Türklük.

Ayyas  »  Bloglar  »  ElektroLog  »  Türklük.

Bazen..
Bu Başlığı Değerlendirin

Türklük.

Posted 08-02-2008 at 14:03 by 3-5-2
Daha önceden bu blog’a yazdığım ‘PKK ve Kürtlere ilişkin gayri ihtiyari fikirlerim’de belirttiğim, Kürtlerin geçmişte Türk olduklarından gocunmamaları ve Türklüğün bir üst kimlik olarak algılanması meselesini biraz açmam gerektiğini düşündüm. O dönemin koşullarını anlamak, Türkiye ismi ve Türklük kavramı üzerine biraz daha kafa yormak lazımdı. Bu yazıların kategorilerinden de aşikar olduğu üzere, bunlar, ben öğrenci olduğum sürece üzerinde fazla kafa patlatmamam gerektiğini düşündüğüm nâm-ı diğer ‘boş işler’ ama ve lakin kendimi alamıyorum düşünmekten, insanın gün boyu aynı şarkıyı söylemesi gibi kendimi hep, zıt fikri savunan birine karşı tezimi nasıl müdafaa edeceğimin mizanseninde kendimi canlandırırken buluyorum ve bu hikayelerde çoğunlukla yenilen taraf ben oluyorum, kendimi ifade edemiyorum, söylemek istediklerimi/düşündüklerimi bir türlü düzenli bir şekilde karşıya aktaramıyorum, sadede gelirsek; mizansenlerde karşıt sav adına bana sorular soran beni, sadece her şeyi düzenli bir şekilde yazarak yenebildiğimi, yani artık ilgili konu üzerine daha fazla düşünmediğimi fark ettim.

Ve sanırım, bu yazı benim bu ‘boş işler’ dediğim konulara ilişkin son yazım olacak, Ermeni Soykırımı(!) veya Kıbrıs meselesiyle ilgili bir şeylerde belki yazarım ancak o konularda pek bilgim yok ve üzerine çok düşünmem ve okumam gerekiyor, bunların haricinde ise kalanların türban veya Kürt Sorununa(!) nazaran düşünmeye değmeyecek kadar saçma olduğunu ve tehlike arz etmediğini söyleyebilirim. Tüm bunları yazarak rahatlıyorum, kafamı boşaltıyorum, fikrimi 9000 küsür potansiyel okuyucunun (ancak gerçekten sonuna kadar okuyan pek az kişi olduğunu da biliyorum:( ) olduğu bir yerde sergiliyorum, en azından kendimi Lizard King’in Angut, Tepkisiz Türk dediği kesimden bir nebze olsun ayırdığımı düşünüyorum çünkü orada bahsedilenin aksine bunlar dilekçe verilerek veya toplanıp tepki göstererek halledilebilecek sorunlar değil(bu tümce Kürtlerinkine onların dediği şekilde “sorun” dediğim anlamı katmasın). Vesselam…

Aşağıdaki yazıların Türklüğün üst kimlik olduğu ve Türkiyelilik denen şeyin saçmalığı konusunda, ilk paragrafta belirttiğim ilgili blog yazısında sunduğum fikirlerime dayanak sağladığını düşünüyorum.

Falih Rıfkı Atay, Batış Yılları adlı eserinden;

