Beni sevmediğini senden duyduğum ilk anı hiç unutmuyorum. Sanki öleceğim günü öğrenmiş gibiydim. O gün, güneş ya hiç doğmayacak yada hiç batmayacaktı... Yalvarmamı ve beni dinlemeyi istemiyordun. Bende yalvarmaktan ve
Halet-i RuhiyemPublished by Midgard 12-07-2006 |
|
Beni sevmediğini senden duyduğum ilk anı hiç unutmuyorum. Sanki öleceğim günü öğrenmiş gibiydim. O gün, güneş ya hiç doğmayacak yada hiç batmayacaktı...
Yalvarmamı ve beni dinlemeyi istemiyordun. Bende yalvarmaktan ve anlatmaktan utanıyordum. Ama sonunda yalvarıyordum işte. Sensizliğin düşüncesi bile canımı acıtmaya yetiyordu. Günlerce işkence görmüş bir mahkum gibi haykırıyordum sana tüm pişmanlığımı. Oysa sen anlamıyor, hatta dinlemiyordun bile... Sonra çekip gittin işte. Öylece kimsesiz kalıvermiştim. Ne annem vardı dizinde ağlayabileceğim, nede bir babam vardı sarılabileceğim... Tanrı'dan o gün vazgeçtim işte. O gün yoktu Tanrı benim için. Ölesiye düşmandım artık ona. Sadece düşmanımdı... Ona değil de sana yalvarmayı seçmiştim artık ben. Yalnız sana tapmalıydım. Yalnız sana. O cennet ki artık çok uzaktı bize... Bir gün Tanrı derse ki "Al işte cennetim senindir..." diye, geçmem kapısından... İçinde senin olmadığın bir cennet, cennet değil bana. Söylemiştim sana, cehennemi bile alevler aydınlatır sevgili, cehennemi bile alevler ısıtır, Cehennem varolduğunu sandığımız bu dünyadan daha sıcak, daha aydınlık olmalı diye. Söylemeyi unuttuğum iki şey vardı sevgili; Cehennemi cennet yapacak olan sendin ve ben seni seviyordum... Geçen bunca yıldan sonra hala senin bıraktığın hatıralarla acılarla yaşamaya devam ederken, artık ağlamadan ve acı çekmeden özleye biliyorum seni. "Yerine sevemem, sevmem!" demiştin, hatırlıyorum. Bu sözünü anımsayıp yaşıyorum. Asla bir başkası olmayacaktı, asla bir başkasına "Seni Seviyorum" demeyecektin. Birde beni asla bırakmayacaktın hani... Biliyorum ki aynı gökyüzüne bakıyoruz, aynı havayı soluyoruz, aynı şehirde değiliz belki, ama aynı Tanrının çocuklarız, aynı suyu içiyoruz, aynı topraklarda doğduk seninle, bir bedende yaşadık, ne geceye ne de gündüze sığmadık seninle... Ne kanımız yetti sevdiğimizi yazmaya, ne de bitti demeye... Sevişirken de tektik, yaşarken de tektik, ve öldüğümüzde de tek olacağız. Seni de o Tanrı yargılayacak, beni de o Tanrı yakacak. Umurumda değil sevgili... Tanrı dediğimiz kutsal varlık seni aldı benden. Beni cehenneminde yakacakmış... Bana günahlarım için acı çektirecekmiş. Yetmemiş seni elimden alması. Yetmemiş çektiğim kahır... Peki ya Tanrı? Söyle bana Tanrı’m; Senin günahlarını kim yazıyor? Sen günahlarının bedelini ne ile ödüyorsun? Seni hangi cehennemde yakacaklar... Söyle bana... Beni cehenneminde yakacakmış... Bu dünyadan beter bir cehennem daha yok, yaratamazsın. Gücün yetmez... Verdiğin bu acıdan başka acı veremezsin, senin ateşin yakmaz benim bedenimi bu ayrılık ateşinin yanında... Neden bıraktın beni, nasıl kıydın bize, nereye gittin, kimlerinsin şimdi? Bunlardan sadece bir tanesinin cevabını almadan ölürsem, gözlerim açık ölürüm. Vasiyetimdir; eğer bu sorulardan bir tanesinin cevabını almadan ölürsem, kimse hakkını helal etmesin bana... Birisi bana, "Eğer seni sevdiğini kanıyla yazmışsa ve o artık yoksa, boşver üzülme" dedi. Öylesine haklıydı ki... Sana nasıl kızdım bilemezsin. Ama nasıl boş verirdim ki? Nasıl üzülmezdim ki? Beni böyle kimsesiz, beni böyle yarım, eksik, beni böyle Tanrısız ve beni böyle karanlık, soğuklarda bırakıp gittiğin için sana nasıl kırılmayayım ki? Nasıl üzülmeyeyim ki? Ben hala seni arıyorum sevgili. Sokaklarda, parklarda, minibüslerde, çalan telefonlarda, mektuplarda, göz yaşlarımda, yağmurlarda, güneşin doğuşunda yada batışında... Bildiğim