Gece, sonuna yaklaşmak üzere de olsa, meşhur cadde her zamanki gibi ev sahipliği yapmaktaydı yaşamın akışına kapılmış ruhlara. Şayet iyi ve kötü kavramlarının birer kıstası olsaydı, Tanrı’nın efsunladığı bu sokakta
|
Published by lacrima 28-10-2005 |
|
Gece, sonuna yaklaşmak üzere de olsa, meşhur cadde her zamanki gibi ev sahipliği yapmaktaydı yaşamın akışına kapılmış ruhlara. Şayet iyi ve kötü kavramlarının birer kıstası olsaydı, Tanrı’nın efsunladığı bu sokakta görmek mümkündü her ikisini de. Gecenin yerini sabaha vermek üzere olduğu bu son saatlerde de şehrin iyilikleri ve kötülükleri yine bu caddede buluşmuştu. Birkaç sokak ileride bir apartmanın bodrum katında bir uyuşturucu bağımlısı, satıcılara olan borcundan dolayı ölesiye dayak yerken; bir başka sokaktaki barların birinin tuvaletinin kilitli kapısı ardında da genç bir çift birbirlerine ilk defa dokunmanın heyecanını yaşıyordu.
Cadde, onu ezip geçen onlarca insana rağmen sakin ve sabırlıydı. İnsanların ona olan bağının özünde barındırdığı büyüden kaynaklandığını biliyordu. Şuh kahkahaları sessizliği yırtan taze bir fahişe kadar davetkar, çekici ve tatminkardı… Kalabalık caddede iliklerine dek işleyen rüzgara karşı kendindeliğini ispat etmek istercesine dimdik yürümek için sarf ediyordu sahip olduğu tüm gücü. Belki, bir nebze de olsa, yanından geçerken üzerine gözü takılan insanlardan herhangi birine güçlü olduğunu kanıtlayabilirdi de; gözbebekleri karşılaşıncaya dek… O da, diğerlerinin tümü gibi, iki nokta arasında sıkışıp kalmıştı. Neyi istiyordu? Neyi arıyordu? Sadece bir geçmişten mi kaçıyordu, yoksa gerçekten gelecek miydi istediği? İki nokta değildi arasında sıkışıp kaldığı; zamandı. Yanlış zamanlarda ortaya çıkan insanlar, olaylar, duygular… Geçmiş gülümsetebilen bir anı olarak kalmalıydı; gelecekse sonunda neye ulaşılacağı bilinmeyen, duvarları efsunlu resimlerle donanmış, her adımında sonundakini görmek arzusunu içinde daha çok hissettiğin ama o son denen noktaya asla gelmek istemediğin bir tünelden ibaret olmalıydı onun için… Soğuğuyla insanın tenini kavuran kış gününde, evden çıkarken üzerine giydiği ince ceketin yakasını kaldırıp omzundan sarkan atkıyı sıkı sıkı boynuna doladı. Elindeki sigarayı bir kenara fırlatıp başını kaldırdı. Kolları arasındaki sarhoş kız arkadaşını taşımaya çalışan bir genç, sokağın en tanıdık simalarından biri olan keş, bir köşede doğru avı yakalamayı bekleyen birkaç yankesici, yine av peşinde koşan travestiler ve sıradan insanlar… Caddenin göz kamaştırıcı ışıkları altında tümü üzerine yürüyor gibiydi. Yalnızlığının farkına vardığında, bunu sevdi. Tek kalmanın acısıyla karışık bir yüksüzlüktü; kendine yetebilmenin verdiği tuhaf, dingin ama dengesiz bir ruh hali… Neyi istiyordu? Neyi arıyordu? Gözleri önünden bir parıltı geçti. Caddenin tüm ışıkları söndü o an. Kalabalığın içinde büyüdü; kalabalık yok oldu, bir başına kaldı. Gürültünün içinde kulakları yalnızca parıltının peşi sıra gelen melodiyi işitir oldu… Bir kadın sesinin çağrısıyla karışık dalga sesleri… Karanlığın içinde, metreler ötesinden onu