İstanbul - Paris Hattı
Posted 05-10-2007 at 21:00 by Sound_Of_Silence
İstanbul - Paris Hattı
Genç kız çantasını sırtına aldı ve trene atladı. Nefes nefese kalmıştı; trene yetişemeyecek diye çok korkmuş, alelacele çantasına bir sürü şey tıkıştırmıştı. Yetişemeyeceği korkusunda biraz haklıydı, vagonlardan birine atlar atlamaz tren hareket etmişti.
Koridorda soluklanırken yanına kondüktör yaklaştı ve biletini sordu. Alelacele çantasına bir sürü şey tıkarken bileti unutmamıştı herhalde? Bir anlık bir şok dalgası suratını yaladı; ama hemen kendini toplayıp çantasını kurcalamaya başladı. İki – üç dakikalık bir aramanın sonunda çantanın diplerinden bileti çıkartıp kondüktöre uzattı. Adam bileti inceleyip iki sonraki vagona geçmesini ve oradaki kondüktöre tekrar kompartımanının yerini sormasını söyledi. Genç kız, teşekkür ederek yanından ayrıldı.
Sekiz numaralı vagonun kondüktörünü bulup biletini onaylattı. Sonunda kompartımanına yerleştiğinde şimdilik tek başınaydı; malum böylesine uzun bir tren yolculuğunda kim bilir hangi milletlerden kaç kişi otururdu yanına?
Paris’te okumak kendi tercihiydi; ailesine karşı çok direnmişti bu konuda. Onlar kızlarından kopmak istemiyordu, oysa kız, artık özgürlüğünü ilan edip yanlarından ayrılmak için can atıyordu. Üstelik öğrenimine farklı bir ülkede devam edip kültür çeşitliliği sağlamak, yeni yeni insanlar tanımak ilgisini çekiyordu. Bu konu da bir türlü ailesiyle hemfikir olamamıştı; yine de Fransa başvurusunda bulundu ve sene ortasında Sorbonne Üniversitesinin hukuk bölümünü kazandığını öğrendi. Yine de ailesi ısrarcıydı İstanbul’da kalması konusunda, inatla ÖSS’ye çalışması için ittirip kaktırıyorlar, Hukuk Fakültesini burslu kazanmış olmasının sevincini yaşamıyorlardı; bu, kızı oldukça üzüyordu.
Paris’te okumak için her şeyi yapardı. Bu yüzden, ailesinden gizlice yarı zamanlı bir işte çalışmaya başladı ve para biriktirdi; bu çabasına rağmen uçak biletine ayıracak kadar para toplayamadı; yine de moralini bozmadı. Altı gün sürecek olsa da trenle yolculuk yapmaya karar verdi; hem oldum olası severdi tren yolculuklarını ve yeni yerler keşfetmeyi.
Böylece bu sabah, ailesine kısa bir not yazıp bıraktıktan sonra Sirkeci garına doğru yola koyuldu. İçi içine sığmıyordu; ilk defa ailesinden ayrı bu kadar uzaklara gidecekti; ilk defa özgürlüğünü ilan edecekti! Heyecan içersinde trene yetişmeye çalışırken pek çok kez ayakları birbirine karışmış, takılıp düşecek gibi olmuştu. Sonunda gar kapısından içeri girip, çantasını yere koymuş soluklanırken, yetkili birine treninin yerini sorup da “Şu kalkmakta olan tren” cevabını alınca çantasını sırtına attığı gibi trene atlamıştı.
İçi içine sığmıyordu. Tren kalkalı dört – beş saat olmuştu ve artık Kapıkule sınır kapısına gelmelerine az kalmıştı. Hemen pasaportunu hazır etti. Yarım saat sonra sınır kapısında durduklarında biletiyle beraber pasaportunu sınır görevlisine gösterdi. Adam, kızı şöyle bir süzdükten sonra; “Hayrola, bu genç yaşında tek başına maceraya mı atılmaya karar verdin?” diye gülerek sordu. Kız; “Paris’e okumaya gidiyorum” cevabını verdi. Görevli, bir onaylama işaretiyle kafasını salladıktan sonra “Dikkatli ol, yol uzun ve yorucu, ikinci sınıf mevkide de yolculuk ettiğine göre yanına geleceklere dikkat et.” diye onu uyardı. Kız, teşekkür ederken biletini ve pasaportunu geri aldı.
