Yağmurun seğirten, haylaz, cıvıl cıvıl çocuk sesi… Ve ardından koşturan toprağın aceleci, anaç kokusu… Sonra, insanın bu atmosferi her teneffüs edişinde, kendini evinde gibi hissetmesi… Neden? Bu dünya bir ev:
bilmediğim uzaklara...Published by yedi 15-11-2005 |
|
Yağmurun seğirten, haylaz, cıvıl cıvıl çocuk sesi… Ve ardından koşturan toprağın aceleci, anaç kokusu… Sonra, insanın bu atmosferi her teneffüs edişinde, kendini evinde gibi hissetmesi… Neden?
Bu dünya bir ev: her zaman sıcak bir yemek, ılık bir hayat sunabilen insana, hem de kimine göre en karanlık, en zalim zindanken… Beklemek neden? Büyüyen, serpilen bir filiz gibi başını gök-denize kaldırıp, her an koşumları yedi renkten bulutların çektiği hayal arabalarından birine binmek ya da aşağıda, toprağın üzerinde, bazen elini uzatsan tutabilecekmişsin gibi gelen canlılık akımını saçlarından yakalayıp dudaklarından öpmek, kendini hayata kaptırmak, kimine göre uzun, kimine göre kısa olan bu yolculuğa çıkmak dururken… Korkularıyla yüzleşmeli insan, hem de en canavar, en işkenceli zamanlarında oturtup masaya karşılıklı konuşmalı, bir noktada anlaşmalı önce. Birlikte mi hareket edecek, çekinerek, sürtünerek, öğüterek yavaşlatacak mı bu gidişi, enine boyuna konuşmalı. Sonra bir kahve içmeli korkularıyla orta şekerli. Bir tane de kedisi için koymalı… Balık besliyorsa, yemlemeli, kuş varsa dinlemeli. Bir köşesinden tutup, şöyle evirip çevirip bir bakmalı hayata, denize, gökyüzüne… Ya da menekşe almalı akşam annesine. Sofraya oturup sıcacık yemeği yemeden önce sıcacık sözler söylemeli, ya da kendini söylerken bulmalı, bazen her şeyi akışına bırakmalı. Bir çiçekle arkadaşlık yaptınız mı hiç? O narin yapraklarının altında ince uzun gövdesini okşadınız mı parmaklarınızla? Uzun uzun oturup başında sohbet ettiniz mi, sizi yakın bir dostunuzmuş gibi saatler boyunca dinledi mi, gerçekten, içinizdeki kendinize dokunduğunuzu, gerçeğe bir adım daha yaklaştığınızı, belki de hiç tanımadığınız bir yabancıyı uzun zamandır peşinizden gittiğiniz her yere koşturduğunuzu, her insana taşıdığınızı fark edersiniz. Ya da balkonun o eşsiz, kendini sokağa adamış âşık bakışlarına müşterek olduğunuzda hissettiğiniz ‘yalnız olmadığınız duygusu’ sizi gelip bir akşamüzeri buldu mu, yaşamınızın o paha biçilmez ağırlığını omuzlarınıza alıp gözlerinizi aşağıda oynayan çocuklara ve maziye diktiğinizde. Neden bahsettiğimi anlayanlar için balkona çıkıp demli bir çay içeceğim yarın akşam. Çay içip çocukluklarını düşüneceğim, onların çocuklarını da. Ve dünyaya gelirken bir ismi olmayan ama kendisine verilen emaneti, isminin anlamını bulunduğu her ortama yazan, her dokuya işleyen ruhlar için, aklımdan sıcak bir hayal geçireceğim. Simli bir iplikle tılsımlı bir söz dokuyup, efsunlu bir akşam geçireceğim. Sonra da gözlerimi kapayıp göremediğim uzaklara, ufukta gezinen alaca hayaletlerin izlerinin peşi sıra, bilmediğim diyarlara dalacağım, belki ağlayacağım. |
|
|
|
#1
Gönderen
scarecrow
on
15-11-2005, 14:15
|
|
Korkuyla yüzleşmek... Oldukça cesaret isteyen bir eylem olmalı bu. Oysa; cesaretini keşfeden bir insan, korkusuyla yüzleşemez.
Güzel bir anlatımı var yazının. Betimlemeler, çözümlemeler... Peki amaca uygun mu? Son cümle bize gösteriyor ki, yüzleşme değil bir kaçış bu. |
|
#2
Gönderen
Cey
on
15-11-2005, 18:59
|
|
Evdeki ikinci menekşemde de öldü ilki gibi. Üstelik bana verlmiş bir armağandı bu çiçek . Hatta gördüğüm en güzel mor rengine sahipti ve yapraklarının yeşiliyle mükemmel bir uyum içindeydi. Bana verildiğinde mutlu oldum ama mutluluğum o anda yerini korkuya bıraktı . Çünkü daha önceki menekşem 1 hafta dayanmadan ölmüştü. Bende bu menekşeyi öldürmemek için kendimce kararlar aldım.Önce bir isim koydum 'pörçıl' sonra bu ismi üç kere yapraklarına fısıldadım . Sabah uyandığımda pencerenin önüne koydum güneş görsün diye . Hava soğuduğunda içeri aldım. Suyu musluktan doldurup koymadım oda sıcaklığına erişmesini bekledim ve yavaşça döktüm. Fısfısla yapraklarını suladım sonra onu nemli bezle sildim . Hiç beceremesem bile konuşmayı bile denedim pörçıl ile . Rengin çok güzelmiş daha önce bukadar muhteşem bir menekşe görmemiştim dedim . Gösterebileceğim maksimum ilgiyi yaşaması için harcadım . Çünkü bir anlamı olacaktı . Sağlıklı bir şekilde yaşaması ve yeşil kalması aşkımı , hayatımı ve istediğim zaman olan şeyleri temsil edecekti. Gereksiz bir bitkiye yüklenen gereksiz bir anlam gibi ama gizli bir dili bir formülü olacaktı yaşamın.
Sonra havalar soğudu dışarı çıkarmadım üşümesin diye. Pencerenin önü ise istediği güneşi görmesine yeterli değildi sanırım. Önce çiçeklerdeki mor renk kurumuşluk ve çürümüşlük arasında bir siyaha dönüştü. Yaşlıların buruştukça ufalan derisi gibi dıştan içe büzülüşünü izledim . Çiçekler öldükçe yapraklar aşağı düşmeye başladı. Ama uzunca bir süre yeşil kaldılar . Düşündüm ki kökler haha sağlam belki yaşam ihtimali var. Bahar geldiğinde yeşil yapraklarından birkaç tanesini kökünden koparıp suya koyarsam yeni kökler oluşturur ve hakettiği muazzam mor rengine kavuşur . Ama yaprakların ölümü çiçeğin kendisinden bile daha korkunç oldu . Oldukları yere düştüler ve dağıldılar. |
![]() |
| Etiketler |
| uzaklara |
| Echoes Tools | |
| Görünüş Şekli | |
|
|
Benzer Başlıklar
|
||||
| Echoes | Echoes Starter | Comment | Cevap | Son Mesaj |
| Uzaklara Gitmek | nugo | Echoes | 9 | 12-12-2005 08:38 |
| Uzaklara Gitme(!)k | Sound_Of_Silence | Echoes | 5 | 10-12-2005 22:16 |