seçme yazılar

Ayyas  »  Bloglar  »  sokak yazıları  »  seçme yazılar

Bu Başlığı Değerlendirin

seçme yazılar

Posted 05-02-2007 at 18:05 by ansaneri
internette rastladığım yazılardan seçmeler..öykü,deneme,inceleme,felsefe,politika..her tür yazı..
DÜNYANIN EN ESKİ TEHDİTİ: ZENGİNLİK
Ekonomi hocamız yılın ilk dersine şöyle başlamıştı:
“Öğrencilerim, birazdan size on dakika içinde ilk iktisat dersini vereceğim. Bu on dakika yeterli olacak. Geri kalan zamanda yani bütün bir yıl boyunca zenginlerin yazdırdığı müfredatı okuyacağız.”
“Arkadaşlarım. İktisat üçe ayrılır: Ticaret, siyaset, savaş. Bir milyon dolara kadar para kazanmak isteyenler ticaret, bir milyar dolara kadar para kazanmak isteyenler siyaset, daha çok kazanmak isteyenlerse savaş yaparlar.”
Sınıftaki sessizlik yıl sonuna kadar sürmüştü. Diyebilirim ki ders yapıldığı halde, bütün dersler içinde o yıl en sessiz geçen iktisat dersimiz oldu.

İlk sömestrenin sonlarına doğru, gıpta ile baktığımız ve hep başka bir anekdot, bir kıssadan hisse beklediğimiz hocamızdan büyük bir cesaret örneği olarak bize iktisat hakkında müfredat dışı bir şeyler daha anlatmasını istedik.
“Para cinayet gibidir öğrencilerim,” diyerek söze başladığında çalan teneffüs sesini duymadık bile. “Para dünyanın herhangi bir noktasında toplandığında ortada artık üç sorun vardır: Bir, paylaşım; yani Suç. İki, faiz; yani katil. Üç, borç; yani maktul. Bu üç soruna neden olan paranın kendisi asla işe bulaşmaz. Gerçek suç ve katil odur. Dünya üzerindeki her türlü sermaye ve cinayette asıl katil bu cinayetten en çok çıkarı olan, yani en çok parası olandır.”

Yaz gelmişti artık. Yılı bitirmenin ve tatilin yakınlaşmasının verdiği neşeyle kâğıt uçak uçurmak dışında her türlü zıpırlık içindeyken hocamızın dönem başlarını beklemeden emekli olduğunu öğrendik. Doğrusu çok üzülmüştük. Hocamızın okuldan ayrılmadan son bir kez veda konuşması yapacağını tahmin ediyorduk. Çok geçmeden beklediğimiz veda gerçekleşti. Yerini bir başkasına devrettikten sonra okuldan ayrıldığı gün yarım dersliğine de olsa bizlerle konuşmak için derse girmesi bizi çok mutlu etmişti. Bu sürenin yarısı sessizlikle geçiyordu neredeyse. O ünlü hisse’lerinden anlatmasını beklerken tek tek hepimizi tahtaya kaldırıp gelecekte neler yapacağımızı soruyordu. Fakat kaçınılmaz son konuşma da yaklaşıyordu. Bu konuşma için daha az vakit ayırmak ve bir an önce gitmek istercesine tahtaya kaldırdığı öğrencileri lafa tutuyor, sözü uzattıkça uzatıyordu.
Veda konuşmasının içinde akademi hayatının en vurucu anekdotunun saklı olduğundan adımız gibi emindik ve heyecanla bu anı bekliyorduk. Tam bu sırada kapı çaldı ve içeri giren bir başka hoca, hocamızı tebrik etmek için geldiğini söylerken ağzı kulaklarına vararak “A Holding finans danışmanlığı olan yeni görevinde” başarılar dilemeyi de eklemeyi unutmadı
Halil Gökhan

ASIL SUÇLU KİM?

Üzerinde bir tek köprünün yeraldığı, geniş ve suları tehlikeli bir akarsunun bu yakasında, a noktasında evli bir çift yaşıyor.

