description
Tradgard' a yolculuk
Posted 25-01-2007 at 21:11 by ozy
Elindeki uzun yayı doğrulttu. Hedefine odaklanıp nefesini tuttu ve yayını boşalttı. Ok, geyiğin kaburgasına saplandığında, geyik bir an için kaçmaya çalıştı; ama acı bütün bedenini sarmıştı. Geriye dönüp sıçrayacaktı ki bir ok da mide tarafına girdi. Demin su içmek için durduğu ufak suya doğru düştü, etrafına su sıçrattı. Su, akan kanla renk değiştirdi. Bedeninden amaçsızca boşalan kanlar su birikintisine akıyordu.
Avının yanına gitti. Geyik hala yaşıyordu. Gözlerinden bir damla yaş burnuna doğru akmıştı. Hayvanın acısını bitirmek için kılıcını çekti ve geyiğin gırtlağını kesti. Geyiğin kanı boşalırken, üstüne kan bulaşmasın diye biraz uzakta durdu ve avının çaresizce can verişini izledi...
Sırtında avıyla kampa döndüğünde aksam için ateş yakılmıştı bile. Bir saat kadar avının peşinden gitmiş, sonra onu yakalamıştı. Bu, geyik için kötü bir deneyimdi; ama grup avı görünce neşelendi. Ateşin yakınına bez yaydılar; geyiği bunun üzerinde kesmeye başladılar. Grup, bu gece yahnisini mi yoksa etini mi pişirip yiyeceklerini tartışırken, Khatra çadırını kurmak için ona ayrılan bos alana doğru yollandı...
Grup, kuzeyde bir zamanlar var olan Tradgard'ı aramaya yola koyulmuştu. Orada bulabilecekleri hazineleri düşünürken bir yandan da kendi paylarıyla ne ayıracaklarını konuşuyorlardı. Tradgrad, daha önce de birçok kişinin aradığı; ama çoğunun elleri boş geri döndüğü bir macera olarak biliniyordu. Ormanın o kesimleri tekin değildi, yolda goblinler, haydutlar ve yabani hayvanların olduğu söyleniyordu. Grup, akşam yemeği için ateşin başında bir araya geldi. Yemek olarak Khatra'ın avladığı geyiğin baharatlı dilimleri ve yanında da etin bir kısmından yapılmış çorba vardı. Bu geceki yiyecekler güzel gözüküyordu. Ayrıca bu geyik onları iki gün idare ederdi sonra yine avlanmaları gerekecekti. Taze etin baharatlı kokusu hepsinin iştahını açmıştı. Orman sakin gibi duruyordu, gecenin karanlığında ağaç dallarındaki hışırtıdan başka hiç bir ses yoktu. Yemek, grubu neşelendirmişti. Ateşin etrafında şarkı söylediler, şarap içtiler, kahramanlık hikâyeleri anlattılar. Gece tam anlamıyla üzerlerine çökünce yatmak için ayrıldılar. Kampı üç nöbetçi bekliyordu, üçer saat arayla toplam üç değişim yapılacak diye anlaştılar ve hepsi uyumak üzere kendi çadırlarına döndü...
Çadır sabah ayazında yalpalarken, ilk kalkan Khatra oldu. Çadırından dışarıya çıktı; gerindi ve sabahın serin havasını içine çekti. Kadının üzerinde yarım kollu bir giysi vardı altında da ince bir binici pantolonu. Giysileri vücudunu tamamen sarıyordu. Vücudu çok güzeldi ve sabahın ilk ışıkları güzelliğine güzellik katıyordu. Siyah saçları omzundan sırtına doğru dökülmüş parıldıyordu; omuzları dikti, kolları güçlü ve bir o kadar da narin gözüküyordu. Sönmeye yüz tutmuş ateşin başına geldi; bir kaç odun daha atıp ateşi canlandırdı. Sabahın o tatlı serinliğinde ateşin yanında kendini ısıttı ve dun gece sabah için hazırladıkları yiyecekten ufak bir parça atıştırmaya başladı. Ateşin üzerine koyduğu kapta grup arkadaşları için bitki çayı hazırlamaya koyuldu. Bu işi her sabah, sırasıyla bir kişi yapardı; bu sabah sıra Khatra’daydı. Herkes için eşit miktarda baharatlı et dilimlerini ayırdı. Ekmekleri dilimlemiş, ateşin karsısına geçmiş ve Tradgard'ı düşlemeye başlamıştı ki omzuna dokunan bir el ile yerinden sıçradı. Nandy yüzünde koca bir sırıtışla kadına bakıyordu: “Bu kadar korkacağını bilsem düşüncelerinden hiç koparmazdım” diyerek kahvaltısından payına düşeni almak için uzandı. Khatra yüzünde gülümsemeyle arkadaşına yerden ufak bir taş attı: "Tradgard'ı düşlüyordum; sence orda efsanelerde bahsi geçtiği gibi bir hazine bulabilecek miyiz?" diye sordu. Sonra dönüp arkasına, kampın geri kalanına baktı. Kamptakiler uyanmaya başlamıştı."Bu sabah herkes ne kadar erkenci" diye ekledi. Nandy elinde bir dilim ekmek ve baharatlı etle Khatra'nın yanına oturdu."Evet" dedi arkasına bakarak. Yüzündeki gülümseme biraz daha genişledi: "Herhalde hiç kimse bu güzel sabah havasını kaçırmak istemiyor."dedi.
