Düzen(!)
Dünya düzeni çok ilginç geliyor günden güne... Dünyanın düzeni bir o kadar basit, yalın... Bir o kadar da karmaşık. Ve bu denge her geçen gün çok daha fazla karmaşıklaşıyor.
Önceleri ülkeler kendi kendilerine yetiyorlardı. Ekonomilerini kendi içlerinde kurup, uluslararası ticareti eksik gidermek için gerçekleştirip ekonomilerinde etkin bir aktör haline getirmiyorlardı. Özellikle Osmanlı zamanında, Avrupa devletlerinin sıkışmasıyla ticaretin, özellikle de beylikler arası ticaretin önemi arttı. Hatta, bu ticaret olgusu kendi arasında bir ticari meta haline geldi. Zira, korunma ve ittifak karşılığında ticari anlaşmalar yapılır oldu. Osmanlı'ya karşı da, Osmanlı ile de...
Osmanlı sonrasında, özellikle coğrafi keşifler, büyük gemiler ve ABD'nin kurulması ile bu anlaşmaların mesafeleri de uzadı günden güne ve uçağın varolmasıyla da artık dünyada ticaretin sınırları kalktı. Ülkeler birbirleriyle sürekli bir şeyler alıp satmaya başladılar. Çünkü günden güne sinsice yerleşen kapitalizm, nasıl ki bugün bir şirket büyümeden veya en azından asgari düzeydeki gerekli yatırımları yapmazsa batması olasıysa, ülkeler de aynı şekilde sürekli ekonomilerini büyütme çabası içerisine girdiler. Haliyle, iç pazarın tüketilmesi çok hızlı oldu (Buna en güzel örnek de sanırım Ford olmuştur) ve her ülke dışarıya gözünü dikti. Ancak herkes herşeyi üretiyordu genel olarak ve bir kaç coğrafi-özel ürün haricinde satışı yapılacak ürün yoktu. Sanayileşmelerini tamamlamış, hatta ilerletmiş ülkeler (Abd, Almanya, İngiltere...vb.) teknolojilerini satıp karşılığında yemek alıyordu, çünkü tarım nüfuslarını sanayi bölgelerine aktarmışlardı. Yani aslında taşıma su ile değirmen döndürüyorlardı. Avrupa kıtasındakilere göre, ABD en şanslı olandı, zira çok geniş, işlenmemiş, genç topraklara ve dahası sürekli göç aldığından hem tarım, hem sanayi üretimi gerçekleştirebiliyordu. Bunun yanında dünya savaşlarından zarar görmemesinden dolayı da, çok kolay bir şekilde kendisine dış pazar bulabilmiş ve akıllıca davranıp bu pazarları sürekli hale getirebilmişti.
Sonra ne oldu? SSCB'nin yıkılması ile ABD siyasi ve askeri arenada yalnız kaldı. Yıkılması çok güçtü, çünkü SSCB ile yarışırken ülkelerin ekonomilerini, NATO'nun da yardımıyla kendisine bağlamış ve tüm dünya ile kendi arasında organik bağlar kurmuştu. Haliyle SSCB'nin yıklma nedenlerinden birisi de buydu ve ABD'nin önündeki SSCB engelinin kalkmasıyla da, ABD tüm dünyada at koşturur bir hal aldı. Tüm dünyaya ürün satıp neredeyse hiçbirşey almayan bir ülke olmuştu artık. Ancak bu durum kapitalizm içerisinde uzunca süre yürümesi imkansızdı tabiki ve ABD ekonomisi de günden güne açık vermeye başladı.
Karmaşıklık nerede peki? Tam burada. Geçmişte, ülkeler savunma, korunma, koruma, ittifaklar karşılığında mal satışı, alışı yapıyorlardı. Bugün ise, bazen suni, bazen gerçek tehditler karşısındaki tehlikeler karşısında askeri savunmalar en son çare olarak düşünülürken, ticaret bu noktalarda dengeleyici unsur, diplomasinin baş aktörü haline geldi. Dahası, vatandaşların küreselleşmesiyle, sürekli hareketlilikleriyle devletler vatandaşlarını korumak adına ekonomik tavizler vermeye başladılar. Zira, bugün bir ülke ben dışa kendimi kapatıyorum dediği anda vatandaşlarının da sınırları dışındaki güvenliğini sağlayamayacağı anlamına geliyor. Dün gece Sahil Koruma Komutanlığı internet sitesindeki kazaları incelerken farkettim bunu. Örneğin bir Türkiye bandıralı yat Atlas okyanusunda yanlış hatırlamıyorsam (yeri pek de önemli değil) kaza geçiriyor, sahil güvenlik doğrudan ABD ile bağlantıya geçerek onların gemiyi ve içerisindekileri kurtarmasını sağlıyor. Aynı durumda acaba Abd ile ilişkisi olmayan bir ülke ne yapabilirdi? Aynı kurtarma zamanında bir kurtarma ekibi sevk edebilirmiydi? Olay ABD değil burada, kurtaran ülke görevlileri İzlandalı da olabilirdi. Sonuçta, insanlar küreselleştikçe, ülkeler var oldukça bu ilişkiler sürekli olmak zorunda.
