description
“ÇILGIN”MI DESEM BU İNSANLARA
Posted 17-08-2007 at 17:16 by sea60
"Ne olur, babana bir şeyler söylesene," diyor annem, "sokaklarda baston kullanmayı da, koluma girmeyi de reddediyor!”
"Pöh!" diyor babam, yüzünü ekşiterek, aşağılar bir tonla, "niye onun koluna girecekmişim, yaşlılar gibi?"
Sokakta karşıya geçerken babam, parkinsondan dolayı titreyen eliyle kolumdan kavrayıp beni duruma göre ya sağına ya da soluna, trafiğin akmadığı yana doğru çekip araçlardan korumaya çalışıyor – çocukluğumdan beri yaptığı üzere.
Boru değil –bu yıl 90. doğum gününü kutlayacağız– kendisi 1917’li. 85’inden sonra bilgisayar kullanmasını öğrendi. Önce birinden özel ders aldı; fakat bir baktım, babam, bilgisayarı kapalı, sadece el kitabını okuyor, kırmızı kalemle önemli yerlerin altını çiziyor... "Babacığım, bu aleti kullanmadan öğrenemezsin!" İmleci doğru yere isabet ettirip fareyi tıklamak onu zorlasa da, babam yazılarını artık bilgisayarında yazıyor; her gün internet üzerinden haberleri takip ediyor, ilgilendiği konuları araştırıyor –ve kendisiyle “e-mail”leşiyoruz!
Şu sıralar, cep telefonundan mesaj almayı ve göndermeyi öğrenmeye çalışıyor. Ona bir-iki kez, mesajlaşmanın şart olmadığını, telefon açmanın daha pratik olduğunu anlatmaya çalıştıysam da para etmedi. Babam, mesajlaşmayı illa öğrenecek ve uygulayacak! Çok zorlanıyor, çünkü tuşlar ufak, parmakları titriyor, artı cep telefonları sizden atiklik bekliyorlar. Bir sonraki tuşa sıra gelinceye kadar, otomatik tuş kilidi devreye giriyor. (Neyse, onun ayarını hallettik). “Çağa ayak uydur,” günümüze kıyasla, sanırım eskide uyulması daha kolay bir öğüttü.
Annem ısrarla devam ediyor: “Dahası, kulaklık da takmıyor! Çıldırtacak beni!"
İçimden gülüyorum: İlâhi anneciğim... Sen de babamdan geri kalıyor musun ki –yok, Irak savaşını protesto; yok, muhtelif yerlerdeki Cumhuriyet mitinglerine yetişmeler, pankart hazırlamalar, Ankara’nın göbeğinde her öğlen bildiri dağıtmalar– birbirinizi gaza getire getire militan, has birer “çılgın Türk” oldunuz vesselam.
Annemle babam yalnızken asla suskun değildirler; her zaman konuşacakları konuları vardır. Onların dostluğunu daim kılan, sanırım “birlikte öğrenme” tutkuları. Bulaşık yıkayan annemse, babam mutlaka mutfağa gelir ve ona gazeteden yüksek sesle bir şeyler okur. En sevdikleri meşgale, birlikte kitap okumak. (Bu beni hep şaşırtmıştır, çünkü şahsen o şekilde asla kitap okuyamam, metnin içine giremem.) Gözümün önüne geliyorlar şimdi, Ankara’daki salonda, kanepede yan yana. Biri yüksek sesle kitap okuyor, diğeri dinliyor. "Sacid’im, gözün yorulduysa ver, ben devam edeyim". Son zamanlarda da giderek: "Frengiz, daha yüksek sesle oku, duyamıyorum." Hemen arkasından da: "Kulağıma bağırmasana, beni sağır mı sandın?" Bu sayede yıllar boyu ne kitaplar devirdiler - onların hızına ulaşamadığım için kendimden utanıyorum bazen.
Yılların ahbaplığıyla artık aileden biri haline gelmiş olan, annemlerin su tesisatçısı, geçenlerde bir tamirat işi için geldiğinde, bir ara "Gülayşe hanım, ne olacak bu annenizin, babanızın hali?" diye sormuştu. "Ne gibi?" dedim. "Yani hep oku, hep oku... Artık bu yaşa gelmişler, öğreneceklerini öğrenmişler, kendilerini hâlâ yoruyorlar –bu saatten sonra okuduklarının kime ne faydası var?"
Bir anda, söylediğinin bir yandan (kendi içindeki) mantıklılığı, diğer yandan (genel bakıldığında) mantığı karşısında bocalamış, ne yanıt vereceğimi bilememiştim. Öyle zor ki... Ona nasıl anlatabilirdim, okumanın, yeni bir şeyler öğrenmenin bir angarya değil, bir zevk, bir tutku olduğunu? Aslında her insanın içinde doğal bir merak olduğunu, ama zaman içinde eğitimle köreltildiğini?
”Sacit! Sokağa mı çıkıyorsun? Bak, yine bastonsuzsun!”
Ne yalan söyleyeyim – onlarla iftihar ediyorum. Olmayı kabullendiğimizin ötesinde belki de bir yaşımız yoktur...
