yalnızca bir hayal
oturduğu,kenarlarından ayrık otları fışkırmış kayadan kalktı aniden."emin misin?" dedi."ben olmazsam yalnız kalacaksın."
"yalnız kalmak kötü bir şey mi?"diye sordum."senin bu aralar bundan hoşlanmadığını biliyorum.biliyorsun bunu."dedi."ben zaten yalnızım."dedim ona."senin varlığın hiçbir şeyi değiştirmiyor.sen yoksun.bazen seninleyken mutlu olduğumu sanıyorum.ama sonra sen gidince her şey gelmeden öncesinden daha beter oluyor."
bir an gözlerinde sevecen bir gülümsemeyle uzakta bir yere baktı,iki gözünü birden kırparak kocaman gülümsedi.(-hala yapıyor bunu demek-)"benimleyken mutlu olduğunu sanmıyorsun.benimleyken mutlusun zaten."
"ama geçici bir şey bu.gerçek bile değil hem.."
"gerçek olmasına gerek yok.sana eskiyi anımsatıyor.sadece bir ay kadar öncesini.o denli taze ki,neredeyse hala canlı.aslında buna inanmak istediğini biliyorsun.beni bunun için çağırdığını da ben biliyorum."
canımı sıktı.o anda ben de ayağa kalktım,ona sırtımı dönerek birkaç adım attım öne.orada yokmuş gibi davrandım.orada olmadı.onun yerine yepyeni,kocaman bir kıta belirdi önümde.evimden çook uzakta.
-sırtımda sırt çantam var.benden çok uzaktaki insanların konuşmalarını duyuyorum.arkamda,rengarenk karavanın kapısının altında merve ve sergio oturuyorlar.bazen ispanyolca bazen ingilizce,bazen türkçe bir şeyler konuşuyorlar.sergio türkçe bir şeysöylüyor.telaffuzu öyle sevimli ki.sahilde yürüyen tek tük insanlara bakıyorum.cezayir olmalı burası.evet burası cezayir,tıpkı camus'un romanındaki gibi bir pınarın yakınlarındayız.ama buradaki hiçkimsenin elinde bir tabanca ya da hançer yok.sol kolumun altında gevşekçe tuttuğum defterde bu cezayirlileri,açıklıkta oturmuş gülüşen iki insanı,ve hatta olsaydı birkaç fransızı da birleştirecek olan şey saklı.bu yolculukta yanımızda bulunan en değerli şey.-
defterimi ve kameramı kavradım.önümde ağaçları göğe uzanan ormanın içine doğru yürüyen üç keçinin peşinden onlar gibi ufak adımlarla yürümeye başladım.patika ormanın içinde belirsiz bir ufka doğru uzanıyor,yukarı doğru eğimli olduğundan çok uzaklarda,yukarılarda olan bir şatonun nihai hedef olarak belirlenmiş olduğu izlenimini veriyordu.keçilerin bir müddet sonra kesit kesit vuran güneş ışınlarıyla parlayan pınarın başına gelip su içtiklerini gördüğümde,hedefin ne olduğunu da keşfetmiş oldum böylece.kurbağa vraklamaları ve hafifçe kayaların,otların arasından kumsala doğru akan suyun sesi dışında hiçbir sesin duyulmadığı geniş ormanın ortasındaydım şimdi.patikadan ayrılıp,iyice uzamış otların arasında yürüyerek pınara yaklaştım.toprağa uzandım,ağaçlar gökyüzünde birleşiyor ve üzerimde ikinci bir gökyüzü oluşturuyorlardı.ormanın içinde her yer,soluduğum hava bile koyu yeşildi.orada öylece dalıp gitmişken başımın gerisinden bir ses duydum.bir ağacın arkasından o belirdi.telaşlandım.
"sen burada ne arıyorsun?burası senden çok uzakta!"
"beni sen çağırdın.gelmemi sen istedin."
"hayır gelmeni istemedim.burada sana ihtiyacım yok.bu başka bir hayal.Onu ve seni tanımamdan çok öncesine ait bir hayal bu." biraz daha yaklaşıp yanıma uzandı.
