Saint-Malo ve Le Mont Saint Michel
“Babil kulesi” başlığını görünce aklıma geldi bu ilginç manastır; yani “Le Mont Saint Michel” Pek çok efsane anlatılır bu manastır üzerine. Sanırım bunlara geçmeden bu manastırın yerini tanımlamak en iyisi.
Mont St. Michel; Fransa’nın kuzeyinde, Manche {Manş} denizi kıyısındaki Saint-Malo şehri yakınlarında bulunur. Şehir ve doğal olarak Mont St. Michel Manş kıyısında olduklarından gün içinde sık sık büyük çaplı gelgitlerle karşılaşmak gayet olağandır. Eğer dikkatli olmazsanız, deniz kıyısında güneşlenirken boğulmak yahut bir adada mahsur kalmak veya Mont St. Michel’e arabanızla gitmişseniz arabanızın sular altında kalması pekte iç açıcı olmayacaktır. Çünkü dalgalar büyük bir hızla yol kat etmektedir.
Peki, bu dalgaların altında kalıp kalmayacağınızı nasıl öğreneceksiniz? Genellikle plajda gelgit saatleri mevsimlere göre yazıyor ancak bunu öğrenmenin en basit ve güvenilir yolu yerel gazeteyi açıp gün gün saatleri kontrol etmek.
Bkz:
*St. Malo sular çekilmişken:
St. Malo sular çekilmişken-1
St. Malo sular çekilmişken-2
St. Malo sular çekilmişken-3
*St. Malo sular çekilmemişken:
St. Malo sular çekilmemişken-1
St. Malo sular çekilmemişken-2
*Le Mont St. Michel sular çekilmişken:
Le Mont St. Michel sular çekilmişken-1
Le Mont St. Michel sular çekilmişken-2
Le Mont St. Michel sular çekilmişken-3
Le Mont St. Michel sular çekilmişken-4
*Le Mont St. Michel sular çekilmemişken:
Le Mont St. Michel sular çekilmemişken-1
Le Mont St. Michel sular çekilmemişken-2
Le Mont St. Michel sular çekilmemişken-3
Gelgitlerin yanı sıra Saint-Malo korsanlar şehri olarak da bilinir. Ayrıca vakti zamanında İngiliz işgallerine karşı tedbir olsun diye şehir, surlar içine kurulmuştur. Ünlü yazarlardan Chateaubriand’ da bu şehirde doğmuş, dünyanın çeşitli yerlerini gezdikten sonra yine buraya dönmüş ve nitekim şehrin hemen yanındaki “Le Grand-bé” adasına gömülmüştür. {Eğer bu adayı {aslında hayalıkta diyebiliriz } ziyaret etmek isterseniz kesinlikle gelgit saatlerini takip etmeniz gerekmektedir. Yoksa 5 dakika içinde adada mahsur kalmanız işten değildir. Nitekim başıma geliyordu oradan biliyorum.
} Ayrıca ünlü Chateaubriand et yemeğine ismini de bizim sevgili yazarımız vermiştir {Nitekim bu et, bonfileden başka bir şey değildir. Ancak pişim itibariyle biraz daha farklılık gösterdiği savunulmaktadır ki ben pek bir fark görememiştim.{Fakat efem bu yemeğin içinde bonfile miktarı çok yüksek olduğundan pek pahalı bir yemektir. Bilginize} }
Chateaubriand'ın mezarı sular çekildiğinde
Chateaubriand'ın mezarı sular geldiğinde
Chateaubriand lokantası
Saint-Malo kuzeyde bulunduğundan yılın çoğu mevsiminde {hatta tamamında } hava kapalı ve yağışlıdır. Yazın ortasında donabilirsiniz. 15 derece sıcaklıkta denize girebilir ve güneşlenmeye çalışabilirsiniz. Ayrıca sular geldiğinde dolan ve sular gittiğinde boşalmayan bir de ilginç havuzu vardır Saint-Malo'nun. Öte yandan eğer Saint-Malo'ya yazın giderseniz hava kapalı ama {neredeyse} daima aydınlık olacaktır. Sabah 5,5-6 gibi aydınlanıp gece 23 de kararmayı başaran hava birazcık düzeninizi bozabilir.
