Tim Buckley
Posted 21-03-2008 at 19:15 by marlasinger
Evrenin keşfedilmemiş yerlerine ulaşan bir ses, çok güzel bir yüz ve
tanıştığı herkesi etkileyen bir çekicilikle kutsanmıştı.
Bütün bunlar ona epey yarar sağladı.
Tim Buckley olağanüstü yeteneklerini başkalarına duyurmak için bir ömür
harcamış zaman-ötesi bir adamdı. Bu, o yalnız seyyahın öyküsüdür.
1965 yılında Los Angeles'ta çıkan bir müzik dergisi üç yeni şarkı yazarını, Jackson Browne, Steve Noonan ve Tim Buckley'i "muhteşem üçler" diye tanımlamıştı.
Browne bugünlere kadar sürecek sağlam bir yıldızlık mertebesine doğru ilerledi. Noonan bir albüm sonra kayıplara karıştı. Tim Buckley ise ikisinin arasındaki patikada yürümeyi seçti. Belirsizlikle çarpıcılık, efsanevilikle kaybedenlik arasında bir konumda, gökyüzünde parladığını gördüğümüz ama aslında yıllar öncesinde ölmüş sönmüş bir yıldız gibi...
29 Haziran 1975'teki ölümünden yirmi yıl sonra, zorlu müritleri bıraktığı mirası paylaşmakta zorlanıyorlar. Karşılarında folk-rock'tan folk-jazz'a, avant-garde'a pek çok türle haşır neşir olmuş bir adam var. Buckley'in şarkıları Lillian Roxon'un ünlü 1969 Rock Ansiklopedisinde söylediği gibi "yeni müziğin içindeki en iyi müzik, her daim aynı zamanda tutkulu ve saf olmayı başarabilmiş, iyi üretilmiş ve düzenlenmiş şarkılar". Bu şarkıları Buckley'in ölümünden sonra eski albümleri yeniden basıp yapay kampanyalar eşliğinde pazarlamak utanç verici değil mi, o zaman?
"Siz o saf sesi, ancak bir sanatçı sonunda bütün bu karmaşadan kurtulduğunda duyabilirsiniz" demişti Tim Buckley ölümünden üç ay önce. "Bizim sanatçılar öldükten sonra o sesleri taklit etmek gibi kötü bir huyumuz var."
Timothy Charles Buckley III, 1947 yılının sevgililer gününde New York'ta dünyaya geldi. Müzikle içice büyüdü. Büyükannesi Billie Holiday, Bessie Smith dinliyordu, annesi ise Sinatra ve Garland'a hayrandı. Timothy Charles şarkı söyleyen kovboyların yalnızlık şarkılarına takılmıştı ve Johnny Cash ve Hank Williams dinlemeye başladı. Hatta kendi kendine banjo çalmayı öğrendi.
Tim'in Buena Vista lisesinden arkadaşı olan ve yıllarca bestelediği parçalara söz yazarak katkıda bulunan Larry Beckett onun öğrencilik yılları boyunca şarkı söylemeyi ne kadar çok istediğini anımsıyor. Buckley mükemmel sesini kullanmayı Nat King Cole ve Johnny Mathis dinleyerek öğrendi ama egzersiz yapmak için otobüslerde çığlık atmayı ya da trumpet seslerini taklit etmeyi tercih etti. Sesi kısa sürede oturdu.
Tim'in en iyi okul arkadaşlarından Jim Fielder onu ilk dinlediği zamanı anımsıyor: "insan nasıl tasvir edeceğini bilemiyor o sesi" diyor.
"Allah vergisi uygun bir tanım sayılabilir. Dört oktavlık inanılmaz bir gırtlağı vardı. Sesini tamamen kontrol edebiliyordu. Böyle bir yeteneği kolay kolay on yedi yaşındaki bir çocukta bulamazsınız."
