On the road
On the road
yalnızsanız gecenin yükü ağır gelir bazen, alkolün o ince ve mest edici kokusunu tütünün tadıyla hazmedip yarınsızlığa bir adım daha yaklaşabilmek için çırpınırsınız. yol bazen uzun bazen de umduğunuzdan çok kısadır ama çıldırasıya düzdür, varacağınız yer bellidir, umudunuzu kaybettiğinizi anladığınızda yolun geri kalanında hep birşeylerin eksik olacağını, yarım yamalak yaşanacağını kabullenirsiniz, yoldaki çakıl taşlarını da umursamamaya başlarsınız, insanları küçük kuklalar olarak hayal edip kendinizin de o kuklalardan biri olduğunuzu farzedersiniz, perde açılır, oyun başlar. Oyun asla sıkıcı değildir ve her kuklanın farklı hikayesi vardır.
ne kadar yarınsız yaşamaya çalışırsanız ertesi sabah o kadar sert bir başağrısıyla uyanırsınız. hayat kaldığı yerden devam eder ve siz bir sonraki viskinin, alkol komasının, miskinliğin ve karanlığın özlemiyle düşersiniz yola..
---
uyandığımda yeni bir kentteydim. boş bira şişeleri sağ yanımda, başımda kadim dostum baş ağrısı ve önümde yeni yollar vardı. son paramı da dün gece şu lanet olası şişelere vermiştim ve yaşamak için paraya ihtiyacım vardı. insanın yaşaması için kağıt parçalarına ihtiyaç duyduğu lanet olası dünya üzerinde düzenli çizilmiş hayali çizgiler arasında, boş gözlü, sevimsiz, niye burada olduklarını kendileri bile bilmeyen insanlarla dolu herhangi bir yerdeydim. gözlerim ve başım bir önceki gecenin etkisinden kurtulamamıştı. yine de ayağa kalkmalıydım. eğer iki ayağımın üzerine doğrulabilirsem hala yaşamak için bir fırsatım var demekti...
yaşamak için belki şansım vardı ama yaşama sevincimi biryerlerde unutmuştum ya da başından beri yoktu. kendimi istemediği işi yapmaya çalışan biri gibi hissediyordum baştan beri. tamam belki güzel tarafları da var ama 8 saat yaşamak için 15-16 saat çalışmak bana göre değil... her neyse, sırt çantamı aldım, geçerken bira şişelerine bir tepik salladım ve düştüm yollara...
resepsiyondaki çocuğa anahtarı verdim ve akşam geleceğimi söyledim. güneş gözlerimi rahatsız etti. oldum olası alışamadım şu güneşe. hiç benim için doğmadı. yağmurda yürümek ve ağlamak daha kolay.
yol kenarında kutu kola halkaları, taş parçaları, buruşmuş bira kutuları, sönmüş izmaritler, sönmüş hayatlar ve yarım kalan benim hayatımı gördüm. her yağmurda ıslanan, her kar yağdığında üşüyen telefon direklerini ve hep yarım kalan sevdalarımı gördüm. yalnız olduğumu, milyonlarca insanın arasında olduğumu ve hiç birinin umrunda olmadığımı gördüm. bazıları gitmek için bir sebebin olmadığı bir yere gitmenin anlamsız olduğunu düşünür, aynen odada hiç kimsenin olmamasına rağmen yanan ışığın anlamsız olduğu gibi. zaten başından beri beni anlayamadılar. sebepsiz yürürken en çok ihtiyacım olan yeri gördüm; bir bakkal dükkanı. bakkalın önüne kadar geldim, kapıdan girmek üzereyken birden durup birşey unutmuş gibi geri döndüm ve yürümeye başladım. cebimde hiç para yoktu, sigara almaya yetecek kadar bile. o halde bu şehirde kalmamın hiç bir sebebi yoktu, yollara düşmenin zamanı gelmişti. şehrin dışındaki otobana çıktım, etrafa şöyle bir baktım ve kimsenin olmadığından emin olunca yerdeki yarım sigarayı aldım. ateşim vardı. yol kenarında kutu kola halkaları, taş parçaları, buruşmuş bira kutuları, sönmüş izmaritler ve sönmüş hayatlar arasında yürümeye başladım, sonra geriye döndüm ve bağırdım;
"işıkları söndürebilirsiniz, şehirde kimse kalmadı!"
tüm istasyonlar yalnızdır...
ve o an aşk aslında iki istasyon arasındadır..