Saint Malo Rüzgarlı Havada -1
Saint Malo Rüzgarlı Havada -2
Havuz sular çekildiğinde-1
Havuz sular çekildiğinde-2
Bir de şehir surlarının girişinde para attığınızda şıngırtıyı duyup şekil değiştiren bir kadın vardır. Bizim arkadaşlar türk lirası atıyorlardı kadın şekilden şekile giriyordu ama tabii görmüyordu paraları
Le Mont St. Michel hakkında bilgi vermeye devam edelim. Mont St. Michel Normandiya ve Bretagne bölgelerinin sınırında bulunan çoğu bilim adamının dünyanın sekizinci harikası olarak nitelediği, yapımına 10. yüzyılda başlanan ve en son tepesine archangel{baş melek}heykeli konulmasıyla 20. yüzyıldaki halini alan tarihi manastırdır. Deniz alçaldığında çölün ortasındaki bir dağ gibi kalırken, sular yükseldiğinde denizin ortasındaki küçücük bir ada oluverir. Plajındaki eğim yataya çok yakın olduğu için sahil çizgisi bir saat içinde 2 kilometreye yakın değişebilir. Devasa bir kale gibi gözüken bu yerleşim biriminin tepesinde bir katedral bulunmaktadır ve gerçekte bir kayayı saracak biçimde gelişmiştir bu yerleşim alanı. İçinde kaybolacağınız büyüklükte dehlizler, tepeden yerin dibine kadar inmektedir. En tepede katedralin çok güzel bir bahçesi vardır.
Bir inanca göre bu adacık İngiltere’den kopmuştur ve yine oraya dönecektir. Tabii böyle bir şey asla olmaz.
* Mont Saint Michel'e genel bakışlar:
Tepedeki avlu-1
Tepedeki Avlu-2
Katedral iç-1
Katedral iç-2
Katedral iç-3
Mont St. Michel Genel - 1
Mont St. Michel Genel - 2
Mont St. Michel Genel - 3
Mont St. Michel Genel - 4
Son olarak bir siteden alıntı yaparak yazımı kısmen bitiriyorum.
“Mont St. Michel Manastırı'nın tarihçesi MS 708 yılına uzanıyor. Bu tarihte kayalığın Hıristiyanlar için kutsal bir ibadet yeri ilan edilmiş. 10. yüzyılda manastır inşasına başlanmış ve 6 yüzyıl sürmüş. Fransız devrimi esnasında bir dönem hapishane olarak da kullanılan manastır daha sonra Fransız Hükümeti ulusal anıt olarak ilan etmiş. Merdivenlerden yavaş yavaş üst katlara çıkarken mimari üslubun romaneskten gotiğe doğru değişimini izliyoruz. Terasa çıktığımızda aşağıda suların yükseldiğini ve yanlış yere park etmiş araçların sular altında kaldığını görüyoruz. Terastan Normandiya ve Brötanya sahillerini görmek mümkün. Manastır, düzgün ve simetrik yüksek kemerleri, sütunları ve kubbeleriyle mimari açıdan kusursuz.”
Guy de Maupassant da “Le Horla” {Cinnet} adlı eserinde Saint Malo’ya değinir.
“2 Temmuz. - Geri dönüyorum. İyileştim. Güzel bir gezi yaptım. Hiç bilmediğim Mont-Saint-Michel'i gezdim.
