Gençlik
Posted 12-10-2007 at 00:11 by Sound_Of_Silence
Ödev Konusu : Bugünden geriye dönüp çocukluk ve ilk gençliğinizi anlatan bir metin oluşturunuz.
1987 yılının güzel bir ekim gününde İstanbul da hayata gözlerimi açmışım. O günden bugüne yirmi sene geçmiş ve şimdi, şöyle bir dönüp geriye baktığımda bu yirmi seneye aslında pek çok şey sığdırdığımı görüyorum.
Dediğim gibi, yıl 87, ben doğmuşum; 87–95 arası ömrüm, parklarda bahçelerde ve bol bol da evde oynayarak geçmiş. Yeri gelmiş babam elimden tutmuş, okuma yazma bilmez halimle sinemalara götürmüş, günde 3–4 film seyretmişiz ara vermeksizin; sinema olmazsa bahçelere götürmüş, çiçekler toplamışız, denize taş atmışız Fenerbahçe parkından; ya da yeri gelmiş ben evde tek başıma Legolarımla saatlerce vakit geçirmişim, oturup sabahtan akşama yap-boz yapmışım, oynayıp durmuşum. Kısacası ailem, ben okula başlayana kadar “ol olabildiğin kadar özgür” kuralını uygulamış.
Derken yıl 95 olmuş, aylardan eylül, okula başlama vakti gelmiş, hatta belki bir sene de geçmiş; okulun ilk günü annem elimden tutmuş okula götürmüştü beni. Sekiz senemi oyunlar oynayarak, laylaylom geçiren ben, nasıl olduysa okul açılınca hiç üzülmemiştim. Okuma yazmayı öğrenir öğrenmez ilk şiir yazmaya başlamıştım nedense; şuanda şiir okumayı çok sevmekle beraber, şiir yazamam ve o zamanlar yazdığım şiirler arada bir elime geçince baya gülerim. Okulum aslında yürüme mesafesindeydi ancak malum yaşımız küçük, ilk 2,5 sene okula servisle gidip geldim. Sonrasında yanıma birkaç arkadaş da takarak Bahariye caddesinin sonundaki şirin okuluma yürüye yürüye gidip gelmeye başladım.
Ailemden bağımsız olarak ilk “uzak” yolcuğumu da orta birde Ankara – Kapadokya gezisine katılarak yaptım. Benim için gerçekten bir tecrübe olmuştu; sadece arkadaşlarım ve öğretmenler eşliğinde yaptığımız bu gezi gerçekten de bana güzel anılar bırakmış oldu.
Böylece gel zaman git zaman sekiz senemi bu okulda geçirdim. Belki devlet okulu olduğu için okulum bana yeteri kadar imkân sağlayamadı, ama yine de tamamen boş değildi; kitap okuma ve özellikle de şiir okuma alışkanlığımı oradaki öğretmenlerime borçluyum; tabii ki ilkokul birden beri bana kazandırdığı köklü arkadaşlıkları da unutmamak gerek.
Tabii ömrümü sadece okula gidip gelerek geçirmiyordum; pek çok hobi edinmiştim kendime. Müzik dinlemek ve müzik dinlerken kendimden geçmek en büyük zevkim; bir süre sonra içimdeki kıpırtılar bu zevkimi icraata dökmemi söyledi bana; böylece orta birde piyano çalmaya başladım; gittiğim kurstaki öğretmenler, konservatuara devam etmemi önerdi, ancak ben piyano çalmayı iş olarak düşünmediğimden reddettim; zaten liselere giriş sınavına hazırlanmak için dershaneye başlayınca, orta ikinin ortasında, piyano kursundan da ayrılmak zorunda kaldım. Yine de hala ilk defa resitale çıktığım zamanı unutamam. Bu bir buçuk sene zarfında üç defa resitale çıkmıştım; hepsi benim için heyecanlı geçmişti; fakat ilki en heyecanlısı ve belki de en “korkunç”uydu. Sıram gelmiş, sahneye çıkmıştım; seyircileri selamlamış yerime oturmuştum; İtalyan Kültür Merkezindeki klimalar ya bozuktu, ya kasıtlı çalıştırmıyorlardı ama cidden içersi çok sıcaktı ve kuyruklu piyanonun akordu bile bozulmuştu. Ben tam parçalarıma başladığım sırada piyanonun yanındaki perde kıpırdamaya başladı, arkasından ışıkçı çıktı, perdenin arkasındaki düğmelerle oynuyordu; seyirciler adamı oturdukları yerden göremiyordu ama adam benim dikkatimi dağıtacak kadar yanımdaydı ve bir anda konsantrasyonumu alt üst etmişti. Sonuç olarak çalacağım iki parçadan ilkini adam ve biraz da aşırı stres yüzünden karıştırınca, piyanoya el kol hareketleriyle okkalı bir küfür sallayıp {tabii küfrü içimden ettiğim için seyirciler duymuyordu ancak el kol hareketlerim her şeyi belli ediyordu} ikinci parçama geçmiştim.
Derken 2002 Haziranında liselere giriş sınavlarına girdim ve iyi bir puan alamadım. Puanım bazı Anadolu liselerine girmeye yetmesine rağmen okullar uzaklarda ve sıralamada altlarda kaldıkları için babamlar beni bir Fransız lisesine yazdırmaya karar verdiler. {Özel okullara giriş sınavım iyi geçmişti ve tercihlerim Robert dışında her yere tutuyordu. } O zamanlar, ileride arkeoloji ile ilgilenmek istediğim ve Almanlar da bu branşta iyi olduğu için Almanca okumak istiyordum; fakat o sıra Alman liselerinde çıkan intihar vakaları, okulların eve uzaklığı ve annemlerin çeşitli arkadaşlarının o liselerden mezun olup Alman disiplininden uzak durmamızı söylemeleri bir Fransız lisesine yöneltilmeme sebep oldu.
Böylece ilköğretim okulumla arasında sadece bir sokak ve iki bina bulunan, dışardan bakınca kasvetli duvarlara sahip fakat ana giriş kapısından bakıldığında büyüleyici bir bahçesi olan bu okula yazıldım ve böylece beş senelik işkence dönemim başladı.