Methiye'ye gerek yok, iki lakırdı bizimkisi;
...
üç kuruşluk mezeler doldururken sofrayı
kopmuş kemanın yayı, örtüde kan..!
ben miyim böyle şişeler dolusu akan?
"tek ben miyim" demişimdir bir zaman. Değilmişim efendim. Değildir, değil...

percerenin önünde durdum ve önümdeki terkedilmeyi bekleyen kenti izlemeye başladım, kentin umrunda olmadığımın bilincindeydim, o yüzden belki umarsızdım bu kente karşı. belki de biraz acımasız ve önyargılıydım ama kendimi sorgulayacak yaşama sevincini almayı unutmuştum sırt çantama. akış baş döndürücüydü, asla içinde olmak istemeyeceğim bir tempoyla atıyordu kentin kalbi. ana damarda işlevsiz dolanıp duran parazit gibiydim, belki de bu yüzden bu kadar aidiyetsiz, umarsız ve donuk bakıyordum hayata ve bu kente ama dediğim gibi, kendimi ve hayatı sorgulamaktan çoktan vazgeçmiştim, sadece yolun ve akıp gidenlerin tadını çıkartmaya çalışıyordum.
pencerenin puslu aralık sabahının dünyayı az da olsa flu gösteren buğusundan izlemeye başladım olup biteni. uzakta bir kadın silueti gördüm; kumral, beyaz tenli, küçük adımlarla belki işine, belki de sevdiğine ulaşmaya çalışan bir kadın suretiydi, belki de "o"nun suretiydi bu. belki de bu yüzden uzaktaki kadınları daha çok seviyordum, çünkü yüzleri seçilmiyordu, çünkü hepsinin "o" olma ihtimali oluyordu, hepsinin hayallerimde bana doğru gelen şehirler arası otobüslerin camlarından bakarken beni düşünen, ona doğru giden şehirler arası otobüslerin camlarından bakarken düşündüğüm küçük parmaklı, yabanıl, intiharcıl, nemli gözlü kadın olma ihtimalleri vardı. kadın yaklaştıkça büyünün bozulduğunu farkettim. masadaki şaraptan bir yudum alıp dışarıda ağzını açmış beni bekleyen hayata karışmak için kendimi psikolojik olarak hazırlamaya çalıştım.
"doğduğumuz andan itibaren hepimizin göğsünde bir davul var. temposu kalp atışından yüksek olan bir müzik bizi heyecanlandırır, daha düşük olan ise yatıştırır. hepimizin içinde çalan ritmik bir davul var. ister farkında olalım, ister olmayalım, hiç durmadan çalışır. - Tom Waits"
rimeli akmış kadınlar, sahte dostluklar, yalancı renkler arasında
yollar seni bekler şimdi, sırt çantanda yalnızlıklar..
son bir ümitle sarılırsın iç cebinden çıkardığın sigaraya
hayat daha güzel olacaktır, belki...
ve avuçlarını rüzgara çevirip
bozkırda ılık bir temmuz akşamı
güneşin doğuşunu düşlerken
"sen"i düşlerken,
aslında önemini kaybettiğini anlarsın
yabanıl aşkların, "sen"in..
ne kadar ilerlesen de yolda
geriye dönüp baktığında
kendi yıkık geçmişini görürsün,
ve anlarsın,
aşkın aslında bir temmuz akşamı
çölde sigara yakmak kadar
sıradan olduğunu
çizgilerine basmadan yürüyebileceğin kaldırımlar ararsın
karşı kıtada sabah olurken
bira hâlâ sarışındır, inadına köpüklüdür
kaçamadığın kentte
aşklar yüzeysel, ayrılıklar mavimsidir
inceden bir müzik çalar sonra
bir ayrılık senfonisi..
kısa kısa soluk alıp vererek geçip gidiyor yanımdan bir adam. toplumun tüm değer yargılarını omuzlamış, 45-50 yaşlarında. askerlik, evlenmek, çocuk yapmak, emekli olmak ve bir dolu sevimsiz şey daha. ölüme hazırlanmak ne kadar zahmetli. gri takım elbise, koltuk altında bir gazete, üzerine sinmiş sigara kokusu. kalemle çizilmiş kadar klasik. parmaklarının arasından akıp giden hayata aldırmaz gözlerle bir süre etrafına bakıyor ve bir dükkana giriyor.
