Rüya Yahut Gerçek

İstanbul karlı bir sabaha uyanmıştı. İşten çıkmış, yavaş adımlarla çevremdekilere bakmaksızın yürüyordum umutsuzca. Kalbime gömdüğümü düşündüğüm şeylerin tekrar tekrar su yüzüne çıkması sinirlerimin bozulması için yeterli bir sebepti.
Moda’ya çıkan cadde yeterince kalabalıktı. Kafamı kaldırmadan yürüdüğüm için birçok kez ezilme tehlikesi atlatmıştım. Yılların yıprattığı anılarımı taptaze saklayan barlar sokağını görünce, o hareketli günlere bir kez daha dönmek istedim nedense. Hiç düşünmeden dalıverdim sokağa. Sokak, boydan boya barlar ve türevleriyle kaplıydı. “Zamanında az mı gelirdik buraya arkadaşlarla...” diye düşündüm. Havanın ayazı, hangi bara girsem diye düşünmemi engelledi. İlk gördüğüm yere giriverdim. Nedense kendimi içeri atarken tabelasına dikkat etmediğim yapı inanılmaz tanıdık geldi. Fazla düşünmeme gerek kalmadı. Evet, burası o binaydı. Ben böyle aval aval düşünürken bir garson kız yanımda beliriverdi. Alelacele elime bir menü sıkıştırdı ve biraz uzakta beklemeye başladı. Gözlerim barın isminin ne olduğunu ararken menü üzerinde, beynim bir fincan sıcak çikolataya hayır demeyeceğini fısıldıyordu bana. Hemen siparişimi verdim. Aslında girmeden hatırlamalıydım burayı. Oturduğum koltukta az anım geçmemişti.
Küçük, ahşap pencereden sokağı seyrederek sıcak çikolatamı yudumlamaya başladım. İlk gençliğim, tek gençliğim ve anılarımı düşünmeye başladım. Birkaç gündür yine rüyalarıma girmeye başlamıştı o çocuk. Bir türlü çıkmak bilmiyordu. Oysa görüşmeyeli kim bilir kaç yıl olmuştu. En son dört sene önce Taksim meydanında karşılaşmıştık. Aslında karşılaşmıştık demek yanlış olur. Ben onu uzaktan görmüştüm, ancak o beni fark etmemişti bile. Yılların dargınlığımızı geçirdiğini düşünerek birkaç adım atmıştım ona doğru fakat gülümseyerek yanına yaklaşan kızı görünce adımlarımı tersi istikamete çevirip koşarak uzaklaşmıştım. Şimdi yine, yıllar sonra rüyalarıma girmeye başlamıştı bir sebep yokken ortada. Ne karşılaşmıştık, ne de başka bir şey…
Kendimi içeri güç bela atarken hafif hafif havada süzülen kar tanelerinin yerini amansız bir tipi almıştı. “İyi ki buraya girmek gelmiş aklıma.” diye düşündüm. Yıllar önce, onunla ilk defa tanıştığımızda da uzun fikir alışverişleri sonucu bu binaya adımızı atmıştık. İçeri girerken başıma geleceklerden haberim yoktu tabii. Adımımı atar atmaz beni kolumdan tuttuğu gibi dans etmeye başlamış, büyülemiş ve adeta bulutların üzerine uçurmuştu. Yorulunca oturduğumuz masa şu anda oturmakta olduğum masa olmalıydı.
Ben böyle düşünürken barın kapısından biri giriverdi içeri. Pek önemsemedim. Üstü başı kar içinde, muhtemelen sıcak bir şeyler içmek ve ısınmak için giren biriydi. Bara siparişini verdikten sonra biraz ilerideki bir masaya doğru yöneldi. Şapkasını çıkardı, sandalyesinin arkalığına astı. Kendine çekidüzen verip oturdu. İşte o zaman fark ettim onu. Suratını yorgunluğun izlerini taşıyan çizgiler örtmüştü. Pencereye burnunu dayamış dışarıyı seyrediyordu; kim bilir belki de birini bekliyordu. Yanına gitmekten çekindim. Yıllar önce başıma gelen olayın olmasından çekindim, tam yanına yaklaşırken birinin aramıza girmesinden korktum. Ürkek bakışlarla süzmeye başladım onu; gerçekten o olup olmadığını anlamaya çalıştım. Ben onu böyle incelemeye almışken aniden gözlerini bana çeviriverdi. İki küçük kara deliğin beni yuttuğunu hissetmeye başladım. Neden sonra gözlerinin çekim etkisinden kurtarıp bakışlarımı elimdeki fincana doğru kaydırdım. Sanırım birkaç dakika öylece durmuşum. Sonra yanımda bir sıcaklık hissettim. Kahverengi tahta masanın cilası üzerine yansıyan bir siluet gördüm. Yavaşça kafamı sağa doğru çevirdim… Evet, gerçekten oydu. Birkaç yorgunluk çizgisi vardı yüzünde o kadar. Hiç değişmemişti. O… Hep o… Hiç aklımdan çıkmadı ki.
