Kriz
Posted 12-05-2008 at 15:18 by Dave
"Ülkemizde son 20 yıldır egemen olan ekonomik, siyasal, toplumsal sistem çöküyor. Bu çöküş sürecinin nedenlerinin, sonuçlarının, iç ilişkilerinin ayrı ayrı ve ayrıntılı olarak analiz edilmesi gerekiyor. Fakat durum saptaması yapmak için yeterli veri / gösterge var: Sistem çöküyor.
Bu çökmüş sistem, “yerel” düzeyde paçavraya dönmüş bir siyasal yapı, normal durumu bile kriz olan bir ekonomi, çürümüş bir toplumsal doku yarattı. “Global” düzeyde ise geride, görünürdeki siyasal bağımsızlığı bile tartışmalı olan, dörtte üç sömürge bir ülke kaldı.
Kurulan siyasal yapı, halkın ve (mesleki, demokratik, sendikal v.b.) kitle örgütlerinin, örgütlenmesini ve karar alma süreçlerine katılımını engelleyen; siyaseti sadece “profesyonel siyasetçilerin” pazarlık alanına indirgeyen, demokrasiyi yapılan seçimlerde parti simgelerine mühür basmak olarak gören bir yapıydı. Bu yapı herkesin bildiği fakat bir kez daha sıralamakta da bir zarar görmediğimiz aşağıdaki sonuçları üretti:
-Yasama, Yürütme ve Yargı erkleri kendi içlerinde ve birbirleriyle kavga eden kurumlara döndü.
-Özellikle halkın egemenliğinin temel güvencesi olduğu varsayılan Yasama organımızı oluşturan milletvekilleri, parti başkanlarının talimatlarını onaylayan, kendi ve çevrelerine çıkar sağlamayı amaçlayan, hemen hemen tüm anketlerde en güvenilmez kişiler arasında sayılan kişilere dönüştü.
-Ülke yurttaşlarının siyasete katılmasının araçları olduğu varsayılan partiler, hiçbiri -konulan tüm engellere karşın kazara örgütlenen ve belirli bir kitle tabanı bulanların sisteme pürüz çıkarmaması için konan - % 10 barajını geçemeyen parti liderlerinin sultasının sürdüğü çıkar birlikleri ve sistem payandalarına döndü.
-Özellikle, 1980 döneminde siyasal yapının kurallarını koyan ordu, siyasete dilediği zaman dilediği ölçülerde müdahale eden, “balans ayarı” ya da “postmodern” darbeler yapan, politikanın içinde olan ama tanımında olmayan bir kuruma dönüştü.
-Bu süreçte, özellikle PKK’nın organize ettiği kürt hareketi de bahane edilerek, hem bu hareket hem de sistem dışı muhalefet gerektiğinde “derin devlet” gerektiğinde “sığ devlet” eliyle kanla bastırıldı.
Bu siyasal yapıya uygun düşen ekonomik politika da son yirmi yıldır esas olarak tartışmasız ve alternatifsiz uygulandı: Ekonomik politika, bir yanıyla ülkeyi “karşılıklı bağımlılık” gereği emperyalizmin at koşturduğu bir alana dönüştürmeyi, diğer yandan üretimin tamamıyla gözardı edildiği bir rant ekonomisini temel alıyordu.
Ve sistemleri; küçük, büyük, işli, işsiz, hırlı, hırsız tüm insanlarının bir yıllık tüm gelirlerinin toplamına eşit bir borcu olan bir ekonomi, kişi başına düşen gelir sıralamasında, 20 yıl önce aynı düzeyde olduklarının 1/5’i mertebesine kadar yoksullaşmış bir halk, en yüksek gelire sahip % 5’in en az gelire sahip % 40’ın geliriyle eşdeğer bir gelir aldığı dengesizlikte uçurumların oluştuğu bir ülkeyi yarattı.Siyasal yapıları ve ekonomik politikaları en büyük tahribatı toplumsal dokuda yaptı:
-Bu yarı köylü, yarı vahşi, zevki incelmemiş, cahil halkın ve gençliğinin sicili zaten kötüydü. 1965-1980 döneminde, şehirlerin gecekondularında, fabrikalarda, okullarda bir araya gelmeye başladıklarında, ne olduklarını bilmeksizin, birkaç kitap okumuş gençlerin ya da dışarıdan beslenen örgütlerin etkisinde de kalarak, kendi hayatlarına müdahale etmeye kalkmışlar, yerli yersiz, anlamlı anlamsız seslerini yükseltmişler, örgütlenmeye çalışmışlar, politikaya karışıp taraf olmaya başlamışlardı. Hatta, 1974-1980 arasında “derin devlet”in ve sivil işbirlikçilerinin silahlı saldırıları bile buna engel olamamıştı. Kendi kaderlerine razı olmalarını ve ses çıkarmamalarını sağlamak için siyasal yapıda iki kez herşeyi askıya alarak restorasyon yapmak ve kafalarına şiddetli biçimde vurmak gerekmişti. Ama neyseki yeni yapıda örgütlenmelerini engelleyecek “yasal” önlemler alınmış ve her adımlarını izleyebilecek organizasyon, yetenek ve birikim kazanılmıştı.