Sınır kapısından sonra ilk durakları Bükreş olacaktı. Bulgaristan üzerinden geçerek, Romanya’nın başkenti Bükreş’e gideceklerdi. “Romanya’nın başkenti…” , “Romanya’ya gitmek…” diye tekrarladı içinden. “Aman Tanrım, gerçekten Türkiye’yi terk ediyorum.” Sevinçle karışık bir korku dalgası yayıldı içine. Pencereden dışarıyı seyretmeye başladı. Bulgaristan da yapı olarak Türkiye’ye benziyordu. Yer yer dağlık, tepelik; yer yer düzlük ve köşe bucak dağılmış nehirlerle süslü bir coğrafya. “Yine de Türkiye kadar güzel hiçbir yer olamaz” diye geçirdi içinden.
Bulgaristan ile Romanya arasındaki Ruse-Giurgiu sınır kapısına yaklaşırken hava yavaş yavaş kararıyordu. Sabaha karşı başladığı yolculuğunun ilk durağı olan Bükreş’e, Ruse-Giurgiu sınır kapısından sonra pek mesafe yok gözüküyordu haritadan bakınca. İçine bir heyecan bastı yine; hoş, içindeki heyecan hiç bitmiyordu zaten, ama ara ara tavan yapıyordu. Acaba Bükreş’te kompartımanına birileri gelecek miydi? Bir anda düşüncelerini dağıtan bir sesle irkildi. Cep telefonu çalıyordu. “Aman Tanrım annem!” diye çığlık attı içinden. Bir an için telefonu açmamayı düşündü; meşgule verip sonra da kapatabilirdi; ama gönlü elvermedi; telefonu açtı.
“Alo”
“Alo, kızım nerelerdesin, sabahtan beri ulaşmaya çalışıyoruz ama telefonun kapalı; sabah yazdığın notun bir şaka olduğunu söyle; neredeysen hemen söyle, babanla beraber arabadayız almaya geliyoruz.”
“Sabah yazdığım not bir şaka değildi anne.”dedi. “Şuanda trendeyim, birazdan Romanya sınırından geçeceğiz; boşuna ikna etmeye çalışma çünkü geri dönmeye niyetim yok; Paris’teki arkadaşlarımla haberleştim trenden inince beni karşılayacaklar, beraber yurt ayarlayacağız. Endişelenecek bir şey yok; ben kendi başımın çaresine bakabilecek kadar büyüdüm.”
“On sekizini yeni bitirmiş olman büyüdüğünü kanıtlamaz” dedi annesi gür bir sesle. Sonra sesi yumuşadı ve ağlamaklı bir hal aldı; “Özür dileriz, bu kadar istekli olduğunu anlayamadığımız için. Türkiye’de okuman senin için daha iyi olur diye düşündük hep; belki yanlış düşündük, ancak böyle başına buyruk hareket etmemeliydin. Bizimle konuşmayı deneyebilirdin.” dedi.
“Kaç defa konuşmayı denedim farkında değil misiniz? Hiçbir zaman beni dinlemediniz; zaten hiçbir zaman takdir de etmediniz; okuldan dördüncülükle mezun olduğumda ‘Neden ilk üçte değilsin; hatta birinci olmalıydın.’ Dediniz ve bunu bahane ederek kep törenime gelmediniz. Fransa’ya göndermek istememenizin tek amacıysa tıp okumamı istemenizdi. Oysa ben tıp okuyunca asla mutlu olamayacağım; benim için en ideal meslek hukuk. Seçimimden memnunum lütfen artık beni rahatsız etmeyin.”
“Peki ama… Lütfen kedine dikkat… Ama…” diye ağlayarak konuşmaya çalışırken annesi; kız dayanamadı ve telefonu suratına kapattı. Gerçekten de hiçbir zaman takdir edilmemişti. Hala edilmiyordu; sanırsa, bir ömür boyu da edilmeyecekti. Telefonunu kapattı; zaten evden çıkmadan şarj etmeyi de unutmuştu; şarjı bitmemeliydi; yoksa Paris’teki arkadaşlarıyla haberleşemezdi.