Grup çalışmalarına başlayan Buckley üzerinde ağaçkakan resimli bir tişört ve turkuaz rengi bir şapkayla sahnede gitar çalıyordu. Princess Ramona onun kalbinin country'de olmadığını kısa sürede gördü. Miles Davies ve John Coltrane seven tarafları kalbinin nereye yakın olduğunu gösteriyordu. Böylece folk sahnesine bir dönüş yaşadı Buckley. Melodik nüanslarına rağmen folk rock terimi birgün gelecek onu usandıracaktı. Buckley endüstrinin çalışma tarzı konusunda her zaman hoşnutsuzdu. "Piyasaya ilk girdiğinizde onların sizden ne çalmanızı istediklerini öğreniyorsunuz" demişti şirketleri kastederek 1972'de Sounds'a verdiği röportajda. "Ve siz de onlara elinizde olanı gösteriyorsunuz."
Felder basa geçti, şarkı sözü yazarı Beckett da davullara, ve hep birlikte iki grup kurdular: Ticari işler yapan Bohemians ve şiirle ilgilenen, Ken Nordine'in Word Jazz monologlarıyla uğraşan daha içkin ve akustik Harlequin 3.
Buckley kısa sürede Los Angeles'ta ünlendi, müzik endüstrisinin dikkatini çekti. Mothers of Invention'ın davulcusu Buckley'den o kadar etkilenmişti ki Lenny Bruce'tan Captain Beefhart'a, Wild Man Fisher'a kadar pek çok ünlüyle çalışan cesur ve dikkafalı menajer Herb Cohen'le buluşmak istedi. Cohen de folk rock üzerine çalışan Elektra'dan Jac Holzman'a bir demo gönderdi.
Holzman "Demoyu bir hafta boyunca günde iki kere dinledim" diyor. "Ne zaman bir şey canımı sıksa, Buckley'in şarkılarına başvuruyordum. O tam bizim yetiştirmek istediğimiz sanatçı tipiydi. Gençti, gelişim sürecindeydi, olağanüstü yetenekliydi, belli bir kalıba sokulamayacak kadar benzersizdi."
Bunun karşılığında Buckley ZigZag'a Holzman'a saygı duyduğunu, çünkü onun sadece her albümünü kişisel bir açıklama haline getiren çok yönlü sanatçılarla anlaşma yaptığına inandığını söyledi. Buckley'in kendi adını taşıyan 1966 tarihli ilk albümü de özgündü. "Daha 19 yaşındaydım" diye anlatıyordu o günleri Buckley, Changes dergisine. "Stüdyoya girmek Disneyland'a gitmek gibi geliyordu. Herkes bana ne derse yapabilirdim." Şarkıların barok üslubu The Byrds'ü anımsatıyordu ama folk rock sınırları içinde kalınmıştı. "Naif, katı, sarsıcı, masumane ama pazar için iyi bir bilet" diyordu Underwood. Cohen ve Holzman'ın neye övgüler yağdırdığını ise hemen anlıyordunuz. O yüreklere işeyen karşı-tenor ses belirgin bir müziksel yetenekti.
İkinci albüm Goodbye&Hello (1967) bireysel hırstan çok toplu çalışmayla üretilmiş bir albümdü. Yapımcı Jerry Yester Buckley'in sesini soft rock'ta daha iyi duyduğunu fark etti. Buckley ilk albümünün lise havasından çıkarak radikal bir içimde büyüdü ve Greenwich Village'in folk idolü Fred Neil'in Önce I Was ve Morning Glory gibi balladlarındaki tarzını kendine uyarladı.
"601ar boyunca Greenwich Village'a takıldık beraber" diyor bir müzisyen arkadaşı. "Tim yirmi dört saat müzikle meşguldü. Müzikle yatıyor, müzikle kalkıyor, müziği soluyordu. Tim'in rüyasında da akorlara çalıştığını duysam şaşırmazdım. O bu kadar içine girmişti sanatının.
Buckley I Never Asked To Be Your Mountain'da dile getirdiği öfke, arasının bozuk olduğu budaklandığında, onun sözlerinin, müziğinin, karısı ve oğlu Jeffrey Scott'ın (Onu şimdi Jeff Buckley diye tanıyoruz) annesi Mary Guilbert'e yönelikti.
"Evlilikleri bir faciaydı." diyor Jim Fielder. "Mary yaşam ve yetenek doluydu. Klasik müzik eğitimi almış bir piyanistti, Tim'in tam dengiydi. Ama hamileliği ikisini de gerdi ve ikisi de buna hazır değildi. Tim'e göre babalık onun yaratıcı gücünü azaltacak bir şeydi, Mary ise onun kariyerini zedelemek, onu oturtup çocuk bakan biri haline getirmek istemiyordu. Böyle bir hayal kırıcı durum..."