Her gün, kocası işe gittiğinde, kadın b noktasındaki sevgilisinin evine gitmek üzere akarsunun öteki kıyısına geçiyor.

Dönüşte gecikmemesi gerekiyor: Köprünün üzerinde (c noktasında), saat 17.00'den başlayarak, ertesi sabaha dek, eli tüfekli bir avcı bekliyor, geçmeye kalkışanları öldürüyor.

Bir akşamüstü, kadın gecikiyor dönmekte, avcı yerini almış durumda. Sevgilisi onu evde tutmayı kabul etmiyor. Bir çare, d noktasındaki arkadaşından yardım istiyor kadın, arkadaşı ona kapısını açmıyor. Son çare, e noktasında kayığı ile insanları karşıya geçiren adama başvuruyor, parası olmadığı için kabul görmüyor.

Çaresiz, köprüye yöneliyor şansını denemek için, avcı gözünü kırpmadan vuruyor kadını.

Bu olayda asıl suçlu kim?
Enis Batur

ESTER

Amsterdam’a gelişimin daha ikinci haftasıydı. Durmadan, sokaklarda nereye gittiğimi bilmeden yürüyordum. Zaten bir kere gördüğüm bir yeri ikinci kere hatırlamam neredeyse mümkün değildi. Her yer her yere o kadar çok benziyordu ki.

İlk defa yabancı bir memlekete çıkmıştım, heyecanı o kadar müthişti ki anlatılacak gibi değil, ne yapsam her şey hoşuma gidiyordu. Çocukluğumda yemek pek kısmet olmadığı için, hemen hemen her gün neredeyse bir kiloya yakın upuzun çikita muzlarından götürüyordum. Hele hele neredeyse yarım kiloya yaklaşan kakaolu fındıklı çikolataları hapur hupur yutup bitiriyordum. Amsterdam özgürlükler şehri ve medeniyetin beşiğiydi o zamanlar.

Dünyada esrarın tek yasak edilmediği ülke olan Hollanda’ya dünyanın cümle üfürükçüsü, yakalanma korkusu olmadan sırf rahat rahat esrar içmek için Amsterdam’a geliyordu. Bunun yanında kendi memleketlerinde para kazanma şansı bulamayan serserileri, hırsızları, uyuşturucu satıcılarını da sayarsak, bayağı curcunalı bir şehirdi. Bir de Amsterdam’da aşık olmaya görün, yandığınızın kesin resmidir görülen! Güler yüzlü konuşkan, kendinden gayet emin sarışın sarışın kızlar yüreğinizi her an çalabilir, kapılırsınız rüzgârına ve o gizemli şehir bir anda döndürür sizi gugule kuşuna…

Geldiğim yerdeki, yerlerin dibindeki primitif eğitim icabı, yabancı dil hiç olmadığı için bütün işi Tarzanca ve pantomime bağlayarak halletmeye çalışıyordum. Mesela ekmekçiden ekmek isterken, ekmeği parmağımla işaret ediyordum ve ekmeğe anca öyle sahip olabiliyordum. Kimselere soramadığımızdan mütevellit, büyük marketlerde, kim bilir kaç kere yanlışlıkla alıp yediğimiz şey, domuz etleri ve köpek mamaları olmuştur. Kendi memleketimde neredeyse on sene Fransızca dersi almışım, bildiğim tek şey olan: "Alüvettö janti alüvüttö alüvette jönte pülmürö jöntöpülmörelatet jöntöpülmerelatet alüvet alüvet"i tekrar tekrar kırk kere söylediğim zaman, herkes Fransızca konuşuyorum zannediyordu. Tabii yabancı bir memlekete çıktığında anca o zaman görebiliyordun ak götü kara götü.