Gün bitimine doğru, Avranches'a geldiğimde manzara ne de güzeldi! Kent, bu tepenin üzerinde yükseliyor. Beni, kentin öbür ucundaki parka götürdüler. Hayretten bir çığlık attım. Uzaklarda, sisler içinde kaybolup giden iki kıyının arasında, göz alabildiğine uçsuz bucaksız bir körfez uzanıyordu gözlerimin önünde. Ve bu uçsuz bucaksız sarı körfezin ortasında, altın renkli berrak gökyüzünün altında, koyu renkli sivri bir dağ yükseliyordu. Güneş artık yavaş yavaş kayboluyor ve hâlâ pırıl pırıl olan ufukta, tepesinde olağanüstü bir anıt taşıyan bu dağın eşsiz profili beliriyordu.
Gün ağarır ağarmaz oraya gittim. Deniz, önceki günkü gibi sığdı. Denize yaklaştıkça, önümde yükselen şaşkınlık verici manastıra bakıyorum. Birkaç saat yürüdükten sonra, büyük kilisenin hakim olduğu küçük ve eski mahalleyi barındıran o koskoca taş yığınına ulaştım. Daracık sokağı çabucak tırmanıp yeryüzünde Tanrı için yapılmış en hayranlık verici gotik yapıya girdim. Kilise, bir kent gibi geniş ve tonozların altında ezilen alçak salonlarla, ince kolonların taşıdığı yüksek galerilerle doluydu. Merdivenlerin kıvrıla kıvrıla yükseldiği küçük çan kuleleriyle kaplı, bir dantel hafifliğindeki bu dev granitten yapının içindeyim. Masal hayvanları, şeytanlar, gerçekte var olmayan varlıklar ile dev çiçeklerle donatılmış ve inceden inceye işlenmiş kemerlerle birbirine bağlı çan kuleleri gündüzleri masmavi, geceleri kapkaranlık göğe yükseliyordu.
Tepeye çıktığımda, bana eşlik eden papaza, "Peder, sizler burada ne kadar da rahatsınızdır!" dedim.
"Çok rüzgâr vardır, Bayım" diye cevap verdi. Kumların üzerinde hızla akıp duran ve onu çelik rengi deniz kabuklarıyla kaplayan denizi seyrederek konuşmaya başladık.
Papaz, bana oraların eski hikâyelerini, efsanelerini anlattı.
Bunlardan biri, beni çok etkiledi. Bölgede ve dağda yaşayan insanlar, kumların üzerinde gece vakti iki keçinin konuştuğunu ve bunlardan birinin yüksek, diğerinin de alçak sesle melediğini duyduklarını öne sürüyorlardı. Buna inanmayanlar ise, kimi zaman melemelere, kimi zaman da insan iniltilerine benzeyen bu seslerin, deniz kuşlarının çığlıkları olduğunu söylüyorlar. Fakat bazı balıkçılar, denizin gelgitleri arasında, kumulların üzerinde dolaşan, abasının örttüğü başı hiç görülmeyen ve erkek yüzlü bir teke ile kadın yüzlü bir keçiyi güden ihtiyar bir çobana rastladıklarına yemin ediyorlar. Her ikisi de uzun beyaz saçlı olan, durmadan bilinmeyen bir dilde konuşan ve birbirleriyle kavga eden bu keçiler, sonra birden susuyorlar ve bütün güçleriyle meliyorlar.
Papaza, "Siz buna inanıyor musunuz?" diye sordum. "Bilmiyorum" diye cevap verdi.
Söze yeniden girdim:
- Eğer yeryüzünde bizden başka varlıklar olsaydı, nasıl olurdu da biz onları uzun zamandır tanımazdık, siz veya ben onları görmezdik?
Papaz cevap verdi:
- Var olanların yüz binde birini görebiliyor muyuz acaba? İşte bakın şu rüzgâra. İnsanları yere yıkan, binaları yerle bir eden, ağaçları kökünden söken, denizlerde dağ gibi dalgalar oluşturan, kayalıkları un ufak eden, gemileri kayalara savuran, doğanın en büyük gücü, öldüren, esen, inleyen ve ıslık çalan rüzgârı hiç gördünüz mü ya da bundan sonra görebilir misiniz? Rüzgâr yine de var!