"belki biraz daha hareketli hayaller kurmalısın.sahile gidip o ikisiyle sohbet etmelisin.ya da burada,bu kumsalda pineklemek yerine bu ülkede,bu şehirde yapabileceğiniz özel şeyler yapmalısınız.o zaman Onu düşünmezsin,ben de gelmem.ama sen cezayirde bile(sahi,burası cezayirse,çöl iklimine sahip bir yer için fazla yeşil değil mi?)yapılabilecek o denli şey varken buraya tek başına geliyorsun,çimlere uzanıyorsun ve Onu düşünüyorsun.istemeden de olsa.ne yapman gerektiğini hala bilmiyorsun."
"doğru..."
"hem unuttun mu,bu hayali Onunla paylaşmıştın.yolu bulmam o yüzden hiç zor olmadı."
devasa ağaçlar güneşi kesiyordu,yaprakların arasından ince ışık huzmeleri üzerimize düşüyordu."O da burada olacaktı..."dedim.
"böyle olması Onun suçu değil,unutma..."dedi.sustum.
"senin suçun da değil tabii."daha uzun sustum.karavandaki müzik sesi yükselip ağaçların arasından bize ulaştı.
"sugar magnolia,blossoms blooming,heads all empty and i dont care..saw my baby down by the river-.."
birden aklıma geldi ve sordum."peki böyle daha ne kadar sürecek?"
"bunu ben söyleyemem,sen biliyorsun cevabı."
"bilmiyorum.."
"doğru,bilmiyorsun,lakin süreyi uzatmak ya da kısaltmak senin elinde."
"kısaltmak isterdim.bu benim elimde değil ki.sen buna izin vermiyorsun.en olmadık zamanlarda yanıma geliyorsun.."
"çünkü sen beni çağırıyorsun."
"çağırsam da gelme o zaman bir daha."
"bu benim elimde olan bir şey değil.bunu kabullenmelisin artık.belki zamanla olacak bu.sen Onun yüzünü,bakışlarını,mimiklerini unuttuğunda.o zaman gelmemi istesen bile gelemeyeceğim işte.ama bunun için önce Onun senin elinde kalan suretini,yani fotoğraflarını(acı,öyle değil mi?) yoketmelisin.o fotoğrafları bilgisayarın kuytu bir köşesinde "SAKINCALI BÖLGE" adıyla bir dosyanın içinde içinde saklaman yeterli değil.sakıncalıysa neden onları silip atmıyorsun o zaman?neden telefonundaki resimlerinizi silemiyorsun?hem de "sakıncalı bölge"de birer kopyaları olduğu halde?"
aklıma bana hediye ettiği şiir kitabının kapağında yazan o iki kelime geldi.UNUTMAK YOK.gülümsedim.
"belki de senin de Onun gibi gitmeni istemiyorumdur."
"az evvel bunun tam aksini söylüyordun.hem de beni sanki zorla geliyormuşum gibi azarlıyordun!" boğulduğumu hissediyordum.
"sen de Onun gibi sinir bozucu bir şekilde mantıklısın!doğru.söylediklerin doğru.sinirlerimi harap ediyorsunuz siz!"diye tısladım.uzaktan hala müzik sesi geliyordu."we can discover the wonders of nature,rolling in the rushes down by the riverside.."
"artık sürekli kavga ediyoruz farkında mısın.."dedi,uzaktan duyulan şarkıdan da sessizce."beni bunun için çağırmazdın.geldiğimde Onunla eskiden yaptığınız ve senin özlediğin şeyler yapardık."
"sana bunu artık istemediğimi söylemiştim.çünkü bu lanet olsun ki gerçek değil ve sonrasında berbat hissettiriyor!"
"sana söyleyebileceğim hiçbir şey yok."dedi,"kafan karışmış,hem de fena halde.ne istediğini bilmiyorsun sen."
"git buradan.bir daha da gelme."
"gitmemi söylüyorsun,ama bak hala buradayım.demek ki yeteri kadar istemiyorsun bunu.son zamanlarda daha sık çağırmaya başladın beni.içmeye de başlarsın sen yakında.gerçekten güzel olur bu!"
