|
Tüm çiçekler küsmüşken sonbahara, sen açılıverdin bir ekim gün; sanki her şeye karşı çıkmak istermiş gibi… Oysa o kadar da dik başlı değildin hani; istenildiğinde susar, istenildiğinde konuşurdun. Zaten pek meraklı da değildin insanlarla iletişim kurmaya. Ama bir kara delik gibi içine çekti insanlar seni. Zorladılar seni sosyalleştirmeye ve kendi ayakların üzerine durmaya. Oysa sen daha çocuktun. Hani küçük minik bir kedi gibi boynu bükük bir çocuktun. O kadar hızlı oldu ki her şey, kaldıramadı o bünyen yaşadıklarını. Yalvardın yakardın etrafa ama duyan olmadı seni. O küçük yaşında zaten nereden bilebilirdin başına daha beterlerinin geleceğini. Olgun gördüler seni, kendini ifade edebileceğini düşündüler. Ama olmadı. Başaramadın; her zamanki gibi heyecanlandın, üşüdün, titredin; tıpkı sonbaharda düşmeye hazırlanan yapraklar gibi tiril tirildin. En sonunda herkes seni o “ha düştü ha düşecek” olan yapraklardan biri gibi kabul etti. Kimse göremedi senin bir tohum olduğunu. Sararıp solup, soluğu karanlık şehrin çöp tenekelerinde alacağını düşündü insanlar. Oysa sen bir tohumdun. Tek ihtiyacın olan toprağa düşmekti; şefkatli bir kucağa düşmekti. Nitekim sonunda düştün toprağa. İnsanlar üzerine basıp seni toprağa daha çok gömseler de, bu “ezilmeler” seni olgunlaştıracaktı. Sonunda ilkbahar gelecek ve topraktan filizlenecektin; üstelik o, bir zamanlar ki “küçük tomurcuğa” nazaran daha güçlü ve daha olgun olacaktın, ağaç olacaktın. Bir çınar olacaktın belki de. Bir zamanlar sana bakıp, o küçük tomurcuğa bakıp: “Ne zaman düşecek acaba bu zavallı yaprak?” diyenlere, artık sen bakacaktın: “ Ne zaman düşecekler acaba gölgemin dibine?” diye.
Yine mevsimlerden sonbahar ve gecenin karanlığında kaybolmak istermişçesine yürürken kimsesiz kaldırımlarda, pardösümün eteklerinde yapraklar savruluyordu. Gece gittikçe derinleşiyor, derinleştikçe yol uzuyordu. Nereye gittiğimi bilmeksizin, şuursuzca yürüyordum tek başıma. Bir çöp tenekesinden diğerine atlayan kedilerle doluydu sokak, ya da köpek çeteleri dolanıyordu ara sokaklarda gecelerin hâkimiymişçesine. Loş ışığın aydınlatmaya çalıştığı, sabah çiseleyen yağmurun oluşturduğu su birikintilerinde, kendimi görüyorum hayal meyal…
Kalabalıkların içinde koşan bir çocuk gibiydi gece… Hızlı geçti; fakat anılara çarpmak sancılıydı. Yaşadıklarını bir bir hatırlamak ve tekrar yaşarmışçasına içine düşmek anıların. Karanlıkların içine düşmek. Anıların, bir balta gibi sırtına vurulması ve nefesinin giderek kesilmesi. Ter içinde kalman ve yatakta kıvranman. Derken… Birden bire uyanı verirsin. Her şeyin bir kâbus olduğunu görüverirsin.
Keşke her şey, istenildiğinde bir kâbus olsa. Yaşamak istemediklerimizi tıpkı bir kâbus gibi kolayca silebilsek. Ya da bir rüyayı yaşanmış kılabilsek istediğimizde. Aslında bunu gerçekleştirecek bilinçaltına da sahipken, neden yapmayalım? Her şeyi olumlu düşünmek varken, neden umutsuzluğa kapılalım. Herkeste suç arayacağımıza biraz da kendi içimize dönüp bakalım. Elimizi vicdanımıza koyup birkaç dakika düşünelim. Şu anki durumumuzu hak edip etmediğimizi düşünelim, ya da yıktıklarımızı, geride bıraktıklarımızı düşünelim. Sorumluluklarımızı ve bu sorumlulukların bizi olgunlaştırma sürecini düşünelim. Kısacası tüm benliğimizle düşünelim. Kötüler gerçekten kötü, ya da iyiler gerçekten iyi mi diye düşünelim. Ya da doğrular her zaman doğru, ya da yanlışlar her zaman yanlış mı diye düşünelim…
|