yanına davet eden parıltının peşine düştü. Başı dönüyordu, bilincini yitirdi. Adımlarını sıklaştırdı. Parıltıya ulaşmak arzusuna tutulmuştu. Önündeki insanları ya da caddeye dair hiçbir şeyi göstermiyordu gözleri ona. Karanlığın içine düşmüştü ve onun sonundaki parıltıyı görebiliyordu sadece. Koşmaya başladı. Her an daha da hızlanıyordu. Soluk soluğaydı. Bir düşün içinde koşarken çarpıp devirdiği insanların hiçbirinin farkına varamadı, hiçbirinin sesini işitemedi. Bir çiçek kokusu doldurmaya başladı ciğerlerini o anda. Tanıdıktı; ama hangi çiçeğe ait olduğunu çıkaramadı. Yüzünü buruşturdu yanıtı bulamamış olmanın verdiği rahatsızlıkla. Kokunun parıltıya ait olduğu hissine kapıldı bir anda. Daha çok arzuladı onu. Daha da hızlandı… Duyduğu çan seslerinin ne olduğunu anlayamadı. Sol tarafından gelen bir darbeyle yolun sağ yanına devrildi. Gerçek dünyaya dönmüştü… Gözleri parıltıyı aradı; çoktan gitmiş olmasından korkarak… Yanında dikilmiş avazı çıktığı kadar bağıran adama baktı boş gözlerle. O tanıdık ama yoğunluğunun farkına ilk defa vardığı çiçek kokusunun etkisindeydi hâlâ. Adamın sözlerini yakaladığı yerden itibaren kelimelerin manasını anlamaya çalıştı; “…duyuyor musun? Sana diyorum! Kardeşim manyak mısın! Görmüyor musun koca tramvayı… Alooo! Yürüdüğün yere dikkat et bundan sonra, daha da az iç… Anlıyor musun beni?” Bakışlarını adamın üzerinden alıp parıltıyı aramak üzere caddeye çevirdi. İnsanların arasında, gecenin karanlığında onu seçen cezp edici çağrıya yanıt vermeliydi… Ayaklarının ileri çekildiğini hissetti. Parıltı görünürlerde yoktu; ama o adım attıkça ciğerlerini dolduran koku yoğunlaşıyordu. Koku arttıkça huzuru tattı. Fazlasını istedi. Acele etmeliydi; gitmesinden korkuyordu. “Dikkatli yürü tamam mı? Sarhoş manyak… Uçmuş lan herif…” Ardından konuşan adamın sesini zar zor işitti kulakları. Bir amacı vardı artık; parıltının kaynağını bulmak… İstediği onda olabilirdi belki; bu zamana dek aradıkları ve yitirdikleri… Kokuyu takip ederken cadde üzerindeki herkesin parfümlerinin kokusunu almaya çalıştı, bulduğu tüm çiçekleri kokladı. Birden bire içine düştüğü tuhaf durum korkutuyordu onu. Her ne kadar öyle olmadığını bilse de, kokunun etrafındaki herhangi bir şeye ait olmasını arzu ediyordu. Sokaklardan birine saptı, sonra ara bir sokağa daha girdi. Artık koku ciğerlerini patlatacak yoğunluğa erişmişti. Eski, harap, ama etkileyici bir binanın basamaklarında oturan, etrafına hareli bir ışık demeti yayan varlığı gördü. Aradığını bulmuştu. Karşısında oturan varlığın gökten düşmüş bir yıldız olabileceğini düşündü. Büyülenmişti. Az evvelki küçük parıltıların nasıl olup da böyle büyüleyici bir varlığa dönüşebileceğini düşünmedi bile. Ağır adımlarla, korkarak, ürkütmekten çekinerek ilerledi kızın yanına. Tereddüt ve heyecan elini ayağını birbirine dolaştırmıştı. Ayaklarının dibindeki bir taşa takıldı; düşecekti ki, son anda kendini toparladı. Halbuki içindeki ses kızın onu beklediğini söylüyordu. Tereddüdü yersizdi. Basamaklara kızın yanına otururken karşılarındaki bardan çıkan çift sarhoş bile