Amsterdam’ın meşhur Dam meydanından etrafı seyrede seyrede Leidse meydanına geldim. Üzerinde koskoca Buldok heykeli olan coffee shop’dan içeri daldım. Türlü türlü memleketlerden gelmiş esrarkeşlerle dolu içerisinde, mastorizmden mütevellit gayetiynen anlaşılan huzur ve sükûnet hâkimdi. Hoparlörden Bob Marley’in " ay shotte şerif" şarkısı çalıyordu. Aslında dünyanın en sıkıcı müziği olmasına rağmen kafa kıyakken Reaggey çok iyi giden bir müzikti.

Masaların hemen hemen hepsi doluydu. Sadece dört kişinin oturabileceği bir masada tek başına oturan bir genç kadın vardı, hemen masaya başımla selam vererek konuşlandım. Çok güzel, gencecik bir kadın, elinde narin olarak sarılmış tek kağıtlı esrarını içiyordu. Gözlerinde gülücüklerle sigarayı bana doğru uzattı. Sigarayı havada kaptım. Derin bir kaç tane duman aldıktan sonra kaynarı geri verdim. Ellerimle işaret ederek ne içeceğini sordum. Allahtan kolay olanı söyledi. Koka kola. İki tane koka kolayı kapıp masaya geri döndüm. Güzel kadın teşekkür etti ve hemen akabinde sordu:

- Dou you speek engelş?

Başımı sağa sola döndürerek yanıtladım:

- No
- sprenji doc?
- no
- parle franse?
- no

Kadın gözlerimin içine gülücükler atarak sanki önemli değil gibi bir şeyler söyledi. En azından adını öğrenmiştim. Adı Estermiş. Hollanda’lı ve Amsterdam’lı. Ester masamdan gidene kadar gözlerinin ta derinliklerine aynen kedinin ciğere baktığı gibi baktım. O hiç anlamadığım şeyleri anlatırken ben sanki okyanusun içerisinde rüzgâra karşı duvara işiyordum. Kaderime öyle bir küfür ediyorum ki, uleen eşeglu eşek, ülen deve adam biraz dil öğrenir be. Boşuna mı yaşadın bunca yıl bre hıyarto! Hayatımda böyle güzel bir kadınla oturup tek bir kere bile konuşmamışım ve elime kırk yılın başında bir şans geçmiş, kedi olalı da bir zahmet bir fare tutacağım ama dil muhalefetinden bir türlü anlaşamıyoruz. Zaten o ne derse ben sadece " ya, ya, yaaa" diyorum başka bir şey demiyorum. Çünkü diyemiyorum.

Ester yaklaşık olarak bir yetmiş beş boylarında, sarışın, mavi gözlü, altın renginde küt kesilmiş saçları olan, yanaklarının her iki tarafında da elmas gibi duran iki tane gamzesi, bembeyaz inci gibi sıralanmış dişleri, sürekli gülen, sevecen sempatik genç bir kadındı. Adam gibi bir adamsan âşık olmamanın bir ihtimali yoktu yani. Daha Amsterdam’a geleli bu kadar kısa bir süre olmasına rağmen herhalde ışık hızıyla direk âşık olmuştum ona. Âşık olmak ne demektir bilmiyorum ama kalbim bizim ısıtılmamaktan az gerilmiş ramazan davulu gibi ritimsiz atmaya, ellerim ayaklarım titremeye başlamıştı bile.

Daha ilk günde ona bakarken hayal âleminde dolaşmaya başlamıştım. Ne söylediğini anlamadığım dil bana şiir tadında geliyor, beni bilinmeyen başka âlemlere sürüklüyordu. Bilmediğim bu şehirde ellerinden tutup parkta beraber yürüyorduk. Hayatımda kerhane dışında hiç bir kadını öpmemiştim daha o güne kadar. Zaten salak gibi kerhanede öptüğüm, para karşılığında yattığım kadına gerzeklerin başı gibi abla demiştim de kadının cevabı da çok usturuplu olmuştu. " aslanım insan ablasını siker mi? ". O kıpkırmızı bal gibi kiraz dudaklarına bir masum öpücük konduruyordum. O da cevap veriyordu bana sarılarak. Sanki bulutların üzerinde uçuyordum.

