2050'ye Mektuplar

“Saat bir de meydan da… Sakın beni ekeyim deme.”
“Yine heykelin önünde buluşacağız değil mi?”
“ Elbette ya, başka neresi olabilir ki…”
Ah… Bir de ağır aksak hala işleyen tramvay var, yılan gibi kıvrılıp giden İstiklal’in ortasında. Taksim’in eski kalabalığı, canlılığı yok benim gözümde. Yaşlandığımdan değil, İstanbul’un nüfusunun azalmasından gelen bir şey bu. Ben de tahmin edemezdim gençliğimde, inanılmaz bir hızla yapılaşan bu şehrin bir gün durulacağına. Belki bilmiyorsunuzdur; kısaca bahsedeyim, son birkaç yıldır uygulanan bir şey bu: İstanbul’a paralı giriş. Elbette İstanbul’da oturanların ayrıcalıkları var bu konuda fakat bu uygulama şehrin dışardan göç almasını yeterince engelliyor. Çalışmaya gelenler de özel bir izinle geliyorlar zaten. İstiklal de çok değişti. Birçok yeni mekân açıldı. Her bina restore edildi ve hepsi kullanılır durumda. Gençliğimde döşenen koca koca plaka taşların yerini, eski Arnavut kaldırımı şeklinde küçük taşlar aldı. Cadde sağlı sollu ağaçlandırıldı. Ara ara yerlere banklar konuldu. Yine eskiden olduğu gibi her köşe başında kendi halinde çalan bir grup genç sanatçı adayı var. Hepsine saygım sonsuz; durup dinlemek büyük zevk benim için.
Saat öğlene gelirken, bir kafeye girip bir şeyler atıştırıyorum. Sonra yavaş adımlarla tünele doğru iniyorum. Tünel de eskisine göre değişti… Gençliğimde yeşil olan fayanslarının yerini deniz mavisi fayanslar aldı…
Çok geçmeden kendimi Karaköy de, vapur iskelesinde buluyorum. Kadıköy vapuruna atıyorum kendimi güç bela… Hep yaptığım gibi ( Belki de her İstanbullunun yaptığı gibi) soğuğa aldırmaksızın dışarıda oturuyorum. Denizin kokusunu içime çekiyorum. Eskisi gibi öyle pet şişeler, denizanaları, çöpler görmek zorunda değil insan. Deniz bir güzelleşti, bir temizlendi ki sormayın. Eskiden vapur yolcuğu sırasında uzaklarda zıplayıp hoplayan bir iki yunus gördük mü birbirimizi dürter, hayretler içinde bakardık. Sonra gider herkese bu mutlu haberi söylerdik çünkü bu kırk yılın başı olan bir şeydi. Ama artık öyle değil. Yunus görmek alelade bile oldu diyebiliriz.
Vapurun arkasına gidip köpük köpük olan mavi suları ve vapurların daimi koruyucuları olan martıları seyrediyorum. Her şey çok hoş… Önce galata kulesi kalıyor arkada, derken Topkapı, Sultan Ahmet ve Ayasofya’nın olduğu burnu arkamızda bırakıyoruz. Sağıma baktığımda ileri de Kız Kulesini görüyorum. Derken ben yine hayallere dalıyorum, çok geçmeden her zamanki ihtişamıyla Haydarpaşa garı beliriyor sağ tarafımda. “Az mı fotoğrafını çektim bu koca binanın.” diye geçiriyorum içimden. Her zaman inanılmaz güzel ve büyüleyici gelmiştir bana.
Bir, iki dakika sonra Kadıköy de iskeleye yanaşıyoruz. İnsanlarımız bile değişmiş gerçekten. Eskisi gibi vapurlardan atlayanlar yok, herkes tahtaların uzatılmasını bekliyor usulca.
Kadıköy Meydanı da eski meydan değil. Şimdiki hali çok daha düzenli… Haldun Taner sahnesi yenilenmiş, O eski, yıkılacak gibi olan bina, dibindeki çiçekçilerle beraber tarih olmuş. Yerini eski zamanlardaki binalara benzeyen bir tiyatro salonu almış. Soldaki otobüs durakları kaldırıldı; yerini yemyeşil bir park aldı. Minibüslerden bahsetmiyorum bile onlar kaldırılalı çok oldu… Sağ tarafa, Beşiktaş iskelesinin biraz ilerisine, yine çocukluğumdaki gibi (hatta daha büyük bir şekilde) hayvan dükkânları yerleştirildi. Çocukluğumda az gitmemiştim o dükkânlara babamla beraber. Birçok hayvanı belki de ilk defa orada görmüş, tanımıştım.
Dükkânların ilerisinden yürümeye devam ediyorum. Mevsimlerden ilkbahar, çiçekler açmış, her taraf yemyeşil, ısıtan bir güneş var havada… Eskiden de yeşil gelirdi Kadıköy bana; ama şimdi daha da bir yeşil, her taraftan çocuk sesleri geliyor. Ağır adımlarla Moda’ya doğru çıkarken ben, yanımdan tramvay geçiyor.
Çocukluğum, gençliliğim, hayata atıldığım ilk günler… Hep Kadıköy de geçti. Tek hayalim Moda da bir eve sahip olmaktı. Gün geldi o da oldu ama hayat şartları beni İstanbul’un karşı yakasında yaşamaya itti. Yine de böyle çıkıp gezmek, anıları hatırlamak ve güzelleşen şeylerin farkına varmak insanın hoşuna gidiyor.
Moda burnundan yukarı kıvrılıp, sokaklar arasında zikzak çizerek varıyorum Bahariye caddesine. İlköğretim okulum, sekiz yılımı geçirdiğim okul tüm şirinliğiyle köşe başında duruyor. O da değişmiş. Bahçesi genişlemiş, yeşermiş. Karşısındaki havuz da yıkılıp yerine çok daha güzel, göze de hitap eden bir havuz yapıldı. Yolun biraz daha aşağısına bakınca beş senemi geçirdiğim lisemin duvarlarını görüyorum. Eski taş duvarlar… Sonra üniversite hayatıma kadar tüm öğrenim basamaklarında bıkmadan, sıkılmadan yürüdüğüm Bahariye Caddesinden aşağı doğru inmeye başlıyorum. Çanlarını çalarak tramvay geliyor karşıdan. Caddenin de üzerine bir yeşillik, bir bereket gelmiş.
Boğaya kadar hayal âleminde yürüyormuşçasına iniyorum. Sağıma baktığımda tramvay yolunun ayrılıp Yoğurtçu parkı tarafına doğru devam ettiğini görüyorum. Zaten oradan da kıvrılıp Söğütlüçeşme tarafına gidiyor. Eskiden iki tarafına pazar kurulan caddenin bir tarafı artık tramvayların durak yeri. Tıpkı çok eskilerde olduğu gibi… Karşı tarafına(Kurbağalı dere tarafına) da çay bahçeleri yapıldı. Dere çocukluğumdaki gibi pis değil, içindeki balıkları görebiliyoruz. Pazar da tamamen ortadan kalktı diye düşünmeyin sakın. Geri kalan yerler pazar alanı olarak düzenlendi. Her pazarcının yeri belli… Pazarın kurulacağı gün gelip yerlerini alıyorlar. Az gezmiyordum pazarı gençliğimde. Mağazalarda bulamadığım şeyleri bulduğumu bilirim. Bir dönem kaldırılması için çok ısrar edilmiş olsa da, artık kaldırılsın diyen taraf da kaldırılmasın diyen taraf da halinden memnun. Bir de eskiden minibüs caddesi dediğimiz caddeye tramvay yaptılar; ta Pendik’e kadar gidiyor. İnanılmaz kullanışlı oldu; minibüsler kaldırıldı. Aslında bu benim çocukluğumdan beri olan bir proje ancak yeni uygulamaya konuldu.
Boğadan bir taksiye atlayıp Üsküdar’a iniyorum. Hala içime daral basacağından korktuğum için kullanmadığım, Avrupa ve Asya yakalarını birbirine bağlayan yeraltı treni Üsküdar Meydanında karşıma çıkıveriyor. Ben her zamanki gibi vapuru tercih ediyorum Beşiktaş’a geçmek için.
Vapurda bol bol, İstanbul’un üzerinde batan güneş ve onun yaptığı renk cümbüşünü fotoğrafladım. Beşiktaş’a vardığımda hava kararmak üzereydi. Ağır adımlarla tramvaya doğru yürüdüm. Artık eskisi gibi sıkışıklık derdi yok; raylı sistem teknolojisi tüm İstanbul’a donatıldı. Hem ucuz, hem rahat, hem de hızlı ve güvenli. Yine Taksim meydanına vardım. Taksim’in eski tadı kalmadı demiştim ama bakmayın, ben artık tadını çıkartamadığım için kıskanıyorum galiba. Beni evime götürecek olan yeraltı treni istasyonuna doğru yürürken cıvıl cıvıl ışıklarla süslü İstiklal Caddesini son bir defa süzüyorum. Kulağımda arkadaşlarımın sesleri yankılanıyor. Göz bebeklerimin kenarına bir çift damla oturup kalıyor. Anılarım bir bir gözlerimin önünden geçiyor; gençliğimde hakkında ne düşüneceğimi bilmediğim İstanbul’u ne kadar çok sevdiğimi düşünüyorum, bana verdiklerini düşünüyorum, aldıklarını düşünüyorum. Şimdiki halini düşünüyorum, gençliğimdeki halini düşünüyorum. İstanbul hep İstanbul fakat şimdi daha bir huzurlu sanki…
S. İpek Ortaer
11-02-2006