Nandy gruptaki diğer bir kadın savaşçıydı. Açık kahverengi saçları Khatra'nın aksine kısa kesilmişti. Çenesine kadar gelmiyordu bile. Güzel bir yüzü ve suratından hiç eksik olmayan bir gülümsemesi vardı. Gülerken mavi gözleri ışıl ışıl oluyordu. Bu da güzelliğine ayrı bir hoşluk katıyordu.
Grubun geri kalanı ateşin basında kahvaltılarını yapmak için toplandığında Robrey atını eyerlemekle meşguldü. Zırhını giymiş, çift elle kullanılan uzun kılıcı sırtına asmıştı. O hareket ettiğinde belinden sarkan kısa kılıcı bacaklarına vuruyordu. Yerden, yuvarlak ahşap kalkanını aldı; özenle atının eyerine taktı. Daha sonra da uzun yayını ve sadaklarını… (Gruptaki savaşçılar zorlu bir yolculuğa çıktıklarını bildikleri için ikişer sadak taşıyorlardı.) Gevşek olan bileklilerini sıkı sıkı bağladı, üzerinde atkuyruğundan kısa bir sorgucu olan siyah metalden yapılmış miğferini taktı. Atına bindi ve kamp alanına baktı, iki nöbetçi haricinde herkes kahvaltısıyla ilgileniyormuş gibi gözüküyordu. Sakin bir sekide atını ileriye doğru sürmeye başladı. Siyah atının üstündeki görüntüsü mükemmeldi. Aklı başında hiçbir düşmanı ona tek basına saldırmak istemezdi. Siyah deri zırhının üzerinde örme zincirden bir yelek, sorguçlu siyah miğferi görüntüsünü daha bir saldırgan kılıyordu. Omzunun üzerinden yükselen kılıcı düşmanlarını adeta ölüme davet ediyordu. Bacağına çarpan kısa kılıcı ise sıcak savaşta ufak bir katliam aletiydi. Atını ormanın içindeki ufak patikaya doğru sürdü. Grubun izleyebileceği düzgün bir yol ve mataralarını doldurmak için ufak bir su kaynağı aramaya cıktı...
Kamptan yarım saatlik bir mesafede ilerlemişti ki, kulağına hafif bir uğultu gelmeye başladı. Beyninin otomatik olarak verdiği bir emir ile kısa kılıcını çekip uğultuya doğru yönlenmeye başladı. Ağaçların arasından kendine yol bularak ilerliyordu, sakin ve olabildiğince sessiz… İlerlerken rahatça kaçabileceği yolu seçmişti bile. Bu, yılların ona getirdiği bir alışkanlıktı. Kötü deneyimleri onun için yararlı olmuştu, girdiği sayısız çarpışmada savaş hakkında bir çok şey öğrenmişti. İlk olarak kılıcını nasıl kullanması gerektiğini öğrenmişti, sonra kalkanıyla düşmanı nasıl etkisiz hale getirebileceğini… Yay kullanmayı zaten çocuk sayılabilecek yaşta öğrenmişti, babasıyla çıktığı avlar yeterli olmuştu. Ama o zamanlar kullandığı yay şuan kinin yanında oyuncak gibi kalırdı. Bir doksanlık boyuyla orantılı dev gibi bir yayı vardı; menzili bayağı bir uzundu ve acımasızca çıkan oklar, il atışta yasayan bir düşmanı, cesede çeviriyordu. Bir metrelik uzun oklardan kullanıyordu, kendi siyah tüylü oklarını. Sağ elinde tuttuğu kılıcıyla ağaçların arasından geçerken görüntüsü tüyler ürpertiyordu adeta. İlerledikçe uğultu kulaklarını doldurmaya başladı. Ağaçların arasından yeni doğan sabah güneşi ile parıldayan şelale görüş alanına girdiğinde kamptan ayrıldığının ikinci saati dolmuştu. Şelalenin döküldüğü ufak sayılabilecek bir göl vardı.”