Bu basit düşünce tarzı karşısında sustum. Bu adam, ya bilge bir kişiydi ya da bir budala. Bunu tam olarak söyleyemezdim. Ama sustum. Söylediklerini sık sık düşündüm.”
Mont St. Michel; Fransa’nın kuzeyinde, Manche {Manş} denizi kıyısındaki Saint-Malo şehri yakınlarında bulunur. Şehir ve doğal olarak Mont St. Michel Manş kıyısında olduklarından gün içinde sık sık büyük çaplı gelgitlerle karşılaşmak gayet olağandır. Eğer dikkatli olmazsanız, deniz kıyısında güneşlenirken boğulmak yahut bir adada mahsur kalmak veya Mont St. Michel’e arabanızla gitmişseniz arabanızın sular altında kalması pekte iç açıcı olmayacaktır. Çünkü dalgalar büyük bir hızla yol kat etmektedir.
Peki, bu dalgaların altında kalıp kalmayacağınızı nasıl öğreneceksiniz? Genellikle plajda gelgit saatleri mevsimlere göre yazıyor ancak bunu öğrenmenin en basit ve güvenilir yolu yerel gazeteyi açıp gün gün saatleri kontrol etmek.
Bkz:
*St. Malo sular çekilmişken:
St. Malo sular çekilmişken-1
St. Malo sular çekilmişken-2
St. Malo sular çekilmişken-3
*St. Malo sular çekilmemişken:
St. Malo sular çekilmemişken-1
St. Malo sular çekilmemişken-2
*Le Mont St. Michel sular çekilmişken:
Le Mont St. Michel sular çekilmişken-1
Le Mont St. Michel sular çekilmişken-2
Le Mont St. Michel sular çekilmişken-3
Le Mont St. Michel sular çekilmişken-4
*Le Mont St. Michel sular çekilmemişken:
Le Mont St. Michel sular çekilmemişken-1
Le Mont St. Michel sular çekilmemişken-2
Le Mont St. Michel sular çekilmemişken-3
Gelgitlerin yanı sıra Saint-Malo korsanlar şehri olarak da bilinir. Ayrıca vakti zamanında İngiliz işgallerine karşı tedbir olsun diye şehir, surlar içine kurulmuştur. Ünlü yazarlardan Chateaubriand’ da bu şehirde doğmuş, dünyanın çeşitli yerlerini gezdikten sonra yine buraya dönmüş ve nitekim şehrin hemen yanındaki “Le Grand-bé” adasına gömülmüştür. {Eğer bu adayı {aslında hayalıkta diyebiliriz } ziyaret etmek isterseniz kesinlikle gelgit saatlerini takip etmeniz gerekmektedir. Yoksa 5 dakika içinde adada mahsur kalmanız işten değildir. Nitekim başıma geliyordu oradan biliyorum.
Chateaubriand'ın mezarı sular çekildiğinde
Chateaubriand'ın mezarı sular geldiğinde
Chateaubriand lokantası
Saint-Malo kuzeyde bulunduğundan yılın çoğu mevsiminde {hatta tamamında } hava kapalı ve yağışlıdır. Yazın ortasında donabilirsiniz. 15 derece sıcaklıkta denize girebilir ve güneşlenmeye çalışabilirsiniz. Ayrıca sular geldiğinde dolan ve sular gittiğinde boşalmayan bir de ilginç havuzu vardır Saint-Malo'nun. Öte yandan eğer Saint-Malo'ya yazın giderseniz hava kapalı ama {neredeyse} daima aydınlık olacaktır. Sabah 5,5-6 gibi aydınlanıp gece 23 de kararmayı başaran hava birazcık düzeninizi bozabilir.