I Have Never Asked To Be Your Mountain'da Tim Buckley bağırdı, neredeyse yalvardı: "Sevgilim, lütfen!" Acının onu nereye götürdüğü açıktı. Dürüstlük bir anahtar gibiydi. Vietnam karşıtı bir şarkıda kendi içindeki kini açıkça dışa vuruyordu. Buckley "O Allanın belalarından nefret ediyorum" demişti."Siz benden bir protest şarkı istiyorsunuz, işte size şarkı. Beni o kadar derinden sarsıyorlardı ki, bu tür bir şarkıyı yalnız bir kereye mahsus yazmak istedim."
"Savaştan konuşmak beyhude." demişti fikri sorulunca. "Ne söyleyebilirsiniz ki? Bitmesini istiyorsunuz ama bitmeyeceğini biliyorsunuz. Korku sınırlı bir konudur ama sevgi sınırsızdır. Ben gün doğumlarıyla ve ağaçlarla ilgili şarkılar yazıyorum. Amerika'daki insanlarla ilgili ama Amerika'da dönen siyasetle ilgili değil. Tek görzüme çarpan, buradaki haksızlıklar."
Elektra'dan Jac Holzman SunStrip'te yükselen Tim Buckley posterinden rahatsız değildi: 1967 yılında Vietnam konusu iyice dallanıp budaklandığında, onun sözlerinin, müziğinin, tutkusunun etkisi de arttı. O, insanların eziyet görmüş ruhlarının parlak yönüydü bir bakıma. Bir bakıma kendi acılarla dolu ruhunun parlak yönüydü yansıttığı. Negatif olmayan bir öfkeyi yansıtıyordu."
Goodbye&Hello Billboard listelerinde 171. sıraya yükseldi. Ama Buckley'in bunu pekiştirmeye niyeti yoktu. Tonight Show'un sunucusu Alan King onun saçıyla alay ettiğinde, "Biliyor musun" demişti Buckley,"Beni şaşırttın. Ben senin hep beyinsizin teki olduğunu düşünmüşümdür." Bir başka televizyon şovunda da bir şarkısını mırıldanmayı reddedip stüdyoyu terk etmişti.
Buckley'in ikinci Dünya Savaşı'nda başından yaralanan babasına karşı zaafı vardı. Babasının öfkesi ve dengesiz davranışları Tim'in yaşamını çekilmez bir hale getiriyordu. Babası onun güzelliğinin farkındaydı ve ona "ibne" diyor, dayak atıyordu. Tim'in yeteneğini küçümsüyor, hiçbir zaman başarılı olamayacağını öne sürüyordu. Annesi de yardımcı değildi. Ona erken öleceğini çünkü şairlerin hep erken öldüklerini söylüyordu. Bu yüzden Tim ezik ve güvensiz bir çocuk olarak büyüdü ve olağanüstü müzik yeteneğine sığındı.
Underwood'un söylediğine göre, bunların sonucunda "Tim'de bir başarı korkusu yerleşti, insanların kendisini sevmelerini istiyordu ama sevmeye başladıklarında onları kendi eliyle itiyordu."
"Ölümünden uzun süre sonra" diyor Beckett "Onun içinde ev sözcüğü geçmeyen pek az şarkı yazdığını fark ettim. Kendini evsiz hissediyordu ve hiçbir şey bunu düzeltemezdi. Lisede iyiydi, " belki biraz yabaniydi hepsi o. Ama zamanla daha nevrotikleşti. Kendini incitecek olumsuz yorumlara daha çok sevinecek kadar hastalıklı bir hali vardı."
1970 yılında Jerry Yester'ın karısı Judy Henske Song To The Siren'in bir mısrasıyla alay edince, Tim hemen şarkıyı değiştirdi. "Her eleştiriyi dikkate alırdı" diyor Larry Beckett. "Bu nedenle hiçbir şarkısı için bu benim en sevdiğim, diyemiyordu."