İki yüz metre genişliğinde” diye düşündü. Gölün etrafını türlü çiçekler sarmıştı; görüntüsü mükemmeldi. Trabelyn dağının alt kısımlarından dökülüyordu şelale. Yüksekliği kırk ila elli metre arasında olmalıydı. Dağın çevresinden gecen Trabelyn çayının görüntüsü muhteşemdi. Dağ bütün heybetiyle önünde duruyor, dağın yamacından aşağıya akan şelale görüntüye büyük bir güzellik katıyordu. Orman bu kısımda seyreliyordu. Daha kısa ağaçlar, bitki örtüsüyle süslenmiş bir şekilde mükemmel bir alan sunuyordu. Gölün kenarında geyikler su içiyor, kuşlar cıvıldıyordu. Tam bir doğa şöleni yaşanıyordu. Burada bir kaç gün dinlenebilirlerdi. Şayet anlatılanlara göre yol buradan sonra tehlikeli bir hal alıyordu. Önce dağın içinden geçmeleri gerekecekti. Ondan sonra da yaban ormana girmeleri gerekmekteydi. Yaban ormanın kuzeyinden çıkıp, Tradgard'ın muhteşem dağlarına tırmanmaları gerekecekti. Dağların arkasında kurulu efsanevi şehir Tradgard onları bekliyordu. Bunun düşüncesi bile güzeldi. Ama çağlar boyunca hiç el sürülmemiş olması gereken şehri, onlardan önce kim bilir neler görmüş, geçirmiş olmalıydı. O güzelim şehri goblinlerin ya da kuzey eşkıyalarının yağmacılığı altında bulabilirlerdi, belki kurtlar şehri mesken edinmişti. Şayet şehrin yerini bulsalar bile birçok tehlikeyle karşılaşmaları gerekmekteydi. Şehre kadar olan yollarda bile onlara ölümün soğuk nefesi eşlik edecekti. Bu düşüncelerle atını geldiği yöne doğru çevirdi. Robrey, elinden hiç bırakmadığı kısa kılıcı ile kampa doğru dönmek üzere yola koyuldu. Su ve düzgün bir yol arayışı için yola çıktıktan sonra bu harika dağ eteğini bulduğu için yüzünde geniş bir gülümseme ile arkasına bir kez daha baktı...
Avının yanına gitti. Geyik hala yaşıyordu. Gözlerinden bir damla yaş burnuna doğru akmıştı. Hayvanın acısını bitirmek için kılıcını çekti ve geyiğin gırtlağını kesti. Geyiğin kanı boşalırken, üstüne kan bulaşmasın diye biraz uzakta durdu ve avının çaresizce can verişini izledi...
Sırtında avıyla kampa döndüğünde aksam için ateş yakılmıştı bile. Bir saat kadar avının peşinden gitmiş, sonra onu yakalamıştı. Bu, geyik için kötü bir deneyimdi; ama grup avı görünce neşelendi. Ateşin yakınına bez yaydılar; geyiği bunun üzerinde kesmeye başladılar. Grup, bu gece yahnisini mi yoksa etini mi pişirip yiyeceklerini tartışırken, Khatra çadırını kurmak için ona ayrılan bos alana doğru yollandı...
Grup, kuzeyde bir zamanlar var olan Tradgard'ı aramaya yola koyulmuştu. Orada bulabilecekleri hazineleri düşünürken bir yandan da kendi paylarıyla ne ayıracaklarını konuşuyorlardı. Tradgrad, daha önce de birçok kişinin aradığı; ama çoğunun elleri boş geri döndüğü bir macera olarak biliniyordu. Ormanın o kesimleri tekin değildi, yolda goblinler, haydutlar ve yabani hayvanların olduğu söyleniyordu. Grup, akşam yemeği için ateşin başında bir araya geldi. Yemek olarak Khatra'ın avladığı geyiğin baharatlı dilimleri ve yanında da etin bir kısmından yapılmış çorba vardı. Bu geceki yiyecekler güzel gözüküyordu. Ayrıca bu geyik onları iki gün idare ederdi sonra yine avlanmaları gerekecekti. Taze etin baharatlı kokusu hepsinin iştahını açmıştı. Orman sakin gibi duruyordu, gecenin karanlığında ağaç dallarındaki hışırtıdan başka hiç bir ses yoktu. Yemek, grubu neşelendirmişti. Ateşin etrafında şarkı söylediler, şarap içtiler, kahramanlık hikâyeleri anlattılar. Gece tam anlamıyla üzerlerine çökünce yatmak için ayrıldılar. Kampı üç nöbetçi bekliyordu, üçer saat arayla toplam üç değişim yapılacak diye anlaştılar ve hepsi uyumak üzere kendi çadırlarına döndü...
