Atatürk annesini sever miydi?
Posted 11-05-2008 at 11:22 by Dave
"Severdi herhal, kim sevmez? Fakat aralarında ciddi bir çatışma olduğu da gerçektir.Çünkü gümrük memuru Ali Rıza Bey'in erken ölümü üzerine Zübeyde Hanım yeniden evlenmiş, küçük Mustafa ile küçük Makbule'ye üvey baba gelmişti... Selanik Gümrük Başmüdürü Ragıp Bey... Babalarının amiri!
Ali Rıza Bey'in bir dönem memurluğu bırakıp kereste ticaretiyle iştigal ettiği de bilinir.Hani şu son yıllarda kamuoyumuzda dağları taşları inleten Fikriye Hanım var ya, Atatürk'ün üvey babasının kardeşinin kızıdır! Yani hısımıdır, üvey kuzini sayılır...
Atatürk'ün bu olaydan dolayı Zübeyde Hanım'ı "hiç affetmediği" ve evden kaçarak askeri okula yatılı öğrenci yazıldığı da bilinir.
Sonra da ara ara, az görüştüler... İzinli çıktığı sıralarda...
Suriye cephesinden döndüğünde de Atatürk, annesinin Akaretler'deki evinde kısa bir süre kaldı.Oradan annesiyle "tartışarak" ayrıldığı, arkadaşı Salih Fansa'nın Tepebaşı'ndaki evine geçtiği, birkaç gün de o evin tam karşısında yer alan Pera Palas'ta kalıp Fansa'nın eşinin bulduğu bir kiralık eve, Şişli'de dul bayan Madam Kasapyan'ın evine çıktığı bilinir. Ünlü ev...Bahçe içinde, "müstakil", kirası çok yüksek, tam on dört lira! (Bahçe bugün kaldırım.)
Ev sahibesi bazı kaynaklarda Madam Osepyan, bazı yerlerde "Rum madam" olarak da geçer. (Atatürk'ün bir Ermeni'nin evinde oturduğunun bilinmesi istenmemiş galiba!) Bu dönemin bilgileri epey karışıktır, "bilinçli" olarak mı karıştırılmıştır, ahmaklıktan dolayı mı, emin değilim.
Annesini ve kız kardeşini de Şişli'ye, yanına almıştı, sonra Samsun'a gitti (Zübeyde ve Makbule Hanımlar tekrar Akaretler'e döndüler, çünkü oranın kirası bir liraydı), annesini ancak üç yıl sonra görebildi. Bu kez Ankara'ya aldırdı. Zübeyde Hanım orada da fazla oturamadı, İzmir'in kurtarılışından hemen sonra İzmir'e (biraz da "kız bakmaya", yani Latife Hanım'ı yakından tanımaya) gitti... Bu İzmir gezisine de sonradan "sağlık nedenleriyle" diye bir kulp takılmıştır, bu kez Latife Hanım'ı tarihten silmek için...
Fakat oğlunun evlendiğini göremeden vefat etti. Atatürk, Zübeyde Hanım'ın ölümünden on beş gün sonra Latife Hanım'la evlendi. Her şey çok çabuk olup bitmişti.Ertesi yıl da Fikriye Hanım intihar etti.
Eskiden bunlar konuşulamaz, yazılıp çizilemezdi bu ülkede...
En basit bir tarih kitabından bile kolaylıkla okunabilecek bu basit bilgiler unutturulmak isteniyordu, çünkü Atatürk "uzaydan gelmişti" ...
Küçük yaşta kuşpalazından ölmüş Fatma, Ahmet ve Ömer adlı bir ablasıyla iki ağabeyi, bir de veremden ölmüş küçük kız kardeşi (Naciye) olduğu bile titizlikle saklandı yeni kuşaklardan!
Eee, bunları bilmek ya da hatırlamak neyi değiştirir?
Atatürk'ü daha çok sevmemizi sağlar.
Gerçi Atatürk hayatının ilk döneminin fazla kurcalanmasını istememiş, Nutuk'ta her şeyi 19 Mayıs 1919 günü başlatmıştır ama, üvey baba getirdiği için anasına kızan bir yetim çocuk, bana çok daha sevimli, çok daha sıcak geliyor.
İçki içen, seven, sevilen, yürekler yakan, evlenen, boşanan bir Atatürk, İNSAN ATATÜRK'tür.Olimpos (pardon, Çankaya) dağında oturan bir tanrı değil, sabaha karşı üst kattan eşinin "çok içtin Kemal, yat artık" diye seslendiği bir önder benim önderimdir.Çünkü bizim hanım da bana öyle diyor!
Hele durun bakalım, insanlar, Selanik'te "Atatürk'ün doğduğu ev" olarak yutturulan o evin aslında üvey babası Ragıp Bey'in evi olduğunu öğrenince ne yapacaklar?