Tek, zaman zaman nedense içimde garip bir burukluk duyuyorum; kafama sorular üşüşüveriyor... Bu “çılgın” kuşak bilgi edinmeye, “çağ”a ayak uydurmaya bu kadar meraklıydı da, “Cumhuriyet’in kazanımları” olduğunu bizzat kendilerinin hep söyledikleri şeyleri teker teker niçin ellerinden kaçırdılar? (Eğitim sisteminin ezbercilikten kurtulması için örneğin, hiç meydanlarda mitingler yapmışlar mıydı?) Dahası, örneğin Berlin duvarının yıkılmasını, haydi o neyse de, koskoca, asla yıkılamaz taştan bir dev gibi görünen şu Sovyetler Birliği’nin dağılmasını, dünyanın uğradığı bunca dramatik değişimi görmelerine rağmen; bizde de zamanla pek çok şeyin dönüşmüş, paradigmaların kaymış, 50 yıl öncesinde belli anlamlar ifade eden simgelerin bugün yepyeni, hatta eskinin zıddı anlamlar kazanmış olabileceğini, yepyeni açılımlara kapı aralayabileceğini görmemekte niçin bu kadar ısrarcılar? Kendilerinden farklı düşünenlere karşı niçin bu kadar hırçın, bu kadar tahammülsüzler? Buna inanasım gelmiyor, ama “ilericilik” adı altında, “zamanı durdurmuş olmayı” istermiş gibi bir halleri var.
Peki, ya okudukları onca kitap? Acaba zamanında aldıkları eğitim, onlara sadece ezberlemeyi, sadece bilgi edinmeyi öğretmiş de, okudukları bilgiyi dönüştürmeyi, bağımsız aklından süzgecinden geçirmeyi öğretmemiş olabilir mi? Bugün miting alanlarını doldurmalarına sebep olan o çok gerçek ve çok derin korkunun özü; özenle istiflenmiş bunca bilgi ile ne yapacaklarını bilememe, daha doğrusu, bunca bilginin onlarda, onların zihninde olmasına rağmen (ve olması sebebiyle) her daim onların tekelinde olması gereken “doğruları belirleme ayrıcalığı”nı nasıl oluyor da yitirdiklerini, dahası, “doğru”ların çeşitlenmiş olduğunu, değer odaklarının artık bambaşka mecralara kaymış olduğunu bir türlü anlamlandıramayışlarında yatıyor olabilir mi?
Efendim? Valla, cevabını bana sormayın. Ders kitabında yoktu, hocalar da anlatıp ezberletmedi. Sanırım “daha biz oraya gelmedik”.
GÜLAYŞE KOÇAK
"Pöh!" diyor babam, yüzünü ekşiterek, aşağılar bir tonla, "niye onun koluna girecekmişim, yaşlılar gibi?"
Sokakta karşıya geçerken babam, parkinsondan dolayı titreyen eliyle kolumdan kavrayıp beni duruma göre ya sağına ya da soluna, trafiğin akmadığı yana doğru çekip araçlardan korumaya çalışıyor – çocukluğumdan beri yaptığı üzere.
Boru değil –bu yıl 90. doğum gününü kutlayacağız– kendisi 1917’li. 85’inden sonra bilgisayar kullanmasını öğrendi. Önce birinden özel ders aldı; fakat bir baktım, babam, bilgisayarı kapalı, sadece el kitabını okuyor, kırmızı kalemle önemli yerlerin altını çiziyor... "Babacığım, bu aleti kullanmadan öğrenemezsin!" İmleci doğru yere isabet ettirip fareyi tıklamak onu zorlasa da, babam yazılarını artık bilgisayarında yazıyor; her gün internet üzerinden haberleri takip ediyor, ilgilendiği konuları araştırıyor –ve kendisiyle “e-mail”leşiyoruz!
Şu sıralar, cep telefonundan mesaj almayı ve göndermeyi öğrenmeye çalışıyor. Ona bir-iki kez, mesajlaşmanın şart olmadığını, telefon açmanın daha pratik olduğunu anlatmaya çalıştıysam da para etmedi. Babam, mesajlaşmayı illa öğrenecek ve uygulayacak! Çok zorlanıyor, çünkü tuşlar ufak, parmakları titriyor, artı cep telefonları sizden atiklik bekliyorlar. Bir sonraki tuşa sıra gelinceye kadar, otomatik tuş kilidi devreye giriyor. (Neyse, onun ayarını hallettik). “Çağa ayak uydur,” günümüze kıyasla, sanırım eskide uyulması daha kolay bir öğüttü.
Annem ısrarla devam ediyor: “Dahası, kulaklık da takmıyor! Çıldırtacak beni!"
İçimden gülüyorum: İlâhi anneciğim... Sen de babamdan geri kalıyor musun ki –yok, Irak savaşını protesto; yok, muhtelif yerlerdeki Cumhuriyet mitinglerine yetişmeler, pankart hazırlamalar, Ankara’nın göbeğinde her öğlen bildiri dağıtmalar– birbirinizi gaza getire getire militan, has birer “çılgın Türk” oldunuz vesselam.