Beckett'in eski karısı Manda, "Tim çok duygusal ve kırılgandı" diyor. "Bu nedenle her cinsten insan onu çok çekici bulurdu. O kadar tatlıydı ki yanından ayrılamazdınız. Bu da onu korkutuyordu, sanırım. Onunla uğraşmak zordu, çünkü insanlar üzerindeki etkisinden korkuyordu. Dinleyicilerinin kendisini bu kadar sevmesinden bile rahatsızdı. Bu kadar büyük bir ilgiyi kabul edecek kadar olgun değildi."
Tim gerçeği saptırmayı da seviyordu. Okulda kadınlarla ilişkisi konusunda yalanlar söylüyordu. The Byrds'ün ilk albümünde gitar çaldığını iddia etmişti ama Roger McGuinn bunu hep yalanladı. "Tim efsaneyi beslemeyi seviyordu" diyor Beckett tatlı bir gülümseyişle. "Ahlak diye bir şeyi kabul etmezdi. Eğer yalan onun gizemine bir şey katacaksa, kabul edilebilir bir şeydi. Ama müzisyen olarak tamamen dürüsttü."
"Eğer biri onunla iddialaşıp bir şeyi yapamazsın derse, gidip inadına onu yapmaya çalışırdı." diyor Buckley'e 1968'deki turnede eşlik eden gitarist Danny Thompson. "Herkes onun bu özgür ruhunu biliyordu, ben onun yalnızlığa yakın taraflarını da gördüm. Madde kullanan öteki insanlar gibi, mutsuz bir canki müsveddesi değildi. Yaramaz ve şakacı bir çocuk gibiydi."
Buckley; Hendrix, Hardin ve Havens'a çok hayrandı ama rock camiasının düzenine pek uymuyordu. "Herkes kadife pantolonları ve uzun sarı saçları görüyor" diyordu. "Çiçekli tişörtler giyen mükemmel bir insan, onlar bundan haz alıyor."
Underwood, "Tim o günlerin blues merkezli rock sound'unu beyazların hırsızlığı gibi görüyordu" diyor. "Mingus bir ömür boyu kendi müziğini yaşarken, Clapton'un numaralarını öğrenmek için üç hafta harcayan müzisyenleri eleştiriyordu."
Buckley Doğu Kıyısındaki jazz devlerinden, Miles, Coltrane, Monk, Mingus ve Ornette Coleman'dan çok etkileniyordu. New York'un saygın mekanlarından Fillmore East'teki konserden bir gün önce Buckley viprafonist David Friedman'dan kendisiyle çalışmasını istedi. Yedi saat sonra yeni bir ses örgüsü doğmuştu.
Happy/Sad(1969) ile Tim Buckley içinden geldiği yeraltı kültüründen uzaklaşmaya başladı. New York'un fotoğrafçısı Joe Stevens arkadaşının yaklaşan Woodstock'a şüpheyle baktığın anımsıyor. "Gerçekten oraya gidecek misin? Berbat bir şey olacak bence, diyerek tepki göstermişti bana" diyor Stevens. "Oysa ikimiz eskiden Woodstock ortamını çağrıştıran bir yerde, bir arkadaşın çiftliğinde hippy kızlarla gezer, ağaçlar, özgürlük, tuhaf yiyecekler, maddeler, her şeyden nasiplenirdik."
Happy/Sad, Goodbye&Hello'nun tam tamına tersiydi. Daha tenha bir albümdü, bir olasılıklar deniziydi. Vibrafon, bass, akustik 12 telli ve elektro gitar kullanılmıştı. David Friedman albümün tanıtımı için "Folk'un Modern Jazz Dörtlüsü" sözünü kullanmıştı. Buckley ise yüreğin müziği tanımlamasını ortaya attı. Elektra onun sözünü bir manifesto gibi kullandı.
"Yazmanın sırrı" diyordu Buckley. "Sesi sanki ilk kez duyuyormuşsunuz duygusu yaratacak hale getirmekte. Böylece böyle bir şarkının ilk kez ortaya çıktığını düşünüyorsunuz. Herkes de öyle düşünüyor."
Van Morrison, Lauro Nyro ve John Martyn de onun gibi rock, blues, folk ve jazz arasındaki duvarları yıkmaya çalışıyorlardı. Ama Buckley henüz 22 yaşındaydı, hepsinden gençti.
tanıştığı herkesi etkileyen bir çekicilikle kutsanmıştı.
Bütün bunlar ona epey yarar sağladı.