Resmen farklı bir boyuta adım attım. “Oku oku bitmez; ömür biter, SJ bitmez!” sloganlarıyla karşıladı tam beş sene evvel beni Saint Joseph. İlk gün ana kapıdan “güzel bahçe”ye adım atar atmaz büyülenmiştim, bu harikulade bahçe karşısında. İnsan sanki okula değil, beş yıldızlı bir otele giriyordu. Öyle güzeldi bahçe ve giderek daha da güzelleşti.
Okulun içinden geçip arka, büyük bahçeye adım attım. İlk gün olduğu için, geçen sene mezun olanlar da gelmişti. Bahçe tıklım tıklımdı; tüm hazırlık öğrencilerinin velileri sülalece okul bahçesine doluşmuştu. Müdür, günün anlam ve önemini belirten konuşmasını Fransızca olarak yapmaya başladı; doğal olarak hiçbir şey anlamıyordum. Derken hazırlık öğrencilerinin hazırlık ve lise-1lerin bahçesi olan diğer bahçeye gitmeleri söylendi. Yavaş adımlarla, heyecanlı bir şekilde gösterilen yoldan öteki bahçeye geçtik. Tek tek isimlerimiz ve gitmemiz gereken sınıflar okundu. Sınıflara yerleştikten sonra önümdeki beş senelik yorucu maratona okulun “en pöti”(1)leri olarak adım atmış oldum.
Okulun ilk haftası bizi okul koridorlarında bir ders boyunca koşturmuş, o kapıdan girdirip öteki koridordan çıkartmış, sonunda sınıfa döndüğümüzdeyse elimize bir plan verip “Hangi katın neresinde, neler vardı” hepsini yazmamızı istemişlerdi. Kocaman gelen okulda ilk bi’ on gün kaybolduğumu ya da olacağımı sandığımı bilirim.
Hazırlıkta Fransızcadan oldukça zorlandım; sınıf arkadaşlarımın çoğu ya evvelden az çok bilerek gelmişlerdi ya da temelli bir İngilizceye sahip oldukları için zorlanmıyorlardı; fakat bendeniz de ne düzgün İngilizce vardı ne de Türkçe dışında bir dil. Sanırım bu devrede ilköğretimde devlet okulunda okumanın acı deneyimini yaşadım. Hiç karşılaşmadığım disiplin beni birden bezdirivermişti.
İlk senemin sonunda, hazırlıkta zorunlu ders olan Fransızcadan bütünlemeye kaldım. Hayatımda karneme hiç düşük not gelmemiş olan ben, Fransızca ile büyük bir açılış yapıp beş sene boyunca her yaz bütünleme sınavlarına kaldım.
Yine aynı şekilde, hazırlığın sonunda okulun bir tur şirketiyle anlaşmalı olarak düzenlediği üç haftalık Fransa/Saint-Malo gezisine katılarak, hayatımda ilk defa yurtdışına çıkma şansını elde ettim. Gerçekten de bu üç haftalık gezi, bana çok farklı tecrübeler yaşattı. Sanırım bu tecrübelerin en büyüğü salyangoz yemek ve inanılmaz boyuttaki gel-git hareketlerine tanık olmaktı.
Lise-1’e geçtiğimde hayatımda karşılaşıp karşılaşabileceğim en illet hocayla karşılaştım. Bana lise-1’i kâbus eden “sevgili” Fransızca hocamla. Tek suçum sınıfta sessiz olmaktı; bunun sayesinde Fransızca derslerinde fazlasıyla ezildim ve hatta ikinci döneme geçildiğinde sınıfta yok sayıldım. Sonuç olarak tabii yazın yine Fransızcadan bütünlemeye kaldım. Yine aynı sene dünyada gördüğüm en otoritesiz ve bir o kadar da iyi kalpli bir kadın olan matematik öğretmenimizle tanışma imkânına sahip oldum. Okulda kaldığı iki sene boyunca hep matematik dersime girdi ve tek ders işlediğimizi hatırlamıyorum. Nasılsa, beni pek severdi. Derslerinde halay mı çekilmedi; arkadaşlar pencerelere çıkıp onunla evlenemezse kendini aşağı atacağını mı söylemedi; dersin ortasında “hadi eyvallah” diyip sınıfın tamamı sınıftan çıkıp mı gitmedi; Müslüman yapılmaya mı çalışılmadı {“Hocam şimdi benim arkamdan tekrarlayın Eşedü…”} ; etraf kâğıt uçaklardan adım atılamayacak hale mi gelmedi; hiç kimse dersi dinlemeyip sadece benim ve bir arkadaşın defterinden toplucana kopya çekip quizlerden 100 mü almadı, kadına sürekli olarak "Hocam şatonuz var mı?", "Lor peynirini biliyor musunuz", "Kebap mebap şu bu yediniz mi?" gibi garip garip nice sorular mı sorulmadı, … Neler neler… Sene sonunda artık dersi kaynatmaktan sıkılmıştık; o derece ilginç bir sene geçirmiştim.
Derken lise-2’ye geçtim ve hayatımda gördüğüm en kraldan kralcı Fransızca hocası ile tanıştım. Senenin başında dersin ortasında bana dönüp {konu olarak göz kaş şekillerinin falan isimlerini öğreniyorduk..karga burun, hokka burun, yay kaş vs gibi} “ipek senin de dudakların pek güzelmiş” dediği ve ardından ona {tabir-i caizse} pas vermediğimi görüp beni dersten silmiş, tüm sene boyunca eksilere boğmuş ve senenin sonunda sözlüme on {10} puan daha vermeyi reddederek{alt tarafı 65 yapacaktı sözlü notumu} beni Fransızcadan bütünlemeye bırakmış bir hocadır.
Lise-3’te, yani okul hayatımın dördüncü senesindeyse ilk defa gerçekten öğrencilere değer veren, katı disiplinine rağmen dünyanın en tatlı insanı olan, her öğrenciyle tek tek ilgilenen dersler dışında arkadaşınız gibi olan bir Fransızca hocasıyla karşılaşabildim. Yani Mösyö Paul George’la ve böylece dördüncü senemde 53 ortalama ile geçtim Fransızcadan. Aynı sene, edebiyat derslerinde olan başarılarımı kompozisyon yarışmalarında göstermeye başladım ve okul dergisinde birkaç yazım yayınlandı.