olsa, nasıl olup da yanındaki büyüleyici varlığın farkına varamadıkları sorusu geçti aklından; ama üzerinde durmadı. Teni, saçları, giysileri morun ve pembenin her tonunu ışıyarak sunan varlığa baktı yeniden. Yüzünün ince hatlarında dolaştı gözleri. Büyükannesinin yıllar evvel anlattığı, çoktan unuttuğu, peri masallarının baş karakterleri geldi hatırına. Gözlerine baktı. O bir çift kara boşluk bile şaşırtamadı onu… Bir büyünün içinde yaşıyor gibiydi. Duyduğu çekincenin yarattığı titrek sesle konuşmaya başladı. “Seni mi bekledim ben yıllardır?” … “Neden daha evvel gelmedin?” … “Konuş benimle… Sesini duymak istiyorum.” Adam artık yalnız hissetmiyordu kendisini; ama bir yük binmişti omuzlarına adeta, sahip olduğu huzurun yanı sıra. Kızın sessizliğinden de rahatsız olmuştu. Bir yanıt arıyordu sorularına. Bir süre yalnızca onu izledi. Güzellikten, büyüden ve huzurdan sıkılmak üzereydi ki; kız kalktı oturduğu yerden, adama gülümsedi ve binanın kapısından süzülüp basamakları tırmanmaya başladı. Peşinden gitmesi gerektiğini hissetti adam. İlerlemeye başladı. Ayaklarının altında bir şeylerin ezildiğini hissetti. Eğilip baktığında ezilen çiçekleri gördü. Az ilerisinde merdiveni tırmanan kıza baktı ve ilerledikçe eteklerinin altından dökülen çiçekler dikkatini çekti. Yolunu bulmasını sağlayan koku yeniden doldurdu ciğerlerini ve aynı davetkar melodiyi işitti kulakları… Bir kadının ve dalgaların davetkar sesine buruk bir erkek sesi eşlik ediyordu bu defa. Yolunu bulmasını sağlayan kokunun sahibinin petunya olduğunu fark etti; çiçekleri görmek hatırlamasına yardımcı olmuştu. En üst kata çıktığında ardına kadar açık kapıdan içeri girdi. Morun envai tonuyla donatılmış koca bir odaydı karşılaştığı. Pembe-mor petunyalar süslüyordu odanın her yanını, rengarenk kelebekler uçuşuyordu odada. Kocaman, ahşap, etrafından tül cibinlik sarkan yatağa doğru ilerledi. Kız, kıvrılmış yatarken teninin değdiği her yere petunyalar dökülüyordu. Onu rahatsız etmekten çekinerek yanına uzandı. “Sesini duyurmayacak mısın bana?” … “Peki sana nasıl sesleneceğim?” … “Çiçekler… Petunya? Nasıl? Hoşuna gitti mi?” Kız sadece gülümsedi. Hoşlandığını düşündü adam. “Benim ismim de Murat… Sanırım bilmek istersin…” Kız parmaklarını adamın dudaklarına bastırıp susmasını sağladı. Murat, dudakları üzerindeki parmakları öptü. Öyle hoş bir sıcaklık yayıyorlardı ki dokundukları yere, kızın parmaklarının tüm bedeninde dolaşmasını istedi. Özellikle sol göğsünde. Isınması gerekiyordu; çok soğuk almıştı orası. Gözlerini kapamıştı Petunya’nın parmakları giysileri üzerinde dolaşırken. Sonra o parmaklar büyük bir ustalıkla soydu Murat’ı ve teni üzerinde dolaşmaya başladı. Kızın ellerinin ikinci defa dokunduğu her yer daha çok ısındı bu defa; teninin alev almak üzere olduğunu hissetti. Korktu. Korku acı verdi. Acıyla karışık bir haz duydu. Onunla tek olmayı arzu ediyordu. Dudakları Petunya’nın dudaklarını buldu ve onlarla birleşti. Diline bir metal soğukluğu geldi Murat’ın. Arzusu söner gibi oldu; korkusu arttı. Dudaklarını Petunya’nınkilerden ayırmak