“Kendime ilk defa ne zaman Türk dediğimi pek hatırlamıyorum. Bizim çocukluğumuzda Türk kaba ve yabani demekti. İslam ümmetinden ve ‘Osmanlı’ idik, ilmihallerde baş dersimiz ‘Din ile milliyet’in bir olduğunu öğrenmekti.
… Vatan sözü yasaktı. Onu ben büyüyüpte Namık Kemal’i okuduğum günlerde kitapta gördüm. Kulağımla ancak meşrutiyette duydum. Padişah kulları idik. Okul çıkışlarında her akşam sıraya girer, ‘Padişahım çok yaşa’ diye bağırırdık.
… Beyoğlu’nda bir İstanbullu Türk ‘Yerli’liğini kolayca hisseder. Dükkânlardan çoğu Türkçeden başka dille konuşana cevap vermeye ancak ‘tenezzül’ eder. Yan sokaklardan bazılarının adları Fransızcadır ve Fransızca yazılmıştır. ‘Büyük Klüp’ün adı ‘CerlCed’Orient’dır. Dili Fransızcadır, ‘Karşı’ Türklerinde Türkçe konuştukları pek duyulmaz. Bu Tanzimat tipi ‘Batılı’ ile, bugünkü Batılı Türk arasında hiçbir benzerlik aramayınız. O, Türklüğünden utanan Türklüğünü saklayan bir ‘Alafranga’dır. Bir göbek, çoğu iki, nihayet üç göbek ötesi Anadolu’nun bir kasaba veya köyünden çıkan bu Türkler, saraya yahut Bab-ı Âli’ye çıkınca ilk işleri soylarını da, soyadlarını da unutmak olur… Okullarda da Arab’a Arap, Arnavud’a Arnavut, Rum’a Rum, fakat kendimize Osmanlı derdik.”


Burada Tanzimat ‘Batılı’sı ile şimdiki batılı geçinen bazı kimseler arasında dil ve aşağılık duygusu bakımından bazı belirgin benzerlikler var. O yıllardan bu günlere bu konuda pek yol kat edememiş hatta Cumhuriyet’in ilk yıllarına kıyasla gerilemişiz ve Atatürk ilkelerinin bazılarını yanlış yorumladığımızda/uyguladığımız kesin. Tüm konuya dair merhum Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı’nın güzel yazıları var, bulabildiklerimden birini buraya koyabilirim. Bilinmez, belki de bu tarz şeyleri çok irdelediği için öldürülmüştür. Neyse devam edelim;

Ziya Gökalp’in “Türkçülüğün Esasları” adlı eserinden:

“Bu milletin yakın zamana kadar kendisine mahsus bir adı bile yoktu. Tanzimatçılar ona: ‘Sen yalnız Osmanlısın. Sakın başka milletlere bakarak sen de milli bir ad isteme! Milli bir ad istediğin dakikada Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasına sebep olursun’ demişlerdi. Zavallı Türk vatanımı kaybederim korkusu ile, ‘Vallahi Türk değilim. Osmanlılıktan başka hiçbir içtimai zümreye mensup değilim’ demeye mecbur edilmişti.
Osmanlı İmparatorluğu genişledikçe, yüzlerce milleti siyasi idaresine aldıkça idare edenlerle idare olunanlar iki ayrı sınıf haline giriyorlardı. İdare eden bütün kozmopolitler Osmanlı sınıfını, idare olunan Türkler ise Türk sınıfını teşkil ediyorlardı. Bu iki sınıf birbirini sevmezdi. Osmanlı sınıfı kendini millet-i hâkime (egemen ulus) suretinde görür, idare ettiği Türklere millet-i mahkure (aşağı ulus) nazarı ile bakardı. Osmanlı Türk’e daima eşek Türk derdi… Türkler arasında Kızılbaşlığın zuhuru bile bu ayrılıkla izah olunabilir… O tarihte halk şeyhleri, Türklerin o zamanki mazlumiyetini vaktiyle Ehl-i Beyt’in uğramış olduğu mazlumiyete benzetiyorlardı…”


Dünya Düşünürleri Gözüyle Atatürk ve Cumhuriyeti adlı eserden, Prof. Dr. Özer Ozankaya, 2000, s. 87
Deutsche Welle radyosunda müdürlük yapan Dietrich Schlegel şöyle diyor:

