Mantık, Çıkarımlar...

Ayyas  »  Bloglar  »  ElektroLog  »  Mantık, Çıkarımlar...

Bazen..
Bu Başlığı Değerlendirin

Mantık, Çıkarımlar...

Posted 03-02-2008 at 15:49 by 3-5-2
Updated 04-02-2008 at 13:23 by 3-5-2
Prof. Dr. Cahit Tanyol, Neden Türban adlı eserden, 1999;
“…
Gazetelere yansımış şu olay üzerinde ibretle, dikkatle durmak ve düşünmek gerek; devletin kimler tarafından işlemez hale getirildiğinin somut örneğidir, aktarıyorum:
FP Genel başkan yardımcısı Abdullah Gül’ün eşi 18 yıl sonra yeniden üniversiteye dönebilmek için üniversite sınavına girdi, DTCF Arap Dili ve Edebiyatı bölümünün sınavını kazandı. Başı açık fotoğraf vermediği için kayıt yaptıramadı. Gül eşinin üniversiteye kaydını yaptırmak için refakatinde avukatlarını ve Ankara 16. Noteri Başkatibini de fakülteye getiriyor. Abdullah Gül’ün eşi bayan Gül evraklarını kayıt görevlisine veriyor. Fakat kayıt görevlisi başı açık fotoğraf vermek zorundasınız yoksa kayıt yapamayız diyor. Araya beraberlerinde getirdikleri avukat ve noter başkatibi giriyorsa da, onların tanıklığı da işe yaramıyor ve bayan Gül kaydını yaptıramıyor. Bu zulüm(!) karşısında Abdullah Gül; “Türkiye de 18 yıl önce olağanüstü bir durum vardı. Eşim o yıllarda üniversitede başörtüsü sıkıntısı olduğu için aynı nedenle üniversiteye kaydını yaptıramamıştı. Üç çocuk büyüttükten sonra girdiği üniversite sınavını kazandığı halde fakülteye yine kaydını yaptıramıyor. Görünen o ki Türkiye’de 18 yıldır değişen bir şey yok. Bugün Moskova’da yaşıyor olsaydık eşim böyle bir engelle karşılaşmazdı…” diyor. Üstelik bu büyük Müslümancının beyanatının da yalan olduğunu gazeteler yazdı. Bu zat ikinci Refah Partisi’nin başkan vekili ve birinci Refah Partisi iktidarı döneminde de Bakanlık koltuğunu işgal etmiş. Beyninde en ufak bir devlet bilinci, en ufak bir kanunlara saygı bulunmuş olsaydı, üniversitedeki basit bir kayıt görevlisinin uyarısı karşısında utançtan yerlere geçmesi gerekirdi. 18 yıldır değişen bir şey yok, demek o şaibeli sayılan iktidarlarına rağmen devleti çürütememişler ve 18 yıl içinde bu zatın kafasında en ufak bir gelişme olmamış. Eğer bu olay mendi iktidarları döneminde geçmiş olsaydı, bu zihniyetteki adamlar görevlinin karşısına, kolluk kuvvetleriyle değil, magandaları, “Öl de ölelim, vur de vuralım!” narasını atan fedailerle çıkardı.

Bu Abdullah Gül bir istisna değil. Belli bir zihniyetteki partinin prototipidir. Aslında bunların onayladığı ve savunduğu bu türbanlılar taifesinin ve yandaşlarının amacı, ne din özgürlüğü ne de insan haklarıdır. Bunların amacı laik devleti tutan bütün payandaları yıkmak, inanç maskesi altında insanların din duygusunu sömürerek devleti ele geçirmektir. Abdullah Gül ve takımı bugün bizi yaygın bir irtica tehlikesiyle yüz yüze getiren bir zihniyeti temsil etmektedirler.…”

Ergun Poyraz’ın MNP den FP ye İhanet Belgeleri eserinden;