Tim Buckley olağanüstü yeteneklerini başkalarına duyurmak için bir ömür
harcamış zaman-ötesi bir adamdı. Bu, o yalnız seyyahın öyküsüdür.
1965 yılında Los Angeles'ta çıkan bir müzik dergisi üç yeni şarkı yazarını, Jackson Browne, Steve Noonan ve Tim Buckley'i "muhteşem üçler" diye tanımlamıştı.
Browne bugünlere kadar sürecek sağlam bir yıldızlık mertebesine doğru ilerledi. Noonan bir albüm sonra kayıplara karıştı. Tim Buckley ise ikisinin arasındaki patikada yürümeyi seçti. Belirsizlikle çarpıcılık, efsanevilikle kaybedenlik arasında bir konumda, gökyüzünde parladığını gördüğümüz ama aslında yıllar öncesinde ölmüş sönmüş bir yıldız gibi...
29 Haziran 1975'teki ölümünden yirmi yıl sonra, zorlu müritleri bıraktığı mirası paylaşmakta zorlanıyorlar. Karşılarında folk-rock'tan folk-jazz'a, avant-garde'a pek çok türle haşır neşir olmuş bir adam var. Buckley'in şarkıları Lillian Roxon'un ünlü 1969 Rock Ansiklopedisinde söylediği gibi "yeni müziğin içindeki en iyi müzik, her daim aynı zamanda tutkulu ve saf olmayı başarabilmiş, iyi üretilmiş ve düzenlenmiş şarkılar". Bu şarkıları Buckley'in ölümünden sonra eski albümleri yeniden basıp yapay kampanyalar eşliğinde pazarlamak utanç verici değil mi, o zaman?
"Siz o saf sesi, ancak bir sanatçı sonunda bütün bu karmaşadan kurtulduğunda duyabilirsiniz" demişti Tim Buckley ölümünden üç ay önce. "Bizim sanatçılar öldükten sonra o sesleri taklit etmek gibi kötü bir huyumuz var."
Timothy Charles Buckley III, 1947 yılının sevgililer gününde New York'ta dünyaya geldi. Müzikle içice büyüdü. Büyükannesi Billie Holiday, Bessie Smith dinliyordu, annesi ise Sinatra ve Garland'a hayrandı. Timothy Charles şarkı söyleyen kovboyların yalnızlık şarkılarına takılmıştı ve Johnny Cash ve Hank Williams dinlemeye başladı. Hatta kendi kendine banjo çalmayı öğrendi.
Tim'in Buena Vista lisesinden arkadaşı olan ve yıllarca bestelediği parçalara söz yazarak katkıda bulunan Larry Beckett onun öğrencilik yılları boyunca şarkı söylemeyi ne kadar çok istediğini anımsıyor. Buckley mükemmel sesini kullanmayı Nat King Cole ve Johnny Mathis dinleyerek öğrendi ama egzersiz yapmak için otobüslerde çığlık atmayı ya da trumpet seslerini taklit etmeyi tercih etti. Sesi kısa sürede oturdu.
Tim'in en iyi okul arkadaşlarından Jim Fielder onu ilk dinlediği zamanı anımsıyor: "insan nasıl tasvir edeceğini bilemiyor o sesi" diyor.
"Allah vergisi uygun bir tanım sayılabilir. Dört oktavlık inanılmaz bir gırtlağı vardı. Sesini tamamen kontrol edebiliyordu. Böyle bir yeteneği kolay kolay on yedi yaşındaki bir çocukta bulamazsınız."
Grup çalışmalarına başlayan Buckley üzerinde ağaçkakan resimli bir tişört ve turkuaz rengi bir şapkayla sahnede gitar çalıyordu. Princess Ramona onun kalbinin country'de olmadığını kısa sürede gördü. Miles Davies ve John Coltrane seven tarafları kalbinin nereye yakın olduğunu gösteriyordu. Böylece folk sahnesine bir dönüş yaşadı Buckley. Melodik nüanslarına rağmen folk rock terimi birgün gelecek onu usandıracaktı. Buckley endüstrinin çalışma tarzı konusunda her zaman hoşnutsuzdu. "Piyasaya ilk girdiğinizde onların sizden ne çalmanızı istediklerini öğreniyorsunuz" demişti şirketleri kastederek 1972'de Sounds'a verdiği röportajda. "Ve siz de onlara elinizde olanı gösteriyorsunuz."