Yine lise-3’te uzun uzadıya kendimi “Neden sayısal seçtim ki?” diye sorgulamaya başladım. Çünkü “Bilgisayar Mühendisliği” dışında bana uygun olabilecek herhangi bir bölüm göremiyordum ileriki hayatımda. Fakat bölüm değiştirmedim, zor olanı başardım ve sayısalcı olarak mezun olmaya hak hazandım.
Lise-3’teki çalışmalarımın meyvelerini Lise-4’te toplamaya başladım. Lise-3’te Fransızca dersinde, sınıfça, İstanbul’u tanıtım amaçlı hazırladığımız sergiyi Fransa’nın güneyindeki Clairemont Ferrant şehrinde sunmaya hak kazandık. Öğretmenimiz Sayın Paul George, bu geziye katılması için yirmi beş kişilik sınıftan sadece beş öğrenci seçti ve bu beş öğrenciden biri de bendim. Bu beni gerçekten gururlandırmıştı. Clairemont Ferrant’a yaptığımız bu dört günlük seyahat boyunca gerçekten çok eğlendim ve farklı bir deneyim yaşamış oldum. Kâh bienalde standımızda oturup gelen öğrenci ve insan gruplarıyla konuşup İstanbul’u tanıtmaya çalıştık; kâh, hazırlanan diğer stantları gezip inceledik, İstanbul üzerine yapılan başka projeleri irdeledik, projeleri yapanlarla konuşup, gerektiği yerler de yanlışlarını düzelttik. Şu yaşıma kadar, hayatımda yaşayıp yaşayabileceğim en ilginç tecrübeydi diyebilirim rahatlıkla.
Yine Lise-4’te dört sene boyunca aralıksız küfrettiğim ve nefret ettiğim okulu aslında “azıcıkta” olsa sevdiğimi hissettim. Dört sene boyunca “okulum” diye hitap etmediğim SJ’ye “okulum” demeye başlamıştım. Her ne kadar pek kafa dengi arkadaşım çıkmamış olsa da okuldaki hemen herkesi tanıdığımı ve iyi anlaştığımı gördüm. Sandığımdan fazla okulu sevdiğimi ve sevildiğimi gördüm. Her ne kadar mezuniyet gecemiz hayatımın en kötü günü olsa da bu sırf benim için geçerli olan bir şey değildi.
Haziran ayında, ben tam böyle iyimser duygularla okuldan mezun olmaya hazırlanırken; bir anda dört dersten birden bütünlemeye kaldığımı öğrendim. Üniversite sınavlarımdan ümitli olduğum için temmuz ayının başından itibaren ağustostaki sınavlarıma çalışmaya başladım. Bu çalışma süreci sırasında, temmuz ayının sonunda ÖSS de ilk tercihim olan İstanbul Üniversitesi Fransızca Mütercim Tercümanlık bölümünü kazandığımı öğrendim. Ağustostaki sınavlarımı da verdikten sonra üniversiteye girmemem için hiçbir neden yoktu; fakat gelin görün ki o dört dersin ikisinden kaldım; ancak ben sınavlarımın çok iyi geçtiğine emindim ve bir hiç uğruna ömr-ü hayatımda bir daha görmeyeceğim dersler için bir sene daha ÖSS gibi bir işkenceye katlanmak istemiyordum; kendime inancım sayesinde geçemediğim sınavlar için dava açtım; on – on beş günlük uzunca bir süreç sonunda davalar lehime sonuçlandı ve güç bela liseden çıkış belgemi alarak uzatmalı tarih olan 15Eylülde üniversiteye kaydımı yaptırdım.
“Eee peki senin hayatın hep okul muydu?” diye soracaksınız. İşin aslı, hiçte okul temelli bir hayatım olmadı; çok şükür bu konuda ailem de beni sıkmamıştır; belki bazı bazı yanlış yaptıklarını düşünseler de aslında benim psikolojim için en iyisini yapmış oldular. Bence hayat hiçbir zaman derslerden ibaret olmamalı; insan kendini geliştirecek başka hobiler de edinmeli hayatında. Yahut sosyal olmalı; mesela sosyal olmanın ilerde iş hayatında pek çok getirisi olacaktır, asosyal bir insan rahat iş bulamaz, bulsa bile yükselemez.
Peki, ben kendimi geliştirecek ne hobiler edindim, neler yaptım şu yirmi yılda? Sanırım kısaca bunlardan bahsedersem yeterli bilgilendirmeyi yapmış olurum.
Yine başa saralım kasetimizi;
1987 sonbaharının güzel bir ekim gününde doğmuşum ve burcumun da etkisiyle biraz kararsız, biraz sanata meyilli pek çok da titiz bir karaktere bürünmüşüm. Belirttiğim gibi sanatın her dalına meyilim var. Hiç birine tam adapte olamamış olmakla birlikte hepsine el atmışlığım var. Mesela fotoğraf çekmeye bayılırım, alayım elime makinemi, üçayağımı, atayım kendimi sahillere, doğanın kucağına düşeyim isterim. Hele bir de mevsimlerden sonbaharsa değmeyin keyfime. Öte yandan yazı yazmaya bayılırım. Şahane şeyler yazdığımı düşünmemekle birlikte depresyondayken ya da çok mutluyken kısacası herhangi bir duygu yoğunluğu içerisindeyken, düşüncelerimi kelimelere güzelce işlediğimi düşünüyorum.