her yerde, her şeyde seni arıyorum... Kimi zaman buluyorum, kimi zaman bulamıyorum. Ama ben seni aramaktan hiç vazgeçmiyorum. Çünkü ne aradığımı biliyorum... Şairin dediği gibi, İnsan ömrü yettiğince aramalı, ama ne aradığını bilmeli... Eskiden de böyleydim ben. Sen ölmeden öncede böyleydim. Ne geceleri uyurdum ne gündüzlere doyardım... Eskiden de böyleydim ben, geceyle gündüzü hep karıştırırdım. Hep dengesizdim dediğin gibi... Dünya öylesine dengesizdi ki benim dengesizliklerim hiç kalıyor aslında... Senden sonra bazen özler oldum uyumayı... Güneş doğuyor, seni görüyorum. Sonra uyumaya çalışıyorum. Ama beceremiyorum. Aklımda sen... Ses versem de duyamazsın artık, biliyorum... Yağmuru bile yere düşmeden donduran bir ayazdı senin bıraktığın... Şimdi o ayazda kavruluyor yüreğim... Karanlığın ortasında çırılçıplak kalmıştım gittiğin an. Üzerimde ne varsa, benim olan ne varsa, herşeyi alıp gittin. Bir insan, çırılçıplak, savunmasız nasıl çıkar geceye... Nasıl "ben buradayım!" der Tanrıya... Öyle eksik, öyle yarım kalmışım. Ne ben anlatabilirim bunu, ne de sen anlayabilirsin. Kapısı, penceresi olmayan bir odada soğuktan donmak üzereyken, cehennem sıcağını özlemek gibi bir şey seni özlemek... Herhangi bir gün her hangi bir yerde bekliyordum seni. Gelmeyeceğini bile bile. Tanrıya inat gözlüyordum yolunu. Gelmiyordun, gelmeyecektin. Gelmedin sevgili... Gelmedin. Bir kenti bırakıp gitmek... Bugünlerde tüm cümlelerime aynı hüznü kırılgan bakışları fırlatıyorum ve böyle başlıyor tüm konuşmalarım. Zihinsel eylemler beynimde garip barikatlara gebeler bu saatlerde. Klasik caz müziği kalbimde elma şekeri tadında bir iz bırakıyor. Rüzgar son kez esiyor diye düşünüyorum alnıma ilk çarpışımda. Fizyolojime de, tıpkı beynime hükmedemediğim gibi sahip olamıyorum. Sararıp soluyorum bir dilenci gördüğümde. Gazeteler, dergiler, mecmualar, kitaplar... Sanki hepsi üzerime geliyorlarmış gibi... Hiç bitmeyecek bir anı anlatırlarmış gibi heybetli bir haldeler... "Kötü düşünme artık" demişti biri. Oysa ki ben bunları düşünmüyor, yaşıyordum sadece... Geçenlerde bir başkası hayatımdan bir parça "Özet" istedi. Seni anlatamamak bile detaymış... Özeti yok ki bunun... Bir an oluyor hiç bitmeyecekmiş gibi gelen herşey zamana yenik düşüyor. Tıpkı seninle yürüdüğüm karlı yollarda anlattığım masallar gibi... Öyle anlardı ki yaşadıklarımız, anlatınca bozulur diye sakladım hep, herkesten... Kendimden bile. Elma kokuyordu gülüşlerin, ben seni arıyordum. Garip bir iç çekişiydin benim için. Seni bulduğumda, yüreğimdeki heyecanımı yüzümden uzaklaştırmak için çabaladım. Pek beceremedim, sesimin kırıklığından anlaşılıyordu bu... O an şehir üzerime bir set çekmiş ve binalar yarım yamalak dünyamı alt üst edeceklerdi sanki... Telefonda, sesin sesime değdiğinde büründüğüm halet-i ruhiyem buydu işte... Bağışla beni sevgili. Affetmek en büyük intikammış sahip olamadığım, hadi durma, al intikamını... Son kez "hoşçakal" de bana... Yüreğim rehin kaldı sende. |
|
|
|
#2
Gönderen
destiny
on
25-10-2006, 22:11
|
|
Kusursuza yakın bir duygu aktarımı olmuş... Anlatımınız çok güçlü..
Yazınızı okurken Ümit Yaşar Oğuzcan geldi aklıma... "Ümit Yaşar kokuyor bu yazı" dedim kendi kendime... "Yoruma da yazmalıyım" dedim.. Derken Ümit Yaşar'dan yaptığınız alıntı, yüzümde belli belirsiz bir tebessüm uyandırdı, nedeni bilinmez... Her şey güzel hoş da, yazı uzadıkça sonlara doğru biraz kopmuş gibi geldi bana... Yokluğu anlatırken, flash back olmuş da, bir takım güzel anılar aktarılmış sanki.. Ama son cümle yine de toparlamış.. Yüreğinize sağlık... Sıkılmadan okudum |
![]() |
| Etiketler |
| haleti, ruhiyem |
| Echoes Tools | |
| Görünüş Şekli | |
|
|