ellerim cebimde, dudaklarımda emektar bir izmarit, kentin en yalnız bankına oturuyorum geleceğe dair karşılıksız ümitler vermek için kendime. hayat uzaklardan göz kırpıyor, bazen..
büyüdükçe küçülüyor dünya, kısalıyor yollar. gece yolculuklarında kurulan tozpembe hayaller kararıyor, yolun sonunda bekleyenler bir bir taşınıyorlar bu dünyadan. gece yolculuğu sonrası bir kente ulaştığımda o kentin de ölüp giden diğer kentlerden farkının olmadığını tahmin ediyorum ama yolun sonunda göz kamaştıran ışığı söndürmek istemiyorum.
artık gece yolculuklarında otobüs camının buğusuna kimsenin adını yazmıyorum, yolun sonunda bekleyenler çoktan ayrılmış terminalden, belki bir dilenci, birkaç ayyaş, bir yağmur köpeği ve uykusuz gözleriyle banklarda otobüslerini bekleyen gece yolcuları kalmış.
ben büyümüşüm, dünya küçülmüş, yolun sonunda kimseler kalmamış. belki de o yüzden, gideceğim yere değil yollara sevdalanmışım. yolun sonunda bekleyen bir kadına değil, bir kadın için düşülen yollara sevdalanmışım.
Alıntı: Barfly
ben büyümüşüm, dünya küçülmüş, yolun sonunda kimseler kalmamış. belki de o yüzden, gideceğim yere değil yollara sevdalanmışım. yolun sonunda bekleyen bir kadına değil, bir kadın için düşülen yollara sevdalanmışım.
Böyledir işte, sahte gözyaşları akıtmadığından belki, saçlarında ayışığı gezdirmediğinden, dostlarını bir bir kaybettiğinden, kendinden bile tiksindiğinden bazen, coşkulu bir sabaha uyanamadığından yıllardan beri, kayıp kuşağın kayıp çocuklarından biri olduğundan eksik hissedersin birşeyleri.
Ne değiştirebilir ki? Soğuk ve gri bir sabaha uyandıktan sonra, yollar uzar, ömür kısalır, ardına baktığında önünde gördüklerinden farklı birşey görmeyeceğini bilirsin, sadece gidebildiği yere kadar yolu takip edersin, dudaklarında yağma bir şarkı, ardında yağma bir ömür, önünde yağmalanmayı bekleyen kısa kısa zamanlar, sokaklar, şişeler, izmaritler, kadınlar, insanlar..
bir gün bir martının kanadına takılır gezerim istanbulu, tepende dönüp dururum, anlam veremezsin, buğulu gözlerinle saçlarını bir rüzgar okşar, karşı kıtadan sana bakarım, hissetmezsin, duymazsın.
ılık bir haziran sabahı çalarım kapını belki, evde olmazsın.
ışıklar yanıp sönüyodu, şehir bir sonraki güne kendini hazırlıyordu, sarhoş ya da aşık değildim. sadece yanlış bir yola girmiştim ve geri vitese takmak işime gelmiyordu.
Yağmurlu bi akşamın ayrı bi havası vardır. Yoo! yağmurlu değil. Hafif çiseleyen, fısıldayan gökyüzü diyelim. Gün akşama doğru dönerken, insanlar evine dönerken durup bakmak gerek bence; yolun üzerinde, bi durup dünyaya, gökyüzüne, kendine bakmalı insan.
Yürürken ayağınız küçük bir taşa takılarak tökezlediğinizde, hayatın bitip tükenmeyen devinimi içinde sizin hayatınızın nasıl aktığını, ırmağın içindeki bir su molekülü gibi kendine has yapısı içerisinde ne kadar özel olduğunu ve yerdeki bir taş gibi bir gün bir etkiyle yerinden sökülerek uzaklara, hiç beklemediği değişik koşulların içine girebileceğini düşündünüz mü hiç?