Sinemaya gitmeyi ve bir sürü DVD yi eve doldurup sabahtan akşama kadar seyretmeyi de pek severim. Pek sinema kültürüm olmamakla birlikte, polisiye ve korku filmleri tercihimdir. Özellikle bu aralar Kore ve Çin sinemasına merak salmış durumdayım. Kim ki Duk, Chan Wook-Park ve Wong Kar-Wai favori yönetmenlerimdir. {Hala izlemediyseniz Chan-Wook Park'ın intikam üçlemesinin ikinci filmi "Old Boy"; Kim ki Duk'un "Boş ev" , “İlkbahar, yaz, sonbahar, kış ve ilkbahar” ve “Zaman” ; Wong Kar-Wai’nin de “2046” ve “Aşk Zamanı” filmlerini şiddetle tavsiye ederim. }
Müzikle aram çok iyidir. Müziksiz bir hayat düşünemiyorum. Hayatımın hemen her alanında müziğe ihtiyaç duyar, müzik olmaksızın iş yapamam. Özellikle resim çizerken müzik dinlemek acayip motive eder beni. Yabancı rock, metal ve klasik ağırlıklı türler dinlemekle beraber kulağıma hoş gelen her şeyi dinleyebilirim. Beğendiğim müzisyen ve gruplar için Scorpions, Opeth, Black Sabbath, Rammstein, Stratovarius, Therion, Yann Tiersen, Farid Farjad, Loreena McKennitt, Lake of Tears, Empyrium, Louise Attaque, Sentenced, Şebnem Ferah, Metallica ve benzerlerini örnek gösterebilirim. Piyano çalıyorum demiştim; boş zamanlarımda arkadaşlarımla toplanıp çeşitli müzikal aktiviteler yaparız; mesela beraber bir şeyler çalarız yahut konserlere gideriz; ayrıca gitara da el atmış vaziyetteyim. Kanun çalmak da güzel olurdu diye düşünmeden edemiyorum.
Yazı yazmanın dışında kitap okumaya da bayılırım. Zaten kanımca, iyi bir okur olmadan, iyi bir yazar da olunamaz. Özellikle polisiye kitaplar, dolayısıyla da Ahmet Ümit ve Agatha Christie favori yazarlarımdır. Öte yandan "Zaman Çarkı" serisi ile gönlüme taht kurmuş Robert Jordan da favorilerim arasına girmiş ve bana fantastik edebiyatı sevdirmiştir. Bunların yanı sıra Reşat Nuri Güntekin, Dostoyevski, Yakup Kadri gibi yazarlar da sevdiklerimdendir. Şiir de vazgeçilmezlerimdendir. Oturup yüksek sesle saatlerce şiir okuyabilirim. Özellikle Ümit Yaşar Oğuzcan, Nazım Hikmet Ran, Attila İlhan severek okuduğum şairlerdir.
Günün birinde paraşütle uçaktan atlamak da hayallerim arasında. Ama bunu henüz gerçekleştiremediğim için sanırım “çocukluk ve ilk gençlik hayallerim” başlığı altında toplayabiliriz.
Tarihi pek iyi bilmemekle beraber tarihi yerleri gezmek {ki Ege Bölgesini özellikle hatmetmiş durumdayım } yeni yerler keşfetmek kısacası gezip tozmak da en büyük eğlencelerimdendir. Ayrıca yüzmek, dalıp dalıp çıkmak, suyun içinden çıkmamak da yapmaktan hoşlandığım şeylerdir.
Abidik uğraşlarım vardır. Mesela gün geçtikçe sayıları artan bir kola kutusu kapağı ve rozet koleksiyonum vardır. Öte yandan taş ve bilumum kabuklu hayvanatların deniz kıyısına vurmuş cansız bedenlerini toplamak da ayrı zevktir benim için.
Biraz depresyonik bir kız olduğum söylenebilir. Mesela geceleri güzel bir müzik listesi hazırladıktan sonra odama kapanıp müzik eşliğinde pufuma oturup kolamı veya kırmızı şarabımı yudumlarken lava lambamı seyretmek bana feci huzur verir. { Ya da duruma göre beni hüzünlere de gark edebilir. }
Tabii arkadaşlarım, dostlarım ve belki de en önemlisi olan erkek arkadaşımla vakit geçirmek en kaçınılmaz zevklerimin başında gelir. Ancak şu sıralar bahsi geçen erkek arkadaşım askerde olduğu için kendimi sadece “dostlar” kısmıyla sınırlandırmış bulunmaktayımdır. Yeri gelmişken bahsedeyim; bu “ilk gençlik” yıllarında şöyle üç dört erkek arkadaşlık bir evre geçirmiş olmakla beraber şuanda gayet mutlu ve huzurluyumdur. Malum ilk gençlik yılları “delikanlı”ların kanları deli gibi kaynarken kızlar örgü örmez; bizim de içimiz kaynar, doğal reaksiyonlardır bunlar. Saygı duyarım duygularıma, bu konuyu da katlar köşeye kaldırırım izninizle ve kompozisyonumsu denememsi yazımın sonuna gelirim. Şuanda hayatımdaki hedeflerin hemen hemen yarısını gerçekleştirmiş bir insan olarak ilerde canı gönülden mütercim-tercümanlık işinin özellikle de “mütercim”lik kısmını yapmak istediğimi rahatlıkla söyleyebilirim. Bu karmaşanın içinde yazının sonuna kadar gelebildiyseniz ne âlâ; beni dinlediğiniz için teşekkürlerimi sunar, iyi günler dileyerek yazımı noktalarım.
Not: Şimdi “Tüm hayatını yazmışsın ama sen?” diyebilirsiniz. Fakat benim “ilk gençlik” yıllarım bence şimdi başlıyor. O yüzden tüm hayatıma genel bir bakış yapmış oldum.
- Gençlik -
1987 yılının güzel bir ekim gününde İstanbul da hayata gözlerimi açmışım. O günden bugüne yirmi sene geçmiş ve şimdi, şöyle bir dönüp geriye baktığımda bu yirmi seneye aslında pek çok şey sığdırdığımı görüyorum.
Dediğim gibi, yıl 87, ben doğmuşum; 87–95 arası ömrüm, parklarda bahçelerde ve bol bol da evde oynayarak geçmiş. Yeri gelmiş babam elimden tutmuş, okuma yazma bilmez halimle sinemalara götürmüş, günde 3–4 film seyretmişiz ara vermeksizin; sinema olmazsa bahçelere götürmüş, çiçekler toplamışız, denize taş atmışız Fenerbahçe parkından; ya da yeri gelmiş ben evde tek başıma Legolarımla saatlerce vakit geçirmişim, oturup sabahtan akşama yap-boz yapmışım, oynayıp durmuşum. Kısacası ailem, ben okula başlayana kadar “ol olabildiğin kadar özgür” kuralını uygulamış.