Siyasi arenada her ne kadar ülkeler karşıt da olsa, ekonomi ve sosyal alanlarda birliğin var olması gerekiyor. Ancak, ekonominin siyaseti siyasetin sosyal yaşamı etkilediği bir sistem içerisinde bu birliğin sağlanması zor ve bu denge asla barış ile sağlanamıyor. Her denge arkasında tehdit barındırıyor. Örneğin, ABD'nin dünya üzerindeki egemenliği tamamen ekonomik gücüne bağlı. Aynı şekilde askeri gücü de. Ekonomisi sarıldığı sarsılmadığı sürece tek bir askeri kalmasa bile yıkılamaz durumda, zira neredeyse dünyadaki büyük - küçük her ülke ile ekonomik ilişki içerisinde.
Olimpiyatlarda Çin slogan olarak "tek dünya" ülküsünü seçmişti. Çin, (tartışmalı da olsa, köken olarak) sosyalist ve barışçıl bir ülke. Binyıllardır aynı topraklardalar, sınırlarında büyük değişimler yaşanmadı ve toplumsal düzenleri büyük oranda oturmuş bir ülke. ABD gibi, hem sanayi, hem de tarımı yürütebiliyor ve ABD'nin "marka" ları karşısında "fason" yöntemi ile ABD'ye ve onun ekonomisine kök söktürüyor bugün. Zira, kapitalizm demek, en ucuzun en fazla satılması demek. Yani, Çin oyunu kuralına göre oynayarak ABD'yi kendi kuyusunda boğmaya çalışıyor, sessizce, tek bir kurşun bile atmadan hemde... Avrupa bunu bilim alanında yapmaya çalışıyor. Rusya ise, yine geçmişte olduğu gibi askeri alanda yapmaya çalışıyor. Hepsi, aralarında ciddi bir birlik olmasa da, ABD bağımlılığından kurtulmaya çalışıyorlar. Zira, I. ve II. Dünya savaşlarında kendi elleriyle bağlandıkları ABD bugün onları sömürüyor.
Biz ise, ABD'ye yanaşmaya çalışıyoruz. Neden peki? Çünkü gücümüz yok. Askerlerimiz ile övünüyoruz. Güçlüyüz, çokuz diye. Ancak bu bize uluslararası arenada güç sağlamıyor. Yalnızca diplomatik yollarda beceremediğimiz sınır ve sınır içi güvenliğimizi sağlayabiliyoruz. Eğer bir an önce kendimize dönmezsek, Çin gibi, Avrupa gibi kendimiz birşeyler yapıp, bir an önce orta çağ zihniyetinden (ticaret karşılığı korunma) kurtulup dünya üzerindeki varlığımızı farketmezsek eğer, kutupları artan dünyada bir gün savrulacağız, ertesi gün ise fazla akıma kapılarak parçalanarak yok olacağız gibi.
Söylediğim gibi, çok basit bir denklemin, değişkenlerinin (her geçen dün daha da) çok karmaşık olduğu bir dünya düzeninde yaşıyoruz. Aklımızı kullanmadan, küçüklü büyüklü salvolar atmadan, kendimiz olmadan zor var olabileceğimiz bir dünya içerisindeyiz ve Türkiye son 6 yıldır bu denklem içerisindeki önemini günden güne kaybederek, kendisini diğer bir değişkenin içeriside eritmeye çalışıyor. Bu durumda, o değişken ne yönde değişirse biz de aynı şekli alacağımız ve onun kayboluşu bizim de kayboluşumuz, hatta, belki onun darbe alması bile sadece bizim yokoluşumuz olacaktır. (bkz, Rusya'nın, İran'ın bizi ABD yandaşlığı ile suçlaması ve bizim sınırlarımızın onlara ABD'den çok daha yakın olması mesela...)