“Atatürk’ün temel ilkelerinden biri de, Türklere kendi kimliklerini vermekti. Bu, Türklere, Osmanlı veya değişik etnik gruplardan oluşmuş herhangi bir insan yığını olmadıklarını, aksine Türk kimliği taşıdıklarını ve Türk olduklarını telkin etmeyi amaçlıyordu. Atatürk Türklerin nereden geldikleri konusunda, belki de biraz katı olan birtakım tarihi fikirler geliştirmişti. Fakat burada da Almanlar ile bir karşılaştırmada bulunmak istiyorum. Bir Alman kültür sosyoloğu ve filozofu, 1920’li yıllarda ‘Gecikmiş Millet’ adlı bir kitap yazmıştı. Bu kitabın adına dayanarak, Türkleri birçok kez, ‘Avrupa’nın en gecikmiş milleti’ olarak nitelendirdi. Osmanlı İmparatorluğu egemenliği altında yaşamış olan Yunan, Romen ve Bulgar milletleri eşit haklara sahip olma süreçlerini ve yeniden milli doğuşlarını 19. yüzyıldan, 20. yüzyılın başına kadar tamamlamışlardı. Fakat Türkler ancak, 1. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında ‘Türk Kimliklerine’ kavuşmuşlardır.
Geçmiş yüzyılda Jön Türklerin kendilerine bilinçli olarak Türk demelerinden önce, Türk kelimesinin ‘geri kalmış köylü’ anlamında kullanıldığını okumuştum. O zamana kadar gerçek anlamda Türk benlik duygusu yoktu. Atatürk, I. Dünya Savaşı’ndan sonra, kendi topraklarında geriye kalan insanlara ‘Türk’ demeyi amaçlamıştı. Benim anlayışıma göre Atatürk bunu etnik anlamda söylememiştir, çünkü o Türkiye’de birçok etnik grubun yaşadığını biliyordu. Atatürk, bu konuyu, ‘yurttaş’ kavramı olarak ele aldı. Sanırım Atatürk’ün temel fikri, yurttaş ve ulusal yurttaş kavramlarını birleştirmekti. Bu, Türklerde derin izler bırakmıştır. Avrupa’da Türkler kadar büyük bir milli gururları olan çok az sayıda millet tanıyorum.”


4 Şubat 2008 tarihli Hürriyet gazetesinde yayımlanan “Biz Türk’üz halimizden memnunuz” adlı yazı (Sefa Kaplan, s. 14):

“Başbakanlık Osmanlı Arşiv’inde, HR.İM, 60/3 numara ile kayıtlı bulunan bir mektup, Lozan görüşmeleri sırasında Kürt ileri gelenlerinin İngiliz temsilci Lord Curzon’a bir mektup göndererek, Kürdistan’ın muhtariyeti (Bağımsız Kürdistan) projesini protesto ettiklerini ortaya koyuyor. Deminan, Haydaran, Kureyşan ve Lolan aşiretlerinin temsilcileri, “Biz Türkler, akvam-ı Türkiyye’den (Türk kavimlerinden) bir Türk kavmiyiz” dedikten sonra, ‘yiğit ve cesur’ anlamına gelen ‘Kürt’ isminin, kendilerine Türkler tarafından verildiğini iddia ediyorlar. Mektupta, Kürt lehçelerinden Kırmançi’nin İran etkisi ile meydana geldiği, Zazaca’nın ise Türk lehçesi ile karışık olduğu vurgulanıyor.
…Mektupta şöyle deniliyor: “Kürtler Avrupa ve bilhassa İngiliz diplomatlarının hak ve istiklal-i hürriyet nâmı altında ileri sürdükleri parlak vaadlere ve müzehheb(yaldızlı) teminatın arkasında kendi menfaat ve istifadelerinden başka bir şey düşünmediklerine çoktan iman etmişlerdir.” Mektubun finalinde ise, “Lord Cenaplarının biz Kürtler için bu derece kendilerini meşgul etmemelerini rica eder ve iktidarları umum dünyaca müsellem olan (su götürmez olan) pek muhterem Heyet-i Murahhasamız (Temsilciler Heyeti) ve onun muhterem reisi hemşehrimiz İsmet Paşa hazretlerine muvaffakiyetler temenni eyleriz.” denilerek Lord Curzon’la açıkça alayda ediliyor. 24 Ocak 1923 tarihli mektubun altında Umum Kürt Amele ve Esnaf Cemiyyeti Reisi Salih Kâhya nâmına Erzurumlu İsazâde Ahmet ile İstanbul’da Umum Kürtler nâmına Lolan aşireti ve eski Kürt Gençler Cemiyyeti Reisi Düzerzâde Dersimli Mehmet Sabri’nin imzası yer alıyor.”