-Eskiden, parasız eğitim, sağlık, ihtiyarlık gibi toplumda ortak kaygılar ve kabuller vardı; tıpkı yerli malı haftaları gibi bunların da modası geçmişti. Herşeyin bir bedeli olduğu gibi, eğitimin, sağlığın, yaşlılığın da bir bedeli vardı; parası olan okur, sağlıklı olan yaşar, ihtiyarlığında güvencesi olurdu. Parası yoksa eğitimsiz kalır, en fazla ölürdü. Aslında artık eğitimin de bir önemi yoktu; parayı bulmak için eğitimli olmanın dışında çok daha iyi yollar ve olanaklar vardı.
-Bu dünyaya bir defa gelinirdi; o halde dünya nimetlerinden yararlanılmalıydı. Nimetler ise ülke içinde olmasa bile ülke dışında üretiliyordu. Bu nimetleri alıp tüketmek için global köyün muhtarlarının dümen suyunda gitmek yeterliydi. Onlar hem borç veriyorlar hem de koşullar çok hoşlarına gidiyorsa nimetleri gelip bizim bahçemizde üretiyorlardı. Borçtan ise korkmamak gerekirdi; “borç yiğidin kamçısıydı”.
Politik alanı profesyonelleştirmenin ve toplumsal alanda “köşeyi dönmek için her yol mübahtır” anlayışını yerleştirmenin, tüketimi körüklemenin ve tek değeri paraya indirgemenin sistemin sürekliliği açısından ne kadar uygun bir yöntem olduğunu, Türkiye’deki son yirmi yıl; belki de dünyada hiçbir dönemde ve hiçbir ülkede görülmeyen biçimde kanıtladı. Hem “başarı” hem başarısızlık sistemin sürekliliğini güvence altına alıyordu: Hiçbir dönemde gerçekleşmedi ama başarı durumunda zaten sorun çıkmayacaktı, fakat asıl güvence başarısızlık durumunda sağlanıyordu. Madem tek değer paraydı, o halde politika da paraya dayanıyordu. Politik alan da böylece, zor ile değil, kendiliğinden, sadece parası olanlara ya da parası olanlara güvence verenlere kalıyordu.
Bu süreçte iki meslek grubu da oldukça önemli işlevler üstlendi: Medyacılar ve ekonomistler.
Sistemin kendisine yüklediği misyonu anladıkça palazlanan, palazlandıkça başta bankacılık olmak üzere tüm sektörlere el atmaya başlayan ve tekelleşen medya sektöründe, toplumun haber alma ve gerçekleri öğrenme hakkının gereklerini yerine getirme misyonunu üstlenen medyacıların ve ekonomistlerin çoğu “her yolla edinilmesi mübah” olan para uğruna, içinde oldukları grupların çıkarlarına hizmet eden haber, yorum ve teorileri üreten, danışmanlık satan kişilere dönüştüler.
Dayanışma, birlikte hareket etme, örgütlenme, karar alma süreçlerine katılma v.b. araç ve yöntemlerin toplum hayatından çıkarılması doğal olarak partilere de yansıdı. Partiler, hangi yöntemle olursa olsun başa geçen liderlerinin tek belirleyici olduğu sultanlıklara dönüştü.