Eğilip yerden almalı taşı. Şöyle elinde bir evirip çevirmeli insan. Üzerindeki tozu silip ısıtmalı ve yolun kenarındaki serin çimenlerin içine koymalı. Büyüsü kaçmasın diye belki, belki saygıdan; başkaları ezip geçmesin diye ya da öylesine akla gelmiş bir düşünce zedelenmesin diye... Bir kere çıkmalı yola ve bir taşa takılıp düşünmeli insan.
Düşmeden.
bir sigara yaktım, gecenin siyahı herşeyi içine çekebilecek kadar kuvvetliydi; hüzün, keder, yorgunluk, kararsızlık, bulanıklık ve bir kaç intihar mektubu...
hayatın akışını ve dünyayı değiştiremeyeceğimi anlayalı birkaç yıl olmuştu. tek yaptığım yaşamaya yetecek kaynağımı tüketmek, geri kalanı ne yapacağımı bilmeden içimde biryerlerde hapis tutmaktı. ne yapmak isteğimi biliyordum aslında; yazmak istiyordum. olan biteni, hissettiklerimi, saçmasapan düşlerimi, aşklarımı, ızdıraplarımı, boşluklarımı.. ama yazmak da fayda etmiyordu, herşey kapitalizmin çarkına kapılıp gidiyordu, şeytana ruhunu satmak gibiydi; duygularını, yaşadıklarını, hissettiklerini insanlara aktarıyordun ve karşılığında para alıyordun, şeytana ruhunu satmak gibiydi, maddi karşılığı olan duyguları hissetmediğim için hiç işime gelmedi bu, satılık duygularım yoktu benim..
sonra yazmayı diğer yapmayı sevdiğim herşey gibi hobi olarak kabul etmeye karar verdim; devlet memuru oldum. kısmen güzel birşeydi devlet memuru olmak; sabahtan akşama kadar sevmediğin insanlarla aynı ortamı paylaşıyordun ve sana para veriyorlardı. bu arada ne yapsan kârdı; kaytarmak, çay içmek, bir sigara yakıp dumanın boğazını yakışını hissetmek, dedikodu yapmak, dedikodulara katılmak, sahte gülüşlerine sahte gülüşlek eklemek..
bir gün "bir yere kadar herşey" diye geçirdim içimden, o gün kendimi sonsuz döngüye girmiş gibi hissettim ve çıkamadım, milyonlarca insandan biri gibi hissettim kendimi ve insan gibi olmayın tırnak uçlarıma kadar kabullendim.
o andan itibaren dedim ki kendi kendime; "sen insansın, tanrı değil!"
o günden beri silinip gideceğim günü bekliyorum dünya coğrafyasından,
ve o günden beri rahatça "seni seviyorum" diyebiliyorum en "insan" halimle..
Ynt: On the road
mutlu muyuz? bazen; biranın ve sigaranın yeterince cömert olduğu geceler..
aptal mıyız? mutlu sonların filmlerde olduğunun bilincinde değilsek..
şerefe..
Re: On the road
Acaba aşk bu şehre hangi yönden geliyor?
Doğudan mı, batıdan mı? Çoğu ışıklarını söndürmüş evlerin arasından geçerken bu düşünce kafamı bir hayli meşgul etti. Karanlık sokaklar, kimi zaman bir vitrinin cılız ışıklarıyla aydınlanmış kaldırımlar... ve yol ayrımları. Derken aklıma cevabı daha meçhul başka bir soru geldi. Peki şehre bi yerden bi şekilde giren bu "aşk" dörtyol ağızlarında hangi yöne döneceğini nereden biliyor, gideceği yeri, kime denk geleceğini...
Bi' ara kendime kızdım, ulan dedim düşündüğün şeye bak! Tabi ki doğudan, gün ağarırken giriyordur şehre; günün ilk ışıkları, bulutları turuncu halelere boğarken... Karanlık, şehrin öteki ucundan tüm yorgunlukları, tüm rüyaları, tüm umutsuzlukları alıp götürürken, doğudan sessizce giriyor ve uykunun en tatlı yerinde insanların başucuna sokuluyor, tenine siniyor, pusuya yatıyordur. Dönemeçlerde ve yol ağızlarında da kim ne yöne giderse peşinden...