Tüm bunların dışında coğrafi konum ve Türklerle ilişkiler, hak iddia etme gibi durumlar için adı geçen blog yazısında ki fikirlerime dayanak olduğunu düşündüğüm bir yazıyı da aşağıya aldım, aslında amacım bir kısmını kesip almaktı ama bir bütün halinde de başka bir konuda güzel bir yazı olduğunu düşündüm ve paylaşayım dedim;

Coşkun Kırca’nın Milliyet gazetesinde yayımlanan Korsika ve Güneydoğu başlıklı makalesinden:

“Korsika, Akdeniz’de, Fransa ile İtalya arasında, 200 bin civarında nüfus olan bir adadır. Korsika, uzun süre İtalya’nın karmaşık ve kargaşalı siyasi mücadelelerinin içinde yer almış; 1284 yılına kadar Cenova ve Pisa şehirleri ve daha sonra 1434’e kadar da Cenova ile Aragon(İspanyol) krallığı arasında rekabet konusu olmuştur. 1769’da, ada, bir yerel isyan hareketinden sonra Cenova tarafından Fransa’ya satılmıştır.
Korsika ahalisi, dünyanın en üstün milli kültürlerinden biri olan İtalyan kültür alanına girer ve Toscana lehçesine (yani resmi İtalyancaya) çok yakın bir şive ile konuşur. Fransa çok sistemli bir Fransızlaştırma politikasına rağmen Korsika lehçesini silememiş; Savua, Nice, Ve Cannes’dan İtalyancayı, Güneyden Oksitancayı, Bask ülkesinden Baskçayı ve Brötanya’dan da Brötancayı hemen hemen yok etmekte gösterdiği başarıyı bu adada gösterememiştir. Bunun sebebi, bir yandan yerel İtalyan asıllı kültürün gücü, diğer yandan da, uzakça bir ada olmasından ötürü, Korsika’nın Fransız iktisadi hayatıyla kaynaşamamasıdır. Bununla beraber çok istisnai bir olgu, Korsika ile Fransa arasında özel bir bağ yaratmıştır. Gerçekten, bütün Avrupa’ya Fransız Devrimi’nin ülkülerini yayan büyük İmparator Napolêon Bonaparte, Korsika asıllıydı ve Korsikalılar, bu şerefi paylaşmakla, Fransa’yla ortak bir bağ kurmuşlardır. Fakat yine de İtalya’daki birleşme hareketleri ve daha sonra faşizm dönemlerinde Korsika ahalisi, İtalya’yla birleşme eğilimlerine de tanık olmamış değildir. Çok sayıda Korsikalı Fransa’ya göç etmiş, Fransızlaşmış ve su öğe de ada ile anavatan arasında ciddi bağlar yaratmıştır. Ancak, yaşadığımız dönemde adanın Fransa’ya kıyasla ekonomisinin hayli geri kalmış olmasından da kaynaklanan bağımsızlık ve özerklik hareketleri –Fransızcanın çok yaygın hale gelmiş olmasına rağmen– yerel kültürün, değişik, bir başka güçlü kültürün parçası oluşuna dayanarak gelişmeye başlamıştır. Bu eğilimlerin, Korsika ahalisinin çoğunluğunu etkisi altına aldığını söylemek zordur. Fakat Fransa’yı bazı tedbirler almaya zorlayacak hale gelmiştir.