"ben dağılmak istemiyorum.inan ki istemiyorum.ama Onun gittiği günden beri Onu düşünmeyi ve acıyı hissetmeyi ertelemekten çok yoruldum artık.neler yaptığımı tasavvur edemezsin,sen o zamanlar yoktun.bütün gün boyunca deli gibi oradan oraya koşturuyordum.resim yapıyordum-ruhsuz resimler-,film izliyordum,sürekli okuyordum.-bir tek saniye bile durup dinlenmeden-.akşamları beynimin içi kazan gibi oluyordu,yatağıma yatıp karanlığın içinde kendimle başbaşa kalmaktan korktuğum için akşamları televizyon izlemeye başladım.insanı oyalayan,beynini meşgul eden televizyon dizileri...yatağa girdiğinde kendinle,düşüncelerin ve hayallerinle başbaşa kalmaktan korkmak ve bunun için gün boyunca beynin ve vücudun bitkin düşene kadar yorulmak hoş bir hal değil.artık yoruldum.pes edip yüzleşmek gerekiyor sanırım.ama ben bununla yüzleşmekten korkuyorum!"
tepeden bir yaprak üzerimize doğru,havada döne döne düşüyordu,yanı başımızda,taşların üzerinden ince bir şerit halinde akan suyun üzerine kondu,orada suya batarken hala dönüyordu yavaş yavaş.
"şuanda tam olarak ne istediğini gerçekten bilmiyorum.seni öpmemi ister misin?" o ara uzaktan mavi bir kelebek geldi,başımızın üzerinden geçti,gitti.uzun zamandır kelebek görmemiştim.
"işkence gibi bu."
"sen bilirsin..."
uzunca bir süre geçti.başımı ona çevirdim.
"şuanda ne yapıyor O?"
"bunu ben bilemem.ben Onun bilincinden gelmiyorum buraya.doğduğum yer burası.ne yapmasını isterdin?"
"bilmem...hiçbir şey yapmasın..yoo,ders çalışsın.çok çalışmamız gerek bu yıl."
"ve tabii senin de çalışman gerek.bunun farkın-"
"biliyorum!tamam!şuanda bunu konuşmayalım.en azından burada!"
"pekala,hiçbir şey söylemeyeceğim.bunu da ertele.her şeyi ertelediğin gibi,sonrasını düşünmeden,umursamadan ertelediğin gibi.sonunda ne aldığını artık öğrenmiş olmalısın."hala susuyordum.
"sana Onun şuanda ne düşündüğünü söyleyeyim mi?eski sevgilisini düşünüyor.onu özlüyor.sen Onu düşünürken O senden öncesini düşünüyor.belki gereksiz bir yer kapladın Onun hayatında."
üzerine yattığım toprak beni içine çekmeye başlamıştı.yukarıdaki ağaçlar üzerime devrilecek gibiydiler.midem bulanmıştı.gözlerimi kapadım.sonra kollarımın üzerinde doğruldum,geldiğim yönün aksine koşmaya başladım.koştum,koştum,koştum...gözlerimi bile açmadan, sadece rüzgarı yüzümde hissederek koştum iki yanı ağaçlarla çevrili toprak yolda.gözlerimi açtığımda etrafta kimse yoktu.hiçkimse.hiçbir şey.sonsuz,tozlu bir boşluk.tekinsiz.ıssız.ben bile yokum aslında ortalıkta.
şaşırdım.nasıl olur da hayalinde hiçbir şey görmez insan?
son nefesini verip ölünce,bedeni sadece bir kas ve kemik yığınından ibaret kalınca mı?
yoksa umutları ölünce mi?
"yalnız kalmak kötü bir şey mi?"diye sordum."senin bu aralar bundan hoşlanmadığını biliyorum.biliyorsun bunu."dedi."ben zaten yalnızım."dedim ona."senin varlığın hiçbir şeyi değiştirmiyor.sen yoksun.bazen seninleyken mutlu olduğumu sanıyorum.ama sonra sen gidince her şey gelmeden öncesinden daha beter oluyor."
bir an gözlerinde sevecen bir gülümsemeyle uzakta bir yere baktı,iki gözünü birden kırparak kocaman gülümsedi.(-hala yapıyor bunu demek-)"benimleyken mutlu olduğunu sanmıyorsun.benimleyken mutlusun zaten."
"ama geçici bir şey bu.gerçek bile değil hem.."