Böylece politik alan giderek tüm saygısını ve güvenirliğini yitirdi; kedilerin ciğer savaşı olarak görülen bu alan kedilere terkedildi. Artık bir taşla birkaç kuş vurulabiliyordu. Hem sistemin diğer mekanizmaları saygınlık ve güvenirliklerini göreceli olarak koruyorlar ve sistem tıkandığında sadece politik mekanizmayı değiştirmek yetiyor, hem de geniş kitlelerin politikaya yönelmesi kendiliğinden önleniyordu. Ek olarak, bu güven ve saygı yoksunu ortamda, politikacılara dayanmayan çözümleri ya da teknokratları devreye sokmak, “dışarıdan” bilenleri ithal etmek son derece kolaylaşıyordu.
Şimdi sistemin bu kez gerçekten bittiği tüm ağızlardan belirtiliyor; topluma şimdiye kadar yaşamadığımız düzeyde bir kriz yaşadığımız herşeyin çok daha kötü olabileceği konusunda yoğun bir propaganda yapılıyor ve toplumdan şimdiye kadar görülmediği ölçüde fedakarlık yapması da isteniyor.
Öncelikle fedakarlık; fedakarlığı ister istemez yapacağız. Yaklaşık bir yıllık tüm geliri kadar borcu olan bir ülkenin yurttaşları olarak, sistemin kendisi iflas ettiğini itiraf ettiğine göre ister zorunlu ister gönüllü fedakar olacağız. İşsiz, aşsız ve umutsuz olacağız. Özellikle en alttaki % 40 çok daha kötü koşullarda yaşayacak, daha doğrusu hayatta kalmaya -ölmemeye- çabalayacak.
Önümüzdeki süreçte, ayakları bu ülke toprağına basan ve geleceğini bu yurdun geleceği ile birleştirmiş herkesi gerçekten çok kötü koşullar bekliyor; fakat bu kriz döneminde Haluk Şahin'in sözcükleriyle ya "bu dibe vuruşu, köhneleşmiş yapıları ve kadroları tasfiye ederek ileriye fırlamanın trampleni haline" getireceğiz ya da "gelmesi kaçınılmaz dev dalgalar vurdukça su yutarak debeleneceğimiz uzun bir dönem"i yaşayacağız."
Sosyal Araştırmalar Vakfı sitesinden derlenmiştir.
Kriz
Bu çökmüş sistem, “yerel” düzeyde paçavraya dönmüş bir siyasal yapı, normal durumu bile kriz olan bir ekonomi, çürümüş bir toplumsal doku yarattı. “Global” düzeyde ise geride, görünürdeki siyasal bağımsızlığı bile tartışmalı olan, dörtte üç sömürge bir ülke kaldı.
Kurulan siyasal yapı, halkın ve (mesleki, demokratik, sendikal v.b.) kitle örgütlerinin, örgütlenmesini ve karar alma süreçlerine katılımını engelleyen; siyaseti sadece “profesyonel siyasetçilerin” pazarlık alanına indirgeyen, demokrasiyi yapılan seçimlerde parti simgelerine mühür basmak olarak gören bir yapıydı. Bu yapı herkesin bildiği fakat bir kez daha sıralamakta da bir zarar görmediğimiz aşağıdaki sonuçları üretti:
-Yasama, Yürütme ve Yargı erkleri kendi içlerinde ve birbirleriyle kavga eden kurumlara döndü.
-Özellikle halkın egemenliğinin temel güvencesi olduğu varsayılan Yasama organımızı oluşturan milletvekilleri, parti başkanlarının talimatlarını onaylayan, kendi ve çevrelerine çıkar sağlamayı amaçlayan, hemen hemen tüm anketlerde en güvenilmez kişiler arasında sayılan kişilere dönüştü.
-Ülke yurttaşlarının siyasete katılmasının araçları olduğu varsayılan partiler, hiçbiri -konulan tüm engellere karşın kazara örgütlenen ve belirli bir kitle tabanı bulanların sisteme pürüz çıkarmaması için konan - % 10 barajını geçemeyen parti liderlerinin sultasının sürdüğü çıkar birlikleri ve sistem payandalarına döndü.
-Özellikle, 1980 döneminde siyasal yapının kurallarını koyan ordu, siyasete dilediği zaman dilediği ölçülerde müdahale eden, “balans ayarı” ya da “postmodern” darbeler yapan, politikanın içinde olan ama tanımında olmayan bir kuruma dönüştü.
-Bu süreçte, özellikle PKK’nın organize ettiği kürt hareketi de bahane edilerek, hem bu hareket hem de sistem dışı muhalefet gerektiğinde “derin devlet” gerektiğinde “sığ devlet” eliyle kanla bastırıldı.