Tıkırtılar üzerine başını yastık yapıp uyuyakaldığı ceketinin üzerinden kaldırdı. İçeriye, kucağında çocukla bir kadın girdi. Sessiz ve ürkek bir şekilde karşı köşesine oturdu. Kadına baktı; ancak kadın gözlerini kaçırdı; bunun üzerine kız, pencereden dışarıyı seyretmeye başladı. Bükreş’teydiler. Hava karanlıktı; ama uzakta, Tuna Irmağının bir kolu olan Dimbovita’nın ışıklandırmalarını görebiliyordu. Şehir, Romanya ovasının ortasında, Dimbovita’nın kıyısına kurulmuştu.
Tren hafif sarsıntılarla gardan hareket etmeye hazırlanınca kadının kucağındaki çocuk uyandı. Kadın, kızın anlamadığı bir dille çocuğu susturmaya çalıştı. “Herhalde Romence konuşuyordur.” diye içinden geçirdi kız. Çocuk, daha üç yaşında olmalıydı; on dakikadır susmamış, mızmızlanıp duruyordu. Bunun üzerine kız çantasından bisküvi çıkartıp kadın ve çocuğuna uzattı. “Belki çikolatalı bisküvi çocuğu susturur” diye düşündü. Kadına İngilizce olarak “İster misiniz?” diye sordu. Ancak kadın Romence bir şeyler geveleyerek başını teşekkür maiyetinde salladı ve bir tane bisküvi alıp çocuğun eline verdi. Sonunda çocuk susmuştu. “Sanırım İngilizce çok da genel bir dil değil.” diye geçirdi aklından. Kendini yorgun hissediyordu. Hava karardığı için etrafı seyredemiyordu; hazır çocuk susmuşken uyumaya karar verdi. Ceketini düzgünce katlayıp cam ve başı arasına tıkıştırarak yastık yaptı ve kendini uykunun kollarına bıraktı.
Uyandığında hava kararıyordu. Şaşırdı. “Kaç saattir uyuyorum ki?” diye geçirdi aklından ve saatine baktı. Saat daha öğlen birdi. “Herhalde yağmur yağacak.” diye düşündü. Karşısında oturan anne – çocuk da uyuya kalmışlardı. Çantasından kendine hazırladığı sandviçlerden birini çıkartıp yemeğe başladı. Yerken, acıkmış olduğunu fark etti. Çabucak sandviçini bitirip yanına aldığı kitabını okumaya başladı; bu arada tombul yağmur damlaları hırçın bir şekilde trenin camlarına kendilerini vurmaya başladılar.
Battonya sınır kapısından geçip Macaristan’a girerlerken yağmur dinmiş, hava kararmış ve çocuk uyanmıştı. Annesi kitap okuyor o da sakin bir şekilde dinliyordu.
Sınır kapısından geçtikten dört – beş saat sonra sabaha karşı Macaristan’ın başkenti Budapeşte’ye varmışlar, garda, trene binen yolcuları bekliyorlardı. “ ‘Aslında Budapeşte, Tuna nehrinin iki yakasındaki Buda ve Peşte şehirlerinin 17Kasım1873 yılında birleşmesiyle oluşmuştur.’ Sanırım hala coğrafya bilgilerim taze.” diye düşünerek gülümsedi.
Tıkırtılar üzerine kapıya döndü. İki tane adam, ellerinde bavullarla içeri girmiş, yerleşmeye çalışıyorlardı. Çok geçmeden tren hareket etmiş ve iki kafadar kafa kafaya vermiş yüksek sesle konuşuyorlardı. “Yine anlamadığım bir dil... Tanrım, ne çok dil var şu dünyada; herhalde bu sefer de Macarca konuşuluyordur.” diye aklından geçirdi yeni doğan güneşin ışıkları karşıki dağlara yansırken. Kitabını okumaya devam etti.
