu biliyorum, çünkü Tyler bunu biliyor.
İkinci projektörde bir sonraki film makarası hazır bulunur. Çoğu film, belli bir sıra ile gösterilen altı veya yedi adet küçük film makarasından ibarettir. Yeni sinemalarda, tüm makaralar, beş fitlik bir makaraya aktarılmıştır. Böylece iki tane projektör olması ve değiştirme yapılması, bir ileri bir geri makara takılması, birinci ve ikinci makarayı hazırlayıp, birinci makara bittikten sonra ikinci projektörü çalıştırıp, birinci projektöre üçüncü makarayı yerleştirmek gerekmez.
Makara takmak.
SeaTac havaalanında uyanırsın.
Tek yapraklı uçuş koltuk kartındaki insanları incelerdim. Okyanusta yüzen bir kadın, kumral saçları arkasında uçuşuyor ve koltuk yastığı göğsüne bağlanmış. Gözleri kocaman açılmış, ama kadın ne gülüyor, ne de somurtuyor. Başka bir resimde, Hindu inekleri kadar sakin olan insanlar, tavandan sarkan oksijen maskelerine doğru uzanıyorlar.
Bu acil durum olmalı.
Aman Tanrım.
Kabin basıncını kaybediyoruz.
Aman Tanrım.
Willow Run Havaalanında uyanırsın.
Eski sinemalar, yeni sinemalar, filmlerin bir sinemadan ötekine taşınması, Tyler filmi orijinal altı yada yedi makaralık haline döndürüyor. Küçük makaraları iki adet çelikten yapılmış altıgen çantaya yerleştiriyor. Çantaların üstünde kulpu var. Bir tanesini kaldırınca, insanın omzu yerinden çıkıyor. O kadar ağırlar.
Tyler aynı zamanda bir garson, şehir merkezinde bir otelde masaları bekliyor ve sinema makinistleri birliğine bağlı olarak makinistlik yapıyor. Uyuyamadığım bütün o gecelerde Tyler ne kadar çalışmıştı bilmiyorum.
İki projektörle film oynatan eski sinemalarda, makinist tam zamanında makaraları değiştirebilmek için projektörlerin başında bekler, böylece izleyiciler makara değişimini fark etmezler. Perdenin sağ üst köşesindeki beyaz noktalara bakmalısınız. Bu uyarıdır. Filmi izlerken dikkat edin, bir makaranın sonunda perdedeki iki beyaz noktayı göreceksiniz.
Bunlara sinemacılıkta “sigara yanığı” deniyor.
İlk beyaz nokta, iki-dakika uyarısı. İkinci projektörü çalıştırırsın ki, istenilen hıza ulaşsın.
İkinci beyaz nokta, beş-saniye uyarısı. Heyecan. İçine bakınca seni kör eden ksenon ampullerinden dolayı acayip sıcak olan odada, iki projektör arasında dikilirsin. Perdede ilk nokta çakar. Filmin sesi, perdenin arkasındaki büyük hoparlörden gelmektedir. Makinistin odası ses geçirmezdir, çünkü içerde filmi lensten saniyede altı fit, bir fitte on çerçeve, altmış çerçeveyi bir saniyede geçiren bir zincir dişlisi raketi var, ve eski model mitralyöz gibi gürültü yapıyor. Çalışmakta olan iki projektörün arasında durup, ikisinin de kapatma kolunu tutarsın. Gerçekten eski olan projektörlerde, makara verici çemberinin üstünde bir alarm olur.
Film televizyonda oynatıldığında bile, beyaz noktalar hala orada olurlar. Uçakta gösterildiklerinde bile.
Filmin çoğu alt film makarasına aktarılırken, alt film makarası yavaş yavaş, verici makara daha hızlı döner. Bir makaranın sonunda, verici makara öyle hızlı döner ki, alarm çalmaya başlar ve kısa bir süre sonra bir değiştirme yapılması gerektiğini ikaz eder.
Karanlık, projektörlerdeki ampullerden sıcaktır ve alarm çalmaktadır. Çalışmakta olan iki projektörün arasında durup, ikisinin de kapatma kolunu tutarsın ve perdenin köşesine bakarsın. İkinci nokta parlar. Beşe kadar sayarsın. Kapatma kollarından birini kapatırken, aynı anda diğerini açarsın.
Değiştirme.
Film devam eder.
İzleyicilerden hiçbirinin ne olduğu konusunda bir fikri yoktur.
Verici makaranın üstünde alarm vardır, çünkü böylece makinist uyuklayabilecektir. Film makinistleri yapmaları gerekenden çok daha fazlasını yaparlar. Her projektörün alarmı yoktur. Evde, bazı geceler karanlık yatağından fırlar ve makinist odasında uykuya dalmış olduğun ve bir değiştirmeyi kaçırdığın korkusuyla uyanırsın. İzleyiciler sana küfür ediyordur. Çünkü izleyicilerin filmle ilgili hayalleri yıkılmıştır, ve müdürün sinema makinistleri birliğini aramaktadır.
Krissy Field havaalanında uyanırsın.
Gittiğim her yere seyahat etmenin güzel yanı, küçük hayatlardan ibaret olmasıdır. Bir otele giderim, küçük bir sabun, küçük şampuanlar, tek kişilik margarin, küçük bir lavabo ve tek kullanımlık diş fırçası. Standart uçak koltuğuna yerleşirsin. Bir dev gibisindir. Tek problem omuzlarının çok büyük olmasıdır. Alice Harikalar Diyarında türü bacakların birden öyle uzar ki, önde oturan kişinin ayaklarına değer. Akşam yemeği gelir, minyatür bir kendin pişir Cordon Bleu hobi kiti, bir şeylerle oyalanıp, vakit geçirmen için verilen bir kartondan ev yapma projesi gibidir.
Pilot kemerlerimizi bağlamamız için tepedeki kemer ikazını açar, ve kabin görevlisi dolaşıp durmamamızı rica eder.
Meigs Field havaalanında uyanırsın.
Bazen Tyler karanlıkta uyanır ve makara değiştirmeyi unuttuğunu, yada filmin bozulduğunu yada filmin projektörün içine kaçıp, zincir dişlisinin soundtrack’e delikler açtığını düşünerek korkudan titrerdi.
Film zincir dişlisinden geçtikten sonra, ampülün ışığı soundtrack’in içinden parlar ve her bir dişli deliğinden ışık saçıldıkça, konuşma yerine, vop vop vop şeklinde helikopter pervanesi sesi gibi bir ses duyulur.
Bir makinistin yapmaması gereken daha neler vardır: Tyler bir filmin en iyi sahnelerinden slaydlar yapar. Herkesin hatırlayabileceği, önden çırılçıplak çekilmiş bir sahnenin bulunduğu ilk filmde, çıplak aktrist Angie Dickinson vardı.
Bir zaman sonra filmin bir kopyası Batı Yakasından Doğu Yakasındaki sinemalara gönderilmişti, ve çıplak sahne gitmişti. Bir makinist bir kare çıkarmıştı. Diğeri başka bir kareyi. Herkes Angie Dickinson’ın çıplak bir slaydını yapmak istemişti. Porno sinemalara girmişti ve bu makinistler destansı koleksiyonlar yapmışlardı.
Boeing Tarlasında uyanırsın.
LAX’de uyanırsın.
Bu geceki uçuşumuz hemen hemen boş, kolçakları kaldırıp, gerinmekten çekinmeyin. Gerinirsin, zigzag, dizler bükülmüş, bel bükülmüş ve dirsekler üç dört koltuk ileriye uzanmış. Saatimi, Pasifik, Dağ, Merkezi veya Doğu zamanına göre iki saat önceye veya üç saat ileriye ayarlıyorum; bir saat kaybedersin veya bir saat kazanırsın.
Bu senin hayatındır ve zamanın birinde bir dakika içinde sona erecektir.
Cleveland Hopkins’te uyanırsın.
Tekrardan SeaTac havaalanında uyanırsın.
Makinistsen, yorgun ve sinirliysen, ve özellikle de sıkılmışsan, senden önceki makinistler tarafından toplanıp daha sonra odaya saçılmış pornografik kareleri alırsın ve atağa geçmiş olan kırmızı bir penis veya esneyen ıslak bir vajinadan ibaret olan bu kareleri, başka türden bir filmin içine eklersin.
Seyahat eden bir aile tarafından geride bırakılan ve evlerine dönmek zorunda olan kedi ile köpeğin hikayesinin anlatıldığı hayvan maceraları türünde bir film bu. Üçüncü makarada, kendilerine insan sesi verilmiş olan ve birbirleriyle konuşan kedi ile köpek çöpten yemek yedikten hemen sonra, bir saniyelik bir ereksiyon sahnesi görülür.
Bunu yapan Tyler’dır.
Tek bir kare perdeden saniyenin altmışta biri hızla geçer. Bir saniyeyi eşit altmış parçaya böl. İşte ereksiyonun süresi o kadardır. Sinemanın dört katlı bina yüksekliğinde uzanan perdesi büyüklüğünde, kaygan, kırmızı ve iğrenç, ama kimse onu fark etmiyor.
Tekrar Logan havaalanında uyanırsın.
Bu seyahat etmek için berbat bir yol. Patronumun katılmak istemediği toplantılara gidiyorum. Notlar alıyorum. Size geri dönüyorum.
Nereye gidersem gideyim, her zaman aynı formülü uyguluyorum. Bozulmamış sırrı saklıyorum.
Basit bir aritmetik.
Problem hikayesi.
Şirketim tarafından üretilen bir araba Chicago’dan ayrılıp, saatte 60 mille batıya giderken, yan difransiyel kilitlenip, araba kaza yaparsa, ve içeride sıkışan herkes yanarsa, şirketim geri alım yapar mı?
Alandaki araçların sayısı alınır (A), olası hata oranı ile çarpılır (B), çıkan sonuç, mahkeme dışı bir anlaşma sağlanması için gereken ortalama giderle çarpılır (C).
A çarpı B çarpı C eşittir X. Geri alım yapmazsak, X bu işin bize kaça patlayacağıdır.
Eğer X geri alım maliyetinden yüksekse, arabaları geri alırız, kimse de yaralanmaz.
Eğer X geri alım maliyetinden düşükse, geri alım yapmayız.
Gittiğim her yerde, yanmış veya tarumar olmuş bir arabanın kasası beni bekliyor olurdu. İskeletlerin nerede olacağını bilirdim. Bunun benim iş emniyetim olduğunu varsayın.
Otel zamanı, restoran yemeği. Gittiğim her yerde, Logan’dan, Krissy’e, ordan Willow Run’a yanımda oturan insanlarla küçük arkadaşlıklar kurardım.
Yanımda oturan tek kullanımlık arkadaşıma, geri alım kampanyası koordinatörü olduğumu, fakat aslında bulaşıkçı olarak kariyer yapmayı hedeflediğimi söylüyorum.
Tekrar O’Hare’de uyanırsın.
Ondan sonra Tyler her filmin içine bir penis koymaya başladı. Özellikle kapanışlara, veya Grand Kanyon’a bir vajina yansıması, Sinderella Prensi ile dans ederken dört kat uzunluğunda ve basınçtan şişmiş bir penis, ve insanlar izliyordu. Kimse şikayet etmiyordu. İnsanlar yiyip içiyorlardı ama gece olunca herşey aynı olmuyordu. Hastalanıyorlar veya ağlamaya başlıyorlardı ama nedenini bir türlü çözemiyorlardı. Tyler’ı ancak bir sinekkuşu yakalayabilirdi.
JFK havaalanında uyanırsın.
İniş anında bir tekerlek piste değip gümbürtü çıkartınca, uçak o yana yatıp, düzelmekle, yuvarlanıp gitmek arasında kararsız kaldığı anlarda erir, şişerim. O anda, hiçbir şeyin önemi yoktur. Yıldızlara bakarsın ve kaybolup gidersin. Bavulunun hiçbir önemi yoktur. Hiç bir şeyin önemi yoktur. Ağzındaki kötü kokunun önemi yoktur. Pencereden dışarısı karanlıktır ve türbin motorları geriye doğru kükrer. Kabin, türbinlerin kükremesi altında yanlış bir açıda bulunmaktadır ve bundan sonra bir masraf listesi daha vermek zorunda değilsindir artık. Yirmi beş doların üstündeki harcamalar için fatura alman gerekmemektedir. Bir kez daha saçını kestirmek zorunda değilsindir.
Bir gümbürtü daha ve ikinci tekerlek asfalta vurur. Yüzlerce emniyet kemerinin kısa ve kesik seslerle açılmasının ardından, neredeyse birlikte öleceğin tek kullanımlık arkadaşın der ki:
Umarım bağlantıyı koparmazsın.
Aa evet ben de umarım.
Ve işte bu hayatının tekrardan ne kadar uzadığıdır. Ve hayat devam eder.
Ve her nasılsa, kaza ile, Tyler’la tanıştık.
Seyahat zamanıydı.
LAX’de uyanırsın.
Tekrar.
Tyler’la, çıplaklar plajına gittiğimde tanıştık. Yaz sonuydu ve çok uykuluydum. Tyler çıplaktı ve terliyordu, her yanı kum içindeydi. Saçları ıslaktı, tel tel olmuş ve suratına yapışmıştı.
Tyler bizim karşılaşmamızdan çok öncedir buralardaydı.
Sörfle denizden gelen kereste parçalarını çekiyordu ve onları kumsala sürüklüyordu. Islak kumda kerestelerle neredeyse yarım bir daire yapmıştı ve kerestelerin arasında sadece yarım inçlik mesafe vardı. Dört tane kütük vardı ve uyandığımda Tyler beşinci kütüğü plaja sürüklüyordu. Sonra kütüğün bir ucunda bir çukur kazdı ve diğerin ucundan kaldırıp, kütüğü bu çukura kaydırdı, kütük hafif eğimli bir şekilde duruyordu.
Plajda uyanırsın.
O sırada plajda bir tek biz vardık.
Tyler eline aldığı bir çubukla kuma birkaç fitlik düz bir çizgi çizdi. Sonra da, yan duran kütüğün altını kumla besleyerek kütüğü iyice dikleştirdi.
Bunu izleyen tek kişi bendim.
“Saatin kaç olduğunu biliyor musun?” diye seslendi Tyler.
Her zaman saat takardım.
“Saatin kaç olduğunu biliyor musun?”
Nerede , diye sordum.
“Tam burada” dedi Tyler, “şu anda.”
Öğleden sonra 4:06’ydı.
Bir süre sonra Tyler kuma diktiği kütüklerin gölgesine bağdaş kurarak oturdu. Birkaç dakika oturduktan sonra, kalkıp yüzdü, sonra da bir tişört ve pantolon giyerek gitmeye hazırlandı. Sormak zorundaydım.
Ben uyurken, Tyler’ın ne yaptığını sormak zorundaydım.
Farklı bir yerde ve farklı bir zamanda uyanmış olsaydım, farklı bir insan olarak mı uyanırdım?
Tyler’ın sanatçı olup olmadığını sordum?
Tyler omuz silkti ve kuma diktiği beş kütüğün tabanının daha geniş olduğunu gösterdi. Kuma çizdiği çizgiyi gösterip, her bir kütüğün yaratacağı gölgeyi bu çizgi ile nasıl hesapladığını söyledi.
Bazen uyanırsın ve nerede olduğunu sorman gerekir.
Tyler kütüklerle, dev bir el gölgesi yaratmıştı. O anda parmaklar Nosferatu kadar büyüktü, fakat başparmak diğerlerine göre çok küçüktü, ama saat dört otuzken el mükemmel görünüyordu dedi. Dev gölge el bir dakikalığına mükemmeldi ve o bir dakika boyunca Tyler kendi yarattığı mükemmelliğin ayasında oturmuştu.
Uyanırsın, hiçbir yerdesindir.
Bir dakika yeterli dedi Tyler, insanın bunun için çok çalışması gerekebilir ama bir dakikalık bir mükemmellik için harcanan çabaya değer. Mükemmellikten bekleyebileceğinin en fazlası bir dakikadır.
Uyanırsın, ve bu yeterlidir.
Adı Tyler Durden’dı, birliğe bağlı olarak sinema makinistliği ve şehirdeki bir otelde garsonluk yapıyordu ve bana telefon numarasını vermişti.
Biz işte böyle tanışmıştık.
4
O gece bütün olağan beyin parazitleri oradaydı. Yukarıda ve Geride Destek Grubunun mevcudu her zaman çok olurdu. Bu Peter. Bu Aldo. Bu Marcy.
Selam.
Tanıştırma safhası, hey millet, bu Marla Singer ve ilk kez bize katılıyor.
Selam Marla.
Yukarıda ve Geride Destek Grubunda, öncelikle Sorunumuzu Bulma Bölümü ile başlardık. Gruba asla Parazitik Beyin Parazitleri Grubu denmezdi. Hiç kimsenin ağzından “parazit” kelimesi duyulmazdı. Herkes her zaman iyileşme yolundaydı. Ah evet, bu yeni bir iyileştirme yoluydu. Herkes her zaman köşeleri daha yeni dönmüş olurdu. Fakat hala her yerde beş-günlük baş ağrısının izleri bulunurdu. Kadının biri isteksizce akan gözyaşlarını silerdi. Herkesin yakasında isminin yazılı olduğu bir kart bulunurdu ve bir yıldır her Salı karşılaştığın bu insanlar yaklaşarak, elini sıkmak için ellerini uzatırlar ve yakandaki karta bakarlardı.
Tanıştığımızı sanmıyorum.
Kimse parazit demezdi. Ajan derlerdi.
Tedavi demezlerdi. İyileştirme derlerdi.
Sorunumuzu Bulma Bölümünde, adamın biri ajanın omurgasına sıçradığını ve şimdi birden sol elini kontrol altında tutamadığını söylerdi. Bir diğeri, ajanın beyin astarını kuruttuğunu ve artık beyninin kafatasının içinden çekildiğini ve bunun ağrıya yol açtığını söylerdi.
En son buraya geldiğimde, Chloe isimli kadın bize sevinçli bir haber vereceğini müjdelemişti. Oturduğu tahta sandalyeden kalkarak, artık ölümden korkmadığını söylemişti.
En son gece, tanıştırılma ve Sorunumuzu Bulma Bölümlerinden sonra, isim kartında Glenda yazan, tanımadığım bir kız, Chloe’nin kız kardeşi olduğunu ve Chloe’nin geçen Salı sabah saat ikide öldüğünü söyledi.
Bu çok güzel olmalıydı. Sarılma vakti gelince Chloe, iki yıldır bana sarılıp ağlardı ve şimdi ölmüştü, ölüp toprağın altına girmişti, külleri bir kavanoza, bir türbeye veya mahzene doldurulmuştu. Bu, bir gün düşünüp, ortalıkta gezerken, bir sonraki gün soğuk bir gübre ve solucan yemi olduğunun kanıtıydı. Bu büyüleyici ölüm mucizesiydi ve öbürü için olmasaydı, çok güzel bir şey olacaktı.
Marla.
Ve Marla tüm beyin parazitlerinin içinde tek başına durup, bana bakıyordu.
Yalancı.
Sahtekar.
Marla sahtekardı. Sahtekar olan oydu. Etraftaki herkes ürküp, çekindiğinde ve bağırarak düştüğünde, ve kot pantolonlarının ağı koyu mavi olduğunda, bu büyük bir harekettir.
Bu gece rehberli meditasyonun bana hiçbir faydası olmayacak. Sarayın yedi kapısının ardında, yeşil kapının, portakal rengi kapının ardında Marla var. Mavi kapının ardında Marla dikiliyor. Yalancı. Güç hayvanımın bulunduğu mağaraya yöneliyorum ve güç hayvanım Marla oluyor. Sigarasını tüttürüyor. Gözlerini döndürüyor. Yalancı. Siyah saç ve yastık gibi kalın Fransız dudaklar. Sahtekar. Koyu deriden İtalyan modeli kanepe gibi dudaklar. Kaçışın yok.
Chloe içten bir yaratıktı.
Chloe, Joni Mitchell’in gülen ve bir partide ortada salınarak gezerken herkese son derece iyi davranan iskeleti gibiydi. Chloe’nin bir böcek büyüklüğündeki popüler iskeletini, kendi iç organlarının mahzen ve galerilerinde sabahın saat ikisinde koşuşturduğunu gözünde canlandır. Siren misali nabzı, on saniye, dokuz saniye, sekiz saniye sonra ölüme hazırlan diye duyuru yapıyor. Ölüm, yedi saniye sonra başlayacak, altı saniye…
Chloe o gece kendi toplardamarlarının dehlizlerinde koşuşturdu ve sıcak akkan veren tüpleri patladı. Sinirler dokunun içinden elektrik telleri gibi yüzeye çıktı. Dokusunun içindeki apseler, sıcak beyaz inciler gibi şişti.
Tepesindeki siren duyuru yapmaya devam etti; on saniye içinde iç kısımların tahliye edilmesine hazır olun, dokuz saniye, sekiz saniye, yedi.