Fransa’nın sosyalist hükümeti, çare diye, Korsika halkının kendisine özgü varlığını tanımaya yönelmiş ve geçenlerde –Senato’da büyük çoğunlukla reddedilmesine rağmen– bu yönde bir kanun Millet Meclisinde, sosyalist ve komünist partilerin oylarıyla, çok ufak bir çoğunlukla kabul edilmiştir. Şimdi, orta sağ partilerin başvurusu üzerine Fransız Anayasa Divanı, kanunun ilgili maddesini –yürürlüğe girmeden– iptal etmiş bulunuyor. Gerek Fransa, gerek Türkiye, tekil cumhuriyetlerdir. Bu sebepten dolayı, bu iptal kararı bizi çok yakından ilgilendirir. İptal edilen madde şudur: “Fransız Cumhuriyeti, Fransız halkının bu bileşim öğesi niteliğiyle tarihi ve kültürel bir topluluk oluşturan Korsika halkının, kendi kültürel benliğini muhafaza etmek ve kendisine özgü iktisadi ve sosyal çıkarlarını savunmak haklarını teminat altına alır. Ada olma niteliğine bağlı bu haklar, milli birliğe saygı, Anayasa’nın, Cumhuriyet kanunlarının ve işbu statünün çizdiği çerçeve içinde kullanılır.” Fransız Anayasa Divanı, çok haklı olarak, çelişkilerle dolu bu hükmü, Fransız Anayasasının “Cumhuriyet tektir ve bölünemez” kuralına aykırı bulmuştur. Tabiatıyla, Fransız toplumu içerisinde çoğunluğu oluşturdukları Millet Meclisindeki oylama sonucundan anlaşılan partiler, böyle bir kanun hükmünün, Korsika’nın ada olma özelliğini aşarak, Basklar, Brötanlar ve Alzas-Loren’in Alman kültürüne mensup ahalisi için güçlü örnek teşkil edeceğinden endişe etmişlerdir.
Şimdi, bir kıyaslama yapalım: Korsika, 222 yıldan beri Fransa’nındır. Güneydoğu, en az 1000 yıldan beri Türkiye’nindir. Korsika’da çok ileri bir uygarlık dili konuşulur; Güneydoğuda Farsça, Türkçe ve Arapçanın çok güçlü etkisi altında kalmış ilkel yerel ağızlar konuşulur. Korsika’nın Fransa dışında, önemli bir tarihi vardır; Güneydoğu’nun Türkiye dışındaki tarihi Xênophon’un kime ait olduğu belirsiz hatıralarında kalmıştır. Korsika’da kendisine özgü mimarisiyle, musikisiyle güçlü bir kültürel varlık vardır. Güneydoğu’da Türklüğe ait olmayan bir çeşme bile yoktur; musikiyi ise Anadolu folklorundan ayırt etmek mümkün değildir. Korsika bir adadır; Güneydoğu ise, Anadolu’nun coğrafya açısından ayrılmaz bir parçasıdır. Korsikalıların çoğu Fransızcayı da konuşur; Güneydoğululardan ana dili farklı olanların hızla artan bir çoğunluğunun Türkçe konuştuklarını rakamlar gösteriyor. Korsikalı da, Güneydoğulu da göçmek için anavatanının başka yörelerini tercih eder.
İşte, Avrupa Parlamentosu denilen cehalet ve rezillik odağı, bu gerçekleri çiğneyerek –ve hiçbir milletlerarası antlaşmanın, Helsinki ve Paris senetlerinin asla imkân vermemesine rağmen– Sêvres hortlağı kılığında, Türkiye’nin bir bölgesi için özerklik isteme küstahlığında bulunurken, Avrupa’daki başka örnekler gibi, Korsika’yı da unutuvermiştir. Şimdi, bu çirkef iki yüzlülük, Fransız Anayasa Divanı’nın tokadıyla yerin dibine geçmiştir…


Eh diyeceklerimi dedim, göstermek istediklerimi gösterdim. Okuduğun için teşekkür ederim. Sonunu görmek için atladıysan, işte sonu bu, yazdım ve bitti. Rahatım.