“…RP Ankara milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan 27 mayıs 1994 yerel seçimleri öncesinde Amsterdam’da Milli Görüşçülere hitaben yaptığı konuşmada, ‘Meclisten yıkıldık yine meclisten dirileceğiz’, ‘hedefe varıyoruz, hem de çok ciddi bir şekilde varıyoruz’, ‘Allahım beni intikamına memur eyle’, ‘vereceğiniz her gulden düşmana kurşun olacaktır, her mark tüfek olacaktır’ dedi. Ceylan ayrıca 74 yılında ‘kelime oyunu’ yaparak İmam Hatip Okullarını, İmam Hatip Liselerine dönüştürdüklerini, o zaman ki başbakan Bülent Ecevit’in de bunu desteklediğini belirtip, ‘Büyük bir fırsat yakaladık. Bizim için en önemli problem, Harp Okullarına girmekti. Kanun hazırladık, Ecevit’te imzaladı ama Korutürk imzalamadı. Eğer kanun çıksaydı karar almıştık İmam Hatip Lisesinde ki 63 arkadaş, Hava Harp Okulu’na girecektik. Şimdi Pilot Binbaşı Hasan Hüseyin Ceylan Pilot Albay Recep Tayyip Erdoğan olacaktık’ dedi.
Cumhurbaşkanının 5 vakit namaz kılmasının önemli olmadığını belirten Ceylan, ‘Bana namazı değil, şeriat çizgisindeki yeri lazım adamın’ diye konuştu…”

Bu yazıdan Recep Tayyip Erdoğan’ın geçmişine dair bildiklerimize bir yenisini ekliyoruz, söylenenlerden de anlaşıldığı üzere 63 İHL’ linin Hava Harp okuluna neden girmek istedikleri belli.
Ceylan’ın son cümlesinden de aslında insan haklarını vs. savunmadıklarını dini kendi ideolojilerini yayma ve amaçları için propaganda aracı olarak gördüklerini anlaşılıyor.


Eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş’ın hazırladığı RP kapatma davasına ilişkin iddianameden;

”…Anayasa Mahkememizin 25.10.1983 gün ve 2/2 sayılı kararında, Türkiye’deki laiklik anlayışının batıdaki Hıristiyan ülkelerinden farklı bir yapı ve düşünce biçimine sahip olduğu belirtilmiş, ayrıca sosyalist ülkelerin laiklik anlayışıyla benzerlik taşımadığı vurgulanmıştır. Hıristiyan ve İslam dini inanç ve gerekliliklerinin farklılığına değinildikten sonra kararda şöyle denilmiştir:
“Dini ve din anlayışı farklı bir ülkenin laikliği, o ülke batı medeniyetine açık olsa dahi batılı ülkelerdeki anlayış içinde benimsenmesi esasen düşünülemez ve beklenemez.
…Atatürk Devrimlerinin hareket noktasında laiklik ilkesi yatar ve devrimlerin temel taşını bu ilke oluşturur. Başka bir anlatımla laiklik açısından verilecek en küçük ödün, Atatürk devrimlerini yörüngesinden saptırarak, yok olması sonucunu doğurabilir.”
…”

Geçirmeye çalıştıkları yasanın neden ödün verdiğini hepimiz biliyoruz.

Tamer Bacınoğlu’nun 6 Temmuz 1999’da Cumhuriyet Gazetesinde yazdığı Türkiye’de Alman Vakıfların Marifetleri! adlı yazıdan alıntılar:

“…Ankara ve İstanbul’da şubeleri bulunan tüm Alman Parti vakıflarının programları kabaca şu üç maddeden oluşur: Birinci maddedeki etkinlikler, Kemalizm’in iflas ettiğini ve sorunun geçici bir hükümet sorunu değil, ‘yapay ve uyduruk Türk ulusunu tepeden inme yöntemlerle yaşatmaya çalışan Türk Devleti’ olduğunu kanıtlamayı amaçlar.
Bu çerçevede üçlü bir strateji izlenir: A – ‘Toplumun değişik katmanlarını Kürt sorunu üzerine tartışmaya ve çözüm üretmeye alıştırmak’ ve buna paralel olarak ‘Kürtçü gruplar’ ile Almanya arasında köprü kurmak. B – ‘Toplumun değişik katmanları ile siyasal İslamcıları bir araya getirmek’ ve buna paralel olarak ‘İslamcılar’ ile Alman devleti arasında köprü kurmak. C – ‘Alevilerin aşırı İslam’a karşı oluşlarını dikkate alarak, Aleviler ile özel görüşmek konuyu gerektiğinde Kürt sorununa kaydırmak.’…
…Türkiye’de ‘İslamı demokrasiyle barıştırmak’ yolunda en kapsamlı projeler ise CDU’nun Konrad Adenauer Vakfınca yaşama geçiriliyor…
…Konrad Adenauer Vakfının Türkiye danışmanı, Alman Dışişleri Bakanlığının finanse ettiği Alman Doğu Enstitüsünün müdürü Udo Steinbach’tır.
Daha önce Almanya’nın Paris’teki büyük elçiliğinde askeri ataşe olarak görev yapmıştır. 1971–1975 yılları arasında ‘Ortadoğu Masası’ şefi olduğu Ebenhausen Vakfının Alman dış istihbarat örgütü BND’ ye yakınlığı bilinir.
Ülkemizdeki Alman vakıflarının programını en özlü ifade eden kişi sanırım Steinbach’tır. 15 Eylül 1998 günü Katolik Kilisesine bağlı Lingen Akademisinin çağrısı üzerine verdiği ‘İslam’ın Avrupa için önemi’ konferansında şöyle demiştir:
‘Sorun, Atatürk’ün bir paşa fermanıyla yarattığı yapay ürün Türk devleti ve Türk ulusudur. Sorun Kemalizm ve Kemalizm’in ulusçuluk ve laiklik ilkeleridir. Sorun, uyduruk, zorlama ve yapay Türk ulusudur. Böyle bir ulus yoktur. Olmadığını, Türkiye’de yaşanan Türk/Kürt, Müslüman/Laik, Alevi/Devlet çatışmalarında görmekteyiz. Bu uyduruk ulusu Atatürk nasıl kurdu? Önce Ermenileri yok ettiler, sonra da Rumları. Kürtleri şu güne kadar neden yok etmediler, bilinemez…’ Alman devletinin finanse ettiği Steinbach enstitüsünün Türkiye’de bağlantısı olmadığı Alman vakfı ya da ‘Araştırma kurumu’ yoktur...”

Zamanında Almanya’nın Kürt sorununa(!) ilişkin yaptığı çalışmalar biliniyor, Almanya’dan gelen kimselerin terör örgütünün kamplarında bulunmak, onlarla beraber Türkiye’ye yapılan saldırılara katılmak gibi, örneğin 92 Taşdelen Karakolu’na yapılan baskını çeken kişi Almandır. Ve Almanya Türkiye’ye sattığı silahların Güneydoğu’daki özgürlükçü Kürtlere(!) karşı kullanılmamasını talep etme cüretinde bulunmuştur. Yüzsüzlüğe bakar mısınız? Bunların dışında Alman Vakıflarının Türkiye’de yapmaya çalıştıkları bilinmeyen şeyler değil.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının Refah Partisinin Kapatılması istemine binaen sunduğu iddianameden:

“…Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Şükrü Karatepe, 10 Kasım 1996 günü Atatürk’ün hatırasını anmak için yapılan törenden sonra;
‘Hakim güçler ‘ya bizim gibi yaşarsınız, ya da her türlü fitneyi fesadı içinize sokarız’ diyorlar. Bu yüzden de Refah partili bakanlar bile kendi dünya görüşlerini bakanlıklarına yansıtamıyorlar. Bu sabah ben de, resmi görevim, sıfatım nedeniyle bir törene katıldım. Süslü püslü görünüşüme bakıp da laik olduğumu sakın sanmayın. İnancımıza saygı duyulmadığı, sövüldüğü bir dönemde, içim kan ağlayarak bugünkü törenlere katıldım. Belki Başbakanın, bakanların, milletvekillerinin bazı mecburiyetleri vardır. Ancak sizin hiçbir mecburiyetiniz yok. Bu düzen değişmeli. Bekledik biraz daha bekleyeceğiz. Gün ola, harman ola, Müslümanlar içlerinde ki hırsı, kini, nefreti eksik etmesin’ demiş.
Orada bulunan RP Kayseri Milletvekili Memduh Büyükkılıç; “Başkanımız duygularımıza tercüman oldu” demiştir…”