Ruhunuzu on saniye içinde teslim etmeye hazır olun, dokuz, sekiz, yedi.
Chloe bitik böbreklerindeki azalmış olan böbrek suyunun içinde daldı.
Ölüm beş saniye içinde başlayacak.
Beş, dört.
Dört.
Parazitli hayat kurtarma spreyi Chloe’nin kalbini boyadı.
Dört, üç.
Üç, iki.
Chloe boğazındaki pıhtılaşmış astara elleriyle tırmandı.
Ölüm üç saniye içinde başlayacak, iki.
Ay ışığı Chloe’nin açık ağzından içeri girdi.
Son nefesini almaya hazırlan, şimdi.
Boşalt.
Şimdi.
Ruhsuz bir beden.
Şimdi.
Ölüm başlıyor.
Şimdi.
Bu his çok güzel olmalı, hala kollarımda olan Chole’nin o tatlı karmaşasını hatırlamak ve Chloe şimdi bir yerlerde ve ölü.
Ama hayır, Marla tarafından izleniyorum.
Rehberli meditasyonda içimdeki çocuğu kucaklamak için kollarımı açıyordum ve içimdeki çocuk sigarasını tüttüren Marla oluveriyor. İyileştirici beyaz ışık topu yok. Yalancı. Çakralar yok. Çakralanızın çiçekler gibi açıldığını ve her birinin ortasında tatlı bir ışığın yavaşça patladığını hayal edin.
Yalancı.
Çakralarım açılmıyor.
Meditasyon bittiğinde, herkes esneme hareketleri yapıyor ve kafalarını döndürüyor ve hazırlık olsun diye birbirlerinden destek alıp ayaklarına doğru eğiliyorlar. Tedavi edici fiziksel temas. Sarılmak için üç adım atıp, gözlerini bana dikmiş olan Marla’nın önünde duruyorum, bir yandan da sıradaki diğerlerini kesiyorum.
Haydi yakınımızdaki birini kucaklayalım.
Kollarımla Marla’yı mengene gibi sıkıştırıyorum.
Bu akşam sizin için özel olan birini seçin.
Marla’nın sigaradan elleri göğsünde kavuşmuş.
Nasıl hissettiğinizi o kişiye anlatın.
Marla’nın testis kanseri yok. Marla’nın tüberkülozu yok. O ölmüyor. Tamam, o saçma sapan felsefeye göre, hepimiz öleceğiz, ama Marla Chloe’nin öldüğü anlamda ölmüyor.
Birbirinize sarılın ve birbirinizi paylaşın.
Evet Marla, elmaları sever misin?
Kendinizi tamamen paylaşın.
Evet Marla, çık dışarı. Çık dışarı. Çık dışarı.
Git ve ağlaman gerekiyorsa, başka bir yerde ağla.
Marla bana bakıyor. Gözleri kahverengi. Kulak memeleri, küpe deliklerinin etrafında büzüşmüş, küpeleri yok. Çatlamış dudakları, derisi öldüğü için buz gibi duruyor.
Evet durmayın, ağlayın.
“Sen de ölmüyorsun” diyor Marla.
Etrafımızdaki çiftler birbirlerine destek olmuş vaziyette ağlayıp, hıçkırıyorlar.
“Eğer beni ispiyonlarsan,” diyor Marla, “ben de seni ispiyonlarım.”
O zaman haftayı böleriz diyorum. Marla kemik hastalıklarını, beyin parazitlerini ve tüberkülozu alabilir. Testis kanseri, kan parazitleri ve organik beyin bozuklukları bende kalacak.
“Bağırsak kanseri ne olcak?” diyor Marla.
Kız ödevini yapmış.
Bağırsak kanserini böleriz. Her ayın ilk ve üçüncü Pazarları o gider.
“Hayır” diyor Marla. Hayır, o hepsini istiyor. Kanserler, parazitler. Marla’nın gözleri inceliyor. Kendini bu kadar mükemmel hissedebileceği aklının ucundan bile geçmemişti. Kendini canlı hissediyor. Derisi temizleniyor. Tüm hayatı boyunca hiç ölü bir insan görmemişti. Hiç gerçek anlamda hayati duyguları yoktu, çünkü onun buna ters düşecek herhangi bir şeyi olmamıştı. Ama şimdi ölenler ve ölüm vardı, kayıp ve kızgınlık vardı. Ağlama ve titreme, terör ve pişmanlık. Artık hepimizin nereye gittiğini biliyordu, ve hayatının her bir dakikasını hissediyordu.
Hayır, hiç bir grubu terk etmiyordu.
“Hayır, tekrar eski hayatıma geri dönemem.” diyor Marla. “Kendimi iyi hissetmek, nefes aldığımı hatırlamak için eskiden bir cenaze evinde çalışıyordum. Ya kendi alanımda bir iş bulamazsam.”
O zaman eskiden çalıştığın cenaze evine dönersin diyorum.
“Bununla kıyaslandığında cenazeler hiçbir şeydir.” diyor Marla. “Cenazeler sadece soyut birer merasimdir. Burada gerçek bir ölüm tecrübesi var.”
Etrafımızdaki çiftler birbirlerinin göz yaşlarını siliyor, iç çekiyor, birbirlerinin sırtlarını sıvazlıyor ve ayrılıyorlar.
İkimizin bir arada yapamayacağını söylüyorum.
“Öyleyse gelme.”
Buna ihtiyacım var.
“O zaman cenazelere git.”
Herkes birbirinden ayrılmış ve son dua için el ele tutuşuyor. Marla’nın kollarımdan ayrılmasına izin veriyorum.
“Ne kadar zamandır buraya geliyorsun?”
Kapanış duası.
İki yıldır.
Dua çemberindeki bir adam elimi tutuyor. Başka bir adam Marla’nın elini tutuyor.
Bu dualar başladığında genellikle benim nefesim tükenmiş olur. Tanrım bizi bağışla. Bizi kızgınlığımızla ve korkumuzla bağışla.
Marla fısıldamak için kafasını çeviriyor “İki yıl?”.
Tanrım bizi bağışla ve bizi koru.
Bu iki yıl içinde beni tanıyan herkes ya öldü ya da iyileşip, bir daha geri gelmedi.
Bize yardım et ve bize yardım et.
“Tamam” diyor Marla, “tamam, tamam testis kanserini alabilirsin.”
Koca Bob’un üstümde ağlayışını hatırlıyorum. Teşekkürler.
Bizi kaderimizle birleştir. Bize barış ihsan et.
“Teşekkür etmene gerek yok.”
Marla ile böyle tanıştım.
5
Güvenlik masası yetkilisi bana herşeyi açıkladı.
Bagaj görevlileri saat gibi tıklayan bir bagajı önemsemezler. Güvenlik masası yetkilisi bagaj görevlilerine Atıcılar diyordu. Modern bombalar artık tıklamıyorlardı. Fakat titreyen bir bagaj olduğunda, bagaj görevlileri, yani Atıcılar polisi aramak durumundaydı.
Tyler ile birlikte yaşamak zorunda kalmamın sebebi, çoğu havayolunun titreşimli bagajlarla ilgili olarak aldıkları önlemle bağlantılıydı.
Dulles’dan dönerken, her şeyim bir tek çantanın içindeydi. Çok seyahat eden biri olarak, her seyahat için aynı şeyleri yanıma almayı öğrenmiştim. Altı adet beyaz gömlek. İki siyah pantolon. Yaşamak için mübalağasız asgari şeyler.
Seyahat tipi alarmlı saat.
Kordonsuz elektrikli tıraş makinesi.
Diş fırçası.
Altı çift iç çamaşırı.
Altı çift siyah çorap.
Güvenlik masası yetkilisinin söylediğine göre, uçağım Dulles’dan kalkarken, bavulum titriyordu ve polis uçuştan önce bavulu uçaktan çıkarmıştı. Her şeyim o bavulun içindeydi. Kontak lenslerimin gereçleri. Mavi çizgili, kırmızı bir kravat. Kırmızı çizgili, mavi bir kravat. Bu çizgiler askeri çizgilerdi, klüp kravatı çizgileri değil. Ve bir adet düz kırmızı kravat.
Tüm bunların bir listesi evimdeki yatak odamın kapısında asılıydı.
Evim, dullar ve genç profesyoneller için, dosyalama dolabı tipinde, yüksek bir binanın on beşinci katında bir daireydi. Pazarlama broşüründe, komşu bir müzik seti veya yüksek sesli bir televizyon ile benim aramda bir fit genişliğinde beton bir taban, beton bir tavan ve beton bir duvar olacağını garanti ediyordu. Bir fitlik beton ve klima bir araya geldiğinde, pencereler hiç bir zaman açılmaz ve işin içine parke yerler ve loş bir ışık girince de, bin yedi yüz fitin tamamı, son pişirdiğiniz yemek yada banyoya son seyahatiniz gibi kokar.
Evet, kasap tezgahı gibi tezgahlar ve düşük voltajlı elektrik tesisatı da vardı.
Yine de kapı komşunuzun işitme cihazının pili bitipte, televizyondaki oyunları son ses dinlemek zorunda kaldığı zamanlarda bir fitlik beton büyük önem kazanır. Yada yanan gazın volkan gibi patlaması ile bir zamanlar oturma odası olan enkaz, boydan boya camları patlatıp, yanarak aşağı inerken, binanın yanında hendek gibi kömürleşmiş beton bir delik bırakır, orası senin evindir.
Böyle şeyler oluyor.
Her şey, bilmem nerenin dürüst, sade, çalışkan, orijinal yerli insanları tarafından elde yapıldığı belli olsun diye içinde minik baloncuklar ve kum parçacıkları bırakılmış el yapımı yeşil cam tabaklar da dahil olmak üzere herşey bu patlama ile tuz buz olmuştur. Yerden tavana asılı perdelerin patlama ile yanarak parçalar halinde sıcak rüzgara karıştığını hayal edin.
Şehrin on beş kat yukarısından tüm bu eşyaların yanarak, darbeler yaparak ve parçalayarak herkesin arabasının üstüne düştüğünü hayal edin.
Ben uyuklar vaziyette, Mah 0.83 veya gerçek hava hızı ile 455 mille batıya doğru giderken, FBI Dulles’da bavulumun içinde bomba olup olmadığını araştırıyor. Güvenlik masası yetkilisi, on kerede dokuz kez titremenin elektrikli tıraş makinesinden kaynaklandığını söylüyor. Benim kordonsuz elektrikli tıraş makinem. Bazen de bunun titreşimli bir vibratörden kaynaklandığını söylüyor.
Bunu bana güvenlik masası yetkilisi söyledi. Bavulum olmadan eve gitmek ve gittiğimde de yatak çarşaflarımın parçalanmış vaziyette yerde olduğunu görmek için bir taksi tutmak üzere olduğumda söyledi.
Güvenlik masası yetkilisi, vardığı zaman bir yolcuya, içinde bir vibratör olması sebebiyle bavuluna Doğu Yakasında el konulduğunu söylediğini hayal etmemi istiyor. Yolcu bazen bir erkek bile olabiliyormuş. Bir vibratör bulunduğu zaman, sahibinin isminin açıklanmaması hava yolu şirketlerinin prensibi. Belirsiz ibaresi kullanılıyor.
Bir vibratör.
Asla senin vibratörün değil.
Asla vibratörün kendi kendine çalışmaya başladığını söyleme.
Bir vibratör kendi kendine çalışmaya başlıyor ve bavulun boşaltılmasını gerektiren acil bir durum meydana geliyor.
Stapleton bağlantısı için uyandığımda yağmur yağıyordu.
Eve çok yakın bir noktada uyandığımda yağmur hala yağıyordu.
Geride bırakmış olabileceğimiz kişisel eşyalarımızı tekrar kontrol etmemizi rica eden bir duyuru yapıldı. Sonra benim ismim anons edildi. Çıkışta bekleyen havayolu yetkilisi ile görüşmem rica edildi.
Saatimi üç saat geriye aldım, ve hala gece yarısını geçmişti.
Çıkışta hava yolu yetkilisi ve güvenlik masası yetkilisi, bagajınızın Dulles’ta tutulmasının sebebi elektrikli tıraş makinenizmiş demek için bekliyorlardı. Güvenlik masası yetkilisi bagaj görevlilerine Atıcılar dedi. Daha sonra da onlara Yokuş Yukarı Sürücüler dedi. İşlerin daha da beter olabileceğini kanıtlamak için, bunun en azından bir vibratör vakası olmadığını söyledi. Daha sonra, belki ben de o da erkek olduğumuz ve sabahın saat biri olduğu için yada belki de sadece beni güldürmek için, uçuş görevlisine endüstriyel argoda Uzay Garsonu dendiğini söyledi. Yada Hava Metresi. Adam pilot kıyafeti giymiş gibi duruyordu, küçük apoletli beyaz gömlek ve mavi kravat. Bagajım temizlenmişti ve bir sonraki gün buraya varacaktı.
Güvenlik görevlisi adımı, adresimi ve telefon numaramı sorduktan sonra, prezervatif ile kokpit arasındaki farkı sordu.
“Bir prezervatife anca bir penis sokabilirsin.” dedi.
Son onluğumla eve gitmek için bir taksi çevirdim.
Yerel polis de bir sürü soru sormuştu.
Bomba ile bir ilgisi olmayan elektrikli tıraş makinem hala benden üç zaman dilimi uzaktaydı.
Gerçekten büyük bir bomba olan bir şey, açık yeşil yin ve turuncu yang şeklinde ve bir araya gelince bir yuvarlak oluşturan Njurunda marka akıllı kahve sehpamı havaya uçurmuştu. Akıllı sehpam artık iki parça değildi, paramparça olmuştu.
Erika Pekkari dizaynı, turuncu kaplı Haparanda marka oturma grubum, artık çerçöp haline gelmişti.
İşin kötüsü, yuva kurma içgüdüsünün tek kölesi de ben değildim. Tuvalete porno dergilerle giren tanıdıklarım, artık tuvalete IKEA dekorasyon kataloglarıyla giriyorlardı.
Hepimizin aynı yeşil şeritli Johanneshov koltuğu vardı. Benim ki yanarak on beşinci kattan, bir süs havuzuna düşmüştü.
Hepimizin tel ve çevre dostu ağartılmamış kağıttan yapılmış Rislampa/Har marka kağıt lambalarımız vardı. Benim ki konfeti olmuştu.
Şimdi hepsi banyoda oturuyorlardı.
Alle marka çatal bıçak takımı. Paslanmaz çelik. Bulaşık makinesinde yıkanabilir.
Galvanize çelikten yapılmış, Vild marka koridor saati, işte bu olmazsa olmazdı.
Klipsk marka raf ünitesi, ah evet.
Hemlig marka şapka kutuları. Evet.
Evimin önünden geçen cadde tüm bunlarla doluydu ve cadde parlıyordu.
Mommala marka yatak örtüsü takımı. Tomas Harila dizaynıydı ve aşağıdaki renkleri mevcuttu:
Orkide.
Fuşya.
Kobalt.
Abanoz siyahı.
Jet.
Yumurta kabuğu veya funda mavisi.
Bunları alabilmek için ömrüm boyunca çalışmıştım.
Kalix marka bakımı kolay lakeden yapılmış masalarım.
Steg marka iç içe geçen sehpalarım.
Mobilya alırsın. Ve kendine aldığın bu kanepenin ihtiyacın olan son mobilya olduğunu söylersin. Kanepeyi aldıktan sonra, ne olursa olsun kanepe problemini çözdüğün için birkaç yıl için tatmin olmuşsundur. Sonra uygun bir yemek takımı. Sonra en mükemmel yatak. Perdeler. Halılar.
Sonra güzel yuvana kısılır kalırsın, sahip olduğun şeyler, sana sahip olmaya başlar.
Tabi bu havaalanından eve dönene kadardı.
Bir kaza olduğunu söylemek için kapıcı gölgelerden dışarı çıktı. Polisin burada olduğunu ve bir çok soru sorduklarını söyledi.
Polis bunun gazdan kaynaklanmış olabileceğini düşünüyordu. Belki ocaktaki pilot çakmak çakmıştı veya ocak açık kalmış, gaz sızıntısı olmuş, gaz tavana yükselmiş ve sonra da tüm odaları yerden tavana kadar doldurmuştu. Daire bin yedi yüz fit kareydi ve yüksek tavanlıydı ve demek ki tüm odaları doldurana kadar gaz sızmaya devam etmişti. Odalar tamamen gazla dolduktan sonra, buzdolabının altındaki kompresör çıtırdamıştı.
İnfilak.
Alüminyum çerçeveli boydan boya pencereler dışarı fırlamıştı, ve kanepeler de, ve lambalar da, ve tabaklar da, ve yanan çarşaf takımları da, ve okul yıllıkları, diplomalar ve tabi telefon da. Her şey on beşinci kattan güneş alevi gibi fırlamıştı.
Aman tanrım, benim buzdolabım olamazdı. Raflar dolusu farklı hardallar toplamıştım, bazıları unlu, bazıları İngiliz pub tarzı. On dört çeşit yağsız salata sosu ve yedi çeşit turşu vardı.
Tamam, biliyorum, çeşni dolu bir ev ama doğru düzgün yemek yok.
Kapıcı sümkürdü ve top atıcının beysbol topunu, top tutucunun eldivenine yapıştırması gibi bir şey mendiline yapıştı.
Kapıcı on beşinci kata çıkabileceğimi ama eve giremeyeceğimi söyledi. Polis emriymiş. Polis, böyle birşey yapmak isteyecek eski bir kız arkadaşım olup olmadığını, veya dinamit ele geçirebilecek bir düşman edinip edinmediğimi soruyormuş.
“Yukarıda görülmeye değer bir şey yok,” dedi kapıcı. “Tek kalan şey beton duvarlar.”
Polis kundaklamadan şüpheleniyor...
#1
Gönderen Alkcrist
on
22-04-2006, 16:02
iyi olmuş paste ettiğin, solasın 












#2
Gönderen Hell_Guard
on
22-04-2006, 21:45
Bunun Filmide baya iyi.Ama ilk defa izleyenler pek bişi anlayamaya bilirler.Gercekten bunu bastan sona okudugumda o filmi bi daha izlemek istedigimi fark ettim saol. 

FİGHT CLUB
İKİNCİ BÖLÜM
Kapıcı “Bir çok genç insan dünyayı etkilemek için bir sürü şey satın alıyor.” dedi.
Tyler’ı aradım.
Tyler’ın Paper Sokağındaki kiralık evinin telefonu çaldı.
Tyler, lütfen kurtar beni.
Telefon bir kez daha çaldı.
Kapıcı omzuma doğru eğildi ve “Birçok genç insan ne istediğini bilmiyor.” dedi.
Tyler, lütfen koru beni.
Ve telefon bir kez daha çaldı.
“Genç insanlar tüm dünyayı istediklerini sanıyorlar.”
Beni İsveç mobilyasından kurtar.
Beni akılcı sanattan kurtar.
Ve telefon bir kez daha çaldı ve Tyler telefonu açtı.
“Eğer ne istediğini bilmiyorsan” dedi kapıcı, “kendini istemediğin bir sürü şeyi satın almış olarak bulursun.”
Bir daha asla tam olmayayım.
Bir daha asla hoşnut olmayayım.
Bir daha asla mükemmel olmayayım.
Tam ve mükemmel olmaktan koru beni Tyler.
Tyler’la bir barda buluşmaya karar verdik.
Kapıcı, polisin bana ulaşabileceği bir numara bırakmamı istedi. Hala yağmur yağıyordu. Audi’m hala park yerindeydi ama ön cama Dakapo marka halojen lambası bir meşale gibi saplanmıştı.
Tyler ve ben buluştuk ve bir sürü bira içtik ve Tyler ona taşınabileceğimi söyledi ama onun için bir kıyak yapacaktım.
Bir gün sonra, içinde altı adet gömlek ve altı adet iç çamaşırı olan minimum bavulum gelecekti.
Bizi kimsenin izlemediği ve umursamadığı o barda sarhoş vaziyette otururken Tyler’a benden istediği kıyağın ne olduğunu sordum.
Tyler “Bana bütün gücünle vurmanı istiyorum.” dedi.
6
Microsoft için hazırlamış olduğum demoyu göstermeme iki ekran kala kanın tadını alıyorum ve yutmaya çalışıyorum. Patronum içeriğin ne olduğunu bilmiyor ama bir gözüm mor ve yanağımın içindeki dikişler yüzünden yüzümün bir yarısı şiş vaziyetteyken demoyu göstermeme izin vermiyor. Dikişler gevşemiş ve dilimle onları hissedebiliyorum. Kumsalda dolaşmış balık ağlarını düşünün. Dikişlerimi bir köpeğin üstündeki siyah dikişler olarak hayal edebiliyorum ve kan yutmaya devam ediyorum. Patronum benim yazmış olduğum notlardan prezentasyon yapıyor ve ben de odanın karanlık bir köşesinde projektörü çalıştırıyorum.