Birden bire masadan kalktı ve gitti. Nereye gidiyorsun diyeceğim ama karşısında ketum olmuşum. Olmasam ne olur. Yani mecburi lal durumu. Ne söyleyeyim, nasıl konuşayım, zeban özürlüyüm işte. Bir Bora gibi giderken tekkeden, kafa kıyaklığının da verdiği melankolik hüzünle o gün lisan öğrenmeye yemin ettim. Coffee shop’tan çıkar çıkmaz hemen İngilizce-Türkçe sözlük ve bir de küçük not defteri aldım. O günden sonra ne öğrendiysem not ettim tüm sermayeme.

Çatısı bile olmayan, sadece bir tek yataktan başka hiç bir şeyi olmayan evimde gözlerim kapanırken aklımda sadece Ester vardı. Herhalde gerçekten aşk buydu. Hiç tanımadığın bir ecnebiyi demek ki görür görmez de sevebiliyormuş insan. Sadece onun tatlı ılgımıyla gecenin ılgıt ılgıt derinliğinde belki de hayatımda ilk defa mutlulukla kayboldum.

Sabah olur olmaz yine aklımda Ester. Ayaklarım kendi kendine beni Leidse meydanına götürmüştü. Belki onu tekrar görebilirim diye sabahın köründe coffee shop’a gitmiştim. Ne yazık ki yoktu. Akşam saatlerinde tekrar gelmek üzere oradan ayrıldım. İçimi saran adı konulmamış doğal felaket ile ayaklarım patlayana kadar Amsterdam da deli danalar gibi dolaştım ve aklımda sadece gül yüzlü Ester…
Akşama doğru gökyüzü üzerimde ilk cemre gibi yoğunlaşıyor, sanki bulutlar bereketli ana memeleri gibi sarkıyordu. Göğüs kafesim daralıyor, ince ince yasemince çisil çisil terliyorum testosteronun fazlalığından. Kalbimin durasel marka tiktaklarıyla adımlarımı hedefe doğru sıklaştırdım. Bir an önce kendimi coffee shop’a atmalıydım. Coffee shop’tan içeri şimşek gibi daldım. Gözlerim duman delisi olmuş mekânda, terminatör gibi her bir kareyi saniyede diyaladı. Evet, ilk ve tek aşkım Estercim yine oradaydı.

Gülümseyerek oturdum yanı başına. Gülücükleriyle cevap verdi, aynen de yüreğime pınar tadında buz gibi su serpti. Anlamıştım galiba Ester de biraz baygındı bana. Bu defa Ester’deydi içecek alma sırası, her şey Alman usulü ya. Avrupa ama ilk biz kırdık zincirleri, yani aramızda artık ayrı gayrı kalmadı. Diyemediğim için gazoz, Koka kola dedim sadece. Sekiz dişten oluşan Bir narin cigaralık yaptık Marokan polümünden. Aslında ben içmeseydim bile sarhoştum nedense aşkın gafletinden. Saatlerce oturduk beraber. O hep bir şeyler anlatıyordu, benim bir türlü anlamadığım. Ben mayhoş gözlerle aynen aptal âşıklar gibi, çorak ağzımla emaneten sadece " ya ya ya" diyordum. Halbuki salak, her zaman " ya " denir mi?

Ne yapayım, dünya güzeli gavur kızı, aşkın kemendini boynuma öyle bir ustalıkla takmış ki, ona sadece bir bakış atmaktan, kalbini harıl harıl yakmaktan başka, maalesef elden gelen bir şey yok. Yalnız çok iyi bildiğim bir şey var ki, Ester’cim de benimle konuşmaktan büyük haz duyuyordu ve benim ona yanık olduğumu aynen, adı Ester gibi kesinlikle biliyordu. Çünkü yalan söyleyemeyen tek uzvumuz hepimizin bildiği gibi gözlerdir. O nazarını kimseye deydiremeyeceği masmavi gökyüzü gözleriyle her şeyi bakışlarıyla anlatıyordu sanki.