Felder basa geçti, şarkı sözü yazarı Beckett da davullara, ve hep birlikte iki grup kurdular: Ticari işler yapan Bohemians ve şiirle ilgilenen, Ken Nordine'in Word Jazz monologlarıyla uğraşan daha içkin ve akustik Harlequin 3.
Buckley kısa sürede Los Angeles'ta ünlendi, müzik endüstrisinin dikkatini çekti. Mothers of Invention'ın davulcusu Buckley'den o kadar etkilenmişti ki Lenny Bruce'tan Captain Beefhart'a, Wild Man Fisher'a kadar pek çok ünlüyle çalışan cesur ve dikkafalı menajer Herb Cohen'le buluşmak istedi. Cohen de folk rock üzerine çalışan Elektra'dan Jac Holzman'a bir demo gönderdi.
Holzman "Demoyu bir hafta boyunca günde iki kere dinledim" diyor. "Ne zaman bir şey canımı sıksa, Buckley'in şarkılarına başvuruyordum. O tam bizim yetiştirmek istediğimiz sanatçı tipiydi. Gençti, gelişim sürecindeydi, olağanüstü yetenekliydi, belli bir kalıba sokulamayacak kadar benzersizdi."
Bunun karşılığında Buckley ZigZag'a Holzman'a saygı duyduğunu, çünkü onun sadece her albümünü kişisel bir açıklama haline getiren çok yönlü sanatçılarla anlaşma yaptığına inandığını söyledi. Buckley'in kendi adını taşıyan 1966 tarihli ilk albümü de özgündü. "Daha 19 yaşındaydım" diye anlatıyordu o günleri Buckley, Changes dergisine. "Stüdyoya girmek Disneyland'a gitmek gibi geliyordu. Herkes bana ne derse yapabilirdim." Şarkıların barok üslubu The Byrds'ü anımsatıyordu ama folk rock sınırları içinde kalınmıştı. "Naif, katı, sarsıcı, masumane ama pazar için iyi bir bilet" diyordu Underwood. Cohen ve Holzman'ın neye övgüler yağdırdığını ise hemen anlıyordunuz. O yüreklere işeyen karşı-tenor ses belirgin bir müziksel yetenekti.
İkinci albüm Goodbye&Hello (1967) bireysel hırstan çok toplu çalışmayla üretilmiş bir albümdü. Yapımcı Jerry Yester Buckley'in sesini soft rock'ta daha iyi duyduğunu fark etti. Buckley ilk albümünün lise havasından çıkarak radikal bir içimde büyüdü ve Greenwich Village'in folk idolü Fred Neil'in Önce I Was ve Morning Glory gibi balladlarındaki tarzını kendine uyarladı.
"601ar boyunca Greenwich Village'a takıldık beraber" diyor bir müzisyen arkadaşı. "Tim yirmi dört saat müzikle meşguldü. Müzikle yatıyor, müzikle kalkıyor, müziği soluyordu. Tim'in rüyasında da akorlara çalıştığını duysam şaşırmazdım. O bu kadar içine girmişti sanatının.
Buckley I Never Asked To Be Your Mountain'da dile getirdiği öfke, arasının bozuk olduğu budaklandığında, onun sözlerinin, müziğinin, karısı ve oğlu Jeffrey Scott'ın (Onu şimdi Jeff Buckley diye tanıyoruz) annesi Mary Guilbert'e yönelikti.
"Evlilikleri bir faciaydı." diyor Jim Fielder. "Mary yaşam ve yetenek doluydu. Klasik müzik eğitimi almış bir piyanistti, Tim'in tam dengiydi. Ama hamileliği ikisini de gerdi ve ikisi de buna hazır değildi. Tim'e göre babalık onun yaratıcı gücünü azaltacak bir şeydi, Mary ise onun kariyerini zedelemek, onu oturtup çocuk bakan biri haline getirmek istemiyordu. Böyle bir hayal kırıcı durum..."