Yavaşça omzuma dokundu. İçimi bir ürperme aldı. Gözlerim dolu dolu oldu. Oysa onda hiç tepki yoktu. Sonra usulca sarılıverdi bana yılların özlemini gidermek istercesine. Yavaşça ayağa kalktı, bara doğru ilerledi bir şeyler söyledi. Sonra yanıma geldi; eğilip usulca kulağıma fısıldadı: “ Benimle dans eder misin?” Eski utangaçlığım gidivermişti üzerimden. Teklifini kabul ettim; hiç kimseye, hiçbir şeye aldırmaksızın. Burnumda teninin kokusu, bedenimde sıcaklığı, kulaklarımda yıllar önce beni dansa kaldırdığı parçanın tınıları yankılanıyordu. “…Sorry seems to be the hardest word…” Gerçekten de bazen kelimeleri dile getirmek; hatta dilimizin ucuna getirsek de söyleyememek ne kadar kötü…
Şarkı bitince gözlerimin içine baktı. “Çıkalım mı?” diye sordu. “Olur.” dedim usulca. Bara gidip hesabı ödedi. Hemencecik yanıma döndü. Dışarı çıktığımızda, beni kanatları altına alıp sardı, sarmaladı. Artık hiç üşümüyordum. Beni nereye götürecekse götürebilirdi, her şeye razıydım.
Moda burnuna geldik. Hava soğuktu, kar yağıyordu ama hiç bir şey umurumda değildi. Merdivenlerden yavaş yavaş sahile indik. “Taşlara oturmaya ne dersin?” dedi. “Saçmalama bu havada mı?!” diye sormadım. Başımı salladım sadece olur manasında. Elimden sıkıca tuttu. Tek başıma, hele ki bu havada inemeyeceğim kadar aşağılara indirdi beni; bir daha çıkmamak üzere…
Ertesi sabah hava durulmuş, ısıtan bir güneş çıkmıştı gökyüzünde… Sahilde kimsecikler yoktu. Bir kişi dışında… Benim dışımda. Kendimi de uzaktan görüyorum artık. Bulutların arasından seyrediyorum. Bir daha çıkmamak üzere indiğim taşlarda yatan bedenime inat olsun diye gökyüzüne yükselmiş sanki ruhum. Yine de huzurluyum besbelli. Acaba her şey bir hayal miydi? Yoksa gerçek mi?
S. İpek Ortaer
18-02-2006
Toplam Yorumlar 2
Yorumlar
| | Adamın öldürmüş olabileceğini düşünmemiş değilim,ama bir hayalin peşinden gitmiş olması daha muhtemel geldi bana...Cidden ilginç bir yazı olmuş eline sağlık ![]() |
| Posted 10-09-2007 at 00:48 by deathrider |
| | Sanki olmasını istediği şeyleri görüyormuş gibi bir his uyandı içimde. hayatında ihtiyacı olan şeyler. Ama eğer hayal değil de gerçekse gerçekten mutlu ölmüştür. Hayalse bile mutlu ölmüştür herhalde. Eline sağlık okuduktan sonra çok tarttım kafamda hangi ihtimal daha yüksek diye ama hep dengeleyen bir şeyler çıktı karşıma. |
| Posted 02-10-2007 at 02:34 by Thunderpeak |
| |
Toplam Trackbacks 0
Trackbacks
Sound_Of_Silence ait Blog Başlıkları
- The COOK'tan Haberler... (05-07-2008)
- I love Humeyni - Yılmaz Özdil (13-06-2008)
- Fince Öğrenmek (05-06-2008)
- Sona 54 Kala (04-06-2008)
- Gökyüzünde yemek/Dinner in the sky (24-05-2008)













okuduktan sonra çok tarttım kafamda hangi ihtimal daha yüksek diye ama hep dengeleyen bir şeyler çıktı karşıma.