"gerçek olmasına gerek yok.sana eskiyi anımsatıyor.sadece bir ay kadar öncesini.o denli taze ki,neredeyse hala canlı.aslında buna inanmak istediğini biliyorsun.beni bunun için çağırdığını da ben biliyorum."
canımı sıktı.o anda ben de ayağa kalktım,ona sırtımı dönerek birkaç adım attım öne.orada yokmuş gibi davrandım.orada olmadı.onun yerine yepyeni,kocaman bir kıta belirdi önümde.evimden çook uzakta.
-sırtımda sırt çantam var.benden çok uzaktaki insanların konuşmalarını duyuyorum.arkamda,rengarenk karavanın kapısının altında merve ve sergio oturuyorlar.bazen ispanyolca bazen ingilizce,bazen türkçe bir şeyler konuşuyorlar.sergio türkçe bir şeysöylüyor.telaffuzu öyle sevimli ki.sahilde yürüyen tek tük insanlara bakıyorum.cezayir olmalı burası.evet burası cezayir,tıpkı camus'un romanındaki gibi bir pınarın yakınlarındayız.ama buradaki hiçkimsenin elinde bir tabanca ya da hançer yok.sol kolumun altında gevşekçe tuttuğum defterde bu cezayirlileri,açıklıkta oturmuş gülüşen iki insanı,ve hatta olsaydı birkaç fransızı da birleştirecek olan şey saklı.bu yolculukta yanımızda bulunan en değerli şey.-
defterimi ve kameramı kavradım.önümde ağaçları göğe uzanan ormanın içine doğru yürüyen üç keçinin peşinden onlar gibi ufak adımlarla yürümeye başladım.patika ormanın içinde belirsiz bir ufka doğru uzanıyor,yukarı doğru eğimli olduğundan çok uzaklarda,yukarılarda olan bir şatonun nihai hedef olarak belirlenmiş olduğu izlenimini veriyordu.keçilerin bir müddet sonra kesit kesit vuran güneş ışınlarıyla parlayan pınarın başına gelip su içtiklerini gördüğümde,hedefin ne olduğunu da keşfetmiş oldum böylece.kurbağa vraklamaları ve hafifçe kayaların,otların arasından kumsala doğru akan suyun sesi dışında hiçbir sesin duyulmadığı geniş ormanın ortasındaydım şimdi.patikadan ayrılıp,iyice uzamış otların arasında yürüyerek pınara yaklaştım.toprağa uzandım,ağaçlar gökyüzünde birleşiyor ve üzerimde ikinci bir gökyüzü oluşturuyorlardı.ormanın içinde her yer,soluduğum hava bile koyu yeşildi.orada öylece dalıp gitmişken başımın gerisinden bir ses duydum.bir ağacın arkasından o belirdi.telaşlandım.
"sen burada ne arıyorsun?burası senden çok uzakta!"
"beni sen çağırdın.gelmemi sen istedin."
"hayır gelmeni istemedim.burada sana ihtiyacım yok.bu başka bir hayal.Onu ve seni tanımamdan çok öncesine ait bir hayal bu." biraz daha yaklaşıp yanıma uzandı.
"belki biraz daha hareketli hayaller kurmalısın.sahile gidip o ikisiyle sohbet etmelisin.ya da burada,bu kumsalda pineklemek yerine bu ülkede,bu şehirde yapabileceğiniz özel şeyler yapmalısınız.o zaman Onu düşünmezsin,ben de gelmem.ama sen cezayirde bile(sahi,burası cezayirse,çöl iklimine sahip bir yer için fazla yeşil değil mi?)yapılabilecek o denli şey varken buraya tek başına geliyorsun,çimlere uzanıyorsun ve Onu düşünüyorsun.istemeden de olsa.ne yapman gerektiğini hala bilmiyorsun."
"doğru..."
"hem unuttun mu,bu hayali Onunla paylaşmıştın.yolu bulmam o yüzden hiç zor olmadı."
devasa ağaçlar güneşi kesiyordu,yaprakların arasından ince ışık huzmeleri üzerimize düşüyordu."O da burada olacaktı..."dedim.
"böyle olması Onun suçu değil,unutma..."dedi.sustum.
"senin suçun da değil tabii."daha uzun sustum.karavandaki müzik sesi yükselip ağaçların arasından bize ulaştı.
"sugar magnolia,blossoms blooming,heads all empty and i dont care..saw my baby down by the river-.."
birden aklıma geldi ve sordum."peki böyle daha ne kadar sürecek?"
"bunu ben söyleyemem,sen biliyorsun cevabı."