Kanı yalamaya çalıştıkça dudaklarım iyice yapış yapış oluyor ve ışıklar açıldığında, danışmanlar Ellen ve Walter ve Microsoft temsilcileri Norbert ve Linda’ya dönüp, katıldığınız için teşekkürler diyeceğim ama dudaklarım kandan dolayı parlıyor ve kan dişlerimin arasındaki çatlaklardan sızıyor.
Bayılmadan önce insan yarım litre kan yutabilir.
Dövüş kulübü yarın ve ben dövüş kulübünü kaçırmayacağım.
Prezentasyondan önce Microsoft’tan Walter, barbekü edilmiş patates kızartması rengindeki, buharlı ekskavatör çenesini, bir pazarlama aleti gibi açarak gülümsüyor. Parmağında mühür yüzüğü olan elini uzatıp, elimi sıkıyor ve elim onun pürüzsüz ve yumuşak elindeyken, “Diğer herife ne olduğunu görmek istemem” diyor.
Dövüş kulübünün ilk kuralı, dövüş kulübü hakkında konuşmamaktır.
Walter’a düştüğümü söylüyorum.
Bunu kendime ben yaptım.
Prezentasyondan önce, patronumun karşısına oturup, konuşmanın neresinde hangi slaytın gireceğini ve video gösterisini hangi arada yapmak istediğimi anlatırken, patronum “Sen her hafta sonu kendine ne yapıyorsun böyle?” diye soruyor.
Birkaç yara almadan ölmek istemediğimi ve artık pırıl pırıl bir vücuda sahip olmanın önemi olmadığını söylüyorum. Şu orijinal kırmızı arabaları görüyor musun, 1955’te ilk satılmaya hazırlandıkları günkü gibiler, ne yazık.
Dövüş kulübünün ikinci kuralı, dövüş kulübü hakkında konuşmamaktır.
Öğle yemeğinde garson masanıza gelir ve geçen haftaki dövüş kulübünden dolayı gözleri dev bir pandanınki gibi simsiyahtır. Çünkü onu geçen hafta gördüğümüzde kafası betonla, markette çalışan iki yüz pound’luk bir çocuğun dizi arasındaydı ve çocuk garsonun burnuna art arda, tüm çığlıkların içinde kolayca duyulabilecek düz ve sert sesler çıkaran yumruklar atıyordu, ta ki garson dur diyebilecek kadar nefes alıp, ağzından kan püskürtene kadar.
Garsona hiç bir şey söyleyemezsiniz, çünkü dövüş kulübü sadece dövüş kulübünün başladığı ve bittiği saatler arasında vardır.
Fotokopi dükkanında çalışan çocuğu bir ay önce görmüşsünüzdür ama ya fotokopilere üçlü delik delmeyi yada kopyaların arasına renkli seperatör koymayı unutan bu çocuk, dövüş kulübünde kendinden iki kat büyük olan bir muhasebecinin ciğerlerindeki havayı boşaltıp, onu yumruklarıyla bayıltırken, on dakikalığına da olsa, bin tanrıydı. Dövüş kulübünün üçüncü kuralı, biri dur dediğinde veya bayıldığında, bayılmış numarası yapıyor olsa bile, dövüşün bitmesidir. Bu çocuğu her gördüğünde, ona ne kadar muhteşem bir dövüş çıkardığını söyleyemezsin.
Bir dövüşte sadece iki kişi olur. Bir seferde sadece tek dövüş yapılır. Dövüşe girerken tişört ve ayakkabılar çıkarılır. Dövüş sürmesi gerektiği kadar sürer. Bunlar dövüş kulübünün diğer kurallarıdır.
Dövüş kulübündeki herifler gerçek hayattaki herifler değildirler. Fotokopi dükkanındaki çocuğa çok iyi bir dövüş çıkardığını söyleseniz bile, aynı adama konuşuyor olmazsınız.
Benim dövüş kulübündeki halimi, patronum tanımıyor.
Dövüş kulübünde geçen bir geceden sonra, gerçek dünyadaki her şeyin sesi kısılır. Seni hiç bir şey kızdırmaz. Sözün kanundur ve diğer insanlar bu kanunu ihlal etse veya seni sorgulasa bile, yine de kızmazsın.
Gerçek hayatta ben, gömlek giyen ve kravat takan bir kampanya koordinatörüyüm, ağzım kan içinde karanlıkta oturmuş, patronum Microsoft yetkililerine bir ikon için seçtiği soluk mavi rengi anlatırken, slaytları değiştiriyorum.
Dövüş kulübünün ilk üyeleri Tyler ve bendik.
Beş yıllık planımın hayatımla örtüşmediğini fark edip, eve sinirli bir şekilde geldiğimde, evimi veya arabamı temizlemek bana yeterdi. Günün birinde hiç yara almadan ölüp gidecektim ve geride güzel bir ev ve araba bırakacaktım. Ta ki pislik veya yeni sahibi yerleşene kadar. Hiç bir şey durağan değildir. Mona Lisa bile dökülüyor. Dövüş kulübüne kadar ağzımdaki dişlerin yarısını oynatabilirim.
Kendini geliştirmek belki de çözüm değildir.
Tyler hiç bir zaman babasını tanımamıştı.
Belki çözüm kendini yok etmektir.
Hala Tyler’la birlikte dövüş kulübüne gidiyoruz. Dövüş kulübü artık bir barın bodrumunda, Cumartesi geceleri bar kapandıktan sonra yapılıyor. Ve her hafta katılan heriflerin sayısı artıyor.
Tyler kara betondan yapılmış olan bodrumun tek lambasının altına geçiyor ve o ışığın karanlığın içindeki yüz çift gözde parladığını görüyor. Tyler’ın ilk söylediği şey “Dövüş kulübünün ilk kuralı, dövüş kulübü hakkında konuşmamaktır” oluyor.
Tyler bağırmaya devam ediyor “Dövüş kulübünün ikinci kuralı, dövüş kulübü hakkında konuşmamaktır.”
Ben babamı altı yıldır tanıyordum ama onunla ilgili hiç bir şey hatırlamıyorum. Babam, her altı yılda bir farmıl bir kasabada, yeni bir aile kurar. Bu bir aile kurmaktan çok, acente açmaya benzer.
Dövüş kulübünde gördüğünüz şey, kadınlar tarafından yetiştirilmiş bir erkekler jenerasyonudur.
Erkeklerle dolu bir bodrumun gece yarısı karanlığında, tek lambanın altında duran Tyler diğer kuralları sayıyor: her dövüş için iki erkek, bir seferde bir dövüş, ayakkabı yok, tişört yok, dövüşler sürmesi gerektiği kadar sürer.
“Ve yedinci kural” diye bağırıyor Tyler, “bu sizin dövüş kulübündeki ilk gecenizse, dövüşmek zorundasınız.”
Dövüş kulübü, televizyondaki futbol maçı değildir. Dövüş kulübünde, dünyanın dört bir yanından gelen tanımadığınız adamların birbirini, iki dakikalık gecikme ile uydu yayınından dövdüğünü izlemezsiniz, her on dakikada bir bira reklamı çıkmaz, ve istasyon aramak için beklemek zorunda değilsinizdir. Dövüş kulübüne gittikten sonra televizyonda futbol izlemek, muhteşem seks yapmak varken, porno izlemeye benzer.
Dövüş kulübü, spor salonuna gitmek, saçınızı ve tırnaklarınızı kestirmek için sebebiniz olmaya başlar. Gittiğiniz spor salonu, erkek gibi görünmeye çalışan heriflerle doludur, sanki erkek gibi görünmeye çalışmak bir heykeltıraş veya art direktörün söylediği şekilde görünmekmiş gibi.
Tyler’ın da dediği gibi, sufle bile şişirilmiş görünür.
Babam hiçbir zaman üniversiteye gitmediği için, benim üniversiteye gitmem gerçekten çok önemliydi. Üniversiteden sonra, onu şehirlerarası aradım ve şimdi ne olacak diye sordum.
Babam bilmiyordu.
Kendime bir iş bulup, yirmi beş yaşıma girdiğimde, yine şehirlerarası aradım ve şimdi ne olacak diye sordum. Babam yine bilmiyordu, ve evlenmemi söyledi.
Otuz yaşında bir erkeğim ve gerçekten çözümün bir kadın olup olmadığını merak ediyorum.
Dövüş kulübünde olanlar, kelimelerle anlatılmaz. Bazı heriflerin her hafta dövüşmeye ihtiyacı vardır. Bu hafta, Tyler kapıdan giren ilk elli kişinin içeri alınacağını söylüyor. O kadar.
Geçen hafta, omzunu sıvazladığım bir herifle dövüşmek için listeye yazıldık. Herif kötü bir hafta geçirmiş olmalı ki, künde pozisyonunda ellerimi kafamın arkasına bağladı ve dişlerim yanağımda bir delik açıp, gözüm tamamen kapanıp, kanayana kadar suratımı betona vurdu, ve ben ancak dur dedikten sonra yere bakıp, suratımın yarısının kanla çizilmiş resmini görebildim.
Tyler’la beraber yerde ağzımın çizmiş olduğu kanlı büyük O harfine ve yerden bize bakan gözümün kısık şekline bakıyorduk, Tyler “Çok iyi.” dedi.
Adamın elini sıkıp, iyi dövüştü dedim.
“Gelecek haftaya ne dersin?” diye sordu.
Suratımın tüm şişkinliğine rağmen gülümsemeye çalışıp, şu halime bak dedim. Gelecek aya ne dersin?
Hiçbir yerde, dövüş kulübünde olduğunuz kadar canlı olamazsınız. Hele bütün gözler üzerinizdeyken, diğer herifle birlikte o tek lambanın altına geçtiğiniz zaman. Dövüş kulübü kazanmak veya kaybetmekle ilgili değildir. Dövüş kulübü kelimelerle anlatılamaz. Dövüş kulübüne ilk kez gelen bir herifin kıçının beyaz ekmek dilimi gibi olduğunu görürsünüz. Aynı adamı altı ay sonra gördüğünüzde, tahtadan oyulmuş gibi durur. Bu adam artık her işi yapabilecek kadar güvenmektedir kendine. Dövüş kulübünde de, spor salonlarında olduğu gibi homurtular ve gürültüler vardır ama dövüş kulübü iyi görünmek için değildir. Kiliselerde olduğu gibi histerik bağırtılar gelir ve Pazar sabahı uyandığınızda kendinizi kurtarılmış hissedersiniz.
Son dövüşten sonra beni döven adam yerleri silerken, ben de sigorta şirketimi arayıp, acile gitmek için ön onay talep ettim. Hastanede Tyler düştüğümü söyledi.
Tyler bazen benim adıma konuşur.
Bunu kendime ben yaptım.
Dışarıda, güneş doğuyordu.
Dövüş kulübü hakkında konuşmazsınız, çünkü Pazar sabahı saat iki ile yedi arası hariç, dövüş kulübü diye bir şey yoktur.
Dövüş kulübünü ilk bulduğumuzda ne Tyler ne de ben hiç kavga etmemiştik. Eğer hiç kavga etmediyseniz, merak edersiniz. Canınızın nasıl yandığını, başka bir adam karşısında neler yapabileceğinizi merak edersiniz. Tyler’ın soracak kadar güven duyduğu ilk kişi bendim, ikimizde sarhoştuk ve kimsenin umurunda olmayacak bir bardaydık, Tyler “Bana bir iyilik yapmanı istiyorum. Bana olanca gücünle vurmanı istiyorum.” dedi.
Ben böyle bir şey yapmak istemiyordum ama Tyler tek bir yara bile almadan ölmek istemediğini, sadece profesyonellerin dövüşünü izlemekten sıkıldığını ve kendi hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak istediğini söyledi.
Kendi kendine zarar vermekten bahsetti.
O zamanlar hayatım tastamam görünüyordu, ve belki de içimizden daha iyisini çıkarabilmek için her şeyi kırmak gerekiyordu.
Etrafıma baktım ve tamam dedim. Tamam ama dışarıdaki parkta yapacağız.
Dışarı çıktık ve Tyler’a yumruğu suratına mı yoksa midesine mi istediğini sordum.
Tyler “Şaşırt beni” dedi.
Daha önce hayatımda hiç kimseye vurmadığımı söyledim.
Tyler “O zaman çıldır, be adam” dedi.
Gözlerini kapamasını söyledim.
Tyler “Hayır” dedi.
Her erkeğin dövüş kulübündeki ilk gecesinde olduğu gibi nefesimi tuttum ve bütün kovboy filmlerinde görmeye alışık olduğumuz şekilde yumruğumu Tyler’ın çenesine salladım ve yumruğum Tyler’ın boynunun kenarına girdi.
Kahretsin dedim, bu sayılmaz. Bir daha denemek istiyorum.
Tyler “Kesinlikle sayıldı.” dedi ve Cumartesi sabahları yayınlanan çizgi filmlerdeki karton boks eldiveni gibi göğsümün ortasına bam diye geçirdi ve ben bir arabanın üstüne uçtum. Orada öylece durduk, Tyler boğazının kenarını ovuştururken, ben de göğsümü tutuyordum ve daha önce hiç gitmediğimiz bir yere gittiğimizi biliyorduk, dahası çizgi filmlerdeki kedi ve fare gibi hala hayattaydık, ve bunu nereye kadar ilerletip, hala hayatta kalabileceğimizi merak ediyorduk.
“Çok iyi” dedi Tyler.
Tekrar vur bana dedim.
Tyler “Hayır, sen bana vur” dedi.
Ben de vurdum, bir kız gibi yumruğumu sallayıp, tam kulağının altına indirdim ve Tyler karşılık verdi, pabucunun topuğunu mideme geçirdi. Ondan sonra ve daha sonra olanlar kelimelerle tarif edilemez ama bar kapandı, insanlar dışarı çıktı ve etrafımıza toplanıp, bağırmaya başladılar.
Tyler’ın yerine ben dünyada yolunda gitmeyen her şeye el atmaya hazır hissettim kendimi, kırılan yaka düğmeleri ile nükseden temizlik takıntım, yüzlerce dolar içerde olduğumu söyleyen bankam, bilgisayarımı açıp, DOS işletim komutlarını karıştıran patronum ve işim. Ve, destek gruplarını benden çalan Marla Singer.
İlk kavga bittiğinde hiçbir problem çözülmüş değildi, ama hiçbir şeyin de önemi yoktu.
İlk kavga ettiğimiz gece bir Pazar gecesiydi ve Tyler tüm hafta sonu tıraş olmamıştı. Tyler’ın iki günlük sakalları yüzünden parmaklarımın boğumları yanıyordu. Park yerinde sırt üstü yatıp, sokak ışıklarının arasından görünen tek yıldıza bakarken Tyler’a ne ile dövüştüğünü sordum.
Tyler babası ile dövüştüğünü söyledi.
Kendimizi tamamlamak için bir babaya ihtiyacımız yoktu belki. Dövüş kulübünde kiminle dövüştüğünüzün hiçbir kişisel yanı yoktur. Dövüşmek için dövüşürsünüz. Dövüş kulübü hakkında konuşmamanız gerekir ama biz konuştuk ve sonraki birkaç hafta boyunca bar kapandıktan sonra park yerinde buluştuk. Havalar soğuduktan sonra, başka bir bar bodrumunu kullanabileceğimizi söyledi.
Dövüş kulübü buluştuğunda Tyler birlikte kararlaştırmış olduğumuz kuralları açıklar. Erkeklerle dolu zeminin bodrum katının ortasında ki ışık huzmesinin altında Tyler bağırıyor, “Çoğunuz, birileri kuralları bozduğu için buradasınız. Birileri size dövüş kulübünden bahsetti.”
“Ya dövüş kulübü hakkında konuşmaktan vazgeçin, ya da başka bir dövüş kulübü kurun, çünkü gelecek hafta buraya geldiğinizde adınızı listeye ekleyeceksiniz ve sadece listedeki ilk elli kişi içeri girebilecek. Eğer içeri girebilirseniz, ve eğer dövüşmek isterseniz, hemen dövüşe başlayacaksınız. Eğer dövüşmek istemiyorsanız, evinizde oturun, çünkü dövüşmek isteyenler var.” diyor Tyler.
“Eğer bu dövüş kulübünde ilk gecenizse,” Tyler bağırıyor, “dövüşmek zorundasınız.”
Birçok erkek dövüş kulübüne gelir çünkü dövüşmekten çok korktuğu bir şey vardır. Birkaç dövüşten sonra korku oldukça hafifler.
Bir sürü yakın arkadaş dövüş kulübünde ilk kez karşılaşır. Artık toplantılara veya konferanslara gittiğimde, konferans masalarında yüzler görüyorum, muhasebeciler, yöneticiler yada avukatlar bandajların altındaki kırık burunları veya gözlerinin altındaki kırık dikişler veya sımsıkı tutturulmuş çeneleriyle her yerde bitiveriyorlar. Bunlar, karar verme zamanı gelene kadar dinleyen sessiz genç adamlar. Başlarımızı eğerek selamlaşıyoruz.
Sonra patronum bana bu kadar çok adamı nasıl tanıyabildiğimi soruyor.
Patronum, iş camiasında gün geçtikçe daha az centilmen kaldığını ve eşkıyaların arttığını söylüyor.
Demo dönmeye devam ediyor.
Microsoft’tan Walter’la göz göze geliyoruz. İşte, mükemmel dişleri, tertemiz bir cildi ve sahip olabilmek için alumni dergisine yazacağınız türden işe sahip olan genç bir adam. Onun herhangi bir savaşa katılamayacak kadar genç olduğunu ve eğer ailesi boşanmamış olsa, babasının asla eve gelmeyeceğini bilirsiniz, ve o orada durmuş, yarısı tıraşlı, yarısı karanlıkta saklı ve kuşkulu çürüklerle dolu suratıma bakıyor. Dudaklarımdaki kan parlıyor. Ve belki de Walter geçen hafta sonu katıldığı etsiz, acısız yemeği düşünüyor yada ozon tabakasındaki deliği, veya hayvanlar üstünde acımasızca yapılan ürün testlerinin durdurulması gerektiğini, ama muhtemelen bunları düşünmüyor.
7
Bir sabah tuvaletin içinde ölü deniz anası gibi görünen kullanılmış bir prezervatif görüyorum.
Tyler ile Marla’nın tanışması.
İşemek için tuvalete gidiyorum ve tuvaletin içindeki, mağara resimlerine benzeyen pisliğin içinde prezervatif duruyor. Spermin ne düşündüğünü merak ediyorum.
Bu?
Vajina dedikleri mekan bu mu?
Burada neler oluyor?
Bütün gece rüyamda Marla Singer’ı becerdiğimi görüyorum. Marla Singer sigarasını içiyor. Marla Singer gözlerini yuvarlarında döndürüp duruyor. Yatağımda tek başıma uyanıyorum ve Tyler’ın odasının kapısı kapalı. Tyler’ın odasının kapısı asla kapalı olmaz. Bütün gece yağmur yağdı. Çatıda su kabarcıkları toplanıyor, eğriliyor, bükülüyor ve yağmur çatıdan geçip, tavandaki alçının üstünde birikiyor ve elektrik teçhizatından yere damlıyor.
Yağmur yağdığı zaman, şalterleri kapatmak zorunda kalıyoruz. Elektrikleri açmaya cesaret bile edemezsin. Tyler’ın kiralamış olduğu ev üç katlı ve bir de bodrum katı var. Elimizde mumlarla geziyoruz. Evin kilerleri, paravana ile ayrılmış uyuma bölümleri ve merdiven sahanlığında renkli camlı pencereleri var. Salonda, içinde oturabileceğiniz genişlikte pencereleri olan cumbalar var. Süpürgelik pervazları oymalarla süslenmiş, cilalanmış ve onsekiz inç yüksekliğinde.
Yağmur evin her yerinden içeri damlıyor. Tahta olan her şey şişiyor ve çekiyor, yerlerdeki, süpürgeliklerdeki ve pencere kasalarındaki çiviler dışarı fırlıyor ve paslanıyor.
Her yerde rahatça üstüne basabileceğiniz veya kolunuzu geçirebileceğiniz paslı çiviler var. Yedi yatak odasına sadece bir banyo düşüyor ve şimdi o banyoda bir prezervatif duruyor.
Ev bir şeyin olmasını bekliyor sanki, büyük bir değişiklik veya bir denemeden geçmek istiyor, sonra yıkılıp gidecek. Tyler’a ne kadar zamandır burada oturduğunu sorduğumda, sadece altı hafta demişti. Zamanın şafağı bile sökmeden önce, evin National Geographic ve Reader’s Digest yığınları biriktiren bir sahibi varmış. Her yağmur yağdığında daha da uzayan büyük magazin yığınları. Tyler son kiracının, parlak magazin sayfalarını kokain zarfı olarak kullandığını söylemişti. Polis veya her kimse kapıyı kırdığından beri ön kapıda kilit yok. Yemek odasının duvarlarındaki dokuz kat duvar kağıdı şişmiş, çiçeklerin altından çizgiler, onun altından yine çiçekler, onun altından kuşlar ve onun altından yeşillik görünüyor.
