Vasıflı Deli
Mekan: trabzon
Blog Başlıkları: 47
Konuşmayalım bu gece
Yeni Çıkan Kitaplar
Yazar : Işık ERGÜDEN
Yayınevi : Versus Yayınları
Hapishanedeki şiddet, her yönüyle, şiddete maruz kalan kadar şiddeti uygulayan açısından da toplumun ve sistemin bütünündeki şiddetin parçasıdır. Tek fark, dışarda şiddetin bir türünden kaçıp diğerine yakalanmak, zırhlarla korunur gibi yapmak, sürekli kaçmak hep ihtimal dahilindedir; içerde ise yalıtılmış ve yoksun bırakılmış insan yoğunlaştırılmış bir şiddetle karşı karşıya kalır. Üstelik, yüz yüze gelinemeyen, çünkü yüzü, dili olmayan bir şiddet... Bu “faili olmayan fiil” dehşetin kapısıdır: sadece vardır, üstlenilmez, sorumlu failin, öznenin yokluğu, bir süre sonra, fiile maruz kalanı da özne olmaktan çıkarır.
Hapishanenin saçmalığı hem insana (koğuş) hem insansızlığa (hücre) mahkûm etmesindedir. İnsana ve insansızlığa mahkûm olmak, kişiyi (kalabalığın daimi varlığı dolayısıyla) bireysel yaratıcılığından ve (tecridin daimi varlığı dolayısıyla) toplumsal yaratıcılığından mahrum eder.
Suç, iktidar hiyerarşisinin tepesinden aşağıya doğru örgütlenirken “insan” kapatılıyor; yalnızca hapishaneye değil, toplumsallığın her alanına. Ve kapatılmanın gözle görülmeyen, incelikli, muğlak süreci başlıyor: Ölüm hep var, delilik de uzakta değil. Öznenin dışlandığı bu çağda içerdeki -ve dışardaki- ise kendine yol arıyor; kapatılmanın olmadığı, saçmalığın yalnızca insan varlığıyla sınırlı kaldığı bir hayata...
Italo Calvino
Yapı Kredi Yayınları;
Türkçede ilk kez yayımlanan Sen “Alo” Demeden Önce, Italo Calvino’nun ölümünden sonra derlenen,1943-1984 yılları arasında yazdığı, kimi dergilerde yayımlanan, kimi hiç günışığına çıkmamış öykülerini içeriyor: Doğa ve insan, merhamet ve zulüm gibi konulara odaklanıyor.
“Ahlaksal öykü zulüm dönemlerinde yazılır. İnsan düşüncelerine açık ve net bir biçim veremediği zaman kendisini öyküler aracılığıyla ifade eder. Bu küçük öyküler, faşizmin can çekiştiği dönemlerde, bir gencin yaşadığı bir dizi sosyal ve politik deneyimin yansımasıdır. /…/ Politika benim için çok önemli, yazının en önemli besin kaynağı. Yazında tutku ve içgüdü büyük bir rol oynasa da, çocukluğumdan beri içimde taşıdığım öfke ve nefretler nedeniyle, ilk olarak bugüne kadar yaptığım bu çocuksu ve acımasız anlatıma yöneldim: Askerlere ya da polislere karşı yüzlerce öykü yazmak geliyor içimden, aynı şekilde yüzlerce yengeç ve tavşan öyküsü de yazabilirim. Ama bu bir küçük burjuvanın içini dökmesi olarak düşünülebilir, üstelik sözünü ettiğim dar alandan dışarı çıkmamı sağlamaz. Elbette politik düşüncelerim böyle basit başkaldırmalarla sınırlı değil. Öyleyse ne olacak? İçimi kemiren şeyin ahlaksal bir zorunluluk olduğunu söylemek istiyorum, benim kuşağımın bir biçimde kendini göreceği bir şey, sorunlara göğüs gererken ve gündelik hayatı yaşarken nasıl davranmak gerektiğini gösterebilecek bir şey, politikayla da ilgili bir şey ve daha da önemlisi, Partimin bazı insanlarında ve geçirdiği bazı dönemlerde gördüğüm bir şey, onun sayesinde nihayet olgun kişilikleri, gerçek kadın figürlerini ortaya koyabileceğim bir şey. Ama, ne kadar uğraşsam da asla dile getirmeyi başaramadığım bir şey. Peki ne yapabilirim? Ben de bilmiyorum. Belki bu ahlaki disiplini önce kendi yaşamımda gerçekleştirmem gerekiyor, işte belki o zaman onu dile getirmem daha kolay olur. Belki de bu iki şeyi aynı anda gerçekleştirebilirim: Çoğu kez insanı yazmaya iten şey yaşanan tatminsizliklerdir ve kâğıt üzerinde ulaşılan anlatım yaşamın anahtarıdır.” diyen Calvino çağcıl kötülükleri gülünç, masalsı ya da ironiyi kullanarak anlatıyor.