Toplam Yorumlar 2
Yorumlar
| | İstanbul'un ileride nasıl böyle sakin bir semt olacağını hayal etmek cidden zor birşeydir herkes için.İstanbul'da huzurlu hissetmek de zordur.Fakat gayet net bir biçimde gözümde canlandırabildim bu yazıda.Keşke böyle olsa da kurtulsak diyemeyeceğim çünkü 60lık 70lik nine halimizle ancak anılarımızı yad ettiğimiz bir şehir olarak kalacak...Eline sağlık ![]() |
| Posted 07-09-2007 at 00:14 by deathrider |
| | 60-70 yaşınıza(mıza da demem gerek ama ben ölümsüzüm, neyse) geldiğinizde herkesi 40-50 yıl yaşatacak kadar ilerlemiş olacak tıb. Dolayısıyla herşeyin tadını her yaşgrubu gibi rahatça çıkartma imkanınız olacak ![]() Yazı özlemi duyulan pekçok şeye hitap edilmiş gibi duruyor. Açıkçası ben İstanbulda çok fazla bulunmadım.Çilesini yaşamadım. Ama yaşayanların elbette istediklerinin bunlara yakın şeyler olduğunu tahmin ediyorum. Eline sağlık 2050ye geldiğimizde bu yazını hatırlayacağım. |
| Posted 02-10-2007 at 02:43 by Thunderpeak |
| |
Toplam Trackbacks 0
Trackbacks
Sound_Of_Silence ait Blog Başlıkları
- I love Humeyni - Yılmaz Özdil (13-06-2008)
- Fince Öğrenmek (05-06-2008)
- Sona 54 Kala (04-06-2008)
- Gökyüzünde yemek/Dinner in the sky (24-05-2008)
- Sanal müze (17-05-2008)













2050ye geldiğimizde bu yazını hatırlayacağım.