Tek komşumuz kapanmış olan bir makine dükkanı ve tam karşımızda bir blok uzunluğundaki depo. Evde, damasko kumaşından yapılma masa bezlerinin bir daha asla buruşmaması için kullanılan yedi fitlik silindirlerin durduğu bir klozet var. Yünlüleri güveden korumak için sedir ağacından yapılmış soğutmalı bir sandık var. Banyo duvarlarındaki çinilerde küçük çiçekler var, bir çok kişinin düğünündeki porselen takımından daha güzel ve şimdi tuvaletin içinde kullanılmış bir prezervatif duruyor.
Yaklaşık bir aydır Tyler’la birlikte yaşıyorum.
Tyler kahvaltıya iniyor, bütün göğsü ve boynu morluklarla kaplı, ve ben eski bir Reader’s Digest magazini okuyorum. Bu ev uyuşturucu ticareti yapmak için mükemmel bir yer. Hiç komşu yok. Depolar ve değirmenler dışında Paper Sokağında hiç bir şey yok. Kağıt değirmeninden gelen osuruk kokusu ve değirmenin etrafında portakal renkli piramitler oluşturmuş tahta talaşından gelen hamster yuvası tarzındaki kokuyu da unutmamak gerekir. Bu ev uyuşturucu ticareti yapmak için en mükemmel yer çünkü gündüzleri Paper Sokağından milyonlarca kamyon geçmesine rağmen, geceleri Tyler ve ben her yöne yarım mil uzaklığında yapayalnızız.
Bodrumda yığınlarca Reader’s Digest dergisi buldum ve artık her odada Reader’s Digest birikintileri var.
Amerika Birleşik Devletlerinde Yaşam.
Kahkaha En İyi İlaçtır.
Evdeki tek mobilya bu magazin yığınları.
En eski dergilerde, insan vücudundaki organların birinci tekil şahıs olarak birbirleri arasındaki konuşmalarını veren bir makale dizisi var: Ben Jane’in Rahmiyim.
Ben Joe’nun Prostatıyım.
Dalga geçmiyorum, ve Tyler yarı çıplak vaziyette ve belden yukarısı morluklar içinde mutfağa gelip car, car, car konuşuyor, dün gece Marla Singer ile tanıştığını ve seks yaptıklarını anlatıyor.
Bunu duyunca kesinlikle Joe’nun Safra Kesesi oluveriyorum. Bunların hepsi benim hatam. Bazen bir şey yaparsınız ve tamamen zıvanadan çıkarsınız. Bazen sizin yapmadığınız şeyler sizi zıvanadan çıkarır.
Dün gece Marla’yı aradım. Bir sistem oturttuk, eğer bir destek grubuna gitmek istersem, Marla’yı arıyorum ve ne yapmayı planladığını öğreniyorum. Dün Melanoma grubu vardı ve kendimi biraz kötü hissediyordum.
Marla Regent Otelinde yaşıyor. Regent Oteli kahverengi tuğlaların özensiz bir şekilde bir araya getirildiği, tüm çarşafların kaygan plastik örtülerin içine konduğu bir yer ve insanların çoğu oraya ölmek için gidiyorlar. Yatağın yanlış tarafına oturursan, hem sen, hem çarşaflar, hem de battaniye doğrudan yere kayıyorsunuz.
Melanoma grubuna gidip gitmeyeceğini öğrenmek için, Marla’yı Regent otelinden aradım.
Marla telefona ağır çekimde cevap verdi. Bunun gerçek bir intihar değil, muhtemelen yardım-için-çağrı türü şeylerden biri olduğunu söyledi, ama bir sürü Xanax yutmuştu.
Beni, Marla’nın Regent Oteldeki pis odasında düşünün, Marla “ben ölüyorum. Ölüyorum. Ben ölüyorum. Ölüm. Ölü-yorum. Ölüyorum.” diyerek odanın içinde dolanırken onu izlediğimi düşünün.
Bu saatlerce sürebilir.
Öyleyse bu gece evdeydi, değil mi?
Büyük ölüm olayını gerçekleştirdiğini söyledi. Eğer izlemek istiyorsam, hemen yetişmeliydim.
Teşekkür ederim dedim, başka planlarım var.
Peki öyleyse dedi Marla, televizyon izleyerek de ölebilirim. İzlemeye değecek birşeyler olmasını umuyordu.
Koşturarak Melanoma grubuna gittim. Eve erken geldim. Uyudum.
Ve işte bir sonraki sabah kahvaltıda Tyler morluklar içinde karşımda oturmuş, Marla’nın çılgın bir orospu olduğunu ama bundan çok hoşlandığını söylüyor.
Dün gece ki Melanoma grubundan sonra, eve geldim ve yatağa gidip, uyudum. Ve rüyamda Marla Singer’ı becerip durduğumu gördüm.
Ve bu sabah Tyler’ı dinlerken, Reader’s Digest okuyormuş gibi yapıyorum. Çılgın bir orospu, bana sorsaydın ben bunu sana söylerdim. Reader’s Digest. Uniformalı Eğlence.
Ben Joe’nun Safrasındaki Salgı Beziyim.
Tyler, Marla’nın dün gece kendisine anlatmış olduğu şeyleri söylüyor. Hiçbir kız onunla bu şekilde konuşmamış.
Ben Joe’nun Bilenmiş Dişiyim.
Ben Joe’nun Alev Almış Burun Delikleriyim.
Tyler’la Marla on kez seks yaptıktan sonra Marla, hamile kalmak istediğini söylemiş. Tyler’dan bebek aldırmak istiyormuş.
Ben Joe’nun Beyaz Muştasıyım.
Tyler böyle bir şeye nasıl kanardı? Sanki geçen gece tek başına oturup, Pamuk Prenses çizgi filmine cinsel organları ekleyen o değildi.
Tyler’ın dikkatini çekmek için nasıl rekabet edebilirdim?
Ben Joe’nun Öfkelenmiş, Alev Almış Reddetme Duygusuyum.
En kötüsü de, bunun benim hatam olması. Ben dün gece uykuya daldıktan sonra, Tyler garson olarak çalıştığı vardiyadan gelmiş ve Marla Regent Otelinden tekrar aramış. “İşte bu” demiş Marla. Tünel, ona tünelde yol gösteren ışık. Ölüm tecrübesi öyle güzeldi ki, ruhu bedeninden kalkıp, havada asılı kaldığı sırada Marla bunu bana telefonda anlatmak istemişti.
Marla ruhunun telefon açıp açamayacağını bilmiyordu ama en azından birinin onun son nefes alışını duymasını istiyordu.
Ama maalesef telefonu Tyler açmıştı ve bütün olayı yanlış anlamıştı.
Hiç karşılaşmadıkları için Tyler, Marla’nın ölmek üzere olmasını kötü bir şey sanmıştı.
Olacak iş değil.
Hiç Tyler’a göre olmamasına rağmen, polisi arayıp, hemen Regent oteline doğru yola çıkmıştı.
Bu durumda, hepimizin televizyondan bildiği eski Çin geleneğine göre, Tyler sonsuza kadar Marla’dan sorumlu olacak, çünkü Tyler Marla’nın hayatını kurtardı.
Eğer sadece birkaç dakikamı ziyan edip, Marla’nın ölümünü izlemeye gitmiş olsaydım, bunların hiçbiri olmayacaktı.
Tyler, Marla’nın Regent Otelinin en üst katında, sekiz katlık merdiven ve kapılardan televizyon gürültüsünün taştığı uzun ve gürültülü bir koridorun sonunda, 8G numaralı odada yaşadığını söylüyor. Her iki saniyede bir, ya bir aktristin bağırdığı, ya da bir kurşun yağmurunda bir aktörün bağırarak can verdiği bir koridor. Tyler koridorun sonuna varıyor ve daha kapıya dokunmadan, incecik, beyaz bir kol 8G’nin kapısından sapan gibi çıkıp, Tyler’ı göğsünden yakalayıp, içeri çekiyor.
Bir Reader’s Digest dergisine gömülüyorum.
Marla Tyler’ı içeri çeker çekmez, Tyler Regent otelinin önündeki fren ve siren seslerini duyuyor. Sonra şifoniyerin üstünde, barbie bebeklerin yapıldığı yumuşak pembe plastikten yapılma bir vibratör dikkatini çekiyor, ve bir dakikalığına Tyler, milyonlarca bebeğin, barbie’nin ve vibratörün Tayvan’daki bir montaj fabrikasında eritilip, hazırlandığını gözünün önüne getiriyor.
Marla, Tyler’ın vibratörüne baktığını fark ediyor, ve “Korkma. Sana bir zararı olmaz.” diyor.
Marla Tyler’ı bu defada koridora sürüklüyor ve üzgün olduğunu ancak polisi aramaması gerektiğini, ve aşağıdan gelen seslerin muhtemelen polis olduğunu söylüyor.
8G’nin kapısını kilitliyor ve Tyler’a merdivenlere doğru yürümesini işaret ediyor. Merdivenlerde, Marla ve Tyler duvara yapışıyorlar çünkü polisler ve ellerinde oksijen maskeleri ile doktorlar yukarı koşuşturuyorlar. Bu arada 8G’nin hangi oda olduğunu soruyorlar.
Marla koridorun sonundaki oda olduğunu söylüyor.
Marla polise 8G’de yaşayan kızın bir zamanlar tatlı, çekici bir kız olduğunu ama artık bir canavara dönüştüğünü söylüyor. Kız bulaşıcı bir insan artığı ve kafası karışmış, yanlış şeyi yapmaya cesareti yok, o yüzden intihar falan etmiş olamaz.
“8G’deki kızın kendine inancı yok,” diye bağırıyor Marla, “ve yaşlandıkça, seçeneklerinin azalacağından korkuyor.”
“İyi şanslar” diye bağırıyor Marla polislerin arkasından.
Polisler 8G’nin kilitli kapısının önüne yığılıyorlar, Marla ve Tyler lobiye koşuşturuyorlar. Arkalarından bir polisin kapıya bağırışı geliyor:
“Bırakın size yardım edelim Bayan Singer! Yaşamak için bir sürü sebebiniz var! İçeri girmemize izin ver Marla, ki sana problemlerinde yardımcı olabilelim.”
Böylece Marla ve Tyler sokağa çıkmıştı. Tyler Marla’yı bir taksiye bindirirken, otelin sekizinci katında, Marla’nın odasının penceresinin önünde gölgelerin ileri geri hareket ettiklerini görmüştü.
Bir sürü ışık, araba ve ucu bucağı görünmeyen altı şeritlik trafiğin olduğu otobana çıktıklarında, Marla Tyler’dan kendisini sabaha kadar ayakta tutmasını istemişti. Çünkü Marla uyursa, ölecekti.
Marla bir sürü insanın kendisinin ölmesini istediğini söylemişti. Bu insanlar çoğu zaten ölmüş ve öte tarafa gitmişti ve geceleri ona telefon açıyorlardı. Marla barlara gidiyordu ve barmenin ismini seslendiğini duyuyordu. Ve telefona cevap verdiğinde, hattın kesilmiş olduğunu anlıyordu.
Tyler ve Marla, yanımdaki odada sabaha kadar uyanıktı. Tyler daha sonra uyandığında, Marla Regent Otelindeki odasına dönmüştü bile.
Tyler’a Marla’nın bir sevgiliye değil, bir sosyal danışmana ihtiyacı olduğunu söyledim.
Tyler “Buna aşk deme” dedi.
Uzun lafın kısası, Marla şimdide hayatımın başka bir parçasını mahvetmeye hazırlanıyordu. Üniversiteden beri arkadaşlar ediniyorum. Evleniyorlar. Onları kaybediyorum.
Pekala.
Temiz iş, diyorum.
Tyler bunun benim için problem olup olmayacağını soruyor.
Ben Joe’nun Birbirine Geçmiş Bağırsaklarıyım.
Hayır, diyorum, sorun yok.
Kafama bir silah dayayın ve duvarları beynimle boyayın.
Harika diyorum. Gerçekten harika.
İKİNCİ BÖLÜM
Kapıcı “Bir çok genç insan dünyayı etkilemek için bir sürü şey satın alıyor.” dedi.
Tyler’ı aradım.
Tyler’ın Paper Sokağındaki kiralık evinin telefonu çaldı.
Tyler, lütfen kurtar beni.
Telefon bir kez daha çaldı.
Kapıcı omzuma doğru eğildi ve “Birçok genç insan ne istediğini bilmiyor.” dedi.
Tyler, lütfen koru beni.
Ve telefon bir kez daha çaldı.
“Genç insanlar tüm dünyayı istediklerini sanıyorlar.”
Beni İsveç mobilyasından kurtar.
Beni akılcı sanattan kurtar.
Ve telefon bir kez daha çaldı ve Tyler telefonu açtı.
“Eğer ne istediğini bilmiyorsan” dedi kapıcı, “kendini istemediğin bir sürü şeyi satın almış olarak bulursun.”
Bir daha asla tam olmayayım.
Bir daha asla hoşnut olmayayım.
Bir daha asla mükemmel olmayayım.
Tam ve mükemmel olmaktan koru beni Tyler.
Tyler’la bir barda buluşmaya karar verdik.
Kapıcı, polisin bana ulaşabileceği bir numara bırakmamı istedi. Hala yağmur yağıyordu. Audi’m hala park yerindeydi ama ön cama Dakapo marka halojen lambası bir meşale gibi saplanmıştı.
Tyler ve ben buluştuk ve bir sürü bira içtik ve Tyler ona taşınabileceğimi söyledi ama onun için bir kıyak yapacaktım.
Bir gün sonra, içinde altı adet gömlek ve altı adet iç çamaşırı olan minimum bavulum gelecekti.
Bizi kimsenin izlemediği ve umursamadığı o barda sarhoş vaziyette otururken Tyler’a benden istediği kıyağın ne olduğunu sordum.
Tyler “Bana bütün gücünle vurmanı istiyorum.” dedi.
6
Microsoft için hazırlamış olduğum demoyu göstermeme iki ekran kala kanın tadını alıyorum ve yutmaya çalışıyorum. Patronum içeriğin ne olduğunu bilmiyor ama bir gözüm mor ve yanağımın içindeki dikişler yüzünden yüzümün bir yarısı şiş vaziyetteyken demoyu göstermeme izin vermiyor. Dikişler gevşemiş ve dilimle onları hissedebiliyorum. Kumsalda dolaşmış balık ağlarını düşünün. Dikişlerimi bir köpeğin üstündeki siyah dikişler olarak hayal edebiliyorum ve kan yutmaya devam ediyorum. Patronum benim yazmış olduğum notlardan prezentasyon yapıyor ve ben de odanın karanlık bir köşesinde projektörü çalıştırıyorum.
Kanı yalamaya çalıştıkça dudaklarım iyice yapış yapış oluyor ve ışıklar açıldığında, danışmanlar Ellen ve Walter ve Microsoft temsilcileri Norbert ve Linda’ya dönüp, katıldığınız için teşekkürler diyeceğim ama dudaklarım kandan dolayı parlıyor ve kan dişlerimin arasındaki çatlaklardan sızıyor.
Bayılmadan önce insan yarım litre kan yutabilir.
Dövüş kulübü yarın ve ben dövüş kulübünü kaçırmayacağım.
Prezentasyondan önce Microsoft’tan Walter, barbekü edilmiş patates kızartması rengindeki, buharlı ekskavatör çenesini, bir pazarlama aleti gibi açarak gülümsüyor. Parmağında mühür yüzüğü olan elini uzatıp, elimi sıkıyor ve elim onun pürüzsüz ve yumuşak elindeyken, “Diğer herife ne olduğunu görmek istemem” diyor.
Dövüş kulübünün ilk kuralı, dövüş kulübü hakkında konuşmamaktır.
Walter’a düştüğümü söylüyorum.
Bunu kendime ben yaptım.
Prezentasyondan önce, patronumun karşısına oturup, konuşmanın neresinde hangi slaytın gireceğini ve video gösterisini hangi arada yapmak istediğimi anlatırken, patronum “Sen her hafta sonu kendine ne yapıyorsun böyle?” diye soruyor.
Birkaç yara almadan ölmek istemediğimi ve artık pırıl pırıl bir vücuda sahip olmanın önemi olmadığını söylüyorum. Şu orijinal kırmızı arabaları görüyor musun, 1955’te ilk satılmaya hazırlandıkları günkü gibiler, ne yazık.
Dövüş kulübünün ikinci kuralı, dövüş kulübü hakkında konuşmamaktır.
Öğle yemeğinde garson masanıza gelir ve geçen haftaki dövüş kulübünden dolayı gözleri dev bir pandanınki gibi simsiyahtır. Çünkü onu geçen hafta gördüğümüzde kafası betonla, markette çalışan iki yüz pound’luk bir çocuğun dizi arasındaydı ve çocuk garsonun burnuna art arda, tüm çığlıkların içinde kolayca duyulabilecek düz ve sert sesler çıkaran yumruklar atıyordu, ta ki garson dur diyebilecek kadar nefes alıp, ağzından kan püskürtene kadar.
Garsona hiç bir şey söyleyemezsiniz, çünkü dövüş kulübü sadece dövüş kulübünün başladığı ve bittiği saatler arasında vardır.
Fotokopi dükkanında çalışan çocuğu bir ay önce görmüşsünüzdür ama ya fotokopilere üçlü delik delmeyi yada kopyaların arasına renkli seperatör koymayı unutan bu çocuk, dövüş kulübünde kendinden iki kat büyük olan bir muhasebecinin ciğerlerindeki havayı boşaltıp, onu yumruklarıyla bayıltırken, on dakikalığına da olsa, bin tanrıydı. Dövüş kulübünün üçüncü kuralı, biri dur dediğinde veya bayıldığında, bayılmış numarası yapıyor olsa bile, dövüşün bitmesidir. Bu çocuğu her gördüğünde, ona ne kadar muhteşem bir dövüş çıkardığını söyleyemezsin.
Bir dövüşte sadece iki kişi olur. Bir seferde sadece tek dövüş yapılır. Dövüşe girerken tişört ve ayakkabılar çıkarılır. Dövüş sürmesi gerektiği kadar sürer. Bunlar dövüş kulübünün diğer kurallarıdır.
Dövüş kulübündeki herifler gerçek hayattaki herifler değildirler. Fotokopi dükkanındaki çocuğa çok iyi bir dövüş çıkardığını söyleseniz bile, aynı adama konuşuyor olmazsınız.
Benim dövüş kulübündeki halimi, patronum tanımıyor.
Dövüş kulübünde geçen bir geceden sonra, gerçek dünyadaki her şeyin sesi kısılır. Seni hiç bir şey kızdırmaz. Sözün kanundur ve diğer insanlar bu kanunu ihlal etse veya seni sorgulasa bile, yine de kızmazsın.
Gerçek hayatta ben, gömlek giyen ve kravat takan bir kampanya koordinatörüyüm, ağzım kan içinde karanlıkta oturmuş, patronum Microsoft yetkililerine bir ikon için seçtiği soluk mavi rengi anlatırken, slaytları değiştiriyorum.
Dövüş kulübünün ilk üyeleri Tyler ve bendik.
Beş yıllık planımın hayatımla örtüşmediğini fark edip, eve sinirli bir şekilde geldiğimde, evimi veya arabamı temizlemek bana yeterdi. Günün birinde hiç yara almadan ölüp gidecektim ve geride güzel bir ev ve araba bırakacaktım. Ta ki pislik veya yeni sahibi yerleşene kadar. Hiç bir şey durağan değildir. Mona Lisa bile dökülüyor. Dövüş kulübüne kadar ağzımdaki dişlerin yarısını oynatabilirim.
Kendini geliştirmek belki de çözüm değildir.
Tyler hiç bir zaman babasını tanımamıştı.
Belki çözüm kendini yok etmektir.
Hala Tyler’la birlikte dövüş kulübüne gidiyoruz. Dövüş kulübü artık bir barın bodrumunda, Cumartesi geceleri bar kapandıktan sonra yapılıyor. Ve her hafta katılan heriflerin sayısı artıyor.
Tyler kara betondan yapılmış olan bodrumun tek lambasının altına geçiyor ve o ışığın karanlığın içindeki yüz çift gözde parladığını görüyor. Tyler’ın ilk söylediği şey “Dövüş kulübünün ilk kuralı, dövüş kulübü hakkında konuşmamaktır” oluyor.
Tyler bağırmaya devam ediyor “Dövüş kulübünün ikinci kuralı, dövüş kulübü hakkında konuşmamaktır.”