Bu siyasal yapıya uygun düşen ekonomik politika da son yirmi yıldır esas olarak tartışmasız ve alternatifsiz uygulandı: Ekonomik politika, bir yanıyla ülkeyi “karşılıklı bağımlılık” gereği emperyalizmin at koşturduğu bir alana dönüştürmeyi, diğer yandan üretimin tamamıyla gözardı edildiği bir rant ekonomisini temel alıyordu.
Ve sistemleri; küçük, büyük, işli, işsiz, hırlı, hırsız tüm insanlarının bir yıllık tüm gelirlerinin toplamına eşit bir borcu olan bir ekonomi, kişi başına düşen gelir sıralamasında, 20 yıl önce aynı düzeyde olduklarının 1/5’i mertebesine kadar yoksullaşmış bir halk, en yüksek gelire sahip % 5’in en az gelire sahip % 40’ın geliriyle eşdeğer bir gelir aldığı dengesizlikte uçurumların oluştuğu bir ülkeyi yarattı.Siyasal yapıları ve ekonomik politikaları en büyük tahribatı toplumsal dokuda yaptı:
-Bu yarı köylü, yarı vahşi, zevki incelmemiş, cahil halkın ve gençliğinin sicili zaten kötüydü. 1965-1980 döneminde, şehirlerin gecekondularında, fabrikalarda, okullarda bir araya gelmeye başladıklarında, ne olduklarını bilmeksizin, birkaç kitap okumuş gençlerin ya da dışarıdan beslenen örgütlerin etkisinde de kalarak, kendi hayatlarına müdahale etmeye kalkmışlar, yerli yersiz, anlamlı anlamsız seslerini yükseltmişler, örgütlenmeye çalışmışlar, politikaya karışıp taraf olmaya başlamışlardı. Hatta, 1974-1980 arasında “derin devlet”in ve sivil işbirlikçilerinin silahlı saldırıları bile buna engel olamamıştı. Kendi kaderlerine razı olmalarını ve ses çıkarmamalarını sağlamak için siyasal yapıda iki kez herşeyi askıya alarak restorasyon yapmak ve kafalarına şiddetli biçimde vurmak gerekmişti. Ama neyseki yeni yapıda örgütlenmelerini engelleyecek “yasal” önlemler alınmış ve her adımlarını izleyebilecek organizasyon, yetenek ve birikim kazanılmıştı.
-Eskiden, parasız eğitim, sağlık, ihtiyarlık gibi toplumda ortak kaygılar ve kabuller vardı; tıpkı yerli malı haftaları gibi bunların da modası geçmişti. Herşeyin bir bedeli olduğu gibi, eğitimin, sağlığın, yaşlılığın da bir bedeli vardı; parası olan okur, sağlıklı olan yaşar, ihtiyarlığında güvencesi olurdu. Parası yoksa eğitimsiz kalır, en fazla ölürdü. Aslında artık eğitimin de bir önemi yoktu; parayı bulmak için eğitimli olmanın dışında çok daha iyi yollar ve olanaklar vardı.
-Bu dünyaya bir defa gelinirdi; o halde dünya nimetlerinden yararlanılmalıydı. Nimetler ise ülke içinde olmasa bile ülke dışında üretiliyordu. Bu nimetleri alıp tüketmek için global köyün muhtarlarının dümen suyunda gitmek yeterliydi. Onlar hem borç veriyorlar hem de koşullar çok hoşlarına gidiyorsa nimetleri gelip bizim bahçemizde üretiyorlardı. Borçtan ise korkmamak gerekirdi; “borç yiğidin kamçısıydı”.
Politik alanı profesyonelleştirmenin ve toplumsal alanda “köşeyi dönmek için her yol mübahtır” anlayışını yerleştirmenin, tüketimi körüklemenin ve tek değeri paraya indirgemenin sistemin sürekliliği açısından ne kadar uygun bir yöntem olduğunu, Türkiye’deki son yirmi yıl; belki de dünyada hiçbir dönemde ve hiçbir ülkede görülmeyen biçimde kanıtladı. Hem “başarı” hem başarısızlık sistemin sürekliliğini güvence altına alıyordu: Hiçbir dönemde gerçekleşmedi ama başarı durumunda zaten sorun çıkmayacaktı, fakat asıl güvence başarısızlık durumunda sağlanıyordu. Madem tek değer paraydı, o halde politika da paraya dayanıyordu. Politik alan da böylece, zor ile değil, kendiliğinden, sadece parası olanlara ya da parası olanlara güvence verenlere kalıyordu.