Gece iyice yolunu almış, bulutlar, yıldızların cılız ışıkları yeryüzüne ulaşsın diye perde gibi kıvrılmışken kafamda bu düşüncelerle eve ulaştım. Hemen doğu tarafındaki pencereleri açarak içimde büyük bir umut yatağıma uzandım. Derken başka bir düşünce: uyku nereden gelir bu şehre? Doğudan mı, batıdan mı? Yoksa hala çözemediğim derinliklerinden mi insanın.
Çok yorulmuşum. Zor şeyler bunlar. Sessiz ve ıssız bir karanlığın içinde, anıların samanyolundaki yıldızlara karıştığı bir incelikler denizinin göz kapaklarımı gıdıkladığını hayal meyal hatırlıyorum. Daha çözeceğim sorular bitmeden uykuya dalmışım. Tüh! Yine nerden geldiğini anlayamadan gelmiş sarıp sarmalamış uyku beni. Bir dahaki sefere daha dikkatli olmalı. Mühim şeyler bunlar. Dikkat etmeli.

Re: On the road
senin de var mı gözyaşların?
hiç düşünürmüsün beni,eski günleri ya da
o belki de içinde artık yaşanmayan daracık evlerde
yitip giden büyük dostlukların umutlarını
şimdi hangi tarihtesin
ben ne zaman uzansam sana,sen yeni bir adres bırakıp
yeni bir isimle başka bir mevsimdesin
ve ben bıraktığın ayrılıkların hüzünlerini topluyorum,
yırtılmış sonbaharlara dikiyorum sonra
ve her sabah başka bir şehirde uyanıyorum
yeniden ölebilmek için...
her gece başka bir yolculuktayım,gitmek için...
gitmek hep iyi gelir bilirsin"
Her sabah yeni bir güne ölünüyor burada. Estetik kaygıdan uzak adımlarla turlarken kentin ıssız sokaklarını, fahişe kaldırımlarını, her adımda bir geçmiş daha bırakıyorum ardımda. Her sokakta bırakılmış ayakizleri; geçmişe yazılmış silik, sinik anılardır aslında. Yağmur yağdığında silinir hepsi bir sonraki anılara yer açmak için.
Tanrı yağmurla yıkıyor yollarını kentin, kaldırımların gözyaşları arabaların lastiklerinin arasından kendine yol buluyor.
Ucuz bir ölümdür yağmursuz bir ölüm, ahmak ıslatan bir matem yarım yamalak bir yaşamın sırtına yapışıp kalır..
| |
Benzer Başlıklar
Oda adı değişsin mi anketi (Road Trip) Tebdil-i mekan da ferahlık vardır. Ara sıra yenilenmek gerekir diye düşünüyorum ve sizlere Road...
my life is road trip 2 2 gün önce sacitimlen olan bir buluşmadan dönüyorum. döndüm...ama sonra sigara falan almak için...
Road Trip is my life! Güzel Bir Gün (bu kadar olur! :got: ) -------------------------- Bölüm 1 : Uyanış Kalktım a.k...











ılık bir duş alıp üzerimi değiştirdim, sırt çantamı alıp geride birşey bırakmadığımdan emin olarak odanın kapısını kilitledim. koridorda ilerlerken bir sigara yaktım. resepsiyona yaklaştığımda garip bir şey farkettim, resepsiyonist kızın yüz hatlarını seçemiyordum. ağzı, burnu ve kulakları yerine dümdüz bir deri vardı suratında. kız hesabımı keserken alkolü bırakmam gerektiğine kendi kendimi ikna etmeye çalışıyordum. yüzü olmayan kıza teşekkür edip otelden dışarı attım kendimi ve yolun karşısındaki trafik polisini gördüm; yüzü yoktu. sağ ayağımın yanından yüzü olmayan bir kedi geçti, kaldırımda çıldırmış gibi koşmaya başladım yüzü olmayan insanlara çarpa çarpa. sanki hiç yokmuşum gibi davranıyorlardı, nefesimin kesildiğini hissedip yavaşladım. biraz soluklanıp bir sigara yaktım ve sakinleşmeye çalıştım. etrafa bakınırken dükkanın vitrininden kendi yansımamı gördüm; yüzüm yoktu!
sıçrayarak uyandım uykumdan. kötü bir kabus görmüştüm, neredeyse düşecektim yataktan. yüzümü yıkayıp bir sigara yaktım..