Ben babamı altı yıldır tanıyordum ama onunla ilgili hiç bir şey hatırlamıyorum. Babam, her altı yılda bir farmıl bir kasabada, yeni bir aile kurar. Bu bir aile kurmaktan çok, acente açmaya benzer.
Dövüş kulübünde gördüğünüz şey, kadınlar tarafından yetiştirilmiş bir erkekler jenerasyonudur.
Erkeklerle dolu bir bodrumun gece yarısı karanlığında, tek lambanın altında duran Tyler diğer kuralları sayıyor: her dövüş için iki erkek, bir seferde bir dövüş, ayakkabı yok, tişört yok, dövüşler sürmesi gerektiği kadar sürer.
“Ve yedinci kural” diye bağırıyor Tyler, “bu sizin dövüş kulübündeki ilk gecenizse, dövüşmek zorundasınız.”
Dövüş kulübü, televizyondaki futbol maçı değildir. Dövüş kulübünde, dünyanın dört bir yanından gelen tanımadığınız adamların birbirini, iki dakikalık gecikme ile uydu yayınından dövdüğünü izlemezsiniz, her on dakikada bir bira reklamı çıkmaz, ve istasyon aramak için beklemek zorunda değilsinizdir. Dövüş kulübüne gittikten sonra televizyonda futbol izlemek, muhteşem seks yapmak varken, porno izlemeye benzer.
Dövüş kulübü, spor salonuna gitmek, saçınızı ve tırnaklarınızı kestirmek için sebebiniz olmaya başlar. Gittiğiniz spor salonu, erkek gibi görünmeye çalışan heriflerle doludur, sanki erkek gibi görünmeye çalışmak bir heykeltıraş veya art direktörün söylediği şekilde görünmekmiş gibi.
Tyler’ın da dediği gibi, sufle bile şişirilmiş görünür.
Babam hiçbir zaman üniversiteye gitmediği için, benim üniversiteye gitmem gerçekten çok önemliydi. Üniversiteden sonra, onu şehirlerarası aradım ve şimdi ne olacak diye sordum.
Babam bilmiyordu.
Kendime bir iş bulup, yirmi beş yaşıma girdiğimde, yine şehirlerarası aradım ve şimdi ne olacak diye sordum. Babam yine bilmiyordu, ve evlenmemi söyledi.
Otuz yaşında bir erkeğim ve gerçekten çözümün bir kadın olup olmadığını merak ediyorum.
Dövüş kulübünde olanlar, kelimelerle anlatılmaz. Bazı heriflerin her hafta dövüşmeye ihtiyacı vardır. Bu hafta, Tyler kapıdan giren ilk elli kişinin içeri alınacağını söylüyor. O kadar.
Geçen hafta, omzunu sıvazladığım bir herifle dövüşmek için listeye yazıldık. Herif kötü bir hafta geçirmiş olmalı ki, künde pozisyonunda ellerimi kafamın arkasına bağladı ve dişlerim yanağımda bir delik açıp, gözüm tamamen kapanıp, kanayana kadar suratımı betona vurdu, ve ben ancak dur dedikten sonra yere bakıp, suratımın yarısının kanla çizilmiş resmini görebildim.
Tyler’la beraber yerde ağzımın çizmiş olduğu kanlı büyük O harfine ve yerden bize bakan gözümün kısık şekline bakıyorduk, Tyler “Çok iyi.” dedi.
Adamın elini sıkıp, iyi dövüştü dedim.
“Gelecek haftaya ne dersin?” diye sordu.
Suratımın tüm şişkinliğine rağmen gülümsemeye çalışıp, şu halime bak dedim. Gelecek aya ne dersin?
Hiçbir yerde, dövüş kulübünde olduğunuz kadar canlı olamazsınız. Hele bütün gözler üzerinizdeyken, diğer herifle birlikte o tek lambanın altına geçtiğiniz zaman. Dövüş kulübü kazanmak veya kaybetmekle ilgili değildir. Dövüş kulübü kelimelerle anlatılamaz. Dövüş kulübüne ilk kez gelen bir herifin kıçının beyaz ekmek dilimi gibi olduğunu görürsünüz. Aynı adamı altı ay sonra gördüğünüzde, tahtadan oyulmuş gibi durur. Bu adam artık her işi yapabilecek kadar güvenmektedir kendine. Dövüş kulübünde de, spor salonlarında olduğu gibi homurtular ve gürültüler vardır ama dövüş kulübü iyi görünmek için değildir. Kiliselerde olduğu gibi histerik bağırtılar gelir ve Pazar sabahı uyandığınızda kendinizi kurtarılmış hissedersiniz.
Son dövüşten sonra beni döven adam yerleri silerken, ben de sigorta şirketimi arayıp, acile gitmek için ön onay talep ettim. Hastanede Tyler düştüğümü söyledi.
Tyler bazen benim adıma konuşur.
Bunu kendime ben yaptım.
Dışarıda, güneş doğuyordu.
Dövüş kulübü hakkında konuşmazsınız, çünkü Pazar sabahı saat iki ile yedi arası hariç, dövüş kulübü diye bir şey yoktur.
Dövüş kulübünü ilk bulduğumuzda ne Tyler ne de ben hiç kavga etmemiştik. Eğer hiç kavga etmediyseniz, merak edersiniz. Canınızın nasıl yandığını, başka bir adam karşısında neler yapabileceğinizi merak edersiniz. Tyler’ın soracak kadar güven duyduğu ilk kişi bendim, ikimizde sarhoştuk ve kimsenin umurunda olmayacak bir bardaydık, Tyler “Bana bir iyilik yapmanı istiyorum. Bana olanca gücünle vurmanı istiyorum.” dedi.
Ben böyle bir şey yapmak istemiyordum ama Tyler tek bir yara bile almadan ölmek istemediğini, sadece profesyonellerin dövüşünü izlemekten sıkıldığını ve kendi hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak istediğini söyledi.
Kendi kendine zarar vermekten bahsetti.
O zamanlar hayatım tastamam görünüyordu, ve belki de içimizden daha iyisini çıkarabilmek için her şeyi kırmak gerekiyordu.
Etrafıma baktım ve tamam dedim. Tamam ama dışarıdaki parkta yapacağız.
Dışarı çıktık ve Tyler’a yumruğu suratına mı yoksa midesine mi istediğini sordum.
Tyler “Şaşırt beni” dedi.
Daha önce hayatımda hiç kimseye vurmadığımı söyledim.
Tyler “O zaman çıldır, be adam” dedi.
Gözlerini kapamasını söyledim.
Tyler “Hayır” dedi.
Her erkeğin dövüş kulübündeki ilk gecesinde olduğu gibi nefesimi tuttum ve bütün kovboy filmlerinde görmeye alışık olduğumuz şekilde yumruğumu Tyler’ın çenesine salladım ve yumruğum Tyler’ın boynunun kenarına girdi.
Kahretsin dedim, bu sayılmaz. Bir daha denemek istiyorum.
Tyler “Kesinlikle sayıldı.” dedi ve Cumartesi sabahları yayınlanan çizgi filmlerdeki karton boks eldiveni gibi göğsümün ortasına bam diye geçirdi ve ben bir arabanın üstüne uçtum. Orada öylece durduk, Tyler boğazının kenarını ovuştururken, ben de göğsümü tutuyordum ve daha önce hiç gitmediğimiz bir yere gittiğimizi biliyorduk, dahası çizgi filmlerdeki kedi ve fare gibi hala hayattaydık, ve bunu nereye kadar ilerletip, hala hayatta kalabileceğimizi merak ediyorduk.
“Çok iyi” dedi Tyler.
Tekrar vur bana dedim.
Tyler “Hayır, sen bana vur” dedi.
Ben de vurdum, bir kız gibi yumruğumu sallayıp, tam kulağının altına indirdim ve Tyler karşılık verdi, pabucunun topuğunu mideme geçirdi. Ondan sonra ve daha sonra olanlar kelimelerle tarif edilemez ama bar kapandı, insanlar dışarı çıktı ve etrafımıza toplanıp, bağırmaya başladılar.
Tyler’ın yerine ben dünyada yolunda gitmeyen her şeye el atmaya hazır hissettim kendimi, kırılan yaka düğmeleri ile nükseden temizlik takıntım, yüzlerce dolar içerde olduğumu söyleyen bankam, bilgisayarımı açıp, DOS işletim komutlarını karıştıran patronum ve işim. Ve, destek gruplarını benden çalan Marla Singer.
İlk kavga bittiğinde hiçbir problem çözülmüş değildi, ama hiçbir şeyin de önemi yoktu.
İlk kavga ettiğimiz gece bir Pazar gecesiydi ve Tyler tüm hafta sonu tıraş olmamıştı. Tyler’ın iki günlük sakalları yüzünden parmaklarımın boğumları yanıyordu. Park yerinde sırt üstü yatıp, sokak ışıklarının arasından görünen tek yıldıza bakarken Tyler’a ne ile dövüştüğünü sordum.
Tyler babası ile dövüştüğünü söyledi.
Kendimizi tamamlamak için bir babaya ihtiyacımız yoktu belki. Dövüş kulübünde kiminle dövüştüğünüzün hiçbir kişisel yanı yoktur. Dövüşmek için dövüşürsünüz. Dövüş kulübü hakkında konuşmamanız gerekir ama biz konuştuk ve sonraki birkaç hafta boyunca bar kapandıktan sonra park yerinde buluştuk. Havalar soğuduktan sonra, başka bir bar bodrumunu kullanabileceğimizi söyledi.
Dövüş kulübü buluştuğunda Tyler birlikte kararlaştırmış olduğumuz kuralları açıklar. Erkeklerle dolu zeminin bodrum katının ortasında ki ışık huzmesinin altında Tyler bağırıyor, “Çoğunuz, birileri kuralları bozduğu için buradasınız. Birileri size dövüş kulübünden bahsetti.”
“Ya dövüş kulübü hakkında konuşmaktan vazgeçin, ya da başka bir dövüş kulübü kurun, çünkü gelecek hafta buraya geldiğinizde adınızı listeye ekleyeceksiniz ve sadece listedeki ilk elli kişi içeri girebilecek. Eğer içeri girebilirseniz, ve eğer dövüşmek isterseniz, hemen dövüşe başlayacaksınız. Eğer dövüşmek istemiyorsanız, evinizde oturun, çünkü dövüşmek isteyenler var.” diyor Tyler.
“Eğer bu dövüş kulübünde ilk gecenizse,” Tyler bağırıyor, “dövüşmek zorundasınız.”
Birçok erkek dövüş kulübüne gelir çünkü dövüşmekten çok korktuğu bir şey vardır. Birkaç dövüşten sonra korku oldukça hafifler.
Bir sürü yakın arkadaş dövüş kulübünde ilk kez karşılaşır. Artık toplantılara veya konferanslara gittiğimde, konferans masalarında yüzler görüyorum, muhasebeciler, yöneticiler yada avukatlar bandajların altındaki kırık burunları veya gözlerinin altındaki kırık dikişler veya sımsıkı tutturulmuş çeneleriyle her yerde bitiveriyorlar. Bunlar, karar verme zamanı gelene kadar dinleyen sessiz genç adamlar. Başlarımızı eğerek selamlaşıyoruz.
Sonra patronum bana bu kadar çok adamı nasıl tanıyabildiğimi soruyor.
Patronum, iş camiasında gün geçtikçe daha az centilmen kaldığını ve eşkıyaların arttığını söylüyor.
Demo dönmeye devam ediyor.
Microsoft’tan Walter’la göz göze geliyoruz. İşte, mükemmel dişleri, tertemiz bir cildi ve sahip olabilmek için alumni dergisine yazacağınız türden işe sahip olan genç bir adam. Onun herhangi bir savaşa katılamayacak kadar genç olduğunu ve eğer ailesi boşanmamış olsa, babasının asla eve gelmeyeceğini bilirsiniz, ve o orada durmuş, yarısı tıraşlı, yarısı karanlıkta saklı ve kuşkulu çürüklerle dolu suratıma bakıyor. Dudaklarımdaki kan parlıyor. Ve belki de Walter geçen hafta sonu katıldığı etsiz, acısız yemeği düşünüyor yada ozon tabakasındaki deliği, veya hayvanlar üstünde acımasızca yapılan ürün testlerinin durdurulması gerektiğini, ama muhtemelen bunları düşünmüyor.
7
Bir sabah tuvaletin içinde ölü deniz anası gibi görünen kullanılmış bir prezervatif görüyorum.
Tyler ile Marla’nın tanışması.
İşemek için tuvalete gidiyorum ve tuvaletin içindeki, mağara resimlerine benzeyen pisliğin içinde prezervatif duruyor. Spermin ne düşündüğünü merak ediyorum.
Bu?
Vajina dedikleri mekan bu mu?
Burada neler oluyor?
Bütün gece rüyamda Marla Singer’ı becerdiğimi görüyorum. Marla Singer sigarasını içiyor. Marla Singer gözlerini yuvarlarında döndürüp duruyor. Yatağımda tek başıma uyanıyorum ve Tyler’ın odasının kapısı kapalı. Tyler’ın odasının kapısı asla kapalı olmaz. Bütün gece yağmur yağdı. Çatıda su kabarcıkları toplanıyor, eğriliyor, bükülüyor ve yağmur çatıdan geçip, tavandaki alçının üstünde birikiyor ve elektrik teçhizatından yere damlıyor.
Yağmur yağdığı zaman, şalterleri kapatmak zorunda kalıyoruz. Elektrikleri açmaya cesaret bile edemezsin. Tyler’ın kiralamış olduğu ev üç katlı ve bir de bodrum katı var. Elimizde mumlarla geziyoruz. Evin kilerleri, paravana ile ayrılmış uyuma bölümleri ve merdiven sahanlığında renkli camlı pencereleri var. Salonda, içinde oturabileceğiniz genişlikte pencereleri olan cumbalar var. Süpürgelik pervazları oymalarla süslenmiş, cilalanmış ve onsekiz inç yüksekliğinde.
Yağmur evin her yerinden içeri damlıyor. Tahta olan her şey şişiyor ve çekiyor, yerlerdeki, süpürgeliklerdeki ve pencere kasalarındaki çiviler dışarı fırlıyor ve paslanıyor.
Her yerde rahatça üstüne basabileceğiniz veya kolunuzu geçirebileceğiniz paslı çiviler var. Yedi yatak odasına sadece bir banyo düşüyor ve şimdi o banyoda bir prezervatif duruyor.
Ev bir şeyin olmasını bekliyor sanki, büyük bir değişiklik veya bir denemeden geçmek istiyor, sonra yıkılıp gidecek. Tyler’a ne kadar zamandır burada oturduğunu sorduğumda, sadece altı hafta demişti. Zamanın şafağı bile sökmeden önce, evin National Geographic ve Reader’s Digest yığınları biriktiren bir sahibi varmış. Her yağmur yağdığında daha da uzayan büyük magazin yığınları. Tyler son kiracının, parlak magazin sayfalarını kokain zarfı olarak kullandığını söylemişti. Polis veya her kimse kapıyı kırdığından beri ön kapıda kilit yok. Yemek odasının duvarlarındaki dokuz kat duvar kağıdı şişmiş, çiçeklerin altından çizgiler, onun altından yine çiçekler, onun altından kuşlar ve onun altından yeşillik görünüyor.
Tek komşumuz kapanmış olan bir makine dükkanı ve tam karşımızda bir blok uzunluğundaki depo. Evde, damasko kumaşından yapılma masa bezlerinin bir daha asla buruşmaması için kullanılan yedi fitlik silindirlerin durduğu bir klozet var. Yünlüleri güveden korumak için sedir ağacından yapılmış soğutmalı bir sandık var. Banyo duvarlarındaki çinilerde küçük çiçekler var, bir çok kişinin düğünündeki porselen takımından daha güzel ve şimdi tuvaletin içinde kullanılmış bir prezervatif duruyor.
Yaklaşık bir aydır Tyler’la birlikte yaşıyorum.
Tyler kahvaltıya iniyor, bütün göğsü ve boynu morluklarla kaplı, ve ben eski bir Reader’s Digest magazini okuyorum. Bu ev uyuşturucu ticareti yapmak için mükemmel bir yer. Hiç komşu yok. Depolar ve değirmenler dışında Paper Sokağında hiç bir şey yok. Kağıt değirmeninden gelen osuruk kokusu ve değirmenin etrafında portakal renkli piramitler oluşturmuş tahta talaşından gelen hamster yuvası tarzındaki kokuyu da unutmamak gerekir. Bu ev uyuşturucu ticareti yapmak için en mükemmel yer çünkü gündüzleri Paper Sokağından milyonlarca kamyon geçmesine rağmen, geceleri Tyler ve ben her yöne yarım mil uzaklığında yapayalnızız.
Bodrumda yığınlarca Reader’s Digest dergisi buldum ve artık her odada Reader’s Digest birikintileri var.
Amerika Birleşik Devletlerinde Yaşam.
Kahkaha En İyi İlaçtır.
Evdeki tek mobilya bu magazin yığınları.
En eski dergilerde, insan vücudundaki organların birinci tekil şahıs olarak birbirleri arasındaki konuşmalarını veren bir makale dizisi var: Ben Jane’in Rahmiyim.
Ben Joe’nun Prostatıyım.
Dalga geçmiyorum, ve Tyler yarı çıplak vaziyette ve belden yukarısı morluklar içinde mutfağa gelip car, car, car konuşuyor, dün gece Marla Singer ile tanıştığını ve seks yaptıklarını anlatıyor.
Bunu duyunca kesinlikle Joe’nun Safra Kesesi oluveriyorum. Bunların hepsi benim hatam. Bazen bir şey yaparsınız ve tamamen zıvanadan çıkarsınız. Bazen sizin yapmadığınız şeyler sizi zıvanadan çıkarır.
Dün gece Marla’yı aradım. Bir sistem oturttuk, eğer bir destek grubuna gitmek istersem, Marla’yı arıyorum ve ne yapmayı planladığını öğreniyorum. Dün Melanoma grubu vardı ve kendimi biraz kötü hissediyordum.
Marla Regent Otelinde yaşıyor. Regent Oteli kahverengi tuğlaların özensiz bir şekilde bir araya getirildiği, tüm çarşafların kaygan plastik örtülerin içine konduğu bir yer ve insanların çoğu oraya ölmek için gidiyorlar. Yatağın yanlış tarafına oturursan, hem sen, hem çarşaflar, hem de battaniye doğrudan yere kayıyorsunuz.
Melanoma grubuna gidip gitmeyeceğini öğrenmek için, Marla’yı Regent otelinden aradım.
Marla telefona ağır çekimde cevap verdi. Bunun gerçek bir intihar değil, muhtemelen yardım-için-çağrı türü şeylerden biri olduğunu söyledi, ama bir sürü Xanax yutmuştu.
Beni, Marla’nın Regent Oteldeki pis odasında düşünün, Marla “ben ölüyorum. Ölüyorum. Ben ölüyorum. Ölüm. Ölü-yorum. Ölüyorum.” diyerek odanın içinde dolanırken onu izlediğimi düşünün.
Bu saatlerce sürebilir.
Öyleyse bu gece evdeydi, değil mi?
Büyük ölüm olayını gerçekleştirdiğini söyledi. Eğer izlemek istiyorsam, hemen yetişmeliydim.
Teşekkür ederim dedim, başka planlarım var.
Peki öyleyse dedi Marla, televizyon izleyerek de ölebilirim. İzlemeye değecek birşeyler olmasını umuyordu.
Koşturarak Melanoma grubuna gittim. Eve erken geldim. Uyudum.
Ve işte bir sonraki sabah kahvaltıda Tyler morluklar içinde karşımda oturmuş, Marla’nın çılgın bir orospu olduğunu ama bundan çok hoşlandığını söylüyor.
Dün gece ki Melanoma grubundan sonra, eve geldim ve yatağa gidip, uyudum. Ve rüyamda Marla Singer’ı becerip durduğumu gördüm.
Ve bu sabah Tyler’ı dinlerken, Reader’s Digest okuyormuş gibi yapıyorum. Çılgın bir orospu, bana sorsaydın ben bunu sana söylerdim. Reader’s Digest. Uniformalı Eğlence.
Ben Joe’nun Safrasındaki Salgı Beziyim.
Tyler, Marla’nın dün gece kendisine anlatmış olduğu şeyleri söylüyor. Hiçbir kız onunla bu şekilde konuşmamış.
Ben Joe’nun Bilenmiş Dişiyim.
Ben Joe’nun Alev Almış Burun Delikleriyim.
Tyler’la Marla on kez seks yaptıktan sonra Marla, hamile kalmak istediğini söylemiş. Tyler’dan bebek aldırmak istiyormuş.
Ben Joe’nun Beyaz Muştasıyım.
Tyler böyle bir şeye nasıl kanardı? Sanki geçen gece tek başına oturup, Pamuk Prenses çizgi filmine cinsel organları ekleyen o değildi.
Tyler’ın dikkatini çekmek için nasıl rekabet edebilirdim?