Artık daha eğlenceli şeyler düşünebilirim ve tüm bu konulara, bu meseleleri, işi bunları düşünmek olan kişilere bırakarak –kendi adıma- noktayı koyabilirim.

Kategori boş işler
Görüntüleme 179 Yorumlar 5 Edit Tags Blog Başlığını Email ile Gönder
Toplam Yorumlar 5

Yorumlar

  1. Eski
    jenijen nickli Ayya$'ın avatarı
    Tamamını okumamızı rica etmiş olsan da yaptığın alıntılardan ilki hariç okumadım. ve şunu sorabilirim ki Türklüğü kabul etmek kolay tamam. Peki neden?

    Ümmet olmaktansa millet olmak için mi? Kötünün iyisini seçmek bir nevi kadere boyun eğmek için?

    Para babaları Fransız ihtilali sonrası yayılan milliyetçilik sayesinde kurdukları kapitallerde paralarına para katmaya devam etsin diye mi? Kısacık sefil hayatlarına bu zenginlikleri de az görüp dünyayı yok etmeye devam etsinler diye mi?

    Aslını istersen bence ulusalcı tarafıyla çok şey bilsen de halkçı ve insancıl tarafıyla pek az şey biliyorsun. Karşıt görüşün yayımlarını okur musun hiç?

    not: bu ilk yorumum olsun. diğer alıntıları da okursam bir cevap daha yazacağım. bakalım fark edecek mi.

    okuduktan sonraki yorum:

    Kürt'lerin etnik kökeninin Türk olduğunu iddia eden bir yazı dizisi var gerisinde. Ama konuşulması tartışılması gereken şeyin bu olduğunu sanmıyorum. Üniversiteden Kürtçe konuşan arkadaşlarımın dilleri bükümlü bir dil. Türkçe gibi bitişken değil. Sözcük kökündeki sesli harfler değişerek çekimleniyor. Yani daha çok Arapça gibi ya da Farsça. Hadi sonradan Farsçadan etkilenip o hale gelmiş olsun. Hatta Türk'ün Kürt'ün milli varlığını bırakalım bir kenara. Milli varlık tektipleşmek içindir, yönetilmek içindir başka bir şey için değil. Halklar aralarında sadece kardeşlik duygusu ile hareket etmelidirler. Egemenlerin, devlet adamlarının sömürüsünün karşısına insanlığın ortak aklını koymak gerek. Yazılıp çizilmesi gereken de bu. Milli varlıklar hakkında, hiçbir şeyi değiştirmeyecek, savaştan ve yeniden paylaşımdan başka bir şeye yaramayacak araştırmalar değil.
    permalink
    Posted 08-02-2008 at 15:16 by jenijen jenijen şu an forumda değil
    Updated 08-02-2008 at 15:30 by jenijen
  2. Eski
    3-5-2 nickli Ayya$'ın avatarı
    Jenijen, ilk evvela şunu söyleyeyim; okumanızı rica etmedim. Sonuna kadar okunmasını beklemediğimi belirttim. Sonuna kadar okusaydın, zamanla burada kastedilen anlamda 'Türklük'ten çıkıldığını, farklı bir Türklük kavramına varıldığının anlatılmaya çalışıldığını anlardın. Şu sıralarda kullanılan Türk üst kimliğini, etnik Türklük olarak görüp kabul etmeyenlere buradaki Türk kavramının etnik olmadığını anlatmaya çalıştım, alıntılar yaparak...