Ester tekrar anlamadığım bir şeyler söyleyerek ama bu sefer yanağımdan öperek gitti. Sanki içimdeki dandik yağlar erimişti bir anda. Menekşe kokan yanakları benim nikotin delisi olmuş yanaklarımla teşrik-i mesaiye girmişlerdi, içim acayip cız etmiş, tüylerim diken diken olmuştu. Beni öpmesiyle tamam dedim bu iş oldu, galiba verecek. Ester de beni seviyor ne güzel. Bu karşılıklı anlaşmazlık neredeyse üç ay sürmüştü. Aynen Hülya gibi.

Sevgili Ester’in her söylediğine hep " ya " demiştim. Fakat daha fazlasını bekliyordum. Aşk beraber yatmadan olmazdı ki. Ben onu öpmek, koklamak, okşamak ve daha da ileri gitmek istiyordum. Yani gerçek bir sevgilim olmasını istiyordum, bir ömür boyu da aynı yastıkları antikaya çevirmekti amacım. Fakat Ester sadece anlattı ve ben sağır sultan gibi dinliyormuş gibi yaptım. İlerleyen saatlerde de anladım ki Ester aslında bana aşık değil. Hep bir şeyler anlatmaya çalışıyor ama anlaşılır hiç değil.

Son görüşmemizden sonra dışarı çıktığımda ellerimle kalbimi bastırdım. Taze baharın kokusunu içime çekerek hem okşadım hem de yalnız ağaçların susuzluğunu göz yaşlarımla suladım. Sanki yalnızlığın paradoksunu yaşıyordum labirentin mahrem sokaklarında. Ondan ümidimi kestiğim andan itibaren garip bir yolculuk başlamıştı bile içimde. Paylaşmak için yalnızlığımı denizle, kutsal suyun kenarına geldim. Meltemin tatlı esintisi eşliğinde attım tüm kahırları içimden ama attıklarım gerisingeriye yüzüme bir Lodos gibi çarpıyorlardı.

O gittikten sonra monoton bir hayatın anaforunda kayboldum. Oysa yaşanmış ortak tek bir anımız bile yoktu coffee shop’ta esrar içmekten başka. Yıllarca göremedim gül yüzlü Esteri bir daha. Aslında onu bir kere daha görebilmek için o kadar çok beklemiştim ki ıssız Babil kulelerinde. Göremediğim her gün sanki üzerime ölü toprağı serpilmişti ve bir türlü silkinip çıkamıyordum içeriden suya hasret bitkiler gibi. İçkiden, esrardan, bilumum uyuşturucudan manyaklaşmış ruhumda henüz bulunmayan gizli volkanları taşıyan dağ gibi sustum. Ki konuşamamak tam bir faciaydı bütün hüzünleri sessizce içime akıtırken. Acılarımı kimsesiz yetimliğime yükleyip, uzayıp giden ıssız yollara düştüm. Hep yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm, Macellan gibi bir baktım ki yıllar sonra tekrar Amsterdam’dayım. Tek farkım artık dil sorunum yok.

Ayaklarım beni ister istemez Esterle tanıştığım mekâna sürükledi. İçimde küçücük bir umut... ya ordaysa. Geçmişe inat ve yenilginin arsız sevinciyle saatlerce anlatmak istiyordum ona nasıl deli divane olduğumu. Loş ve hoş mekândan içeri girdim. Coffee shop her zamanki gibi dünyanın her yerinden gelmiş tedavisiz, kronik üflentilerle doluydu. Hoparlörden " No woman no cry " çalıyordu ve kırıklığıma isyan ben de mırıldanarak eşlik ediyordum şarkıya.