Saint Malo Rüzgarlı Havada -1
Saint Malo Rüzgarlı Havada -2
Havuz sular çekildiğinde-1
Havuz sular çekildiğinde-2
Bir de şehir surlarının girişinde para attığınızda şıngırtıyı duyup şekil değiştiren bir kadın vardır. Bizim arkadaşlar türk lirası atıyorlardı kadın şekilden şekile giriyordu ama tabii görmüyordu paraları
Le Mont St. Michel hakkında bilgi vermeye devam edelim. Mont St. Michel Normandiya ve Bretagne bölgelerinin sınırında bulunan çoğu bilim adamının dünyanın sekizinci harikası olarak nitelediği, yapımına 10. yüzyılda başlanan ve en son tepesine archangel{baş melek}heykeli konulmasıyla 20. yüzyıldaki halini alan tarihi manastırdır. Deniz alçaldığında çölün ortasındaki bir dağ gibi kalırken, sular yükseldiğinde denizin ortasındaki küçücük bir ada oluverir. Plajındaki eğim yataya çok yakın olduğu için sahil çizgisi bir saat içinde 2 kilometreye yakın değişebilir. Devasa bir kale gibi gözüken bu yerleşim biriminin tepesinde bir katedral bulunmaktadır ve gerçekte bir kayayı saracak biçimde gelişmiştir bu yerleşim alanı. İçinde kaybolacağınız büyüklükte dehlizler, tepeden yerin dibine kadar inmektedir. En tepede katedralin çok güzel bir bahçesi vardır.
Bir inanca göre bu adacık İngiltere’den kopmuştur ve yine oraya dönecektir. Tabii böyle bir şey asla olmaz.
* Mont Saint Michel'e genel bakışlar:
Tepedeki avlu-1
Tepedeki Avlu-2
Katedral iç-1
Katedral iç-2
Katedral iç-3
Mont St. Michel Genel - 1
Mont St. Michel Genel - 2
Mont St. Michel Genel - 3
Mont St. Michel Genel - 4
Son olarak bir siteden alıntı yaparak yazımı kısmen bitiriyorum.
“Mont St. Michel Manastırı'nın tarihçesi MS 708 yılına uzanıyor. Bu tarihte kayalığın Hıristiyanlar için kutsal bir ibadet yeri ilan edilmiş. 10. yüzyılda manastır inşasına başlanmış ve 6 yüzyıl sürmüş. Fransız devrimi esnasında bir dönem hapishane olarak da kullanılan manastır daha sonra Fransız Hükümeti ulusal anıt olarak ilan etmiş. Merdivenlerden yavaş yavaş üst katlara çıkarken mimari üslubun romaneskten gotiğe doğru değişimini izliyoruz. Terasa çıktığımızda aşağıda suların yükseldiğini ve yanlış yere park etmiş araçların sular altında kaldığını görüyoruz. Terastan Normandiya ve Brötanya sahillerini görmek mümkün. Manastır, düzgün ve simetrik yüksek kemerleri, sütunları ve kubbeleriyle mimari açıdan kusursuz.”
Guy de Maupassant da “Le Horla” {Cinnet} adlı eserinde Saint Malo’ya değinir.
“2 Temmuz. - Geri dönüyorum. İyileştim. Güzel bir gezi yaptım. Hiç bilmediğim Mont-Saint-Michel'i gezdim.
Gün bitimine doğru, Avranches'a geldiğimde manzara ne de güzeldi! Kent, bu tepenin üzerinde yükseliyor. Beni, kentin öbür ucundaki parka götürdüler. Hayretten bir çığlık attım. Uzaklarda, sisler içinde kaybolup giden iki kıyının arasında, göz alabildiğine uçsuz bucaksız bir körfez uzanıyordu gözlerimin önünde. Ve bu uçsuz bucaksız sarı körfezin ortasında, altın renkli berrak gökyüzünün altında, koyu renkli sivri bir dağ yükseliyordu. Güneş artık yavaş yavaş kayboluyor ve hâlâ pırıl pırıl olan ufukta, tepesinde olağanüstü bir anıt taşıyan bu dağın eşsiz profili beliriyordu.