I Have Never Asked To Be Your Mountain'da Tim Buckley bağırdı, neredeyse yalvardı: "Sevgilim, lütfen!" Acının onu nereye götürdüğü açıktı. Dürüstlük bir anahtar gibiydi. Vietnam karşıtı bir şarkıda kendi içindeki kini açıkça dışa vuruyordu. Buckley "O Allanın belalarından nefret ediyorum" demişti."Siz benden bir protest şarkı istiyorsunuz, işte size şarkı. Beni o kadar derinden sarsıyorlardı ki, bu tür bir şarkıyı yalnız bir kereye mahsus yazmak istedim."
"Savaştan konuşmak beyhude." demişti fikri sorulunca. "Ne söyleyebilirsiniz ki? Bitmesini istiyorsunuz ama bitmeyeceğini biliyorsunuz. Korku sınırlı bir konudur ama sevgi sınırsızdır. Ben gün doğumlarıyla ve ağaçlarla ilgili şarkılar yazıyorum. Amerika'daki insanlarla ilgili ama Amerika'da dönen siyasetle ilgili değil. Tek görzüme çarpan, buradaki haksızlıklar."
Elektra'dan Jac Holzman SunStrip'te yükselen Tim Buckley posterinden rahatsız değildi: 1967 yılında Vietnam konusu iyice dallanıp budaklandığında, onun sözlerinin, müziğinin, tutkusunun etkisi de arttı. O, insanların eziyet görmüş ruhlarının parlak yönüydü bir bakıma. Bir bakıma kendi acılarla dolu ruhunun parlak yönüydü yansıttığı. Negatif olmayan bir öfkeyi yansıtıyordu."
Goodbye&Hello Billboard listelerinde 171. sıraya yükseldi. Ama Buckley'in bunu pekiştirmeye niyeti yoktu. Tonight Show'un sunucusu Alan King onun saçıyla alay ettiğinde, "Biliyor musun" demişti Buckley,"Beni şaşırttın. Ben senin hep beyinsizin teki olduğunu düşünmüşümdür." Bir başka televizyon şovunda da bir şarkısını mırıldanmayı reddedip stüdyoyu terk etmişti.
Buckley'in ikinci Dünya Savaşı'nda başından yaralanan babasına karşı zaafı vardı. Babasının öfkesi ve dengesiz davranışları Tim'in yaşamını çekilmez bir hale getiriyordu. Babası onun güzelliğinin farkındaydı ve ona "ibne" diyor, dayak atıyordu. Tim'in yeteneğini küçümsüyor, hiçbir zaman başarılı olamayacağını öne sürüyordu. Annesi de yardımcı değildi. Ona erken öleceğini çünkü şairlerin hep erken öldüklerini söylüyordu. Bu yüzden Tim ezik ve güvensiz bir çocuk olarak büyüdü ve olağanüstü müzik yeteneğine sığındı.
Underwood'un söylediğine göre, bunların sonucunda "Tim'de bir başarı korkusu yerleşti, insanların kendisini sevmelerini istiyordu ama sevmeye başladıklarında onları kendi eliyle itiyordu."
"Ölümünden uzun süre sonra" diyor Beckett "Onun içinde ev sözcüğü geçmeyen pek az şarkı yazdığını fark ettim. Kendini evsiz hissediyordu ve hiçbir şey bunu düzeltemezdi. Lisede iyiydi, " belki biraz yabaniydi hepsi o. Ama zamanla daha nevrotikleşti. Kendini incitecek olumsuz yorumlara daha çok sevinecek kadar hastalıklı bir hali vardı."
1970 yılında Jerry Yester'ın karısı Judy Henske Song To The Siren'in bir mısrasıyla alay edince, Tim hemen şarkıyı değiştirdi. "Her eleştiriyi dikkate alırdı" diyor Larry Beckett. "Bu nedenle hiçbir şarkısı için bu benim en sevdiğim, diyemiyordu."
Beckett'in eski karısı Manda, "Tim çok duygusal ve kırılgandı" diyor. "Bu nedenle her cinsten insan onu çok çekici bulurdu. O kadar tatlıydı ki yanından ayrılamazdınız. Bu da onu korkutuyordu, sanırım. Onunla uğraşmak zordu, çünkü insanlar üzerindeki etkisinden korkuyordu. Dinleyicilerinin kendisini bu kadar sevmesinden bile rahatsızdı. Bu kadar büyük bir ilgiyi kabul edecek kadar olgun değildi."