Derken yıl 95 olmuş, aylardan eylül, okula başlama vakti gelmiş, hatta belki bir sene de geçmiş; okulun ilk günü annem elimden tutmuş okula götürmüştü beni. Sekiz senemi oyunlar oynayarak, laylaylom geçiren ben, nasıl olduysa okul açılınca hiç üzülmemiştim. Okuma yazmayı öğrenir öğrenmez ilk şiir yazmaya başlamıştım nedense; şuanda şiir okumayı çok sevmekle beraber, şiir yazamam ve o zamanlar yazdığım şiirler arada bir elime geçince baya gülerim. Okulum aslında yürüme mesafesindeydi ancak malum yaşımız küçük, ilk 2,5 sene okula servisle gidip geldim. Sonrasında yanıma birkaç arkadaş da takarak Bahariye caddesinin sonundaki şirin okuluma yürüye yürüye gidip gelmeye başladım.
Ailemden bağımsız olarak ilk “uzak” yolcuğumu da orta birde Ankara – Kapadokya gezisine katılarak yaptım. Benim için gerçekten bir tecrübe olmuştu; sadece arkadaşlarım ve öğretmenler eşliğinde yaptığımız bu gezi gerçekten de bana güzel anılar bırakmış oldu.
Böylece gel zaman git zaman sekiz senemi bu okulda geçirdim. Belki devlet okulu olduğu için okulum bana yeteri kadar imkân sağlayamadı, ama yine de tamamen boş değildi; kitap okuma ve özellikle de şiir okuma alışkanlığımı oradaki öğretmenlerime borçluyum; tabii ki ilkokul birden beri bana kazandırdığı köklü arkadaşlıkları da unutmamak gerek.
Tabii ömrümü sadece okula gidip gelerek geçirmiyordum; pek çok hobi edinmiştim kendime. Müzik dinlemek ve müzik dinlerken kendimden geçmek en büyük zevkim; bir süre sonra içimdeki kıpırtılar bu zevkimi icraata dökmemi söyledi bana; böylece orta birde piyano çalmaya başladım; gittiğim kurstaki öğretmenler, konservatuara devam etmemi önerdi, ancak ben piyano çalmayı iş olarak düşünmediğimden reddettim; zaten liselere giriş sınavına hazırlanmak için dershaneye başlayınca, orta ikinin ortasında, piyano kursundan da ayrılmak zorunda kaldım. Yine de hala ilk defa resitale çıktığım zamanı unutamam. Bu bir buçuk sene zarfında üç defa resitale çıkmıştım; hepsi benim için heyecanlı geçmişti; fakat ilki en heyecanlısı ve belki de en “korkunç”uydu. Sıram gelmiş, sahneye çıkmıştım; seyircileri selamlamış yerime oturmuştum; İtalyan Kültür Merkezindeki klimalar ya bozuktu, ya kasıtlı çalıştırmıyorlardı ama cidden içersi çok sıcaktı ve kuyruklu piyanonun akordu bile bozulmuştu. Ben tam parçalarıma başladığım sırada piyanonun yanındaki perde kıpırdamaya başladı, arkasından ışıkçı çıktı, perdenin arkasındaki düğmelerle oynuyordu; seyirciler adamı oturdukları yerden göremiyordu ama adam benim dikkatimi dağıtacak kadar yanımdaydı ve bir anda konsantrasyonumu alt üst etmişti. Sonuç olarak çalacağım iki parçadan ilkini adam ve biraz da aşırı stres yüzünden karıştırınca, piyanoya el kol hareketleriyle okkalı bir küfür sallayıp {tabii küfrü içimden ettiğim için seyirciler duymuyordu ancak el kol hareketlerim her şeyi belli ediyordu} ikinci parçama geçmiştim.
Derken 2002 Haziranında liselere giriş sınavlarına girdim ve iyi bir puan alamadım. Puanım bazı Anadolu liselerine girmeye yetmesine rağmen okullar uzaklarda ve sıralamada altlarda kaldıkları için babamlar beni bir Fransız lisesine yazdırmaya karar verdiler. {Özel okullara giriş sınavım iyi geçmişti ve tercihlerim Robert dışında her yere tutuyordu. } O zamanlar, ileride arkeoloji ile ilgilenmek istediğim ve Almanlar da bu branşta iyi olduğu için Almanca okumak istiyordum; fakat o sıra Alman liselerinde çıkan intihar vakaları, okulların eve uzaklığı ve annemlerin çeşitli arkadaşlarının o liselerden mezun olup Alman disiplininden uzak durmamızı söylemeleri bir Fransız lisesine yöneltilmeme sebep oldu.
Böylece ilköğretim okulumla arasında sadece bir sokak ve iki bina bulunan, dışardan bakınca kasvetli duvarlara sahip fakat ana giriş kapısından bakıldığında büyüleyici bir bahçesi olan bu okula yazıldım ve böylece beş senelik işkence dönemim başladı.
Resmen farklı bir boyuta adım attım. “Oku oku bitmez; ömür biter, SJ bitmez!” sloganlarıyla karşıladı tam beş sene evvel beni Saint Joseph. İlk gün ana kapıdan “güzel bahçe”ye adım atar atmaz büyülenmiştim, bu harikulade bahçe karşısında. İnsan sanki okula değil, beş yıldızlı bir otele giriyordu. Öyle güzeldi bahçe ve giderek daha da güzelleşti.
Okulun içinden geçip arka, büyük bahçeye adım attım. İlk gün olduğu için, geçen sene mezun olanlar da gelmişti. Bahçe tıklım tıklımdı; tüm hazırlık öğrencilerinin velileri sülalece okul bahçesine doluşmuştu. Müdür, günün anlam ve önemini belirten konuşmasını Fransızca olarak yapmaya başladı; doğal olarak hiçbir şey anlamıyordum. Derken hazırlık öğrencilerinin hazırlık ve lise-1lerin bahçesi olan diğer bahçeye gitmeleri söylendi. Yavaş adımlarla, heyecanlı bir şekilde gösterilen yoldan öteki bahçeye geçtik. Tek tek isimlerimiz ve gitmemiz gereken sınıflar okundu. Sınıflara yerleştikten sonra önümdeki beş senelik yorucu maratona okulun “en pöti”(1)leri olarak adım atmış oldum.