Gün ağarır ağarmaz oraya gittim. Deniz, önceki günkü gibi sığdı. Denize yaklaştıkça, önümde yükselen şaşkınlık verici manastıra bakıyorum. Birkaç saat yürüdükten sonra, büyük kilisenin hakim olduğu küçük ve eski mahalleyi barındıran o koskoca taş yığınına ulaştım. Daracık sokağı çabucak tırmanıp yeryüzünde Tanrı için yapılmış en hayranlık verici gotik yapıya girdim. Kilise, bir kent gibi geniş ve tonozların altında ezilen alçak salonlarla, ince kolonların taşıdığı yüksek galerilerle doluydu. Merdivenlerin kıvrıla kıvrıla yükseldiği küçük çan kuleleriyle kaplı, bir dantel hafifliğindeki bu dev granitten yapının içindeyim. Masal hayvanları, şeytanlar, gerçekte var olmayan varlıklar ile dev çiçeklerle donatılmış ve inceden inceye işlenmiş kemerlerle birbirine bağlı çan kuleleri gündüzleri masmavi, geceleri kapkaranlık göğe yükseliyordu.
Tepeye çıktığımda, bana eşlik eden papaza, "Peder, sizler burada ne kadar da rahatsınızdır!" dedim.
"Çok rüzgâr vardır, Bayım" diye cevap verdi. Kumların üzerinde hızla akıp duran ve onu çelik rengi deniz kabuklarıyla kaplayan denizi seyrederek konuşmaya başladık.
Papaz, bana oraların eski hikâyelerini, efsanelerini anlattı.
Bunlardan biri, beni çok etkiledi. Bölgede ve dağda yaşayan insanlar, kumların üzerinde gece vakti iki keçinin konuştuğunu ve bunlardan birinin yüksek, diğerinin de alçak sesle melediğini duyduklarını öne sürüyorlardı. Buna inanmayanlar ise, kimi zaman melemelere, kimi zaman da insan iniltilerine benzeyen bu seslerin, deniz kuşlarının çığlıkları olduğunu söylüyorlar. Fakat bazı balıkçılar, denizin gelgitleri arasında, kumulların üzerinde dolaşan, abasının örttüğü başı hiç görülmeyen ve erkek yüzlü bir teke ile kadın yüzlü bir keçiyi güden ihtiyar bir çobana rastladıklarına yemin ediyorlar. Her ikisi de uzun beyaz saçlı olan, durmadan bilinmeyen bir dilde konuşan ve birbirleriyle kavga eden bu keçiler, sonra birden susuyorlar ve bütün güçleriyle meliyorlar.
Papaza, "Siz buna inanıyor musunuz?" diye sordum. "Bilmiyorum" diye cevap verdi.
Söze yeniden girdim:
- Eğer yeryüzünde bizden başka varlıklar olsaydı, nasıl olurdu da biz onları uzun zamandır tanımazdık, siz veya ben onları görmezdik?
Papaz cevap verdi:
- Var olanların yüz binde birini görebiliyor muyuz acaba? İşte bakın şu rüzgâra. İnsanları yere yıkan, binaları yerle bir eden, ağaçları kökünden söken, denizlerde dağ gibi dalgalar oluşturan, kayalıkları un ufak eden, gemileri kayalara savuran, doğanın en büyük gücü, öldüren, esen, inleyen ve ıslık çalan rüzgârı hiç gördünüz mü ya da bundan sonra görebilir misiniz? Rüzgâr yine de var!
Bu basit düşünce tarzı karşısında sustum. Bu adam, ya bilge bir kişiydi ya da bir budala. Bunu tam olarak söyleyemezdim. Ama sustum. Söylediklerini sık sık düşündüm.”
Toplam Yorumlar 0
Yorumlar
| |
Toplam Trackbacks 0
Trackbacks
Sound_Of_Silence ait Blog Başlıkları
- The COOK'tan Haberler... (05-07-2008)
- I love Humeyni - Yılmaz Özdil (13-06-2008)
- Fince Öğrenmek (05-06-2008)
- Sona 54 Kala (04-06-2008)
- Gökyüzünde yemek/Dinner in the sky (24-05-2008)