Önceleri ülkeler kendi kendilerine yetiyorlardı. Ekonomilerini kendi içlerinde kurup, uluslararası ticareti eksik gidermek için gerçekleştirip ekonomilerinde etkin bir aktör haline getirmiyorlardı. Özellikle Osmanlı zamanında, Avrupa devletlerinin sıkışmasıyla ticaretin, özellikle de beylikler arası ticaretin önemi arttı. Hatta, bu ticaret olgusu kendi arasında bir ticari meta haline geldi. Zira, korunma ve ittifak karşılığında ticari anlaşmalar yapılır oldu. Osmanlı'ya karşı da, Osmanlı ile de...
Osmanlı sonrasında, özellikle coğrafi keşifler, büyük gemiler ve ABD'nin kurulması ile bu anlaşmaların mesafeleri de uzadı günden güne ve uçağın varolmasıyla da artık dünyada ticaretin sınırları kalktı. Ülkeler birbirleriyle sürekli bir şeyler alıp satmaya başladılar. Çünkü günden güne sinsice yerleşen kapitalizm, nasıl ki bugün bir şirket büyümeden veya en azından asgari düzeydeki gerekli yatırımları yapmazsa batması olasıysa, ülkeler de aynı şekilde sürekli ekonomilerini büyütme çabası içerisine girdiler. Haliyle, iç pazarın tüketilmesi çok hızlı oldu (Buna en güzel örnek de sanırım Ford olmuştur) ve her ülke dışarıya gözünü dikti. Ancak herkes herşeyi üretiyordu genel olarak ve bir kaç coğrafi-özel ürün haricinde satışı yapılacak ürün yoktu. Sanayileşmelerini tamamlamış, hatta ilerletmiş ülkeler (Abd, Almanya, İngiltere...vb.) teknolojilerini satıp karşılığında yemek alıyordu, çünkü tarım nüfuslarını sanayi bölgelerine aktarmışlardı. Yani aslında taşıma su ile değirmen döndürüyorlardı. Avrupa kıtasındakilere göre, ABD en şanslı olandı, zira çok geniş, işlenmemiş, genç topraklara ve dahası sürekli göç aldığından hem tarım, hem sanayi üretimi gerçekleştirebiliyordu. Bunun yanında dünya savaşlarından zarar görmemesinden dolayı da, çok kolay bir şekilde kendisine dış pazar bulabilmiş ve akıllıca davranıp bu pazarları sürekli hale getirebilmişti.
Sonra ne oldu? SSCB'nin yıkılması ile ABD siyasi ve askeri arenada yalnız kaldı. Yıkılması çok güçtü, çünkü SSCB ile yarışırken ülkelerin ekonomilerini, NATO'nun da yardımıyla kendisine bağlamış ve tüm dünya ile kendi arasında organik bağlar kurmuştu. Haliyle SSCB'nin yıklma nedenlerinden birisi de buydu ve ABD'nin önündeki SSCB engelinin kalkmasıyla da, ABD tüm dünyada at koşturur bir hal aldı. Tüm dünyaya ürün satıp neredeyse hiçbirşey almayan bir ülke olmuştu artık. Ancak bu durum kapitalizm içerisinde uzunca süre yürümesi imkansızdı tabiki ve ABD ekonomisi de günden güne açık vermeye başladı.
Karmaşıklık nerede peki? Tam burada. Geçmişte, ülkeler savunma, korunma, koruma, ittifaklar karşılığında mal satışı, alışı yapıyorlardı. Bugün ise, bazen suni, bazen gerçek tehditler karşısındaki tehlikeler karşısında askeri savunmalar en son çare olarak düşünülürken, ticaret bu noktalarda dengeleyici unsur, diplomasinin baş aktörü haline geldi. Dahası, vatandaşların küreselleşmesiyle, sürekli hareketlilikleriyle devletler vatandaşlarını korumak adına ekonomik tavizler vermeye başladılar. Zira, bugün bir ülke ben dışa kendimi kapatıyorum dediği anda vatandaşlarının da sınırları dışındaki güvenliğini sağlayamayacağı anlamına geliyor. Dün gece Sahil Koruma Komutanlığı internet sitesindeki kazaları incelerken farkettim bunu. Örneğin bir Türkiye bandıralı yat Atlas okyanusunda yanlış hatırlamıyorsam (yeri pek de önemli değil) kaza geçiriyor, sahil güvenlik doğrudan ABD ile bağlantıya geçerek onların gemiyi ve içerisindekileri kurtarmasını sağlıyor. Aynı durumda acaba Abd ile ilişkisi olmayan bir ülke ne yapabilirdi? Aynı kurtarma zamanında bir kurtarma ekibi sevk edebilirmiydi? Olay ABD değil burada, kurtaran ülke görevlileri İzlandalı da olabilirdi. Sonuçta, insanlar küreselleştikçe, ülkeler var oldukça bu ilişkiler sürekli olmak zorunda.