Okulun ilk haftası bizi okul koridorlarında bir ders boyunca koşturmuş, o kapıdan girdirip öteki koridordan çıkartmış, sonunda sınıfa döndüğümüzdeyse elimize bir plan verip “Hangi katın neresinde, neler vardı” hepsini yazmamızı istemişlerdi. Kocaman gelen okulda ilk bi’ on gün kaybolduğumu ya da olacağımı sandığımı bilirim.
Hazırlıkta Fransızcadan oldukça zorlandım; sınıf arkadaşlarımın çoğu ya evvelden az çok bilerek gelmişlerdi ya da temelli bir İngilizceye sahip oldukları için zorlanmıyorlardı; fakat bendeniz de ne düzgün İngilizce vardı ne de Türkçe dışında bir dil. Sanırım bu devrede ilköğretimde devlet okulunda okumanın acı deneyimini yaşadım. Hiç karşılaşmadığım disiplin beni birden bezdirivermişti.
İlk senemin sonunda, hazırlıkta zorunlu ders olan Fransızcadan bütünlemeye kaldım. Hayatımda karneme hiç düşük not gelmemiş olan ben, Fransızca ile büyük bir açılış yapıp beş sene boyunca her yaz bütünleme sınavlarına kaldım.
Yine aynı şekilde, hazırlığın sonunda okulun bir tur şirketiyle anlaşmalı olarak düzenlediği üç haftalık Fransa/Saint-Malo gezisine katılarak, hayatımda ilk defa yurtdışına çıkma şansını elde ettim. Gerçekten de bu üç haftalık gezi, bana çok farklı tecrübeler yaşattı. Sanırım bu tecrübelerin en büyüğü salyangoz yemek ve inanılmaz boyuttaki gel-git hareketlerine tanık olmaktı.
Lise-1’e geçtiğimde hayatımda karşılaşıp karşılaşabileceğim en illet hocayla karşılaştım. Bana lise-1’i kâbus eden “sevgili” Fransızca hocamla. Tek suçum sınıfta sessiz olmaktı; bunun sayesinde Fransızca derslerinde fazlasıyla ezildim ve hatta ikinci döneme geçildiğinde sınıfta yok sayıldım. Sonuç olarak tabii yazın yine Fransızcadan bütünlemeye kaldım. Yine aynı sene dünyada gördüğüm en otoritesiz ve bir o kadar da iyi kalpli bir kadın olan matematik öğretmenimizle tanışma imkânına sahip oldum. Okulda kaldığı iki sene boyunca hep matematik dersime girdi ve tek ders işlediğimizi hatırlamıyorum. Nasılsa, beni pek severdi. Derslerinde halay mı çekilmedi; arkadaşlar pencerelere çıkıp onunla evlenemezse kendini aşağı atacağını mı söylemedi; dersin ortasında “hadi eyvallah” diyip sınıfın tamamı sınıftan çıkıp mı gitmedi; Müslüman yapılmaya mı çalışılmadı {“Hocam şimdi benim arkamdan tekrarlayın Eşedü…”} ; etraf kâğıt uçaklardan adım atılamayacak hale mi gelmedi; hiç kimse dersi dinlemeyip sadece benim ve bir arkadaşın defterinden toplucana kopya çekip quizlerden 100 mü almadı, kadına sürekli olarak "Hocam şatonuz var mı?", "Lor peynirini biliyor musunuz", "Kebap mebap şu bu yediniz mi?" gibi garip garip nice sorular mı sorulmadı, … Neler neler… Sene sonunda artık dersi kaynatmaktan sıkılmıştık; o derece ilginç bir sene geçirmiştim.
Derken lise-2’ye geçtim ve hayatımda gördüğüm en kraldan kralcı Fransızca hocası ile tanıştım. Senenin başında dersin ortasında bana dönüp {konu olarak göz kaş şekillerinin falan isimlerini öğreniyorduk..karga burun, hokka burun, yay kaş vs gibi} “ipek senin de dudakların pek güzelmiş” dediği ve ardından ona {tabir-i caizse} pas vermediğimi görüp beni dersten silmiş, tüm sene boyunca eksilere boğmuş ve senenin sonunda sözlüme on {10} puan daha vermeyi reddederek{alt tarafı 65 yapacaktı sözlü notumu} beni Fransızcadan bütünlemeye bırakmış bir hocadır.
Lise-3’te, yani okul hayatımın dördüncü senesindeyse ilk defa gerçekten öğrencilere değer veren, katı disiplinine rağmen dünyanın en tatlı insanı olan, her öğrenciyle tek tek ilgilenen dersler dışında arkadaşınız gibi olan bir Fransızca hocasıyla karşılaşabildim. Yani Mösyö Paul George’la ve böylece dördüncü senemde 53 ortalama ile geçtim Fransızcadan. Aynı sene, edebiyat derslerinde olan başarılarımı kompozisyon yarışmalarında göstermeye başladım ve okul dergisinde birkaç yazım yayınlandı.
Yine lise-3’te uzun uzadıya kendimi “Neden sayısal seçtim ki?” diye sorgulamaya başladım. Çünkü “Bilgisayar Mühendisliği” dışında bana uygun olabilecek herhangi bir bölüm göremiyordum ileriki hayatımda. Fakat bölüm değiştirmedim, zor olanı başardım ve sayısalcı olarak mezun olmaya hak hazandım.
Lise-3’teki çalışmalarımın meyvelerini Lise-4’te toplamaya başladım. Lise-3’te Fransızca dersinde, sınıfça, İstanbul’u tanıtım amaçlı hazırladığımız sergiyi Fransa’nın güneyindeki Clairemont Ferrant şehrinde sunmaya hak kazandık. Öğretmenimiz Sayın Paul George, bu geziye katılması için yirmi beş kişilik sınıftan sadece beş öğrenci seçti ve bu beş öğrenciden biri de bendim. Bu beni gerçekten gururlandırmıştı. Clairemont Ferrant’a yaptığımız bu dört günlük seyahat boyunca gerçekten çok eğlendim ve farklı bir deneyim yaşamış oldum. Kâh bienalde standımızda oturup gelen öğrenci ve insan gruplarıyla konuşup İstanbul’u tanıtmaya çalıştık; kâh, hazırlanan diğer stantları gezip inceledik, İstanbul üzerine yapılan başka projeleri irdeledik, projeleri yapanlarla konuşup, gerektiği yerler de yanlışlarını düzelttik. Şu yaşıma kadar, hayatımda yaşayıp yaşayabileceğim en ilginç tecrübeydi diyebilirim rahatlıkla.