Ben Joe’nun Öfkelenmiş, Alev Almış Reddetme Duygusuyum.
En kötüsü de, bunun benim hatam olması. Ben dün gece uykuya daldıktan sonra, Tyler garson olarak çalıştığı vardiyadan gelmiş ve Marla Regent Otelinden tekrar aramış. “İşte bu” demiş Marla. Tünel, ona tünelde yol gösteren ışık. Ölüm tecrübesi öyle güzeldi ki, ruhu bedeninden kalkıp, havada asılı kaldığı sırada Marla bunu bana telefonda anlatmak istemişti.
Marla ruhunun telefon açıp açamayacağını bilmiyordu ama en azından birinin onun son nefes alışını duymasını istiyordu.
Ama maalesef telefonu Tyler açmıştı ve bütün olayı yanlış anlamıştı.
Hiç karşılaşmadıkları için Tyler, Marla’nın ölmek üzere olmasını kötü bir şey sanmıştı.
Olacak iş değil.
Hiç Tyler’a göre olmamasına rağmen, polisi arayıp, hemen Regent oteline doğru yola çıkmıştı.
Bu durumda, hepimizin televizyondan bildiği eski Çin geleneğine göre, Tyler sonsuza kadar Marla’dan sorumlu olacak, çünkü Tyler Marla’nın hayatını kurtardı.
Eğer sadece birkaç dakikamı ziyan edip, Marla’nın ölümünü izlemeye gitmiş olsaydım, bunların hiçbiri olmayacaktı.
Tyler, Marla’nın Regent Otelinin en üst katında, sekiz katlık merdiven ve kapılardan televizyon gürültüsünün taştığı uzun ve gürültülü bir koridorun sonunda, 8G numaralı odada yaşadığını söylüyor. Her iki saniyede bir, ya bir aktristin bağırdığı, ya da bir kurşun yağmurunda bir aktörün bağırarak can verdiği bir koridor. Tyler koridorun sonuna varıyor ve daha kapıya dokunmadan, incecik, beyaz bir kol 8G’nin kapısından sapan gibi çıkıp, Tyler’ı göğsünden yakalayıp, içeri çekiyor.
Bir Reader’s Digest dergisine gömülüyorum.
Marla Tyler’ı içeri çeker çekmez, Tyler Regent otelinin önündeki fren ve siren seslerini duyuyor. Sonra şifoniyerin üstünde, barbie bebeklerin yapıldığı yumuşak pembe plastikten yapılma bir vibratör dikkatini çekiyor, ve bir dakikalığına Tyler, milyonlarca bebeğin, barbie’nin ve vibratörün Tayvan’daki bir montaj fabrikasında eritilip, hazırlandığını gözünün önüne getiriyor.
Marla, Tyler’ın vibratörüne baktığını fark ediyor, ve “Korkma. Sana bir zararı olmaz.” diyor.
Marla Tyler’ı bu defada koridora sürüklüyor ve üzgün olduğunu ancak polisi aramaması gerektiğini, ve aşağıdan gelen seslerin muhtemelen polis olduğunu söylüyor.
8G’nin kapısını kilitliyor ve Tyler’a merdivenlere doğru yürümesini işaret ediyor. Merdivenlerde, Marla ve Tyler duvara yapışıyorlar çünkü polisler ve ellerinde oksijen maskeleri ile doktorlar yukarı koşuşturuyorlar. Bu arada 8G’nin hangi oda olduğunu soruyorlar.
Marla koridorun sonundaki oda olduğunu söylüyor.
Marla polise 8G’de yaşayan kızın bir zamanlar tatlı, çekici bir kız olduğunu ama artık bir canavara dönüştüğünü söylüyor. Kız bulaşıcı bir insan artığı ve kafası karışmış, yanlış şeyi yapmaya cesareti yok, o yüzden intihar falan etmiş olamaz.
“8G’deki kızın kendine inancı yok,” diye bağırıyor Marla, “ve yaşlandıkça, seçeneklerinin azalacağından korkuyor.”
“İyi şanslar” diye bağırıyor Marla polislerin arkasından.
Polisler 8G’nin kilitli kapısının önüne yığılıyorlar, Marla ve Tyler lobiye koşuşturuyorlar. Arkalarından bir polisin kapıya bağırışı geliyor:
“Bırakın size yardım edelim Bayan Singer! Yaşamak için bir sürü sebebiniz var! İçeri girmemize izin ver Marla, ki sana problemlerinde yardımcı olabilelim.”
Böylece Marla ve Tyler sokağa çıkmıştı. Tyler Marla’yı bir taksiye bindirirken, otelin sekizinci katında, Marla’nın odasının penceresinin önünde gölgelerin ileri geri hareket ettiklerini görmüştü.
Bir sürü ışık, araba ve ucu bucağı görünmeyen altı şeritlik trafiğin olduğu otobana çıktıklarında, Marla Tyler’dan kendisini sabaha kadar ayakta tutmasını istemişti. Çünkü Marla uyursa, ölecekti.
Marla bir sürü insanın kendisinin ölmesini istediğini söylemişti. Bu insanlar çoğu zaten ölmüş ve öte tarafa gitmişti ve geceleri ona telefon açıyorlardı. Marla barlara gidiyordu ve barmenin ismini seslendiğini duyuyordu. Ve telefona cevap verdiğinde, hattın kesilmiş olduğunu anlıyordu.
Tyler ve Marla, yanımdaki odada sabaha kadar uyanıktı. Tyler daha sonra uyandığında, Marla Regent Otelindeki odasına dönmüştü bile.
Tyler’a Marla’nın bir sevgiliye değil, bir sosyal danışmana ihtiyacı olduğunu söyledim.
Tyler “Buna aşk deme” dedi.
Uzun lafın kısası, Marla şimdide hayatımın başka bir parçasını mahvetmeye hazırlanıyordu. Üniversiteden beri arkadaşlar ediniyorum. Evleniyorlar. Onları kaybediyorum.
Pekala.
Temiz iş, diyorum.
Tyler bunun benim için problem olup olmayacağını soruyor.
Ben Joe’nun Birbirine Geçmiş Bağırsaklarıyım.
Hayır, diyorum, sorun yok.
Kafama bir silah dayayın ve duvarları beynimle boyayın.
Harika diyorum. Gerçekten harika.
8
Pantolonumdaki kurumuş kanlar yüzünden patronum beni eve yolladı, korkunç bir keyif aldım. Çeneme açılmış olan delik bir türlü iyileşmiyor. İşe gidiyorum ve yumruklanmış göz oyuklarım, görebilmek için bıraktığım ufak deliklerin etrafında şişik esmer ekmek gibi duruyor. Bugüne kadar bu derece ortada olan bir Zen Ustası haline gelmek ve kimse tarafından fark edilmemek beni delirtirdi. Ama hala küçük FAKS olayını yapıyorum. Küçük HAIKU’lar yazıyorum ve herkese FAKSLIYORUM. İş yerinde insanlar yanımdan geçiyor ve herkesin düşmanca YÜZÜNDE tamamen ZEN oluyorum.
İşçi arılar ayrılabilir
Hatta erkek arılar bile uçup gidebilir
Kraliçe arı onların kölesidir
Tüm dünya nimetlerinden ve arabandan vazgeçip, şehrin toksik atığı bir köşesinde, gecenin bir vakti Marla ve Tyler’ı, Tyler’ın odasında birbirlerine insanın kıç mendili dediklerini duyduğunuz kiralık bir
evde yaşamaya başlarsınız. Al şunu, insanın kıç mendili. Yap şunu, kıç mendili.
Tut şunu. Yükselmesine izin verme bebek.
Ters olmasına rağmen, bu beni dünyanın sakin, küçük merkezi yapıyor.
Şişmiş gözlerim, pantolonumdaki siyah, kurumuş kan lekeleri ile ben, iş yerindeki herkese MERHABA diyorum. MERHABA! Bana bakın. MERHABA. Fazlasıyla ZEN’im. Bu KAN. Bu HİÇBİR ŞEY’dir. Merhaba. Hiçbir şeyin anlamı yok ve AYDINLANMIŞ olmak çok kıyak. Benim gibi.
Göz at.
Bak. Pencerede. Bir kuş.
Patronum pantolonumdaki kanın benim kanım olup olmadığını sordu.
Kuş rüzgarla uçup gidiyor. Kafamda küçük bir haiku yazıyorum.
Bir yuvası bile olmadan
Bir kuş dünyaya evim diyebilir
Hayat senin kariyerindir
Parmaklarımla sayıyorum: beş, yedi, beş.
Kan benim mi?
Evet, diyorum. En azından bir kısmı.
Bu yanlış bir cevap.
Bu büyük bir olay. İki tane siyah pantolonum vardı. Altı tane beyaz gömlek. Altı tane iç çamaşırı. En asgari. Dövüş kulübüne gidiyorum. Bunlar olağan şeyler.
Patronum, “Eve git,” diyor. “Üstünü değiş.”
Tyler’la Marla’nın aynı insan olduğundan şüphelenmeye başlıyorum. Her gece Marla’nın odasında tepişmeleri hariç.
Yapıyorlar.
Yapıyorlar.
Yapıyorlar.
Tyler’la Marla hiçbir zaman aynı odada olmuyorlar. Onları hiç yan yana görmüyorum.
Aslına bakarsanız, beni de kimse Zsa Zsa Gabor’la birlikte görmüyor ve bu aynı insan olduğumuz anlamına gelmiyor. Sadece, Marla etrafta olunca Tyler hiç dışarı çıkmıyor.
Artık pantolonları yıkayabileceğim, nasıl sabun yapıldığını Tyler’ın bana göstermesi gerek. Tyler yukarıda ve mutfağı baharat ile yanık saç kokusu kaplamış. Marla mutfak masasında oturmuş, kolunun iç kısmını baharat kokulu bir sigara ile yakarken, kendine insan kıçı mendili diyor.
Marla sigarasının ucundaki vişne görünümlü yaraya “Kendi içimdeki hastalıklı ve iltihaplı pisliği kucaklıyorum” diyor. Sigarasını, kolunun yumuşak ve beyaz etinde döndürürken, “Yan cadı, yan.” diye bağırıyor.
Tyler yukarıda benim odamda, benim aynamda dişlerine bakarken, bana part time garsonluk işi bulduğunu söylüyor.
“İş Pressman Otelinde, eğer gece çalışmak istersen” diyor Tyler, “bu iş senin sınıf nefretini kabartacak.”
Tamam, diyorum, her neyse.
“Büyük, siyah bir papyon takman gerekiyor. Orda çalışmak için sadece beyaz bir gömleğe ve siyah pantolona ihtiyacın var.”
Tyler sabun, sabuna ihtiyacımız var diyorum. Sabun yapmamız gerekiyor. Pantolonlarımı yıkamam lazım.
Tyler her günkü iki yüz mekiğini çekerken, bacaklarını tutuyorum.
“Sabun yapmak için, önce yağ bulmamız gerek” diyor. Tyler bir sürü faydalı bilgi ile dolu.
Tepişmeleri dışında, Tyler’la Marla asla aynı odada olmuyorlar. Tyler etrafta olduğu zaman, Marla onu görmezlikten geliyor. Her zamanki durum. Bu aynen annemle babamın birbirlerine karşı görünmez olmalarına benziyor. Sonra babam başka bir ortaklık başlatmak için gitti.
Babam her zaman “Seks sıkıcı olmaya başlamadan evlen, yoksa hiçbir zaman evlenemezsin” derdi.
Annem “Asla naylon fermuarlı bir şey alma” derdi.
Ailem asla bir yastığın üstüne işlemek isteyeceğiniz türden sözler etmedi.
Tyler yüz doksan sekizinci mekiğini çekiyor. Yüz doksan dokuz. İki yüz.
Tyler’ın üstünde sakız gibi bir faniladan yapılmış bornoz ve eşofman var. “Marla’yı evden çıkar. Kül suyu alması için onu dükkana yolla. Pullu olandan alsın. Kristalli olandan değil. Gönder onu. Bir şeyler yap, kurtul ondan.” diyor Tyler.
Kendimi, annemle babam arasındaki mesajları taşıyan altı yaşındaki ben gibi hissediyorum. Bundan altı yaşındayken nefret ederdim. Şimdi de ediyorum.
Tyler bacaklarını çalıştırırken, Marla’ya pullu kül suyu almasını söylemek için aşağıya iniyorum. Ona on dolar ve otobüs pasomu veriyorum. Marla hala mutfak masasında otururken, parmaklarının arasında duran sigarayı çekip alıyorum. Kolay ve yavaş. Mutfak bezlerinden biriyle, kanamaya başlamış olan sigara yanıklarının üstündeki külleri temizliyorum kolundan. Sonra yüksek topuklu ayakkabılarını giydiriyorum ayağına.
Ben Çekici Prens rolünde ayakkabısını giydirirken Marla bana bakıyor ve “İçeri kendim girdim. Evde kimse olduğunu düşünmemiştim. Ön kapıda kilit yok.” diyor.
Hiçbir şey söylemiyorum.
“Biliyorsun ki, prezervatif bizim jenerasyonumuzun camdan terliği. Bir yabancı ile tanıştığında, geçiriveriyorsun onu. Bütün gece dans ediyorsun, sonra da atıveriyorsun. Prezervatifi kastediyorum, yabancıyı değil.”
Marla ile konuşmuyorum. Destek gruplarına ve Tyler’a burnunu sokabilir ama benimle hiçbir şekilde arkadaş olamaz.
“Sabahtan beri burada seni bekliyorum.”
Çiçekler açar ve solar
Rüzgar kelebekleri yada karı getirir
Bir taş bunun farkında bile olmaz
Marla mutfak masasından kalkıyor, üstünde parlak bir malzemeden yapılmış, kolsuz, mavi bir elbise var. İç kısımdaki dikiş yerlerini görebilmem için eteğinin ucunu tutup, yukarı kaldırıyor. İç çamaşırı giymemiş. Göz kırpıyor.
“Sana yeni elbisemi göstermek istedim. Bu bir nedimenin elbisesi ve tamamen elde yapılmış. Beğendin mi? İyi Niyet Tasarruf derneği bir dolara sattı. Bu çirkin mi çirkin elbiseyi yapmak için birileri bu küçücük dikişlerle uğraşmış” diyor Marla, “İnanabiliyor musun?”
Eteğin bir ucu diğer ucundan daha uzun ve elbisenin beli Marla’nın kalçasında dönüyor.
Dükkana gitmeden önce, Marla eteklerinin ucunu kaldırıyor ve mutfak masasının etrafında dans ediyor, poposu eteğinin içinde uçuyor sanki. Marla, insanların deli gibi sevdiği şeyleri, bir saat veya bir gün sonra atıvermelerine bayıldığını söylüyor. İlgi odağı olan Noel ağaçlarının, Noelden sonra otoban kenarlarına süsleriyle birlikte atılmaları gibi. Bu ağaçları görünce insanın aklına yol kenarındaki hayvan cesetleri veya iç çamaşırları paramparça olmuş ve elektrik bandıyla sarılmış seks kurbanları geliyormuş.
Onun buradan gitmesini istiyorum.
“Hayvan Kontrol Merkezi gidilecek en iyi yer,” diyor Marla. “İnsanların sevip, sonra da atıverdikleri küçük köpekçiklerin, kedi yavrularının, hatta yaşlı hayvanların ilgini çekmek için hoplayıp zıpladıkları bir yer, çünkü üç gün sonra aşırı dozda sodyum fenobarbital verilip, büyük hayvan fırınına gidecekler.
“Büyük uyku, ‘Köpekler Vadisi’ sitilinde.
“Birileri seni, hayatını kurtaracak kadar sevse bile, yine de kısırlaştırılmaktan kurtulamazsın.” Marla yüzüme, sanki onu beceren benmişim gibi bakıyor, ve “Seni kazanmam mümkün değil, değil mi?” diyor.
Sonra da o iğrenç “Köpekler Vadisi” şarkısını söyleyerek, arka kapıdan çıkıp gidiyor.
Onun gidişine bakıyorum.
Marla’nın tamamı odadan çıktıktan sonra, bir, iki, üç dakikalık bir sessizlik oluyor.
Arkamı dönüyorum ve Tyler beliriveriyor.
“Ondan kurtuldun mu?” diyor.
Ne bir ses, ne bir koku ve Tyler ortaya çıkıveriyor.
Mutfağın kapısından bir hamleyle buzluğun içine dalıyor ve “Önce biraz yağ bulmamız gerekiyor” diyor.
Tyler, eğer patronuma gerçekten kızdıysam, bir postaneye gidip, adres değişikliği formu doldurmamı ve tüm mektuplarımın Kuzey Dakota’daki Rugby’e gönderilmesini sağlamam gerektiğini söylüyor.
İçinde beyaz donmuş bir maddenin bulunduğu sandviç torbalarını buzluktan çıkarıp, lavaboya boşaltıyor. Benim büyük bir tencereyi ocağa koymam ve tencerenin yarısından fazlasını su ile doldurmam gerekiyor. Su az olursa, donyağından ayrıldığı için yağ kararır.
“Bu yağın içinde çok fazla tuz var, o yüzden ne kadar çok su olursa, o kadar iyi” diyor Tyler.
Yağı suya koy ve suyun kaynamasını bekle.
Tyler sandviç torbalarındaki beyaz şeyi suyun içine akıtıyor, sonra da boş torbaları çöpün dibine gömüyor.
“Biraz hayal gücünü kullan. İzci kamplarında sana öğretilen bütün o öncü saçmalıklarını hatırla. Lisede aldığın kimya derslerini hatırla.” diyor Tyler.
Tyler’ı izci olarak hayal etmek çok zor.
Tyler yapabileceğim diğer şeyin, bir gece patronumun evine gitmek ve bahçedeki bir musluğa hortum takmak olabileceğini söylüyor. Hortumu bir el pompasına takmalı ve evin tesisatına endüstriyel boya doldurmalıymışım. Kırmızı, mavi veya yeşil, ve ertesi gün patronumun nasıl görüneceğine bakmak için beklemeliymişim. Yada çalılıkların arasında oturup, evin tesisatının basıncı 110 psi’ye çıkana kadar el pompasını pompalayabilirmişim. Böylece evdeki herhangi biri tuvaletin sifonunu çektiğinde, tuvaletteki su tankı patlarmış. Basınç 150 psi’yi bulduğunda, biri duşu açarsa, su basıncı duş başlığını uçurur, vidaları söker ve duş, ölümcül bir yere dönüşürmüş.
Tyler bunları, kendimi daha iyi hissetmem için anlatıyor. Gerçek şu ki, ben patronumu seviyorum. Ayrıca, ben artık aydınlandım. Bilirsiniz işte, sadece Buda tarzı bir yaşam stilim var. Camdan krizantemler. Pırlantadan Sutra ve Mavi Kanyon Plakları. Hari Rama, hani şu Krişna, Krişna. Aydınlanma, işte canım.
“Kıçına tüy takmış olman, seni tavuk yapmaz” diyor Tyler.
Yağ eridikçe, donyağı kaynayan suyun üstüne çıkacak.
Ne yani, diyorum, ben kıçıma tüy mü takmışım?
Sigara yanığı ile dolu kollarını sallayıp duran Tyler, sanki kurtulmuş bir ruh da, kalkmış bana bunu söylüyor. Bay ve Bayan İnsan Kıç Mendili. Yüzümü sakinleştirip, havayollarının acil durum kartlarındaki, mezbahaya giden Hintliler gibi duruyorum.
Ocağın ateşini kıs.
Kaynayan suyu karıştırıyorum.
Suyun üstünde sedefli gökkuşağı gibi bir katman oluşana kadar, sürekli donyağı çıkar. Bu katmanı alıp, bir kenara ayırmak için büyük bir kaşık kullanırsın.
Söyle bakalım, Marla nasıl diyorum.
Tyler “Marla en azından dibe vurmak için çaba sarf ediyor” diyor.
Suyu karıştırmaya devam ediyorum.
Donyağı çıkmayacak hale gelene kadar, yağı alıp kenara ayırmaya devam edin. Sudan aldığınız sadece donyağı. İyi ve temiz donyağı.
Tyler, dibe vurmanın yakınından bile geçmediğimi söylüyor. Ve eğer sonuna kadar düşmezsem, kurtarılamazmışım. İsa bu dibe vurma olayını çarmıha gerilerek halletmiş. Sadece para, mülk ve bilgiden vazgeçerek bir yere varamazmışım. Bu sadece, hafta sonu inzivasına yararmış. Kendimi geliştirmekten kaçmalı ve felakete doğru koşmalıymışım. Daha fazla emniyete alamazmışım.
Bu bir seminer değilmiş.
“Eğer dibe vurmadan cesaretini kaybedersen, gerçekten başarmış olmayacaksın” diyor Tyler.
Sadece felaketten sonra yeniden dirilebilirmişiz.