istedi. O çabaladıkça kızın dudakları daha da kenetlendi Murat’ınkilere. Öpüşürken haince bir gülümseme yayıldı Petunya’nın yüzüne. Var gücüyle Murat’ı yatağa bastırıp üzerine çıktı. Gücü Petunya’nınki karşısında hiç kalıyordu; onu üzerinden savurup atamadı. Onu buralara getiren koku bir defa daha gösterdi etkisini. Dilindeki soğukluğun yerini uyuşukluk ve sıcaklık aldı bir süre sonra. Kendini kıza bıraktı. Tüm arzusu onunla olmaktı artık… Acı yayıldı bedenine… Murat gözlerini açtı. Karşısındaki kadının arkasında bir çift kelebek kanadı vardı, sivri bıçaklarla donanmış. Kızı üzerinden atmaya çabaladı, bir faydası olmadı. Gücünün tükendiğini hissetti. Petunya dudaklarını Murat’ınkilerden ayırdığında ağzındaki sıcaklığın, bedenine yayılan uyuşukluğun nedenini anlayabildi. Petunya’nın yüzü, ağzı kan içerisindeydi ve aralık dudaklarının arasından, dilinin olması gereken yerde sivri bir bıçak görünüyordu. Korkusu dehşete dönüşmek üzereydi ki; Murat kanayanın sadece kendisi olmadığını hissetti. Kız da kanamıştı; neden hiç konuşmadığını anladı. Kız konuşmaya kalksaydı sahip olduğu bıçaktan dil parçalayacaktı dudaklarını. Murat onu buraya kadar getiren büyüyü sonuna dek hissetmek istiyordu benliğinde. İçinde yükselen can yakıcı duyguların tümünü bastırdı. Petunya’nın bedenini kendi bedenine çekti sıkıca ve onunla bir oldu… Kız son bir defa dolaştırdı ellerini Murat’ın bedeninde. Nihayet Murat’ın kalbi üzerinde durdu kanlı ellerden biri. Petunya’nın dudakları aralandı, “İhtiyacın olanı verip ihtiyacım olanı almak istedim sadece...” dedi rahatsız edici bir sesle. Acı çektiği anlaşılıyordu; ama bunun tek nedeni bıçaktan dil değil gibiydi. Yüzünde hüzünlü bir ifade vardı. İç çekti. Murat, kızın içinde de bir şeylerin kanadığını hissetti. Tuhaf bir şekilde bu acıyı ona gösterdiği için müteşekkir kaldı Tanrı’ya. “İsmimi bilmek hakkın… İtzpapalotl… Hoşuna gitmedi değil mi?” Petunya kokusu yavaşça azaldı; Murat artık sadece kendi kanının kokusunu duyuyordu. Kız, çocuğun tenini kokladı. Bu koku Murat’ın ciğerlerini dolduran kokudan çok daha yoğundu. Sıcaktı. Huzuru taşıyordu, güvensizliği taşıyordu. Kadife gibi yumuşaktı. Kokunun içinde kayıyordu hisleri… Dalgaların ve bir kadının davetkar sesi eşliğindeki melodi de uzaklaştı. İtzpapalotl’un elleri Murat’ın sol göğsünden içeri girdi; Murat’ın boğazından derin bir hırıltı yükselirken bedeni çırpındı, gözleri tersine döndü ve İtzpapalotl, kalbi yerinden söküp ellerini geri çektiğinde her şey sona erdi. Her ikisi de almaları gerekeni almışlardı. Murat’ın ölü yüzü yarı tebessüm taşıyordu. İtzpapalotl insan suretinden yavaşça uzaklaşıp bir kelebeğe daha çok benzemeye başlarken bir öpücük bıraktı Murat’ın tebessüm eden dudaklarına. İhtiyacı olanı azaları arasında sıkı sıkı tutarken, her seferinde olduğu gibi, varlığının bir parçasını da Murat’ın yanında bırakarak terk etti binayı… Büyülü caddenin üzerinde kanat çırpan iri kelebeği ve peşi sıra süzülen binlerce kelebeği gören kimse olmadı. |
|
|
![]() |
| Etiketler |
| petunya |
| Echoes Tools | |
| Görünüş Şekli | |
|
|