Son iki tanesinde de görülüyor ki bu zihniyette belirli bir Atatürk’e ve eserine yönelik nefret var. Ayrıca bu ülkede ki düzenin değiştirilmesi noktasında yapılması gereken yegane şeyin Atatürk’ün kimliğini, devrimlerini hafızamızdan silmek ve çok azda olsa değiştirebilmek olduğu anlaşılıyor, bir kere laiklik esnetildiğinde gerisinin çorap söküğü gibi geleceği ve devrim yasalarının kilit taşı olan laikliğe zarar verilmesiyle ‘ılımlı İslam’ ın yolunun açılacağı düşünülüyor.

Dünyada ve Türkiye de Siyasal İslamcılık Adlı eserden:

“…Ülkelerinde İslam devleti hedefine ulaşmamış İslamcılar için içinde bulundukları dönem, Hz. Peygamber’in Mekke dönemine benzer. Bu dönemi yaşayanların ülkesi de bir bakıma Daru’l Harb’dir. Cihad Yurdu anlamına gelen bu kavram, İslam hükümlerinin uygulanmadığı ve Müslümanların güvenlikte olmadığı ülkeleri tanımlar. Daru’ul Harb olan bir ülkede cihad yerine hile yoluna gitmek ve Müslüman olmayanlara karşı ‘barış içinde birlikte yaşamayı kabul etmiş görünmek’ gerekir. Bu amaçla Takıyye yapmak ve asıl maksadı bir süre gizlemek Şiilere göre dinsel bir farz hükmündedir. Sünnilerde ise bu durum, siyasi bir zorunluluk kabul edilir.
Türkiye’deki İslamcıların bu konuda kullandıkları fetvalardan birisi Osmanlı Şeyhülislamı Mustafa Sabri Efendi’ye aittir. Ona göre; ‘Türkiye’de kurulan Demokratik Laik Cumhuriyet, medeni kanunu kabul etmek suretiyle, İslam fıkhını yürürlükten kaldırmış ve diğer hususlarda da, Avrupa’dan getirilen kanunlarla hükmetmeye başlamıştır. Bu sebeple Daru’l Harb’e dâhil olmuştur.’…”

Fethullah Gülen’den birkaç alıntı:

“…Kuvvet dengesi olmadığı bir yerde kuvvete başvurmayacaksınız. Teknik-taktik yerinde sizin kalbiniz önemli. Dıştan bizi bazıları korkaklıkla itham edecekler. Fırsat bulup hep yolunuza devam ediyorsanız, yine orada o esnekliği gösterecek, o eksantriği kullanacak, geriye çekiliyor gibi yapacak, fakat adımlarını daha açıp ileriye gideceksiniz. İsten Mülkiye’de çalışan arkadaşlarımız olsun ister Adliye’de çalışan arkadaşlarımız olsun, herkes için söz konusudur bu. Sivrilmeden mevcudiyetini hissettirmeden çok ilerilere gitme. Mutlaka riayet edilmesi gerekli. Müslümanların belli bir noktaya ve kıvama gelecekleri ana kadar bu şekilde hizmet etmeye devam etmeleri şarttır…
…Başka kuvvetlerde var bu ülkede. Değişik kuvvetleri hesap ederek, böyle dengeli, dikkatli, tedbirli, temkinli yürümekte yarar var ki, geriye adım atmayalım…
…Anayasal müesseselerdeki her kuvveti cephenize çekmeden her adım erken. Kirama ereceğiniz ana kadar dünyayı sırtınıza alıp, taşıyabilecek güce erişecek ana kadar, o kuvveti temsil edeceğiniz şeyler elinizde olacağı ana kadar, Türkiye’deki devlet yapısı ölçüsüne göre bütün anayasal müesseselerdeki kuvveti cephenize çekeceğiniz ana kadar her şey erken sayılır…”

Başbakan Recep Erdoğan : ‘Milli görüş gömleğini çıkardık’ …

Bütün bunları okudukça aklıma hep ‘kaynar suya atılan kurbağa’ ile ‘yavaş yavaş ısınan suya konulan kurbağa’ arasındaki fark geliyor, ilki suya atıldığında çılgınca kaçmaya ve mücadele etmeye çalışır, her şeyin farkındadır ancak ikincisi ne olduğunu anlayamadan haşlanır gider.