Oturacak bir yer aradım kendime. Her yer tıka basa, tepelemesine silme doluydu. Sadece bir masada huzur içerisinde tek başına oturan sarışın bir kadın vardı. Hemen oraya uzadım. Sanki ellerimle koymuş gibi buldum Esteri. Öpüştük, sarıldık, birbirine hasret sevgililer gibi koklaştık. Birer koka kola alıp, tek kâğıtlı narin esrarımızı harlattık. Başladık artık konuşmaya, konuşabiliyorum ya...

— Ester sana bir şey sormak istiyorum ve çokta merak ediyorum. Benim sana çılgınlar gibi aşık olduğu biliyor muydun?
— Bakışlarından, duruşlarından senin bana aşık olduğunu anlamamak için kesinlikle Belçikalı olmak gerekiyordu. Tabii ki biliyordum, aşkım.
— Peki, benimle neden birlikte olmadın. Yoksa yakışıklı, çekici bulmadın mı beni?
— Sen çok yakışıklı, çekici, karizmatik bir erkeksin. Fakat benim seninle birlikte olmayışımın bu konuyla pek bir alakası yok.
— Peki ne ile alakası var.
— Hayatım ben sana üç ay boyunca her gün anlattım, anlattım, anlattım ve sen bana hep sadece "ya ya ya" dedin.
— Çok merak ediyorum ne anlattın?
— Güzelim kırk kere söyledim bu iş olmaz olamaz, çünkü ben bir Lezbiyenim ve sadece güzel kadınları severim.
— Bu sefer de karılar kazandı, şansımın içine edeyim!...
Baro Cengiz

AFFINIZA MAĞRUREN SAYIN OTORİTE...
İnsanların Tanrı’ya olan ihtiyaçlarının artmasını yalnızca siyasi tarihe ilişkin paradigmalarla açıklayabiliyor olmanız, onların adalet duygularını ve adalete olan açlıklarını hafife almanızı da gerektirmez mi, sayın otorite?
Onlar öğrendiklerini hemen yineliyorlar. Aylarca ve yıllarca kafa sallayarak aynı sözleri, aynı ezgiyle mırıldanıyorlar. Böyle yaptıkları için dünü hatırlayabiliyorlar. Yoksa unutuyorlar.

Fakat, sizin bizden istediğiniz de aynı şey değil mi, sayın otorite? Siz de unutmamızdan mı korkuyorsunuz? Bu yüzden mi, çocuklar okul bahçelerinde varlıklarını feda etmeyi sürdüyorlar?

Dogmayı felsefeye ikame edenler yalnızca onlar mıdır, sayın otorite?

Dogma, tarihsel gelişiminden bahsedilebilen, ama geleceğinden söz edebilmemiz için, inanca dayalı düşüncenin, kuşkuya dayalı düşünce kadar bağımsız olabileceğine ilişkin ön yargılarımıza ihtiyaç gösteren bir şey değil midir?

Dogmanın, gelişiminin herhangi bir aşamasında, saltık dünyevi ideallere sahip olabildiğini, onları besleyebildiğini tekil örneklere bağlı kalmaksızın açıklayabilir misiniz?. Düşmanlıklar uydurmuş, yazgısını ve konumunu kendine özgü metinlerin restorasyonuna bağlamış inanç sistemlerinin gerçekte ne kadar uzağındasınız, sayın otorite?

Sizin toplu kurtuluş fikriniz başkalarınınkinden daha mı değerli?

Siz de onlar gibi ceberrut olmayı seçtiniz. Ceberrut olmanızı gerektirdiğini var saydığınız dış etmenlerle cebrinizin nihai doğasını oluşturdunuz. Ayağa kalkanları oturttunuz, başkaldıranların başını vurdunuz.

Siz de başkaları gibi, bize kendinizi önerdiniz sayın otorite! Bağlı olmayı, tabiyeti, kulluğu önerdiniz.

Tanrı’nın yaratılmış olduğunu kabullenmezsek, bütün bir orta çağı Tanrı’nın egemenliği ve isteği süreci olarak anlamak zorunda kalırız. Bugünün islamının özgürlüksüzleştirme persfektifini, Tanrı’nın isteği ve egemenliği olarak anlamak zorunda kalabileceğimiz gibi.