Böyle böyle soğuttunuz insanları Atatürk'ten be! Yalan üzerine kurulu her şey bu ülkede."
Engin ARDIÇ
11 Mayıs 2008
Sabah Gazetesi
Ali Rıza Bey'in bir dönem memurluğu bırakıp kereste ticaretiyle iştigal ettiği de bilinir.Hani şu son yıllarda kamuoyumuzda dağları taşları inleten Fikriye Hanım var ya, Atatürk'ün üvey babasının kardeşinin kızıdır! Yani hısımıdır, üvey kuzini sayılır...
Atatürk'ün bu olaydan dolayı Zübeyde Hanım'ı "hiç affetmediği" ve evden kaçarak askeri okula yatılı öğrenci yazıldığı da bilinir.
Sonra da ara ara, az görüştüler... İzinli çıktığı sıralarda...
Suriye cephesinden döndüğünde de Atatürk, annesinin Akaretler'deki evinde kısa bir süre kaldı.Oradan annesiyle "tartışarak" ayrıldığı, arkadaşı Salih Fansa'nın Tepebaşı'ndaki evine geçtiği, birkaç gün de o evin tam karşısında yer alan Pera Palas'ta kalıp Fansa'nın eşinin bulduğu bir kiralık eve, Şişli'de dul bayan Madam Kasapyan'ın evine çıktığı bilinir. Ünlü ev...Bahçe içinde, "müstakil", kirası çok yüksek, tam on dört lira! (Bahçe bugün kaldırım.)
Ev sahibesi bazı kaynaklarda Madam Osepyan, bazı yerlerde "Rum madam" olarak da geçer. (Atatürk'ün bir Ermeni'nin evinde oturduğunun bilinmesi istenmemiş galiba!) Bu dönemin bilgileri epey karışıktır, "bilinçli" olarak mı karıştırılmıştır, ahmaklıktan dolayı mı, emin değilim.
Annesini ve kız kardeşini de Şişli'ye, yanına almıştı, sonra Samsun'a gitti (Zübeyde ve Makbule Hanımlar tekrar Akaretler'e döndüler, çünkü oranın kirası bir liraydı), annesini ancak üç yıl sonra görebildi. Bu kez Ankara'ya aldırdı. Zübeyde Hanım orada da fazla oturamadı, İzmir'in kurtarılışından hemen sonra İzmir'e (biraz da "kız bakmaya", yani Latife Hanım'ı yakından tanımaya) gitti... Bu İzmir gezisine de sonradan "sağlık nedenleriyle" diye bir kulp takılmıştır, bu kez Latife Hanım'ı tarihten silmek için...
Fakat oğlunun evlendiğini göremeden vefat etti. Atatürk, Zübeyde Hanım'ın ölümünden on beş gün sonra Latife Hanım'la evlendi. Her şey çok çabuk olup bitmişti.Ertesi yıl da Fikriye Hanım intihar etti.
Eskiden bunlar konuşulamaz, yazılıp çizilemezdi bu ülkede...
En basit bir tarih kitabından bile kolaylıkla okunabilecek bu basit bilgiler unutturulmak isteniyordu, çünkü Atatürk "uzaydan gelmişti" ...
Küçük yaşta kuşpalazından ölmüş Fatma, Ahmet ve Ömer adlı bir ablasıyla iki ağabeyi, bir de veremden ölmüş küçük kız kardeşi (Naciye) olduğu bile titizlikle saklandı yeni kuşaklardan!
Eee, bunları bilmek ya da hatırlamak neyi değiştirir?
Atatürk'ü daha çok sevmemizi sağlar.
Gerçi Atatürk hayatının ilk döneminin fazla kurcalanmasını istememiş, Nutuk'ta her şeyi 19 Mayıs 1919 günü başlatmıştır ama, üvey baba getirdiği için anasına kızan bir yetim çocuk, bana çok daha sevimli, çok daha sıcak geliyor.
İçki içen, seven, sevilen, yürekler yakan, evlenen, boşanan bir Atatürk, İNSAN ATATÜRK'tür.Olimpos (pardon, Çankaya) dağında oturan bir tanrı değil, sabaha karşı üst kattan eşinin "çok içtin Kemal, yat artık" diye seslendiği bir önder benim önderimdir.Çünkü bizim hanım da bana öyle diyor!
Hele durun bakalım, insanlar, Selanik'te "Atatürk'ün doğduğu ev" olarak yutturulan o evin aslında üvey babası Ragıp Bey'in evi olduğunu öğrenince ne yapacaklar?
Böyle böyle soğuttunuz insanları Atatürk'ten be! Yalan üzerine kurulu her şey bu ülkede."