"bilmiyorum.."
"doğru,bilmiyorsun,lakin süreyi uzatmak ya da kısaltmak senin elinde."
"kısaltmak isterdim.bu benim elimde değil ki.sen buna izin vermiyorsun.en olmadık zamanlarda yanıma geliyorsun.."
"çünkü sen beni çağırıyorsun."
"çağırsam da gelme o zaman bir daha."
"bu benim elimde olan bir şey değil.bunu kabullenmelisin artık.belki zamanla olacak bu.sen Onun yüzünü,bakışlarını,mimiklerini unuttuğunda.o zaman gelmemi istesen bile gelemeyeceğim işte.ama bunun için önce Onun senin elinde kalan suretini,yani fotoğraflarını(acı,öyle değil mi?) yoketmelisin.o fotoğrafları bilgisayarın kuytu bir köşesinde "SAKINCALI BÖLGE" adıyla bir dosyanın içinde içinde saklaman yeterli değil.sakıncalıysa neden onları silip atmıyorsun o zaman?neden telefonundaki resimlerinizi silemiyorsun?hem de "sakıncalı bölge"de birer kopyaları olduğu halde?"
aklıma bana hediye ettiği şiir kitabının kapağında yazan o iki kelime geldi.UNUTMAK YOK.gülümsedim.
"belki de senin de Onun gibi gitmeni istemiyorumdur."
"az evvel bunun tam aksini söylüyordun.hem de beni sanki zorla geliyormuşum gibi azarlıyordun!" boğulduğumu hissediyordum.
"sen de Onun gibi sinir bozucu bir şekilde mantıklısın!doğru.söylediklerin doğru.sinirlerimi harap ediyorsunuz siz!"diye tısladım.uzaktan hala müzik sesi geliyordu."we can discover the wonders of nature,rolling in the rushes down by the riverside.."
"artık sürekli kavga ediyoruz farkında mısın.."dedi,uzaktan duyulan şarkıdan da sessizce."beni bunun için çağırmazdın.geldiğimde Onunla eskiden yaptığınız ve senin özlediğin şeyler yapardık."
"sana bunu artık istemediğimi söylemiştim.çünkü bu lanet olsun ki gerçek değil ve sonrasında berbat hissettiriyor!"
"sana söyleyebileceğim hiçbir şey yok."dedi,"kafan karışmış,hem de fena halde.ne istediğini bilmiyorsun sen."
"git buradan.bir daha da gelme."
"gitmemi söylüyorsun,ama bak hala buradayım.demek ki yeteri kadar istemiyorsun bunu.son zamanlarda daha sık çağırmaya başladın beni.içmeye de başlarsın sen yakında.gerçekten güzel olur bu!"
"ben dağılmak istemiyorum.inan ki istemiyorum.ama Onun gittiği günden beri Onu düşünmeyi ve acıyı hissetmeyi ertelemekten çok yoruldum artık.neler yaptığımı tasavvur edemezsin,sen o zamanlar yoktun.bütün gün boyunca deli gibi oradan oraya koşturuyordum.resim yapıyordum-ruhsuz resimler-,film izliyordum,sürekli okuyordum.-bir tek saniye bile durup dinlenmeden-.akşamları beynimin içi kazan gibi oluyordu,yatağıma yatıp karanlığın içinde kendimle başbaşa kalmaktan korktuğum için akşamları televizyon izlemeye başladım.insanı oyalayan,beynini meşgul eden televizyon dizileri...yatağa girdiğinde kendinle,düşüncelerin ve hayallerinle başbaşa kalmaktan korkmak ve bunun için gün boyunca beynin ve vücudun bitkin düşene kadar yorulmak hoş bir hal değil.artık yoruldum.pes edip yüzleşmek gerekiyor sanırım.ama ben bununla yüzleşmekten korkuyorum!"
tepeden bir yaprak üzerimize doğru,havada döne döne düşüyordu,yanı başımızda,taşların üzerinden ince bir şerit halinde akan suyun üzerine kondu,orada suya batarken hala dönüyordu yavaş yavaş.
"şuanda tam olarak ne istediğini gerçekten bilmiyorum.seni öpmemi ister misin?" o ara uzaktan mavi bir kelebek geldi,başımızın üzerinden geçti,gitti.uzun zamandır kelebek görmemiştim.