Bence şeriatçılara ve hilafetçilere ikna edici cevap Türkiye kurulurken verilmişti, ancak amaçları üzüm yemek değil bağcıyı dövmek olanlar hala inat ediyorlar;


O yıllarda Adalet Bakanlığı görevini yapan İslam bilgini Seyyid Bey:

“İslam tarihine aşina olanlar bilirler ki, Emevi halifelerinin yapmadıkları zulüm ve sefihlik, Peygamber evlatlarına reva görmedikleri zulüm ve alçaklık kalmamıştır. Abbasi devleti ise, tamamen zulüm, yolsuzluk, kahr ve galebe üzerine kurulmuştur. Yalnız Ebu Müslim Horasani’nin Emevi Hükümeti taraftarlarından öldürdüğü ve telef ettiği insanların sayısı 600.000 e ulaşmaktadır. Abbasi halifelerinin ilki olan Seffah’ın amcası Abdullah bin Ali, Şam’ı istila ettiği zaman ahaliyi öldürtmüştü. Birlikte yemek yemek üzere davet ettiği şehrin ileri gelenlerinden doksan kişiyi sopalarla öldürttü. Bazıları henüz can çekişmekte ve hırıltıları işitilmekte iken üzerlerine sofra kurdurarak üzülmeden ve sıkılmadan yemek yedi. Şam’da Emevi halifelerinin kabirlerini açtırarak, bulduğu naaşları ve kemikleri yaktırdı. Bu Abdullah bin Ali’nin kardeşi Süleyman bin Ali de Basra’da Emevilerden eline geçenleri öldürdü ve cesetlerini sokaklarda sürüttürdü. Sonra da meydanda bırakarak köpeklere yedirdi. En muteber İslam tarihlerinde bu olaylar bu şekilde kayıtlıdır. Hatta merhum Cevdet Paşa’nın Tevarih-i Hulefa adındaki tarihine bakarsanız sözlerimin doğruluğunu kabul edersiniz. Osmanlı halifelerinin ise, saltanata olan hırs ve temahlarından dolayı nice masum ve günahsız şehzade kanı döktükleri bilinmektedir.
İslam dünyasının bize olan yardımı bilmiyorum, gerçekten var mıdır? Efendiler, beş on lira vermekle ona yardım denmez. Vaktiyle İstanbul’da ‘Cihad Fetvası’ yayımlandığı zaman İslam dünyasından hiçbir kabul ve katılma sesi çıkmadı. Irak’ı, Suriye’yi ve hatta hilafet merkezi sayılan İstanbul’u işgal eden ordular Hindistan’ın Müslüman askerlerinden meydana gelmekteydi. Beni, Arabyan hanında bir odaya kapayarak başımda nöbet bekleyen Müslüman Hint askeriydi. İçimizde Şeyhülislamlık yapmış olan kişide beraber Malta’da esir yaşadığımız zaman İslam dünyasının hiçbir tarafından bize yardım eli uzatılmamıştı. Efendiler, kendimizi kandırmayalım, gerçeği olduğu gibi görelim ve görmeyenlere de gösterelim.”

Bu son şiir de hepsine ve Raiden/Devran vs. gibisine gitsin. Ne zaman foruma girmesem bişi oluyor , bkz. ulkuaslan, raiden, devran, sevgibişi neyse...

Ömer Hayyam:

“Sen sofusun, hep dinden dem vurursun;
Bana da sapık, dinsiz der durursun.
Peki, ben ne görünüyorsam oyum:
Ya sen? Ne görünüyorsan o musun?”

Kategori boş işler
Görüntüleme 140 Yorumlar 0 Edit Tags Blog Başlığını Email ile Gönder
Toplam Yorumlar 0

Yorumlar

Yorum Gönderin Yorum Gönderin
Toplam Trackbacks 0

Trackbacks