“Affedersiniz…” dedi bir ses aksanlı bir İngilizceyle. “Evet?” dedi kız. “Sigaranız var mıydı?” diye sordu Macar adamlardan biri. “Hayır, kullanmıyorum.” diye cevap verdi kız. “Peki, teşekkürler.” diye cevap vererek yüksek sesle konuşmalarına devam etti iki adam. “Tanrım, korkuyorum sanırım. Bu adamlar şimdi durduk yerde neden benimle iletişim kurdular ki? Ya başıma bir şey gelirse? Korkuyor muyum yavaş yavaş ne? Gerçi neden korkuyorum ki, ne olabilir…” diye düşünmeye başladı kız. İçindeki heyecan yine coşmuş, adrenalin salgıları tavan yapmıştı; oturduğu yerde bayılmasa iyiydi. Aklına türlü türlü şeyler geliyordu. “ ‘Şark Ekspresinde Cinayet’ ancak bu sefer Agatha Christie yazıyor değil; “X Gazetesi bu korkunç haberi sizler için araştırdı’ Aman Tanrım, neler düşünüyorum ben şimdi durduk yerde. Alt tarafı sigara sordular canım…”
Üçüncü gün de bitip Hegyeshalom sınır kapısından Avusturya’ya girdiklerinde Viyana’ya bir-iki saatlik yolları kalmıştı.
Kız, tren Viyana garından hareket ederken hafif bir sarsıntıyla uyandı. Karşısında oturan kadın ve çocuk ortadan kaybolmuşlardı. “Sanırım Viyana’da indiler.” diye düşündü hüzünle. Hiçbir diyalogları olmamıştı bisküvi alışverişi dışında; ancak yanındaki iki koca adamla aynı kompartımanda tek başına kalmamış oluyordu en azından. Böyle hüzünlü hüzünlü düşünüp pencereden dışarı bakarken kompartımanın kapısından gelen hışırtılara döndü. Kadın ve çocuk karşısındaydı! Seviniverdi birden bire. Anlaşılan yiyecek bir şeyler almak için çıkmışlardı; çünkü çocuk, elinde şeker ve bir iki çeşit bisküvi ile gayet mutlu gözüküyordu. Çok geçmeden çocuk bisküvilerden birini açtı ve kitap okumakta olan kızın, bakışları ile kitap arasına bisküvi paketini sokarak suratına şirin şirin gülümsedi. Kız da ona gülümsedi, kafasını teşekkür maiyetinde sallayarak bir tane bisküvi aldı.
Dördüncü gün akşamüstü Avusturya – Almanya sınırından geçmişler, gecenin ilerleyen saatlerinde de Münih’e varmışlardı. “ ‘Berlin ve Hamburg’dan sonra Almanya’nın en büyük üçüncü kentidir. Bavyera eyaletinin en büyük şehri ve başkentidir. Almanya’nın manevi başkenti olarak da anılmaktadır.’ Sanırım gerçekten coğrafya bilgilerim taze.” diye aklından geçirerek kıkırdadı. Münih garında hem iki adam, hem de çocuklu kadın trenden inmişlerdi; çocuk, kıza en başta mızmız bir şey gibi gelmesine rağmen, sonlara doğru çocuğa baya alışmıştı; nitekim çocuk, kompartımandan ayrılırken yine şirin şirin gülümseyip el sallamıştı kıza.
“Bakalım yolculuğun geri kalanını tek başıma mı geçireceğim.” diye düşünürken kız, kompartımana sırtlarında kocaman kamp çantalarıyla genç bir çift bindi. Yorgun argın koltuklara çöktüler. “Sanırım yalnız geçirmeyeceğim; bakalım bunlar nece konuşacaklar?” diye aklından geçirdi kız.
“Hayatım matarayı uzatır mısın?” dedi kadın adama. “Sanırım yanlış duydum, Türkiye’den dört gün uzakta kalmış olmam sinirlerimi yıpratmış olmalı.” diye düşündü kız. Ama adamla kadın Türkçe konuşmaya devam ediyorlardı. Sonunda kız dayanamadı; “Türk müsünüz?” diye sordu. “Evet…” diye cevap verdi genç çift ve aralarında zevkli bir diyalog geçmeye başladı. Genç çift balaylarını geçirmek üzere ilginç bir tatil seçip Interrail ile Avrupa’yı gezmeye çıkmışlardı bir aylığına; ikisi de öğretmendi ve ekimde üniversiteleri açılmadan evvel, eylül ayında böyle bir tatil yapmanın gerçekten yorucu ama keyifli olduğunu söylüyorlardı. Interrail’de haftalık ya da aylık turlar seçiliyor, Avrupa’daki çeşitli ülkeleri kapsayan farklı bölgelerden biri ya da bir kaçı seçilebiliyor ve makul bir ücret karşılığı seçtiğiniz süre zarfında seçtiğiniz bölgelere istediğiniz trene binerek seyahat edebiliyorsunuz.