Yine Lise-4’te dört sene boyunca aralıksız küfrettiğim ve nefret ettiğim okulu aslında “azıcıkta” olsa sevdiğimi hissettim. Dört sene boyunca “okulum” diye hitap etmediğim SJ’ye “okulum” demeye başlamıştım. Her ne kadar pek kafa dengi arkadaşım çıkmamış olsa da okuldaki hemen herkesi tanıdığımı ve iyi anlaştığımı gördüm. Sandığımdan fazla okulu sevdiğimi ve sevildiğimi gördüm. Her ne kadar mezuniyet gecemiz hayatımın en kötü günü olsa da bu sırf benim için geçerli olan bir şey değildi.
Haziran ayında, ben tam böyle iyimser duygularla okuldan mezun olmaya hazırlanırken; bir anda dört dersten birden bütünlemeye kaldığımı öğrendim. Üniversite sınavlarımdan ümitli olduğum için temmuz ayının başından itibaren ağustostaki sınavlarıma çalışmaya başladım. Bu çalışma süreci sırasında, temmuz ayının sonunda ÖSS de ilk tercihim olan İstanbul Üniversitesi Fransızca Mütercim Tercümanlık bölümünü kazandığımı öğrendim. Ağustostaki sınavlarımı da verdikten sonra üniversiteye girmemem için hiçbir neden yoktu; fakat gelin görün ki o dört dersin ikisinden kaldım; ancak ben sınavlarımın çok iyi geçtiğine emindim ve bir hiç uğruna ömr-ü hayatımda bir daha görmeyeceğim dersler için bir sene daha ÖSS gibi bir işkenceye katlanmak istemiyordum; kendime inancım sayesinde geçemediğim sınavlar için dava açtım; on – on beş günlük uzunca bir süreç sonunda davalar lehime sonuçlandı ve güç bela liseden çıkış belgemi alarak uzatmalı tarih olan 15Eylülde üniversiteye kaydımı yaptırdım.
“Eee peki senin hayatın hep okul muydu?” diye soracaksınız. İşin aslı, hiçte okul temelli bir hayatım olmadı; çok şükür bu konuda ailem de beni sıkmamıştır; belki bazı bazı yanlış yaptıklarını düşünseler de aslında benim psikolojim için en iyisini yapmış oldular. Bence hayat hiçbir zaman derslerden ibaret olmamalı; insan kendini geliştirecek başka hobiler de edinmeli hayatında. Yahut sosyal olmalı; mesela sosyal olmanın ilerde iş hayatında pek çok getirisi olacaktır, asosyal bir insan rahat iş bulamaz, bulsa bile yükselemez.
Peki, ben kendimi geliştirecek ne hobiler edindim, neler yaptım şu yirmi yılda? Sanırım kısaca bunlardan bahsedersem yeterli bilgilendirmeyi yapmış olurum.
Yine başa saralım kasetimizi;
1987 sonbaharının güzel bir ekim gününde doğmuşum ve burcumun da etkisiyle biraz kararsız, biraz sanata meyilli pek çok da titiz bir karaktere bürünmüşüm. Belirttiğim gibi sanatın her dalına meyilim var. Hiç birine tam adapte olamamış olmakla birlikte hepsine el atmışlığım var. Mesela fotoğraf çekmeye bayılırım, alayım elime makinemi, üçayağımı, atayım kendimi sahillere, doğanın kucağına düşeyim isterim. Hele bir de mevsimlerden sonbaharsa değmeyin keyfime. Öte yandan yazı yazmaya bayılırım. Şahane şeyler yazdığımı düşünmemekle birlikte depresyondayken ya da çok mutluyken kısacası herhangi bir duygu yoğunluğu içerisindeyken, düşüncelerimi kelimelere güzelce işlediğimi düşünüyorum.
Sinemaya gitmeyi ve bir sürü DVD yi eve doldurup sabahtan akşama kadar seyretmeyi de pek severim. Pek sinema kültürüm olmamakla birlikte, polisiye ve korku filmleri tercihimdir. Özellikle bu aralar Kore ve Çin sinemasına merak salmış durumdayım. Kim ki Duk, Chan Wook-Park ve Wong Kar-Wai favori yönetmenlerimdir. {Hala izlemediyseniz Chan-Wook Park'ın intikam üçlemesinin ikinci filmi "Old Boy"; Kim ki Duk'un "Boş ev" , “İlkbahar, yaz, sonbahar, kış ve ilkbahar” ve “Zaman” ; Wong Kar-Wai’nin de “2046” ve “Aşk Zamanı” filmlerini şiddetle tavsiye ederim. }
Müzikle aram çok iyidir. Müziksiz bir hayat düşünemiyorum. Hayatımın hemen her alanında müziğe ihtiyaç duyar, müzik olmaksızın iş yapamam. Özellikle resim çizerken müzik dinlemek acayip motive eder beni. Yabancı rock, metal ve klasik ağırlıklı türler dinlemekle beraber kulağıma hoş gelen her şeyi dinleyebilirim. Beğendiğim müzisyen ve gruplar için Scorpions, Opeth, Black Sabbath, Rammstein, Stratovarius, Therion, Yann Tiersen, Farid Farjad, Loreena McKennitt, Lake of Tears, Empyrium, Louise Attaque, Sentenced, Şebnem Ferah, Metallica ve benzerlerini örnek gösterebilirim. Piyano çalıyorum demiştim; boş zamanlarımda arkadaşlarımla toplanıp çeşitli müzikal aktiviteler yaparız; mesela beraber bir şeyler çalarız yahut konserlere gideriz; ayrıca gitara da el atmış vaziyetteyim. Kanun çalmak da güzel olurdu diye düşünmeden edemiyorum.