“Ancak her şeyini kaybettikten sonra, gerçekten özgür olursun” diyor Tyler.
Hissettiğim prematüre bir aydınlanmaymış.
“Ve karıştırmaya devam et” diye de ekliyor.
Yağ yeterince kaynayıp, don yağı çıkmaz olunca, kaynar suyu dökersin. Tencereyi yıkayıp, temiz su ile doldurursun.
Dibe vurmaya yakın bir yerde olup olmadığımı soruyorum.
“Şu anda olduğun noktadan, dibe vurmanın nasıl bir şey olduğunu tahmin bile edemezsin” diyor Tyler.
Aynı işlemleri kenara ayırdığın don yağı ile tekrarlarsın. Don yağını suda kaynatırsın. Yukarı çıkan katmanı ayırırsın. “Kullandığımız yağda çok fazla tuz var” diyor Tyler. “Çok fazla tuz olursa, sabun sertleşmez.” Kaynat ve katmanları kenara ayırmaya devam et.
Kaynat ve ayır.
Marla döndü.
Marla dış kapıyı açar açmaz, Tyler gidiyor, kayboluyor, odadan kaçıyor, uçuveriyor.
Ya yukarda yada aşağıda, bodrumda.
Püf. Yok.
Marla elinde bir kutu kül suyu ile arka kapıdan giriyor.
“Markette yüzde yüz dönüştürülmüş tuvalet kağıdı var” diyor. “Dünyadaki en berbat iş kullanılmış tuvalet kağıtlarını dönüştürmek olsa gerek.”
Elindeki kutuyu alıp, masaya koyuyorum. Tek kelime bile etmiyorum.
“Bu gece burada kalabilir miyim?” diyor.
Cevap vermiyorum. Kafamda sayıyorum: beş hece, yedi, beş.
Bir kaplan gülümseyebilir
Yılan seni sevdiğini söyleyebilir
Yalanlar bizi şeytan yapar
Marla “Ne pişiriyorsun?” diye soruyor.
Ben Joe’nun Kaynama Noktasıyım.
Git, diyorum, sadece çık ve git. Tamam mı? Daha şimdiden hayatımın büyük bir bölümünü almadın mı zaten?
Kolumu yakaladığı gibi, beni kenara sıkıştırıyor ve yanağımda bir öpücük konduruyor. “Lütfen ara beni,” diyor. “Lütfen. Konuşmamız gerekiyor.”
Tabi, tabi, tabi, tabi, tabi diyorum.
Marla kapıdan çıktığı anda, Tyler tekrar odada beliriveriyor.
Bir hokkabazın hilesi kadar çabuk. Ailem bu hileyi beş sene boyunca yaptı.
Tyler buzlukta yer açarken, ben kaynatıp, ayırmaya devam ediyorum. Odayı buhar kaplıyor ve tavandan su damlamaya başlıyor. Buzdolabının arkasında saklanmış olan kırk vatlık ampul, boş ketçap şişelerinin, turşu veya mayonez kavanozlarının arkasından parlak ve ince bir ışık hüzmesi yayıyor ve Tyler’ın profilini çiziyor.
Kaynat ve ayır. Kaynat ve ayır. Ayırdığın don yağını ağzı tamamen açık olan süt kutularına doldur.
Buzdolabının kapısını açık tutmak için koyduğu sandalyede oturan Tyler, don yağının soğumasını izliyor. Mutfağın sıcağında, soğuk duman bulutları buzdolabının içinden taşıyor ve Tyler’ın ayağının etrafında birikiyor.
Ben süt kutularını doldurdukça, Tyler onları buzdolabına yerleştiriyor.
Buzdolabının önünde çömelmek için Tyler’ın yanına gidiyorum ve Tyler ellerimi açıp, bana gösteriyor. Hayat çizgisi. Aşk çizgisi. Venüs ile Mars kümecikleri. Soğuk duman etrafımızda toplanıyor, yüzümüze açık ve parlak bir ışık vuruyor.
“Benim için bir iyilik daha yapmanı istiyorum” diyor Tyler.
Marla ile ilgili, değil mi diyorum.
“Onunla asla benim hakkımda bir şey konuşma. Arkamdan benim hakkımda konuşma. Söz veriyor musun?” diyor Tyler.
Söz veriyorum.
“Eğer O’na benden bir kere bile benden bahsedersen, beni bir daha asla göremezsin. Söz veriyor musun?”
Söz veriyorum.
“Söz mü?”
Söz.
“Ve şimdi unutma ki, bana tamı tamına üç kez söz verdin.” diyor Tyler.
Dolaptaki don yağının üstünde kalın ve temiz bir katman oluşmaya başlıyor.
Don yağı ayrılmaya başladı diyorum.
“Meraklanma,” diyor Tyler. “Temiz olan katman gliserin. Sabun yaparken gliserini tekrar katabilirsin. Yada gliserini ayırıp, atabilirsin.”
Tyler dudaklarını yalıyor ve avuç içim sakız gibi olmuş bornozuna bakacak şekilde elimi dizinin üstüne yerleştiriyor.
“Gliserini nitrik asit ile karıştırırsan, nitrogliserin elde edersin” diyor Tyler.
Soluk verip, nitrogliserin diyorum.
Tyler tekrar dudaklarını yalayıp, iyice ıslatıyor ve elimin üstünü öpüyor.
“Dinamit yapmak için, nitrogliserini, sodyum nitrat ve talaş ile karıştırırsın” diyor.
Öptüğü yer, beyaz elimin üstünde ıslak ıslak parlıyor.
Dinamit derken, topuklarımın üstüne oturuyorum.
Kül suyu kutusunun kapağını açıyor. “Köprüleri havaya uçurabilirsin.”
“Jelatin patlayıcılar elde etmek için, nitrogliserini, daha fazla nitrik asit ve parafin ile karıştırırsın.” diyor Tyler.
“Böylece bir binayı kolayca yıkabilirsin” diyor Tyler.
Kül suyunun kutusunu, elimin üstündeki parlak ve ıslak öpücüğün bir inç üstünden elime doğru eğiyor.
“Bu kimyasal bir yanık” diyor Tyler, “şimdiye kadar hissettiğin tüm yanık acılarından daha fazla canını yakacak. Yüz tane sigaradan beter.”
Elimin üstündeki öpücük parlıyor.
“Bir yaran olacak” diyor Tyler.
“Yeterince sabun ile tüm dünyayı havayı uçurabilirsin. Şimdi verdiğin sözü hatırla” diyor Tyler.
Ve kül suyunu elime döküyor.
9
Tyler’ın salyası iki işe yaradı. Kül suyu elimi yakarken, elimin üstündeki ıslak öpücük elimi biraz olsun korudu. Bu ilk göreviydi. İkincisi ise, kül suyu sadece su ile karıştığında yakıcı oluyordu. Ya da salya ile.
“Bu kimyasal bir yanık” diyordu Tyler, “ve şimdiye kadar hissettiğin tüm yanıklardan daha çok acıyacak.”
Kül suyunu, tıkanmış kanalları açmak için kullanabilirsiniz.
Gözlerini kapa.
Birazcık kül suyu macunu ve su ile alüminyum bir tavayı delebilirsiniz.
Kül suyu solüsyonunda tahta bir kaşığı eritebilirsiniz.
Su ile birleştiğinde kül suyunun ısısı iki yüz derecenin üstüne çıkıyordu ve ısındıkça elimin içine işliyordu. Tyler elleriyle elimi bastırırken, ellerimiz kan lekeli pantolonumun üstünde buluşuyor ve Tyler dikkatimi elime vermemi çünkü bunun hayatımdaki en önemli an olduğunu söylüyordu.
“Çünkü şu andan önce olmuş olan her şey bir hikayeden ibaret” diyordu Tyler, “bu andan sonra olacak olan her şey de hikaye olacak.”
Bu hayatımızın en önemli anı.
Tam olarak Tyler’ın öpücüğünün şeklini olan kül suyu, bir meşale, kızgın bir ütü veya benden çok uzakta hayal ettiğim bir yolun sonunda elimde eriyen atomik bir yığın halini alıyordu. Tyler kendime gelip, onunla kalmamı söylüyordu. Elim, yolun sonundaki ufuk çizgisinde veda ediyordu.
Yanan ateşi hayal edin ama şu anda ateş ufuk çizgisinin ötesinde. Gün batımı gibi.
“Acıya dön” diyor Tyler.
Bu, destek gruplarında kullanılan rehberli meditasyon gibi.
Acı kelimesini asla düşünme.
Rehberli meditasyon kansere faydalı olabiliyorsa, buna da olmalı.
“Eline bak” diyor Tyler.
Dağlamak veya ten veya yara veya kavrulmak kelimelerini düşünme.
Ağladığını duyma.
Rehberli meditasyon.
İrlanda’dasın. Gözlerini kapa.
Üniversiteden ayrıldıktan sonra ki yaz İrlanda’dasın ve hergün otobüsler dolusu İngiliz ve Amerikan turistin Blarney taşını öpmek için geldiği kalenin yanındaki pub’da içki içiyorsun.
“Buna son verme” diyor Tyler. “Sabun ve insanların kurban edilişi el ele.”
İnsan kalabalığı içinde pub’dan çıkar, henüz yağan yağmurdan ıslanmış sokaklardaki sessiz araba sıraları içinde yürürsün. Blarney taşının bulunduğu kaleye varana kadar gece olur.
Kaledeki yerler çürümüştür ve her adım atışta etraftaki karanlığın derinleştiği taş merdivenleri tırmanırsın. Herkes tırmanışa ve bu küçük asilik hareketinin geleneğine karşı sessizdir.
“Beni dinle” diyor Tyler. “Aç gözlerini.
“Eski tarihte, insanlar bir nehrin yukarısındaki tepede kurban edilirlerdi. Binlerce insan. Dinle beni. Kurban edilme işlemi yapılır ve kurban edilen cesetler bir odun yığınının üstünde yakılırdı.
“Ağlayabilirsin” diyor Tyler, “Lavaboya koşup, elini suyun altına sokabilirsin ama öncelikle aptal olduğunu ve öleceğini bilmelisin. Bana bak!
“Bir gün” diyor Tyler, “öleceksin, ve bunu belleyene kadar benim için beş para etmezsin!”.
İrlanda’dasın.
“Ağlayabilirsin,” diyor Tyler “ama elinin üstüne düşecek her damla, elinde bir sigara yanığı yarası açacaktır.”
Rehberli meditasyon. Üniversiteden ayrıldığın yaz İrlanda’dasın ve belki de burası ilk kez anarşi istediğin yer. Tyler Durden’la tanışmadan yıllar önce, ilk kremalı tatlıya işemeden önce, küçük asilikler öğrenmiştin.
İrlanda’da.
Kaledeki merdivenlerin sonundaki platformun üstünde duruyorsun.
“Yanmayı nötralize etmek için, sirke kullanabilirsin,” diyor Tyler, “ama önce vazgeçmen gerekiyor.”
Yüzlerce insan kurban edilip, yakıldıktan sonra, diye devam ediyor Tyler, kurban taşından aşağıya nehre beyaz kalın bir sıvı akar.
Öncelikle dibe vurmalısın.
İrlanda’da ki bir kalenin platformunda dipsiz bir karanlığın içinde durursun ve bir metre ötede, karşında kayadan bir duvar vardır.
“Yağmur” diyor Tyler, “yıllar boyu yanan kurban taşını yıkar ve her yıl insanlar yakılır ve kurban taşından akan su, odunların küllerinin arasından sızarak, kül suyu solüsyonu oluşturur ve kül suyu, yanan kurbanların eriyen yağları ile karıştığında, kurban taşının altından, nehre doğru kalın ve beyaz sabun akardı.”
Ve karanlıktaki isyankar tavırları ile etrafındaki İrlandalılar platformun ucuna yürüyüp, dipsiz karanlığın ucunda durup, işerler.
Ve sana dönüp, haydi durma, aşırı vitaminden sararmış, zengin Amerikan çişini boşalt derler.
“Bu hayatının en önemli anı” diyor Tyler, “ve sen bunu kaçırıyorsun.”
İrlanda’dasın.
Ah evet, yaparsın. Oh, evet. Amonyak ve günlük olarak alınan B vitaminlerinin kokusunu duyarsın.
Sabunun suya karıştığı yerde, diyor Tyler, insanların öldürülmesinden binlerce yıl sonra, insanlar elbiselerini o noktada yıkadıklarında, elbiselerinin daha temiz olduğunu keşfettiler.
Blarney taşına işiyorum.
“Tanrım” diyor Tyler.
Üstünde, patronumun midesinin kaldırmadığı kan lekeleri olan siyah pantolonuma işiyorum.
Paper sokağında kiralık bir evdesin.
“Bunun bir anlamı var,” diyor Tyler.
“Bu bir işaret,” diyor. Tyler bir sürü yararlı bilgi ile dolu. Sabunu olmayan toplumlar, diyor Tyler, elbiselerini ve saçlarını yıkamak için kendilerinin ve köpeklerinin çişini kullanırlardı.
Uzayıp giden yolun sonunda sirke ve elindeki yanığın kokusu var.
Sinüslerinin kıvrımlı şeklini haşlayan kül suyunun kokusu ve hastanelerin kusturan çiş ve sirke kokusu var.
“Bütün o insanları kurban etmek doğruydu” diyor Tyler.
Elimin arkası, aynen Tyler’ın öpücüğünün şeklinde bir dudak gibi kırmızı ve parlak. Öpücüğün etrafında, ağlayan birinin gözyaşlarının açtığı sigara yanığı izleri var.
“Aç gözlerini” diyor Tyler ve yüzü yaşlardan dolayı parlıyor. “Tebrik
Pantolonumdaki kurumuş kanlar yüzünden patronum beni eve yolladı, korkunç bir keyif aldım. Çeneme açılmış olan delik bir türlü iyileşmiyor. İşe gidiyorum ve yumruklanmış göz oyuklarım, görebilmek için bıraktığım ufak deliklerin etrafında şişik esmer ekmek gibi duruyor. Bugüne kadar bu derece ortada olan bir Zen Ustası haline gelmek ve kimse tarafından fark edilmemek beni delirtirdi. Ama hala küçük FAKS olayını yapıyorum. Küçük HAIKU’lar yazıyorum ve herkese FAKSLIYORUM. İş yerinde insanlar yanımdan geçiyor ve herkesin düşmanca YÜZÜNDE tamamen ZEN oluyorum.
İşçi arılar ayrılabilir
Hatta erkek arılar bile uçup gidebilir
Kraliçe arı onların kölesidir
Tüm dünya nimetlerinden ve arabandan vazgeçip, şehrin toksik atığı bir köşesinde, gecenin bir vakti Marla ve Tyler’ı, Tyler’ın odasında birbirlerine insanın kıç mendili dediklerini duyduğunuz kiralık bir
evde yaşamaya başlarsınız. Al şunu, insanın kıç mendili. Yap şunu, kıç mendili.
Tut şunu. Yükselmesine izin verme bebek.
Ters olmasına rağmen, bu beni dünyanın sakin, küçük merkezi yapıyor.
Şişmiş gözlerim, pantolonumdaki siyah, kurumuş kan lekeleri ile ben, iş yerindeki herkese MERHABA diyorum. MERHABA! Bana bakın. MERHABA. Fazlasıyla ZEN’im. Bu KAN. Bu HİÇBİR ŞEY’dir. Merhaba. Hiçbir şeyin anlamı yok ve AYDINLANMIŞ olmak çok kıyak. Benim gibi.
Göz at.
Bak. Pencerede. Bir kuş.
Patronum pantolonumdaki kanın benim kanım olup olmadığını sordu.
Kuş rüzgarla uçup gidiyor. Kafamda küçük bir haiku yazıyorum.
Bir yuvası bile olmadan
Bir kuş dünyaya evim diyebilir
Hayat senin kariyerindir
Parmaklarımla sayıyorum: beş, yedi, beş.
Kan benim mi?
Evet, diyorum. En azından bir kısmı.
Bu yanlış bir cevap.
Bu büyük bir olay. İki tane siyah pantolonum vardı. Altı tane beyaz gömlek. Altı tane iç çamaşırı. En asgari. Dövüş kulübüne gidiyorum. Bunlar olağan şeyler.
Patronum, “Eve git,” diyor. “Üstünü değiş.”
Tyler’la Marla’nın aynı insan olduğundan şüphelenmeye başlıyorum. Her gece Marla’nın odasında tepişmeleri hariç.
Yapıyorlar.
Yapıyorlar.
Yapıyorlar.
Tyler’la Marla hiçbir zaman aynı odada olmuyorlar. Onları hiç yan yana görmüyorum.
Aslına bakarsanız, beni de kimse Zsa Zsa Gabor’la birlikte görmüyor ve bu aynı insan olduğumuz anlamına gelmiyor. Sadece, Marla etrafta olunca Tyler hiç dışarı çıkmıyor.
Artık pantolonları yıkayabileceğim, nasıl sabun yapıldığını Tyler’ın bana göstermesi gerek. Tyler yukarıda ve mutfağı baharat ile yanık saç kokusu kaplamış. Marla mutfak masasında oturmuş, kolunun iç kısmını baharat kokulu bir sigara ile yakarken, kendine insan kıçı mendili diyor.
Marla sigarasının ucundaki vişne görünümlü yaraya “Kendi içimdeki hastalıklı ve iltihaplı pisliği kucaklıyorum” diyor. Sigarasını, kolunun yumuşak ve beyaz etinde döndürürken, “Yan cadı, yan.” diye bağırıyor.
Tyler yukarıda benim odamda, benim aynamda dişlerine bakarken, bana part time garsonluk işi bulduğunu söylüyor.
“İş Pressman Otelinde, eğer gece çalışmak istersen” diyor Tyler, “bu iş senin sınıf nefretini kabartacak.”
Tamam, diyorum, her neyse.
“Büyük, siyah bir papyon takman gerekiyor. Orda çalışmak için sadece beyaz bir gömleğe ve siyah pantolona ihtiyacın var.”
Tyler sabun, sabuna ihtiyacımız var diyorum. Sabun yapmamız gerekiyor. Pantolonlarımı yıkamam lazım.
Tyler her günkü iki yüz mekiğini çekerken, bacaklarını tutuyorum.
“Sabun yapmak için, önce yağ bulmamız gerek” diyor. Tyler bir sürü faydalı bilgi ile dolu.
Tepişmeleri dışında, Tyler’la Marla asla aynı odada olmuyorlar. Tyler etrafta olduğu zaman, Marla onu görmezlikten geliyor. Her zamanki durum. Bu aynen annemle babamın birbirlerine karşı görünmez olmalarına benziyor. Sonra babam başka bir ortaklık başlatmak için gitti.
Babam her zaman “Seks sıkıcı olmaya başlamadan evlen, yoksa hiçbir zaman evlenemezsin” derdi.
Annem “Asla naylon fermuarlı bir şey alma” derdi.
Ailem asla bir yastığın üstüne işlemek isteyeceğiniz türden sözler etmedi.
Tyler yüz doksan sekizinci mekiğini çekiyor. Yüz doksan dokuz. İki yüz.
Tyler’ın üstünde sakız gibi bir faniladan yapılmış bornoz ve eşofman var. “Marla’yı evden çıkar. Kül suyu alması için onu dükkana yolla. Pullu olandan alsın. Kristalli olandan değil. Gönder onu. Bir şeyler yap, kurtul ondan.” diyor Tyler.
Kendimi, annemle babam arasındaki mesajları taşıyan altı yaşındaki ben gibi hissediyorum. Bundan altı yaşındayken nefret ederdim. Şimdi de ediyorum.
Tyler bacaklarını çalıştırırken, Marla’ya pullu kül suyu almasını söylemek için aşağıya iniyorum. Ona on dolar ve otobüs pasomu veriyorum. Marla hala mutfak masasında otururken, parmaklarının arasında duran sigarayı çekip alıyorum. Kolay ve yavaş. Mutfak bezlerinden biriyle, kanamaya başlamış olan sigara yanıklarının üstündeki külleri temizliyorum kolundan. Sonra yüksek topuklu ayakkabılarını giydiriyorum ayağına.
Ben Çekici Prens rolünde ayakkabısını giydirirken Marla bana bakıyor ve “İçeri kendim girdim. Evde kimse olduğunu düşünmemiştim. Ön kapıda kilit yok.” diyor.
Hiçbir şey söylemiyorum.
“Biliyorsun ki, prezervatif bizim jenerasyonumuzun camdan terliği. Bir yabancı ile tanıştığında, geçiriveriyorsun onu. Bütün gece dans ediyorsun, sonra da atıveriyorsun. Prezervatifi kastediyorum, yabancıyı değil.”
Marla ile konuşmuyorum. Destek gruplarına ve Tyler’a burnunu sokabilir ama benimle hiçbir şekilde arkadaş olamaz.
“Sabahtan beri burada seni bekliyorum.”