    Zamanında kabul edilmiş Türklükten vazgeçilmiş/vazgeçiliyor, bence asıl sormamız gereken şey; neden Türk üst kimliğini kabul edelim değil neden vazgeçtik? olmalıdır ki bu ayrılıkçılığın köküne inilebilsin.

    Durumun ümmetlik ile milletlik arasındaki ilişkisini anlayamadığımdan bu kısım hakkında birşey diyemeyeceğim. Ben karşı tezin "Kürtler Türk değildir, neden bize bu baskı yapılıyor?" dediğini farzederek cevap yazmaya çalıştım.

    Karşıt görüşün etrafta temsilcisi çok olduğundan onlardan fikirlerini duyuyoruz, ve elime geçerse okumaya çalışırım karşıt görüşün yayınlarını.

    Fransız ihtilali ve para babalarınında burada benim ifade etmeye çalıştığım şey ile ilgisini göremedim, dediğim gibi bu yazılanlar bu yazıdaki fikirlerime eklemelerdir.

    Milliyetçilik ve kapitalizm'in ilişkisi hakkında birşey diyemem, bu ayrı bir konu bana göre.
    permalink
    Posted 08-02-2008 at 15:46 by 3-5-2 3-5-2 şu an forumda
  3. Eski
    3-5-2 nickli Ayya$'ın avatarı
    Jenijen, dikkatli okumanı öneririm. Zira Kürtlerin etnik kökeniyle ilgili bir iddia yok yazının gerisinde, 'Türk' ün o dönemde 'geri kalmış köylü' manasında kullanıldığı ve Osmanlı'da yönetilen kısma genel itibariyle Türk dendiğini (tabii ki yönetilen kısma Kürtler, Lazlar, Gürcüler vs. dahildi) bu yolla Türk kelimesinin o zamanlarda birleştirici bir unsur ve üst kimlik olduğunu ifade etmeye çalıştım, Kürtler esasen Türktür demedim, demiyorum zaten.
    Kürtlerin kendilerini o dönem de öyle gördüğünü belirten bir yazıyı aldım ki anlaşılsın.

    Sanırım okuduktan sonraki yorumunu Coşkun Kırca'nın yazısına dayanarak yapmışsın.
    permalink
    Posted 08-02-2008 at 15:54 by 3-5-2 3-5-2 şu an forumda
  4. Eski
    jenijen nickli Ayya$'ın avatarı
    Benim yazım pek anlatım bütünlüğü içinde olmadı malesef bu yüzden teşekkür ediyorum öncelikle bahsettiğim tüm konulara inceleyerek değindiğin için. Olay son paragrafta kopuyor. 'Milliyetçilik ve kapitalizm'in ilişkisi' Bu burada anlatabileceğim bir şey değil Yeni Çağ'ın sonlarından başlayıp Fransız ihtilali ve sanayi devrimiyle devam eden süreç hakkında tarihsel araştırmayla varılacak bir bilgi. Onu sana bırakıyorum.

    Ümmet ve millet durumundan bahsedelim. Yazdığın alıntılardan Ziya Gökalp'e ait olanda Osmanlı devletinin halkı ümmet olmaya zorladığı anlatılıyor ve millet olmanın bundan çok daha iyi bir şey olduğu vurgulanıyor. Benim argümanım da buna yönelikti.

    O argüman da özetle tekrarlarsak: İster millet ol ister ümmet, bürokratik ve oligarşik bir devletin bayrağını benimsiyor isen sen kölesin. Zincirlerin de; devletin senden önce gelenlere benimsettiği gibi sana da benimseteceği din, milliyet ve daha nice unsurdur.

    Biliyorum bugün bahsedilen Türklük kavramının eski ırksal ya da etnik anlamda olmadığını. Çünkü onu kimse yemiyor artık. Buna isyan başlayınca işler değişmiş ve yurttaşlıkta ortaklaşmış bu 'milliyet' ve 'etnik köken'.