Siyasi arenada her ne kadar ülkeler karşıt da olsa, ekonomi ve sosyal alanlarda birliğin var olması gerekiyor. Ancak, ekonominin siyaseti siyasetin sosyal yaşamı etkilediği bir sistem içerisinde bu birliğin sağlanması zor ve bu denge asla barış ile sağlanamıyor. Her denge arkasında tehdit barındırıyor. Örneğin, ABD'nin dünya üzerindeki egemenliği tamamen ekonomik gücüne bağlı. Aynı şekilde askeri gücü de. Ekonomisi sarıldığı sarsılmadığı sürece tek bir askeri kalmasa bile yıkılamaz durumda, zira neredeyse dünyadaki büyük - küçük her ülke ile ekonomik ilişki içerisinde.
Olimpiyatlarda Çin slogan olarak "tek dünya" ülküsünü seçmişti. Çin, (tartışmalı da olsa, köken olarak) sosyalist ve barışçıl bir ülke. Binyıllardır aynı topraklardalar, sınırlarında büyük değişimler yaşanmadı ve toplumsal düzenleri büyük oranda oturmuş bir ülke. ABD gibi, hem sanayi, hem de tarımı yürütebiliyor ve ABD'nin "marka" ları karşısında "fason" yöntemi ile ABD'ye ve onun ekonomisine kök söktürüyor bugün. Zira, kapitalizm demek, en ucuzun en fazla satılması demek. Yani, Çin oyunu kuralına göre oynayarak ABD'yi kendi kuyusunda boğmaya çalışıyor, sessizce, tek bir kurşun bile atmadan hemde... Avrupa bunu bilim alanında yapmaya çalışıyor. Rusya ise, yine geçmişte olduğu gibi askeri alanda yapmaya çalışıyor. Hepsi, aralarında ciddi bir birlik olmasa da, ABD bağımlılığından kurtulmaya çalışıyorlar. Zira, I. ve II. Dünya savaşlarında kendi elleriyle bağlandıkları ABD bugün onları sömürüyor.
Biz ise, ABD'ye yanaşmaya çalışıyoruz. Neden peki? Çünkü gücümüz yok. Askerlerimiz ile övünüyoruz. Güçlüyüz, çokuz diye. Ancak bu bize uluslararası arenada güç sağlamıyor. Yalnızca diplomatik yollarda beceremediğimiz sınır ve sınır içi güvenliğimizi sağlayabiliyoruz. Eğer bir an önce kendimize dönmezsek, Çin gibi, Avrupa gibi kendimiz birşeyler yapıp, bir an önce orta çağ zihniyetinden (ticaret karşılığı korunma) kurtulup dünya üzerindeki varlığımızı farketmezsek eğer, kutupları artan dünyada bir gün savrulacağız, ertesi gün ise fazla akıma kapılarak parçalanarak yok olacağız gibi.
Söylediğim gibi, çok basit bir denklemin, değişkenlerinin (her geçen dün daha da) çok karmaşık olduğu bir dünya düzeninde yaşıyoruz. Aklımızı kullanmadan, küçüklü büyüklü salvolar atmadan, kendimiz olmadan zor var olabileceğimiz bir dünya içerisindeyiz ve Türkiye son 6 yıldır bu denklem içerisindeki önemini günden güne kaybederek, kendisini diğer bir değişkenin içeriside eritmeye çalışıyor. Bu durumda, o değişken ne yönde değişirse biz de aynı şekli alacağımız ve onun kayboluşu bizim de kayboluşumuz, hatta, belki onun darbe alması bile sadece bizim yokoluşumuz olacaktır. (bkz, Rusya'nın, İran'ın bizi ABD yandaşlığı ile suçlaması ve bizim sınırlarımızın onlara ABD'den çok daha yakın olması mesela...)
Toplam Yorumlar 4
Yorumlar
-
mesela bkz şu konuPosted 20-08-2008 at 13:38 by kontrast
-
burada biz diye bahsettiğin tc. devletini kendinmiş gibi benimsiyorsun ve böylece büyük bi yanılgıya düşüyorsun. sen siyasi iktidarın sahibi misin? genel seçimlerde attığın oy sana siyasi iktidar mı sağladı yani? hayır.