Bu süreçte iki meslek grubu da oldukça önemli işlevler üstlendi: Medyacılar ve ekonomistler.
Sistemin kendisine yüklediği misyonu anladıkça palazlanan, palazlandıkça başta bankacılık olmak üzere tüm sektörlere el atmaya başlayan ve tekelleşen medya sektöründe, toplumun haber alma ve gerçekleri öğrenme hakkının gereklerini yerine getirme misyonunu üstlenen medyacıların ve ekonomistlerin çoğu “her yolla edinilmesi mübah” olan para uğruna, içinde oldukları grupların çıkarlarına hizmet eden haber, yorum ve teorileri üreten, danışmanlık satan kişilere dönüştüler.
Dayanışma, birlikte hareket etme, örgütlenme, karar alma süreçlerine katılma v.b. araç ve yöntemlerin toplum hayatından çıkarılması doğal olarak partilere de yansıdı. Partiler, hangi yöntemle olursa olsun başa geçen liderlerinin tek belirleyici olduğu sultanlıklara dönüştü.
Böylece politik alan giderek tüm saygısını ve güvenirliğini yitirdi; kedilerin ciğer savaşı olarak görülen bu alan kedilere terkedildi. Artık bir taşla birkaç kuş vurulabiliyordu. Hem sistemin diğer mekanizmaları saygınlık ve güvenirliklerini göreceli olarak koruyorlar ve sistem tıkandığında sadece politik mekanizmayı değiştirmek yetiyor, hem de geniş kitlelerin politikaya yönelmesi kendiliğinden önleniyordu. Ek olarak, bu güven ve saygı yoksunu ortamda, politikacılara dayanmayan çözümleri ya da teknokratları devreye sokmak, “dışarıdan” bilenleri ithal etmek son derece kolaylaşıyordu.
Şimdi sistemin bu kez gerçekten bittiği tüm ağızlardan belirtiliyor; topluma şimdiye kadar yaşamadığımız düzeyde bir kriz yaşadığımız herşeyin çok daha kötü olabileceği konusunda yoğun bir propaganda yapılıyor ve toplumdan şimdiye kadar görülmediği ölçüde fedakarlık yapması da isteniyor.
Öncelikle fedakarlık; fedakarlığı ister istemez yapacağız. Yaklaşık bir yıllık tüm geliri kadar borcu olan bir ülkenin yurttaşları olarak, sistemin kendisi iflas ettiğini itiraf ettiğine göre ister zorunlu ister gönüllü fedakar olacağız. İşsiz, aşsız ve umutsuz olacağız. Özellikle en alttaki % 40 çok daha kötü koşullarda yaşayacak, daha doğrusu hayatta kalmaya -ölmemeye- çabalayacak.
Önümüzdeki süreçte, ayakları bu ülke toprağına basan ve geleceğini bu yurdun geleceği ile birleştirmiş herkesi gerçekten çok kötü koşullar bekliyor; fakat bu kriz döneminde Haluk Şahin'in sözcükleriyle ya "bu dibe vuruşu, köhneleşmiş yapıları ve kadroları tasfiye ederek ileriye fırlamanın trampleni haline" getireceğiz ya da "gelmesi kaçınılmaz dev dalgalar vurdukça su yutarak debeleneceğimiz uzun bir dönem"i yaşayacağız."
Sosyal Araştırmalar Vakfı sitesinden derlenmiştir.
Kriz
Toplam Yorumlar 1
Yorumlar
| | Bu kadar uzun uzun yazmalarına gerek yokmuş. Kısaca ...i tuttuk deselerdi, zaten ayan beyan orta olan şeyi açıklamış olurlardı. |
| Posted 12-05-2008 at 15:41 by Recnes |
| |
Toplam Trackbacks 0
Trackbacks
Dave ait Blog Başlıkları
- Türk faşistlerine iki çift laf (04-07-2008)
- Goralı Tost (30-06-2008)
- Yecüc ile Mecüc Türkler mi? (28-06-2008)
- Çekistan (18-06-2008)
- Filmler Felaket Tatbikatında (15-06-2008)