Engin ARDIÇ
11 Mayıs 2008
Sabah Gazetesi
Toplam Yorumlar 3
Yorumlar
| | Babasının ölüp annesinin yeniden evlendiğini bilmiyordum. Atatürk hakkında yeni birşeyler öğrenmek herzaman için çok güzel oluyor keşke biraz daha yazsaymış Engin Ardıç bu konuda diye düşündüm ama muhtemelen onunda bildiği bukadardır. Buarada bizim Tarih kurumumuz okadar boktan ki işin aslı bize öğretilen tarihi Avrupa kaynaklarından almışız.. Özellikle yazılı herhangi bir metin bırakmadığımız dönemlere ait olan tarihi , orta asya türk devletleri.. Eminim beynimizi gerçekle pek alakası olmayan birsürü yanılgı ile doldurmuşlardır. Çağımızın en büyük liderinin hayatı ile alakalı gerçekleri tam olarak bilmeyen bir nesil olduğumua göre ondan önceki tarihler hakkındaki bilgimiz ne derecedir kim bilir. |
| Posted 11-05-2008 at 12:31 by Serenity |
| | Tamamen tarih kurumunu suçlamak sanırım biraz fazla olacaktır. Zira eski Türk devletlerinde yazılı tarih anlayışı çok geç oturmuştur ve en basit örnek olarak, Osmanlı'da ilk gazete 1828'de Mısır'da Vakâyi-i Mısriye yarı Türkçe yarı arapça olarak [ki bunun haber kaynakları da doğal olarak Avrupa'dan (Fransız ve İtalyan gazeteleri, bir miktar da Girit kaynakları) yararlanmıştır.] yayınlanmış, daha sonra Osmanlı devletinin Türkçe ilk gazetesi ise, Takvim-i Vakayi (1831) olmuştur. Yani İbrahim Müteferrika'nın matbaayı getirmesinden 105 yıl sonra. Takvim-i Vakayi'nin çıkışından önce padişah yurt dışı haberlerini yurt dışındaki gazetelerden alıyorlardı. Tarih yazımı ise, Sarayda bulunan Vak'anüvis'lerin kendilerince önemli buldukları olayların yazılması ile gerçekleşiyordu. Bu yazılanlar ise, yazıldıktan 20-30 yıl sonrasında halkın eline ulaşabiliyordu. Bunun yanında, Lale devrindeki batılılaşma "sancıları" sırasında ancak vak'anüvis tarihçiliğinin dışına çıkılması başarılabilmiş, Avrupa tarihi'de yazılmaya başlanmıştır. Bu da çeşitli çeviriler yoluyla başlamıştır. Genellikle kullanılılan da batı kaynaklarıydı. Çünkü, doğuda ve Osmanlı'da yazılı kaynaklar yok denecek kadar azdı. Bunun için de, bugün kullanılan çoğu ilkokul tarih kitabı bilgileri bile Avrupa kaynaklarına dayanmakta, dayanmak zorundadır. Zira, tarihçiliğin bu kadar gereksiz ve aşağılık bir iş olduğu düşünülen bir ülkede bugün bu bulunanlar bile birer mucize olarak geliyor bana. |
| Posted 11-05-2008 at 17:11 by kontrast |
| | Yeni bir bilgi öğrenmenin yaş sınırı yokmuş demek ki. Atatürk'ün annesinin yeniden evlendiğini bende yeni öğrendim. Atatürk hakkında her türlü bilgi tüm eğitim hayatımız boyunca ezberletilirken bu olgudan neden hiç bahsedilmediğini sorgulamak gerekir ki benim aklıma direk hedeflenen Türk toplum yapısından dolayı gizlendiği geliyor. Bu demek oluyor ki Türkiye Cumhuriyetini yönetenler , tarih kurumlarının başında olanlar , Milli Eğitim bakanı ve emrindekilerin hepsi dul kaldıktan sonra evlenen bir kadının yaptığını onaylamıyor ve bunu ayıp karşıladıklarından dolayı ulusumuzun annesinin yaptığını gizlemeye çalışıyorlar. Yani kısaca bu ülkede kadın ile erkeğin eşit olmadığı ve olamayacağını bir daha kanıtlamayı ihmal etmiyorlar. |
| Posted 14-05-2008 at 07:57 by Lizard King |
| |
Toplam Trackbacks 0
Trackbacks
Dave ait Blog Başlıkları
- Peygamber İbrahim kimdi? (15-05-2008)
- Adi yazılar yazan kalitesiz yazar (14-05-2008)
- Kriz (12-05-2008)
- Atatürk annesini sever miydi? (11-05-2008)
- İnternet yasakları, neyin ayak sesleri? (07-05-2008)