o yüzden biz böyle yapıyoz ediyoz demene gerek yok. t.c. 'yi illa senin tarafındaymış gibi görmene de gerek yok. kendin için iyisini tarif etmeli sonra ona ulaşmak için engeller neyse bir bir aşmaya başlamalısın. t.c. de bir engel.Posted 20-08-2008 at 19:51 by jenijen
-
Yanlış düşünüyorsun. Ben bu ülkede doğdum ve bu ülkeden de sorumluyum, en az iktidardakiler kadar. Sen de öylesin, başka bir vatandaş da öyle. Bu ülke vatandaşı olarak doğduğun anda attığın her adım, bu ülkeye ve dolayısıyla sana döner. Bir gün olur da savaş çıktığında kimse sana, "a iktidar bizi dürttü de ülkenize girdik, sen suçsuzsun, seni öldürmeyelim biz." demez. Ülkenin bir vatandaşıysan eğer, iktidara da eğer bir yetki veriyorsan (ki ülkemizde meşrû bir iktidar söz konusudur, zira halkın neredeyse tamamı sevmese de kabul etmiştir Türkiye Cumhuriyeti yönetimini.) sonuçların katlanırsın. İktidar, devlet bürokratik sisteminin ne yönde adımlar atacağına karar verir. Türkiye Cumhuriyeti, bu bürokrasinin, iktidarın, ekonomik aktörlerin ve halkın bir bütünüdür. Bu bütün ülkelerde de böyledir. Sosyalist Çin'de de, Kapitalist ABD'de de... Adı devlet olarak geçen her yerde bu böyledir yönetim şekli her ne olursa olsun.
Dolayısıyla, ben de, sen de Türkiye Cumhuriyeti'nin birer "doğal" vatandaşıyız ve bu ülkenin nasıl yönleneceğinden sorumluyuz. Bir sorumluluğumuzu üstümüzden atarsak, bu ülke bizim değil, ..vb. dersek işte %46 ile AKP gelir, iyice nefret ettirir sana ülkenden. Demokratik bir ülkede çözümler silahla aranmaz, halkın birliği ile aranır. Ne zaman halkın birliği ve o birlikteliğin büyüklüğü, çoğulcu demokrasiyle ortaya konamaz, o zaman silahlar işe girer. Nasıl Kürt vatandaşlarımız silahlara sarılıp PKK adında bir örgüt kurdularsa, Küba'da nasıl Fidel Castro bir ögrüt kurup silahlı mücadele ile yönetimi aldıysa o şekilde olur. Veya, Rusya'daki gibi, çok daha büyük halk örgütlenmeleri ile halk devrimi yapılır. Ancak bugün Türkiye içerisinde halk devrimi bir rüyadır. Nedenlerini yazmama gerek yok sanırım. Sendikasızlık, örgütsüzlük...vb.
Hepsinden ötürü, bu ülke hepimizin ve bana göre asla bir engel de teşkil etmiyor. Zira, halk tarafından yaratılmış, örgütlenmiş ve desteklenen iktidar elitleri halkı yönetiyor. Ülke üzerinde pek çok karmaşık oyun oynanıyor ve biz halk olmayı becerirsek eğer bir gün, bu "bu ülke, bu iktidar benim değil", "ben bu ülkede yaşamaktan utanıyorum"...vb. safsatalarını bırakabilirsek, o zaman zaten göreceğiz ki, Türkiye Cumhuriyeti bizler için bir engel değil, bir araç olacaktır. Zira, Türkiye Cumhuriyeti her ne kadar kötü yönetilse de yıllardır, ne kadar dış politikası da zayıf olsa, sürekli taviz de verse halen dünya üzerinde güçlü ve söz sahibi bir ülkedir. Günden güne de bu güç kaybolmaktadır. Bu güç tükenmeden bazı şeyleri düzeltebilirsek ne âlâ... Ancak tükendiği gün de zaten ülkede sosyalizm değil, komünist bir rejim bile varolsa, bir işe yaramayacaktır.Posted 20-08-2008 at 23:07 by kontrast
-
"Çin oyunu kuralına göre oynayarak ABD'yi kendi kuyusunda boğmaya çalışıyor, sessizce, tek bir kurşun bile atmadan hemde... Avrupa bunu bilim alanında yapmaya çalışıyor. Rusya ise, yine geçmişte olduğu gibi askeri alanda yapmaya çalışıyor. Hepsi, aralarında ciddi bir birlik olmasa da, ABD bağımlılığından kurtulmaya çalışıyorlar. Zira, I. ve II. Dünya savaşlarında kendi elleriyle bağlandıkları ABD bugün onları sömürüyor.
Biz ise, ABD'ye yanaşmaya çalışıyoruz."
Bkz. 1.dünya savaşı. Değişen bir şey yok aynı boş mantık.Posted 24-08-2008 at 04:09 by Gocu
Yorum Gönderin
|
Toplam Trackbacks 0
