Çiçekler açar ve solar
Rüzgar kelebekleri yada karı getirir
Bir taş bunun farkında bile olmaz
Marla mutfak masasından kalkıyor, üstünde parlak bir malzemeden yapılmış, kolsuz, mavi bir elbise var. İç kısımdaki dikiş yerlerini görebilmem için eteğinin ucunu tutup, yukarı kaldırıyor. İç çamaşırı giymemiş. Göz kırpıyor.
“Sana yeni elbisemi göstermek istedim. Bu bir nedimenin elbisesi ve tamamen elde yapılmış. Beğendin mi? İyi Niyet Tasarruf derneği bir dolara sattı. Bu çirkin mi çirkin elbiseyi yapmak için birileri bu küçücük dikişlerle uğraşmış” diyor Marla, “İnanabiliyor musun?”
Eteğin bir ucu diğer ucundan daha uzun ve elbisenin beli Marla’nın kalçasında dönüyor.
Dükkana gitmeden önce, Marla eteklerinin ucunu kaldırıyor ve mutfak masasının etrafında dans ediyor, poposu eteğinin içinde uçuyor sanki. Marla, insanların deli gibi sevdiği şeyleri, bir saat veya bir gün sonra atıvermelerine bayıldığını söylüyor. İlgi odağı olan Noel ağaçlarının, Noelden sonra otoban kenarlarına süsleriyle birlikte atılmaları gibi. Bu ağaçları görünce insanın aklına yol kenarındaki hayvan cesetleri veya iç çamaşırları paramparça olmuş ve elektrik bandıyla sarılmış seks kurbanları geliyormuş.
Onun buradan gitmesini istiyorum.
“Hayvan Kontrol Merkezi gidilecek en iyi yer,” diyor Marla. “İnsanların sevip, sonra da atıverdikleri küçük köpekçiklerin, kedi yavrularının, hatta yaşlı hayvanların ilgini çekmek için hoplayıp zıpladıkları bir yer, çünkü üç gün sonra aşırı dozda sodyum fenobarbital verilip, büyük hayvan fırınına gidecekler.
“Büyük uyku, ‘Köpekler Vadisi’ sitilinde.
“Birileri seni, hayatını kurtaracak kadar sevse bile, yine de kısırlaştırılmaktan kurtulamazsın.” Marla yüzüme, sanki onu beceren benmişim gibi bakıyor, ve “Seni kazanmam mümkün değil, değil mi?” diyor.
Sonra da o iğrenç “Köpekler Vadisi” şarkısını söyleyerek, arka kapıdan çıkıp gidiyor.
Onun gidişine bakıyorum.
Marla’nın tamamı odadan çıktıktan sonra, bir, iki, üç dakikalık bir sessizlik oluyor.
Arkamı dönüyorum ve Tyler beliriveriyor.
“Ondan kurtuldun mu?” diyor.
Ne bir ses, ne bir koku ve Tyler ortaya çıkıveriyor.
Mutfağın kapısından bir hamleyle buzluğun içine dalıyor ve “Önce biraz yağ bulmamız gerekiyor” diyor.
Tyler, eğer patronuma gerçekten kızdıysam, bir postaneye gidip, adres değişikliği formu doldurmamı ve tüm mektuplarımın Kuzey Dakota’daki Rugby’e gönderilmesini sağlamam gerektiğini söylüyor.
İçinde beyaz donmuş bir maddenin bulunduğu sandviç torbalarını buzluktan çıkarıp, lavaboya boşaltıyor. Benim büyük bir tencereyi ocağa koymam ve tencerenin yarısından fazlasını su ile doldurmam gerekiyor. Su az olursa, donyağından ayrıldığı için yağ kararır.
“Bu yağın içinde çok fazla tuz var, o yüzden ne kadar çok su olursa, o kadar iyi” diyor Tyler.
Yağı suya koy ve suyun kaynamasını bekle.
Tyler sandviç torbalarındaki beyaz şeyi suyun içine akıtıyor, sonra da boş torbaları çöpün dibine gömüyor.
“Biraz hayal gücünü kullan. İzci kamplarında sana öğretilen bütün o öncü saçmalıklarını hatırla. Lisede aldığın kimya derslerini hatırla.” diyor Tyler.
Tyler’ı izci olarak hayal etmek çok zor.
Tyler yapabileceğim diğer şeyin, bir gece patronumun evine gitmek ve bahçedeki bir musluğa hortum takmak olabileceğini söylüyor. Hortumu bir el pompasına takmalı ve evin tesisatına endüstriyel boya doldurmalıymışım. Kırmızı, mavi veya yeşil, ve ertesi gün patronumun nasıl görüneceğine bakmak için beklemeliymişim. Yada çalılıkların arasında oturup, evin tesisatının basıncı 110 psi’ye çıkana kadar el pompasını pompalayabilirmişim. Böylece evdeki herhangi biri tuvaletin sifonunu çektiğinde, tuvaletteki su tankı patlarmış. Basınç 150 psi’yi bulduğunda, biri duşu açarsa, su basıncı duş başlığını uçurur, vidaları söker ve duş, ölümcül bir yere dönüşürmüş.
Tyler bunları, kendimi daha iyi hissetmem için anlatıyor. Gerçek şu ki, ben patronumu seviyorum. Ayrıca, ben artık aydınlandım. Bilirsiniz işte, sadece Buda tarzı bir yaşam stilim var. Camdan krizantemler. Pırlantadan Sutra ve Mavi Kanyon Plakları. Hari Rama, hani şu Krişna, Krişna. Aydınlanma, işte canım.
“Kıçına tüy takmış olman, seni tavuk yapmaz” diyor Tyler.
Yağ eridikçe, donyağı kaynayan suyun üstüne çıkacak.
Ne yani, diyorum, ben kıçıma tüy mü takmışım?
Sigara yanığı ile dolu kollarını sallayıp duran Tyler, sanki kurtulmuş bir ruh da, kalkmış bana bunu söylüyor. Bay ve Bayan İnsan Kıç Mendili. Yüzümü sakinleştirip, havayollarının acil durum kartlarındaki, mezbahaya giden Hintliler gibi duruyorum.
Ocağın ateşini kıs.
Kaynayan suyu karıştırıyorum.
Suyun üstünde sedefli gökkuşağı gibi bir katman oluşana kadar, sürekli donyağı çıkar. Bu katmanı alıp, bir kenara ayırmak için büyük bir kaşık kullanırsın.
Söyle bakalım, Marla nasıl diyorum.
Tyler “Marla en azından dibe vurmak için çaba sarf ediyor” diyor.
Suyu karıştırmaya devam ediyorum.
Donyağı çıkmayacak hale gelene kadar, yağı alıp kenara ayırmaya devam edin. Sudan aldığınız sadece donyağı. İyi ve temiz donyağı.
Tyler, dibe vurmanın yakınından bile geçmediğimi söylüyor. Ve eğer sonuna kadar düşmezsem, kurtarılamazmışım. İsa bu dibe vurma olayını çarmıha gerilerek halletmiş. Sadece para, mülk ve bilgiden vazgeçerek bir yere varamazmışım. Bu sadece, hafta sonu inzivasına yararmış. Kendimi geliştirmekten kaçmalı ve felakete doğru koşmalıymışım. Daha fazla emniyete alamazmışım.
Bu bir seminer değilmiş.
“Eğer dibe vurmadan cesaretini kaybedersen, gerçekten başarmış olmayacaksın” diyor Tyler.
Sadece felaketten sonra yeniden dirilebilirmişiz.
“Ancak her şeyini kaybettikten sonra, gerçekten özgür olursun” diyor Tyler.
Hissettiğim prematüre bir aydınlanmaymış.
“Ve karıştırmaya devam et” diye de ekliyor.
Yağ yeterince kaynayıp, don yağı çıkmaz olunca, kaynar suyu dökersin. Tencereyi yıkayıp, temiz su ile doldurursun.
Dibe vurmaya yakın bir yerde olup olmadığımı soruyorum.
“Şu anda olduğun noktadan, dibe vurmanın nasıl bir şey olduğunu tahmin bile edemezsin” diyor Tyler.
Aynı işlemleri kenara ayırdığın don yağı ile tekrarlarsın. Don yağını suda kaynatırsın. Yukarı çıkan katmanı ayırırsın. “Kullandığımız yağda çok fazla tuz var” diyor Tyler. “Çok fazla tuz olursa, sabun sertleşmez.” Kaynat ve katmanları kenara ayırmaya devam et.
Kaynat ve ayır.
Marla döndü.
Marla dış kapıyı açar açmaz, Tyler gidiyor, kayboluyor, odadan kaçıyor, uçuveriyor.
Ya yukarda yada aşağıda, bodrumda.
Püf. Yok.
Marla elinde bir kutu kül suyu ile arka kapıdan giriyor.
“Markette yüzde yüz dönüştürülmüş tuvalet kağıdı var” diyor. “Dünyadaki en berbat iş kullanılmış tuvalet kağıtlarını dönüştürmek olsa gerek.”
Elindeki kutuyu alıp, masaya koyuyorum. Tek kelime bile etmiyorum.
“Bu gece burada kalabilir miyim?” diyor.
Cevap vermiyorum. Kafamda sayıyorum: beş hece, yedi, beş.
Bir kaplan gülümseyebilir
Yılan seni sevdiğini söyleyebilir
Yalanlar bizi şeytan yapar
Marla “Ne pişiriyorsun?” diye soruyor.
Ben Joe’nun Kaynama Noktasıyım.
Git, diyorum, sadece çık ve git. Tamam mı? Daha şimdiden hayatımın büyük bir bölümünü almadın mı zaten?
Kolumu yakaladığı gibi, beni kenara sıkıştırıyor ve yanağımda bir öpücük konduruyor. “Lütfen ara beni,” diyor. “Lütfen. Konuşmamız gerekiyor.”
Tabi, tabi, tabi, tabi, tabi diyorum.
Marla kapıdan çıktığı anda, Tyler tekrar odada beliriveriyor.
Bir hokkabazın hilesi kadar çabuk. Ailem bu hileyi beş sene boyunca yaptı.
Tyler buzlukta yer açarken, ben kaynatıp, ayırmaya devam ediyorum. Odayı buhar kaplıyor ve tavandan su damlamaya başlıyor. Buzdolabının arkasında saklanmış olan kırk vatlık ampul, boş ketçap şişelerinin, turşu veya mayonez kavanozlarının arkasından parlak ve ince bir ışık hüzmesi yayıyor ve Tyler’ın profilini çiziyor.
Kaynat ve ayır. Kaynat ve ayır. Ayırdığın don yağını ağzı tamamen açık olan süt kutularına doldur.
Buzdolabının kapısını açık tutmak için koyduğu sandalyede oturan Tyler, don yağının soğumasını izliyor. Mutfağın sıcağında, soğuk duman bulutları buzdolabının içinden taşıyor ve Tyler’ın ayağının etrafında birikiyor.
Ben süt kutularını doldurdukça, Tyler onları buzdolabına yerleştiriyor.
Buzdolabının önünde çömelmek için Tyler’ın yanına gidiyorum ve Tyler ellerimi açıp, bana gösteriyor. Hayat çizgisi. Aşk çizgisi. Venüs ile Mars kümecikleri. Soğuk duman etrafımızda toplanıyor, yüzümüze açık ve parlak bir ışık vuruyor.
“Benim için bir iyilik daha yapmanı istiyorum” diyor Tyler.
Marla ile ilgili, değil mi diyorum.
“Onunla asla benim hakkımda bir şey konuşma. Arkamdan benim hakkımda konuşma. Söz veriyor musun?” diyor Tyler.
Söz veriyorum.
“Eğer O’na benden bir kere bile benden bahsedersen, beni bir daha asla göremezsin. Söz veriyor musun?”
Söz veriyorum.
“Söz mü?”
Söz.
“Ve şimdi unutma ki, bana tamı tamına üç kez söz verdin.” diyor Tyler.
Dolaptaki don yağının üstünde kalın ve temiz bir katman oluşmaya başlıyor.
Don yağı ayrılmaya başladı diyorum.
“Meraklanma,” diyor Tyler. “Temiz olan katman gliserin. Sabun yaparken gliserini tekrar katabilirsin. Yada gliserini ayırıp, atabilirsin.”
Tyler dudaklarını yalıyor ve avuç içim sakız gibi olmuş bornozuna bakacak şekilde elimi dizinin üstüne yerleştiriyor.
“Gliserini nitrik asit ile karıştırırsan, nitrogliserin elde edersin” diyor Tyler.
Soluk verip, nitrogliserin diyorum.
Tyler tekrar dudaklarını yalayıp, iyice ıslatıyor ve elimin üstünü öpüyor.
“Dinamit yapmak için, nitrogliserini, sodyum nitrat ve talaş ile karıştırırsın” diyor.
Öptüğü yer, beyaz elimin üstünde ıslak ıslak parlıyor.
Dinamit derken, topuklarımın üstüne oturuyorum.
Kül suyu kutusunun kapağını açıyor. “Köprüleri havaya uçurabilirsin.”
“Jelatin patlayıcılar elde etmek için, nitrogliserini, daha fazla nitrik asit ve parafin ile karıştırırsın.” diyor Tyler.
“Böylece bir binayı kolayca yıkabilirsin” diyor Tyler.
Kül suyunun kutusunu, elimin üstündeki parlak ve ıslak öpücüğün bir inç üstünden elime doğru eğiyor.
“Bu kimyasal bir yanık” diyor Tyler, “şimdiye kadar hissettiğin tüm yanık acılarından daha fazla canını yakacak. Yüz tane sigaradan beter.”
Elimin üstündeki öpücük parlıyor.
“Bir yaran olacak” diyor Tyler.
“Yeterince sabun ile tüm dünyayı havayı uçurabilirsin. Şimdi verdiğin sözü hatırla” diyor Tyler.
Ve kül suyunu elime döküyor.
9
Tyler’ın salyası iki işe yaradı. Kül suyu elimi yakarken, elimin üstündeki ıslak öpücük elimi biraz olsun korudu. Bu ilk göreviydi. İkincisi ise, kül suyu sadece su ile karıştığında yakıcı oluyordu. Ya da salya ile.
“Bu kimyasal bir yanık” diyordu Tyler, “ve şimdiye kadar hissettiğin tüm yanıklardan daha çok acıyacak.”
Kül suyunu, tıkanmış kanalları açmak için kullanabilirsiniz.
Gözlerini kapa.
Birazcık kül suyu macunu ve su ile alüminyum bir tavayı delebilirsiniz.
Kül suyu solüsyonunda tahta bir kaşığı eritebilirsiniz.
Su ile birleştiğinde kül suyunun ısısı iki yüz derecenin üstüne çıkıyordu ve ısındıkça elimin içine işliyordu. Tyler elleriyle elimi bastırırken, ellerimiz kan lekeli pantolonumun üstünde buluşuyor ve Tyler dikkatimi elime vermemi çünkü bunun hayatımdaki en önemli an olduğunu söylüyordu.
“Çünkü şu andan önce olmuş olan her şey bir hikayeden ibaret” diyordu Tyler, “bu andan sonra olacak olan her şey de hikaye olacak.”
Bu hayatımızın en önemli anı.
Tam olarak Tyler’ın öpücüğünün şeklini olan kül suyu, bir meşale, kızgın bir ütü veya benden çok uzakta hayal ettiğim bir yolun sonunda elimde eriyen atomik bir yığın halini alıyordu. Tyler kendime gelip, onunla kalmamı söylüyordu. Elim, yolun sonundaki ufuk çizgisinde veda ediyordu.
Yanan ateşi hayal edin ama şu anda ateş ufuk çizgisinin ötesinde. Gün batımı gibi.
“Acıya dön” diyor Tyler.
Bu, destek gruplarında kullanılan rehberli meditasyon gibi.
Acı kelimesini asla düşünme.
Rehberli meditasyon kansere faydalı olabiliyorsa, buna da olmalı.
“Eline bak” diyor Tyler.
Dağlamak veya ten veya yara veya kavrulmak kelimelerini düşünme.
Ağladığını duyma.
Rehberli meditasyon.
İrlanda’dasın. Gözlerini kapa.
Üniversiteden ayrıldıktan sonra ki yaz İrlanda’dasın ve hergün otobüsler dolusu İngiliz ve Amerikan turistin Blarney taşını öpmek için geldiği kalenin yanındaki pub’da içki içiyorsun.
“Buna son verme” diyor Tyler. “Sabun ve insanların kurban edilişi el ele.”
İnsan kalabalığı içinde pub’dan çıkar, henüz yağan yağmurdan ıslanmış sokaklardaki sessiz araba sıraları içinde yürürsün. Blarney taşının bulunduğu kaleye varana kadar gece olur.
Kaledeki yerler çürümüştür ve her adım atışta etraftaki karanlığın derinleştiği taş merdivenleri tırmanırsın. Herkes tırmanışa ve bu küçük asilik hareketinin geleneğine karşı sessizdir.
“Beni dinle” diyor Tyler. “Aç gözlerini.
“Eski tarihte, insanlar bir nehrin yukarısındaki tepede kurban edilirlerdi. Binlerce insan. Dinle beni. Kurban edilme işlemi yapılır ve kurban edilen cesetler bir odun yığınının üstünde yakılırdı.
“Ağlayabilirsin” diyor Tyler, “Lavaboya koşup, elini suyun altına sokabilirsin ama öncelikle aptal olduğunu ve öleceğini bilmelisin. Bana bak!
“Bir gün” diyor Tyler, “öleceksin, ve bunu belleyene kadar benim için beş para etmezsin!”.
İrlanda’dasın.
“Ağlayabilirsin,” diyor Tyler “ama elinin üstüne düşecek her damla, elinde bir sigara yanığı yarası açacaktır.”
Rehberli meditasyon. Üniversiteden ayrıldığın yaz İrlanda’dasın ve belki de burası ilk kez anarşi istediğin yer. Tyler Durden’la tanışmadan yıllar önce, ilk kremalı tatlıya işemeden önce, küçük asilikler öğrenmiştin.
İrlanda’da.
Kaledeki merdivenlerin sonundaki platformun üstünde duruyorsun.
“Yanmayı nötralize etmek için, sirke kullanabilirsin,” diyor Tyler, “ama önce vazgeçmen gerekiyor.”
Yüzlerce insan kurban edilip, yakıldıktan sonra, diye devam ediyor Tyler, kurban taşından aşağıya nehre beyaz kalın bir sıvı akar.
Öncelikle dibe vurmalısın.
İrlanda’da ki bir kalenin platformunda dipsiz bir karanlığın içinde durursun ve bir metre ötede, karşında kayadan bir duvar vardır.
“Yağmur” diyor Tyler, “yıllar boyu yanan kurban taşını yıkar ve her yıl insanlar yakılır ve kurban taşından akan su, odunların küllerinin arasından sızarak, kül suyu solüsyonu oluşturur ve kül suyu, yanan kurbanların eriyen yağları ile karıştığında, kurban taşının altından, nehre doğru kalın ve beyaz sabun akardı.”
Ve karanlıktaki isyankar tavırları ile etrafındaki İrlandalılar platformun ucuna yürüyüp, dipsiz karanlığın ucunda durup, işerler.
Ve sana dönüp, haydi durma, aşırı vitaminden sararmış, zengin Amerikan çişini boşalt derler.
“Bu hayatının en önemli anı” diyor Tyler, “ve sen bunu kaçırıyorsun.”
İrlanda’dasın.
Ah evet, yaparsın. Oh, evet. Amonyak ve günlük olarak alınan B vitaminlerinin kokusunu duyarsın.
Sabunun suya karıştığı yerde, diyor Tyler, insanların öldürülmesinden binlerce yıl sonra, insanlar elbiselerini o noktada yıkadıklarında, elbiselerinin daha temiz olduğunu keşfettiler.
Blarney taşına işiyorum.
“Tanrım” diyor Tyler.
Üstünde, patronumun midesinin kaldırmadığı kan lekeleri olan siyah pantolonuma işiyorum.
Paper sokağında kiralık bir evdesin.
“Bunun bir anlamı var,” diyor Tyler.
“Bu bir işaret,” diyor. Tyler bir sürü yararlı bilgi ile dolu. Sabunu olmayan toplumlar, diyor Tyler, elbiselerini ve saçlarını yıkamak için kendilerinin ve köpeklerinin çişini kullanırlardı.
Uzayıp giden yolun sonunda sirke ve elindeki yanığın kokusu var.
Sinüslerinin kıvrımlı şeklini haşlayan kül suyunun kokusu ve hastanelerin kusturan çiş ve sirke kokusu var.
“Bütün o insanları kurban etmek doğruydu” diyor Tyler.
Elimin arkası, aynen Tyler’ın öpücüğünün şeklinde bir dudak gibi kırmızı ve parlak. Öpücüğün etrafında, ağlayan birinin gözyaşlarının açtığı sigara yanığı izleri var.
“Aç gözlerini” diyor Tyler ve yüzü yaşlardan dolayı parlıyor. “Tebrik