Çadır sabah ayazında yalpalarken, ilk kalkan Khatra oldu. Çadırından dışarıya çıktı; gerindi ve sabahın serin havasını içine çekti. Kadının üzerinde yarım kollu bir giysi vardı altında da ince bir binici pantolonu. Giysileri vücudunu tamamen sarıyordu. Vücudu çok güzeldi ve sabahın ilk ışıkları güzelliğine güzellik katıyordu. Siyah saçları omzundan sırtına doğru dökülmüş parıldıyordu; omuzları dikti, kolları güçlü ve bir o kadar da narin gözüküyordu. Sönmeye yüz tutmuş ateşin başına geldi; bir kaç odun daha atıp ateşi canlandırdı. Sabahın o tatlı serinliğinde ateşin yanında kendini ısıttı ve dun gece sabah için hazırladıkları yiyecekten ufak bir parça atıştırmaya başladı. Ateşin üzerine koyduğu kapta grup arkadaşları için bitki çayı hazırlamaya koyuldu. Bu işi her sabah, sırasıyla bir kişi yapardı; bu sabah sıra Khatra’daydı. Herkes için eşit miktarda baharatlı et dilimlerini ayırdı. Ekmekleri dilimlemiş, ateşin karsısına geçmiş ve Tradgard'ı düşlemeye başlamıştı ki omzuna dokunan bir el ile yerinden sıçradı. Nandy yüzünde koca bir sırıtışla kadına bakıyordu: “Bu kadar korkacağını bilsem düşüncelerinden hiç koparmazdım” diyerek kahvaltısından payına düşeni almak için uzandı. Khatra yüzünde gülümsemeyle arkadaşına yerden ufak bir taş attı: "Tradgard'ı düşlüyordum; sence orda efsanelerde bahsi geçtiği gibi bir hazine bulabilecek miyiz?" diye sordu. Sonra dönüp arkasına, kampın geri kalanına baktı. Kamptakiler uyanmaya başlamıştı."Bu sabah herkes ne kadar erkenci" diye ekledi. Nandy elinde bir dilim ekmek ve baharatlı etle Khatra'nın yanına oturdu."Evet" dedi arkasına bakarak. Yüzündeki gülümseme biraz daha genişledi: "Herhalde hiç kimse bu güzel sabah havasını kaçırmak istemiyor."dedi.
Nandy gruptaki diğer bir kadın savaşçıydı. Açık kahverengi saçları Khatra'nın aksine kısa kesilmişti. Çenesine kadar gelmiyordu bile. Güzel bir yüzü ve suratından hiç eksik olmayan bir gülümsemesi vardı. Gülerken mavi gözleri ışıl ışıl oluyordu. Bu da güzelliğine ayrı bir hoşluk katıyordu.
Grubun geri kalanı ateşin basında kahvaltılarını yapmak için toplandığında Robrey atını eyerlemekle meşguldü. Zırhını giymiş, çift elle kullanılan uzun kılıcı sırtına asmıştı. O hareket ettiğinde belinden sarkan kısa kılıcı bacaklarına vuruyordu. Yerden, yuvarlak ahşap kalkanını aldı; özenle atının eyerine taktı. Daha sonra da uzun yayını ve sadaklarını… (Gruptaki savaşçılar zorlu bir yolculuğa çıktıklarını bildikleri için ikişer sadak taşıyorlardı.) Gevşek olan bileklilerini sıkı sıkı bağladı, üzerinde atkuyruğundan kısa bir sorgucu olan siyah metalden yapılmış miğferini taktı. Atına bindi ve kamp alanına baktı, iki nöbetçi haricinde herkes kahvaltısıyla ilgileniyormuş gibi gözüküyordu. Sakin bir sekide atını ileriye doğru sürmeye başladı. Siyah atının üstündeki görüntüsü mükemmeldi. Aklı başında hiçbir düşmanı ona tek basına saldırmak istemezdi. Siyah deri zırhının üzerinde örme zincirden bir yelek, sorguçlu siyah miğferi görüntüsünü daha bir saldırgan kılıyordu. Omzunun üzerinden yükselen kılıcı düşmanlarını adeta ölüme davet ediyordu. Bacağına çarpan kısa kılıcı ise sıcak savaşta ufak bir katliam aletiydi. Atını ormanın içindeki ufak patikaya doğru sürdü. Grubun izleyebileceği düzgün bir yol ve mataralarını doldurmak için ufak bir su kaynağı aramaya cıktı...