Sizin koşulsuz ulusal bağlılık fikrinizi kabul edecek olduğumuzda, hükümetlerinizin parça parça rehin aldığı özgürlüklerin sanal sahipleri olarak kalabileceğimiz gibi.

Sizin özgürlüksüzleştirme eyleminizin nedenlerini nasıl anlamalıyız, sayın otorite? Bir savunma metni olarak mı? Bir vahyin olağan sonucu olarak mı?

Benim yurttaşlık haklarım, hala askeri bir darbenin dikte ettiği bir anayasayla korunuyor, sayın otorite. İşinize geldiğinde zımnen düşman ilan ettiğiniz batının silahlarını vergilerimizle satın alıyor olmanıza da bir şey demiyorum. Fakat bu hususta dünya devletleri arasında ilk 10’a girme gayretinizi yadırgadığımı söylemeliyim. Düşmanın sunduğu kaseden çorba içiyor olmak size de garip gelmiyor mu?

Pragmatizmle soytarılık arasındaki farkı anlamamıza lütfen yardımcı olun, pek sayın otorite.
Hüsnü Arkan

İyi ve Kötü
Leonardo da Vinci 'Son Akşam Yemeği' isimli resmini yapmayı düşündüğünde büyük bir güçlükle karşılaştı...

İyi'yi İsa'nın bedeninde, Kötü'yü de İsa'nın arkadaşı olan ve son akşam yemeğinde ona ihanet etmeye karar veren Yahuda'nın bedeninde tasvir etmek zorundaydı...

Resmi yarım bırakarak bu iki kişiye model olarak kullanabileceği birilerini aramaya başladı.

Bir gün bir koronun verdiği konser sırasında, korodakilerden birinin İsa tasvirine çok uyduğunu fark etti. Onu poz vermesi için atölyesine davet etti, sayısız taslak ve eskiz çizdi.

Aradan 3 yıl geçti. 'Son Akşam Yemeği' neredeyse tamamlanmıştı, ancak Leonardo da Vinci henüz Yahuda için kullanacağı modeli bulamamıştı...

Leonardo'nun çalıştığı kilisenin kardinali, resmi bir an önce bitirmesi için ressamı sıkıştırmaya başladı.

Günlerce aradıktan sonra Leonardo vaktinden önce yaşlanmış genç bir adam buldu. Paçavralar içindeki bu adam sarhoşluktan kendinden geçmiş bir durumda kaldırım kenarına yığılmıştı.
Leonardo yardımcılarına adamı güçlükle de olsa kiliseye taşımalarını söyledi çünkü artık taslak çizecek zamanı kalmamıştı.

Kiliseye varınca yardımcılar adamı ayağa diktiler. Zavallı, başına gelenleri anlamamıştı. Leonardo adamın yüzünde görülen inançsızlığı, günahı, bencilliği resme geçiriyordu...

Leonardo işini bitirdiğinde, o zamana kadar sarhoşluğun etkisinden kurtulmuş olan berduş gözlerini açtı ve bu harika duvar resmini gördü.

Şaşkınlık ve hüzün dolu bir sesle şöyle dedi:
'Ben bu resmi daha önce gördüm...'

'Ne zaman?' diye sordu Leonardo da Vinci, o da şaşırmıştı.

'Üç yıl önce' dedi adam..
'Elimde avucumda olanı kaybetmeden önce. O sıralarda bir koroda şarkı söylüyordum, pek çok hayalim vardı, bir ressam beni İsa'nın yüzü için modellik yapmak üzere davet etmişti...'

İyi ve Kötü'nün yüzü aynıdır...

Her şey insanın yoluna ne zaman çıktıklarına bağlıdır...

Paulo Coelho

Kategori Etiketlenmemiş
Görüntüleme 123 Yorumlar 0 Edit Tags Blog Başlığını Email ile Gönder
Toplam Trackbacks 0

Trackbacks