Konuşa konuşa beşinci gün Strasbourg’dan da geçip Paris’e doğru ilerlerken kız da kendi hikâyesini anlattı onlara. Konuşup görüş alışverişinde bulundular. Kıza hem haklı, hem haksız olduğunu anlatmaya çalıştılar. Böyle böyle, altıncı gün Paris garına vardılar ve kız, genç çiftle vedalaşarak telefonunu açtı. Ailesi o kadar çok mesaj atmıştı ki, kız, birkaç dakika boyunca mesajları silmekle uğraştı; sonunda mesajlardan kurtulup ailesine de bir “Paris’e vardım” mesajı atarak garın merdivenlerine doğru döndü ve arkadaşlarını görmeye çalıştı; biraz ilerde ona ilerlemekte olan arkadaşlarını görünce bir mutluluk doldu içine. Sevinç içinde birbirlerine sarıldılar ve beraber Sorbonne Üniversitesine yakın, makul fiyata sahip bir yurt aramaya koyuldular.
S. İpek Ortaer
05.10.2007
05.10.2007
Not: Orient Express adı altında 1883 – 1977 yılları arasında Paris - İstanbul tren seferini yapan Şark Ekspresi, şu anda yürürlükte bulunmamakla birlikte TCDD’nin hala İstanbul – Paris arasında sık olmasa da aktarmalı bir şekilde tren seferleri vardır. 1883 – 1977 tarihleri arasında pek çok kez isim ve güzergâh değiştirmiş olan trenin son güzergâhlarından birini kullandım öykümde. Bunun yanı sıra her sene eylül ayında Orient Express’i anma günleri adı altında Paris – İstanbul ve dönüşte de İstanbul – Venedik seferi yapılır. Oldukça pahalı olan bu seyahate dünyanın çeşitli yerlerinden gelen insanlar da baya ilgi gösterir.
Toplam Yorumlar 8
Yorumlar
| | Kesinlikle harika bir anlatım, ellerine sağlık SOS ![]() |
| Posted 05-10-2007 at 21:03 by Thunderpeak |
| | Okuduğun ve yorumladığın için teşekkürlerimi sunuyorum thunder ![]() |
| Posted 05-10-2007 at 21:22 by Sound_Of_Silence |
| | malım ya bende istanbul-paris arası hızlımetro yapılıo falan sandım eh eh ne malım |
| Posted 05-10-2007 at 21:26 by morportakal Updated 06-10-2007 at 22:26 by morportakal |
| | Vay bea... Yazıyı yazarken insanların hayalleriyle oynamışım haberim yok |
| Posted 05-10-2007 at 21:33 by Sound_Of_Silence |
| | güzel bir yol hikayesi olmuş..tebrik ederim ![]() |
| Posted 05-10-2007 at 21:39 by xwayz |
| | Teşekkür ederim ![]() |
| Posted 05-10-2007 at 21:47 by Sound_Of_Silence |
| | Güzel olmuş, soslu soslu ![]() |
| Posted 08-10-2007 at 12:22 by Darkmare |
| | Mesajını "Soslu soslu" kısmı hakkında yorum yapmayacağım ancak "güzel olmuş" bölümüne itafen teşekkür ederim ![]() |
| Posted 08-10-2007 at 23:44 by Sound_Of_Silence |
| |
Toplam Trackbacks 0
Trackbacks
Sound_Of_Silence ait Blog Başlıkları
- The COOK'tan Haberler... (05-07-2008)
- I love Humeyni - Yılmaz Özdil (13-06-2008)
- Fince Öğrenmek (05-06-2008)
- Sona 54 Kala (04-06-2008)
- Gökyüzünde yemek/Dinner in the sky (24-05-2008)