Kamptan yarım saatlik bir mesafede ilerlemişti ki, kulağına hafif bir uğultu gelmeye başladı. Beyninin otomatik olarak verdiği bir emir ile kısa kılıcını çekip uğultuya doğru yönlenmeye başladı. Ağaçların arasından kendine yol bularak ilerliyordu, sakin ve olabildiğince sessiz… İlerlerken rahatça kaçabileceği yolu seçmişti bile. Bu, yılların ona getirdiği bir alışkanlıktı. Kötü deneyimleri onun için yararlı olmuştu, girdiği sayısız çarpışmada savaş hakkında bir çok şey öğrenmişti. İlk olarak kılıcını nasıl kullanması gerektiğini öğrenmişti, sonra kalkanıyla düşmanı nasıl etkisiz hale getirebileceğini… Yay kullanmayı zaten çocuk sayılabilecek yaşta öğrenmişti, babasıyla çıktığı avlar yeterli olmuştu. Ama o zamanlar kullandığı yay şuan kinin yanında oyuncak gibi kalırdı. Bir doksanlık boyuyla orantılı dev gibi bir yayı vardı; menzili bayağı bir uzundu ve acımasızca çıkan oklar, il atışta yasayan bir düşmanı, cesede çeviriyordu. Bir metrelik uzun oklardan kullanıyordu, kendi siyah tüylü oklarını. Sağ elinde tuttuğu kılıcıyla ağaçların arasından geçerken görüntüsü tüyler ürpertiyordu adeta. İlerledikçe uğultu kulaklarını doldurmaya başladı. Ağaçların arasından yeni doğan sabah güneşi ile parıldayan şelale görüş alanına girdiğinde kamptan ayrıldığının ikinci saati dolmuştu. Şelalenin döküldüğü ufak sayılabilecek bir göl vardı.”İki yüz metre genişliğinde” diye düşündü. Gölün etrafını türlü çiçekler sarmıştı; görüntüsü mükemmeldi. Trabelyn dağının alt kısımlarından dökülüyordu şelale. Yüksekliği kırk ila elli metre arasında olmalıydı. Dağın çevresinden gecen Trabelyn çayının görüntüsü muhteşemdi. Dağ bütün heybetiyle önünde duruyor, dağın yamacından aşağıya akan şelale görüntüye büyük bir güzellik katıyordu. Orman bu kısımda seyreliyordu. Daha kısa ağaçlar, bitki örtüsüyle süslenmiş bir şekilde mükemmel bir alan sunuyordu. Gölün kenarında geyikler su içiyor, kuşlar cıvıldıyordu. Tam bir doğa şöleni yaşanıyordu. Burada bir kaç gün dinlenebilirlerdi. Şayet anlatılanlara göre yol buradan sonra tehlikeli bir hal alıyordu. Önce dağın içinden geçmeleri gerekecekti. Ondan sonra da yaban ormana girmeleri gerekmekteydi. Yaban ormanın kuzeyinden çıkıp, Tradgard'ın muhteşem dağlarına tırmanmaları gerekecekti. Dağların arkasında kurulu efsanevi şehir Tradgard onları bekliyordu. Bunun düşüncesi bile güzeldi. Ama çağlar boyunca hiç el sürülmemiş olması gereken şehri, onlardan önce kim bilir neler görmüş, geçirmiş olmalıydı. O güzelim şehri goblinlerin ya da kuzey eşkıyalarının yağmacılığı altında bulabilirlerdi, belki kurtlar şehri mesken edinmişti. Şayet şehrin yerini bulsalar bile birçok tehlikeyle karşılaşmaları gerekmekteydi. Şehre kadar olan yollarda bile onlara ölümün soğuk nefesi eşlik edecekti. Bu düşüncelerle atını geldiği yöne doğru çevirdi. Robrey, elinden hiç bırakmadığı kısa kılıcı ile kampa doğru dönmek üzere yola koyuldu. Su ve düzgün bir yol arayışı için yola çıktıktan sonra bu harika dağ eteğini bulduğu için yüzünde geniş bir gülümseme ile arkasına bir kez daha baktı...
Toplam Trackbacks 0