Yazı yazmanın dışında kitap okumaya da bayılırım. Zaten kanımca, iyi bir okur olmadan, iyi bir yazar da olunamaz. Özellikle polisiye kitaplar, dolayısıyla da Ahmet Ümit ve Agatha Christie favori yazarlarımdır. Öte yandan "Zaman Çarkı" serisi ile gönlüme taht kurmuş Robert Jordan da favorilerim arasına girmiş ve bana fantastik edebiyatı sevdirmiştir. Bunların yanı sıra Reşat Nuri Güntekin, Dostoyevski, Yakup Kadri gibi yazarlar da sevdiklerimdendir. Şiir de vazgeçilmezlerimdendir. Oturup yüksek sesle saatlerce şiir okuyabilirim. Özellikle Ümit Yaşar Oğuzcan, Nazım Hikmet Ran, Attila İlhan severek okuduğum şairlerdir.
Günün birinde paraşütle uçaktan atlamak da hayallerim arasında. Ama bunu henüz gerçekleştiremediğim için sanırım “çocukluk ve ilk gençlik hayallerim” başlığı altında toplayabiliriz.
Tarihi pek iyi bilmemekle beraber tarihi yerleri gezmek {ki Ege Bölgesini özellikle hatmetmiş durumdayım } yeni yerler keşfetmek kısacası gezip tozmak da en büyük eğlencelerimdendir. Ayrıca yüzmek, dalıp dalıp çıkmak, suyun içinden çıkmamak da yapmaktan hoşlandığım şeylerdir.
Abidik uğraşlarım vardır. Mesela gün geçtikçe sayıları artan bir kola kutusu kapağı ve rozet koleksiyonum vardır. Öte yandan taş ve bilumum kabuklu hayvanatların deniz kıyısına vurmuş cansız bedenlerini toplamak da ayrı zevktir benim için.
Biraz depresyonik bir kız olduğum söylenebilir. Mesela geceleri güzel bir müzik listesi hazırladıktan sonra odama kapanıp müzik eşliğinde pufuma oturup kolamı veya kırmızı şarabımı yudumlarken lava lambamı seyretmek bana feci huzur verir. { Ya da duruma göre beni hüzünlere de gark edebilir. }
Tabii arkadaşlarım, dostlarım ve belki de en önemlisi olan erkek arkadaşımla vakit geçirmek en kaçınılmaz zevklerimin başında gelir. Ancak şu sıralar bahsi geçen erkek arkadaşım askerde olduğu için kendimi sadece “dostlar” kısmıyla sınırlandırmış bulunmaktayımdır. Yeri gelmişken bahsedeyim; bu “ilk gençlik” yıllarında şöyle üç dört erkek arkadaşlık bir evre geçirmiş olmakla beraber şuanda gayet mutlu ve huzurluyumdur. Malum ilk gençlik yılları “delikanlı”ların kanları deli gibi kaynarken kızlar örgü örmez; bizim de içimiz kaynar, doğal reaksiyonlardır bunlar. Saygı duyarım duygularıma, bu konuyu da katlar köşeye kaldırırım izninizle ve kompozisyonumsu denememsi yazımın sonuna gelirim. Şuanda hayatımdaki hedeflerin hemen hemen yarısını gerçekleştirmiş bir insan olarak ilerde canı gönülden mütercim-tercümanlık işinin özellikle de “mütercim”lik kısmını yapmak istediğimi rahatlıkla söyleyebilirim. Bu karmaşanın içinde yazının sonuna kadar gelebildiyseniz ne âlâ; beni dinlediğiniz için teşekkürlerimi sunar, iyi günler dileyerek yazımı noktalarım.
S. İpek Ortaer
05.10.2007
05.10.2007
Not: Şimdi “Tüm hayatını yazmışsın ama sen?” diyebilirsiniz. Fakat benim “ilk gençlik” yıllarım bence şimdi başlıyor. O yüzden tüm hayatıma genel bir bakış yapmış oldum.
Toplam Yorumlar 6
Yorumlar
| | Asıl bomba bundan sonra başlıyor sos. Ama yinede iyi özetlemişsin, ben hatırlamıyorum bile Bugün evde geyiğin döndü ![]() Family guy seyrederken, lan kymo dedim bu ailede ki kız çocuğu sos a benzemiyomu. "He lan" dedi önündeki süs biberi, pul biberi, isot, jalapeno, karabiber, kırmızı biber ve bilimum biberli acılı çorba benzeri suyu içmeye devam etti. |
| Posted 12-10-2007 at 01:41 by Darkmare |
| | ehuehue hiç takip etmedim ya o diziyi; bi takibe alayım bakalım nerem benziyormuş +"iyi özetlemişsin" kısmına itafen; teşekkürler ![]() |
| Posted 12-10-2007 at 01:45 by Sound_Of_Silence |
| | Güzel bir anlatım daha, çok yaşa Sos çok yaşa (SOS yalakalığı sezinledim kendimde |
| Posted 12-10-2007 at 10:11 by Thunderpeak |
| | fanklüp mü kursam napsam |
| Posted 12-10-2007 at 14:18 by Sound_Of_Silence |
| | bunu bir defada mı yazdın? :D nasıl yazdın? niye yazdın :P |
| Posted 12-10-2007 at 23:15 by krankedame |
| | Evet bir defada yazdım. Oturdum böyle bilgisayarın başına 1 - 1,5 saate yazdım sanırım. Yazmamın asıl sebebi ödev olmasıydı. Zaten yazının başında da belirttim ödev konusu olarak. Fena bir yazı olmadığını düşününce de sizlerle paylaştım. |
| Posted 12-10-2007 at 23:24 by Sound_Of_Silence |
| |
Toplam Trackbacks 0
Trackbacks
Sound_Of_Silence ait Blog Başlıkları
- Voodoo Medicine (22-07-2008)
- The COOK'tan Haberler... (05-07-2008)
- I love Humeyni - Yılmaz Özdil (13-06-2008)
- Fince Öğrenmek (05-06-2008)
- Sona 54 Kala (04-06-2008)













(SOS yalakalığı sezinledim kendimde