Annemle babam yalnızken asla suskun değildirler; her zaman konuşacakları konuları vardır. Onların dostluğunu daim kılan, sanırım “birlikte öğrenme” tutkuları. Bulaşık yıkayan annemse, babam mutlaka mutfağa gelir ve ona gazeteden yüksek sesle bir şeyler okur. En sevdikleri meşgale, birlikte kitap okumak. (Bu beni hep şaşırtmıştır, çünkü şahsen o şekilde asla kitap okuyamam, metnin içine giremem.) Gözümün önüne geliyorlar şimdi, Ankara’daki salonda, kanepede yan yana. Biri yüksek sesle kitap okuyor, diğeri dinliyor. "Sacid’im, gözün yorulduysa ver, ben devam edeyim". Son zamanlarda da giderek: "Frengiz, daha yüksek sesle oku, duyamıyorum." Hemen arkasından da: "Kulağıma bağırmasana, beni sağır mı sandın?" Bu sayede yıllar boyu ne kitaplar devirdiler - onların hızına ulaşamadığım için kendimden utanıyorum bazen.
Yılların ahbaplığıyla artık aileden biri haline gelmiş olan, annemlerin su tesisatçısı, geçenlerde bir tamirat işi için geldiğinde, bir ara "Gülayşe hanım, ne olacak bu annenizin, babanızın hali?" diye sormuştu. "Ne gibi?" dedim. "Yani hep oku, hep oku... Artık bu yaşa gelmişler, öğreneceklerini öğrenmişler, kendilerini hâlâ yoruyorlar –bu saatten sonra okuduklarının kime ne faydası var?"
Bir anda, söylediğinin bir yandan (kendi içindeki) mantıklılığı, diğer yandan (genel bakıldığında) mantığı karşısında bocalamış, ne yanıt vereceğimi bilememiştim. Öyle zor ki... Ona nasıl anlatabilirdim, okumanın, yeni bir şeyler öğrenmenin bir angarya değil, bir zevk, bir tutku olduğunu? Aslında her insanın içinde doğal bir merak olduğunu, ama zaman içinde eğitimle köreltildiğini?
”Sacit! Sokağa mı çıkıyorsun? Bak, yine bastonsuzsun!”
Ne yalan söyleyeyim – onlarla iftihar ediyorum. Olmayı kabullendiğimizin ötesinde belki de bir yaşımız yoktur...
Tek, zaman zaman nedense içimde garip bir burukluk duyuyorum; kafama sorular üşüşüveriyor... Bu “çılgın” kuşak bilgi edinmeye, “çağ”a ayak uydurmaya bu kadar meraklıydı da, “Cumhuriyet’in kazanımları” olduğunu bizzat kendilerinin hep söyledikleri şeyleri teker teker niçin ellerinden kaçırdılar? (Eğitim sisteminin ezbercilikten kurtulması için örneğin, hiç meydanlarda mitingler yapmışlar mıydı?) Dahası, örneğin Berlin duvarının yıkılmasını, haydi o neyse de, koskoca, asla yıkılamaz taştan bir dev gibi görünen şu Sovyetler Birliği’nin dağılmasını, dünyanın uğradığı bunca dramatik değişimi görmelerine rağmen; bizde de zamanla pek çok şeyin dönüşmüş, paradigmaların kaymış, 50 yıl öncesinde belli anlamlar ifade eden simgelerin bugün yepyeni, hatta eskinin zıddı anlamlar kazanmış olabileceğini, yepyeni açılımlara kapı aralayabileceğini görmemekte niçin bu kadar ısrarcılar? Kendilerinden farklı düşünenlere karşı niçin bu kadar hırçın, bu kadar tahammülsüzler? Buna inanasım gelmiyor, ama “ilericilik” adı altında, “zamanı durdurmuş olmayı” istermiş gibi bir halleri var.
Peki, ya okudukları onca kitap? Acaba zamanında aldıkları eğitim, onlara sadece ezberlemeyi, sadece bilgi edinmeyi öğretmiş de, okudukları bilgiyi dönüştürmeyi, bağımsız aklından süzgecinden geçirmeyi öğretmemiş olabilir mi? Bugün miting alanlarını doldurmalarına sebep olan o çok gerçek ve çok derin korkunun özü; özenle istiflenmiş bunca bilgi ile ne yapacaklarını bilememe, daha doğrusu, bunca bilginin onlarda, onların zihninde olmasına rağmen (ve olması sebebiyle) her daim onların tekelinde olması gereken “doğruları belirleme ayrıcalığı”nı nasıl oluyor da yitirdiklerini, dahası, “doğru”ların çeşitlenmiş olduğunu, değer odaklarının artık bambaşka mecralara kaymış olduğunu bir türlü anlamlandıramayışlarında yatıyor olabilir mi?
Efendim? Valla, cevabını bana sormayın. Ders kitabında yoktu, hocalar da anlatıp ezberletmedi. Sanırım “daha biz oraya gelmedik”.
GÜLAYŞE KOÇAK
Toplam Trackbacks 0