Tim gerçeği saptırmayı da seviyordu. Okulda kadınlarla ilişkisi konusunda yalanlar söylüyordu. The Byrds'ün ilk albümünde gitar çaldığını iddia etmişti ama Roger McGuinn bunu hep yalanladı. "Tim efsaneyi beslemeyi seviyordu" diyor Beckett tatlı bir gülümseyişle. "Ahlak diye bir şeyi kabul etmezdi. Eğer yalan onun gizemine bir şey katacaksa, kabul edilebilir bir şeydi. Ama müzisyen olarak tamamen dürüsttü."
"Eğer biri onunla iddialaşıp bir şeyi yapamazsın derse, gidip inadına onu yapmaya çalışırdı." diyor Buckley'e 1968'deki turnede eşlik eden gitarist Danny Thompson. "Herkes onun bu özgür ruhunu biliyordu, ben onun yalnızlığa yakın taraflarını da gördüm. Madde kullanan öteki insanlar gibi, mutsuz bir canki müsveddesi değildi. Yaramaz ve şakacı bir çocuk gibiydi."
Buckley; Hendrix, Hardin ve Havens'a çok hayrandı ama rock camiasının düzenine pek uymuyordu. "Herkes kadife pantolonları ve uzun sarı saçları görüyor" diyordu. "Çiçekli tişörtler giyen mükemmel bir insan, onlar bundan haz alıyor."
Underwood, "Tim o günlerin blues merkezli rock sound'unu beyazların hırsızlığı gibi görüyordu" diyor. "Mingus bir ömür boyu kendi müziğini yaşarken, Clapton'un numaralarını öğrenmek için üç hafta harcayan müzisyenleri eleştiriyordu."
Buckley Doğu Kıyısındaki jazz devlerinden, Miles, Coltrane, Monk, Mingus ve Ornette Coleman'dan çok etkileniyordu. New York'un saygın mekanlarından Fillmore East'teki konserden bir gün önce Buckley viprafonist David Friedman'dan kendisiyle çalışmasını istedi. Yedi saat sonra yeni bir ses örgüsü doğmuştu.
Happy/Sad(1969) ile Tim Buckley içinden geldiği yeraltı kültüründen uzaklaşmaya başladı. New York'un fotoğrafçısı Joe Stevens arkadaşının yaklaşan Woodstock'a şüpheyle baktığın anımsıyor. "Gerçekten oraya gidecek misin? Berbat bir şey olacak bence, diyerek tepki göstermişti bana" diyor Stevens. "Oysa ikimiz eskiden Woodstock ortamını çağrıştıran bir yerde, bir arkadaşın çiftliğinde hippy kızlarla gezer, ağaçlar, özgürlük, tuhaf yiyecekler, maddeler, her şeyden nasiplenirdik."
Happy/Sad, Goodbye&Hello'nun tam tamına tersiydi. Daha tenha bir albümdü, bir olasılıklar deniziydi. Vibrafon, bass, akustik 12 telli ve elektro gitar kullanılmıştı. David Friedman albümün tanıtımı için "Folk'un Modern Jazz Dörtlüsü" sözünü kullanmıştı. Buckley ise yüreğin müziği tanımlamasını ortaya attı. Elektra onun sözünü bir manifesto gibi kullandı.
"Yazmanın sırrı" diyordu Buckley. "Sesi sanki ilk kez duyuyormuşsunuz duygusu yaratacak hale getirmekte. Böylece böyle bir şarkının ilk kez ortaya çıktığını düşünüyorsunuz. Herkes de öyle düşünüyor."
Van Morrison, Lauro Nyro ve John Martyn de onun gibi rock, blues, folk ve jazz arasındaki duvarları yıkmaya çalışıyorlardı. Ama Buckley henüz 22 yaşındaydı, hepsinden gençti.
Toplam Yorumlar 0
Yorumlar
| |
Toplam Trackbacks 0
Trackbacks
marlasinger ait Blog Başlıkları
- George Baker Selection - Little Green Bag (06-07-2008)
- Piramit (01-07-2008)
- Anouk - Nobody´s wife (26-06-2008)
- KT Tunstall - Saving My Face (25-06-2008)
- Let the sunshine (24-06-2008)