    Şunu söyleyeyim ben etnik kökenden yola çıkıp, dil birliğinden yola çıkıp da insanları toplayan, yeni bir sömürü rejimi yaratma yolunda devlet kurma gayesi içinde olan tüm hareketlere karşıyım. Kürt hareketi de buna dahildir. Benim destekleyeceğim hareket devrimci, ilerici olmalı. Bu da ne Kürt'te var ne Türk'te. Şu topraklarda yaşayan bir azınlığın ideali bu. Ben de bunu ifade ediyorum burada. Birikim sahibi insanların hala ulusçu yaklaşımlarda oluşuna içerliyor ve tartışmaya giriyorum.
    permalink
    Posted 08-02-2008 at 16:06 by jenijen jenijen şu an forumda değil
  5. Eski
    3-5-2 nickli Ayya$'ın avatarı
    Jenijen, beni birikim sahibi biri saydığın için bende sana teşekkür ederim.

    Fikirlerimi biraz geç belirtiyorum ama dediklerin üzerine biraz düşünmem gerekti.

    Baktığın açıdan millet olmanın ümmet olmaktan daha iyi bir tarafı yok ancak o yazıda belirtilen; Türklerin uzun yıllar boyunca ümmet içerisinde en ezik halk olduğu ve onu bu miskinlikten uyandıran ve birbirine bağlayan ve başkaldırışını sağlayan Türk milli kimliğinin olduğudur.

    Bizim milliyetçiliğimiz kapitalizmin değiştirdiği ekonomik koşullar sebebiyle ortaya çıkmamıştır. Bizim milliyetçiliğimiz, üretimi servet elde etmek amacıyla kullananlara, kapitalistlere karşı olmuş, sömürülmek üzere parçalanmak istenen bir coğrafyayı birleştirmiştir.
    Tabii ki bunlar bizim için geçerli.

    Bunların dışında, anladığım kadarıyla, senin desteklediğin devrimci hareket, insanları herhangi bir kutupta toplamayı öngörmüyor, herkesi yaratıldığı haliyle, programlanmamış insan haliyle görmekte, herkesin -eşit- olduğunu savunmakta ve buna mukabil eşit insanların tek ve demokratik bir devletini istemekte, ideal bir küresellik, herkesin kardeşçe yaşadığı, ve kimsenin -herhangi bir menfaat amacıyla- kendisini düşünmediği bir dünya istiyor. Dünya üzerinde yaşayanların ortak malıdır.

    Bölücü bir milliyetçilik değil benim dediğim, bölündükçe büyük balıklara sömürü malzemesi oluyor milletler(pkk gibi etnik bir milliyetçiliği düşünenler mesela).

    Her yapı kendisini korumak için gerekenleri yapar, devlet eğer bir millet din veya kültür bağıyla kurulmuşsa, parçalanmamak adına vatandaşlarına bunları dayatacaktır zaten. Bu çok doğaldır, ve bu unsurlar yılları arkasına alan temeller taşır, yıkmak zordur, bunlardan vazgeçeceksen tarihini arkanda bırakmak zorundasın.

    İstediğin dünya biraz ütopik gibi, bunun gerçekleşmesi için insanların evrim geçirip daha zeki olmaları gerekir. Sömürgeleşmeye karşı çıkmak ve parçalananları birleştirmek bu düşüncenin altyapısı olacaktır. Bunun içinde gerekli alt yapı sağlanana kadar kültür birlikteliğinden yola çıkmak gerekir. Sonra insanlar geliştikçe, sınırların kalkması düşülebilir.

    Benim savunduğum şey senin istediğinin altyapısı diye düşünüyorum.
    permalink
    Posted 13-02-2008 at 21:58 by 3-5-2 3-5-2 şu an forumda
Yorum Gönderin Yorum Gönderin
Toplam Trackbacks 0

Trackbacks