"işkence gibi bu."
"sen bilirsin..."
uzunca bir süre geçti.başımı ona çevirdim.
"şuanda ne yapıyor O?"
"bunu ben bilemem.ben Onun bilincinden gelmiyorum buraya.doğduğum yer burası.ne yapmasını isterdin?"
"bilmem...hiçbir şey yapmasın..yoo,ders çalışsın.çok çalışmamız gerek bu yıl."
"ve tabii senin de çalışman gerek.bunun farkın-"
"biliyorum!tamam!şuanda bunu konuşmayalım.en azından burada!"
"pekala,hiçbir şey söylemeyeceğim.bunu da ertele.her şeyi ertelediğin gibi,sonrasını düşünmeden,umursamadan ertelediğin gibi.sonunda ne aldığını artık öğrenmiş olmalısın."hala susuyordum.
"sana Onun şuanda ne düşündüğünü söyleyeyim mi?eski sevgilisini düşünüyor.onu özlüyor.sen Onu düşünürken O senden öncesini düşünüyor.belki gereksiz bir yer kapladın Onun hayatında."
üzerine yattığım toprak beni içine çekmeye başlamıştı.yukarıdaki ağaçlar üzerime devrilecek gibiydiler.midem bulanmıştı.gözlerimi kapadım.sonra kollarımın üzerinde doğruldum,geldiğim yönün aksine koşmaya başladım.koştum,koştum,koştum...gözlerimi bile açmadan, sadece rüzgarı yüzümde hissederek koştum iki yanı ağaçlarla çevrili toprak yolda.gözlerimi açtığımda etrafta kimse yoktu.hiçkimse.hiçbir şey.sonsuz,tozlu bir boşluk.tekinsiz.ıssız.ben bile yokum aslında ortalıkta.
şaşırdım.nasıl olur da hayalinde hiçbir şey görmez insan?
son nefesini verip ölünce,bedeni sadece bir kas ve kemik yığınından ibaret kalınca mı?
yoksa umutları ölünce mi?
Toplam Yorumlar 5
Yorumlar
-
Posted 07-10-2007 at 23:34 by Thunderpeak
-
Posted 08-10-2007 at 18:27 by Sena
-
Posted 02-01-2008 at 23:39 by MojoRisin
-
Posted 03-01-2008 at 00:09 by sevi
Updated 03-01-2008 at 00:14 by sevi -
Bunca zamandır nerede olduğumu soracak olursan
'Oldu birşeyler' demeliyim
oturmalıyım bir taşa
kararan dünyada,
kendini yemiş bitirmiş bir nehirde.
Korumasını bilmiyorum yitirdiklerini kuşların
Geride bıraktığım denizi
ya da çığlığını kızkardeşimin.
Nedir bu toprağın zenginliği?
Gün neden günle kapanıyor?
Neden karanlık gece çalkalanıyor ağzımda?
Ve ölüm neden?
Nereden geldiğimi sormayacak mısın?
Anlatayım sana;
Kırık şeyleri
Acılı kapları
Sık sık tozlanan koca sığırları
ve tutulu kalbimi.
Bunlar ne belleğimizde uyanan sarı güvercinler,
ne de anılardır kuşaktan kuşağa akan.
Ağlayan yüzlerdir bunlar,
Parmaklardır gırtlağımızdaki,
ve toprağa düşen yapraklardır.
Yiten günün karanlığıdır.
Yeşertir kaleleri hüzünlü kanımızdaki.
İşte menekşeler ve işte kırlangıçlar,
Sevdiğim her şey
Tatlı mesajlar veren günbegün
açıkta zaman
tatlılığı artan.
Kaçamayız biz; Dişlerimizin arasından:
Neden kemiriyor boşa giden zaman
sessizlik kabuğunu?
Ne yanıt vereceğimi bilmiyorum.
O kadar çok ki ölümüz
Ve o kadar çok ki kızıl güneş önünde setler
Ve o kadar çok ki çarpık kabuklu başlar
Ve o kadar çok ki öpücüklerimizi engelleyenler
Ve o kadar çok ki unutmak istediklerim.
-unutmak yok,pablo nerudaPosted 03-01-2008 at 00:16 by sevi
Yorum Gönderin
|
Toplam Trackbacks 0