Murathan Mungan
Dağ
Metis Yayınları
Dağ Murathan Mungan'ın 2005 ile 2007 arasında seçilmiş bir bağlam ve akraba izlekler çevresinde yazdığı 72 adet şiirden oluşuyor. Mungan'ın bir önceki şiir kitabı Eteğimdeki Taşlar bundan üç yıl önce Aralık 2004'te yayımlanmıştı. Dağ'ın kapak düzeni, bir önceki şiir kitabında olduğu gibi gene Hakkı Mısırlıoğlu imzasını taşıyor.2007 yılı boyunca sırayla oyun, sinema yazıları, seçki-tasarım ve öykü türlerinde Kâğıt Taş Kumaş, Kullanılmış Biletler, Büyümenin Türkçe Tarihi, Yedi Kapılı Kırk Oda adlı kitapları yayımlanan Murathan Mungan böylelikle yılı bir şiir kitabıyla kapatmış oluyor.
Dağ’ı Mungan’dan dinleyelim:
'Kısa bir yaz tatili yaptım. Bu sırada şiir geldi. Neredeyse kendi geldi. Kendiliğinden geldi. Arka arkaya her gün birkaç şiir yazdığım günlerin hummasına kapıldım. Kendimi tutamıyordum. Ben dursam, elim yazıyordu. Şiire başka bir âlemin kapısından geçilerek girildiğini önceki deneyimlerimden biliyorum elbet. En azından benim şiirle ilişkim, böyle bir ilişkidir. Birdenbire o kapıdan geçmiştim. Her şeyi askıya alıp kendimi şiire, onun diline, sihrine, âlemine bıraktım. Dağ tutmasına yakalandım. Kitabın adı Dağ. İçimin dağ zamanıydı. Dağ tuttu mu, çıkacaksın. Böyle giderse, yeni yılın ilk günlerinde sizi kendi dağımda bu şiirlerle karşılayabilirim.'
![]()
Çatlaklar kutsaldır,çünkü,ışığı içeri sızdırırlar
Vasıflı Deli
Mekan: trabzon
Blog Başlıkları: 47
Konuşmayalım bu gece
Ynt: Yeni Çıkan Kitaplar
Hazırlayan: Başak Ertür
Hazırlayan: Müge G. Sökmen
Hazırlayan: Emine Bora
Metis yayınları
Metis okurlarının beğeni ve ilgilerinin sonucu artık gelenekselleşen Metis Ajandası kitapçılarda yerini aldı. Ajanda'nın bu yılki teması "Yaratıcı Direniş".
Kendilerini gerçekçi olarak adlandıranların, reel politikacıların, strateji uzmanlarının, siyaseti halka bırakılmayacak kadar önemli addedenlerin dünyamızı ne hale soktuklarına bakınca, imkânsızı istemenin aciliyetini daha fazla anlıyoruz.
Yirmi birinci yüzyıl karanlık yüzünü şimdiden belli etti. Şirket küreselleşmesi yandaşları dünyayı doludizgin tahrip ederken, topyekûn mahvımızı da hazırlıyorlar. İnsanlığın en güzel erdemlerini içlerinde barındıranların sesleri ise, açık/örtük ideolojik baskılarla, şirket çıkarlarının borazanı medyanın çarpıtmalarıyla, savaş tacirlerinin kışkırtmalarıyla iyice duyulmaz kılınıyor, siyaset yapma imkânları tümüyle yok edilmeye çalışılıyor.
Bu nedenle bu yılki ajandamızı "zalimlere karşı, hayal gücü elele" diyenlere, kıstırılmışlık duygusundan yaratıcılık, çaresizlikten ümit üretenlere ayırdık. Çünkü bizce, Raymond Williams'ın dediği gibi, "Gerçek radikallik, umutsuzluğu ikna edici bir şekilde açıklamakla değil, umudu mümkün kılmakla olur."
Umudu mümkün kılanlara selam!
![]()
Çatlaklar kutsaldır,çünkü,ışığı içeri sızdırırlar
Drannor-Wicca
Mekan: Mulobr Castle
Blog Başlıkları: 6
Yalnızca Ben
Ynt: Yeni Çıkan Kitaplar
Edebiyatın hemen her dalında eser veren Tanpınar, eserleriyle olduğu kadar şahsiyeti, hayat tarzı ve sahip olduğu kültürün derinliği ile yakın dönem edebiyatımızın en önemli şahsiyetlerinden biridir. Prof. Dr. İnci Enginün ve Prof. Dr. Zeynep Kerman'ın hazırladığı elinizdeki kitapta, Tanpınar'ın bilinmezleri, acı ve sevinçleri ile iç dünyası ve özel hayatı, edebiyat çevreleriyle ilişkilerini kendi kaleminden bulacaksınız.
'Bu defteri seviyorum. Benden sonra okuyacağını düşünüyorum. Hoşuma gidiyor. Geçen zamanım görülecek sanıyorum...'
'Hiçbir şeyi bitiremiyorum... Gece yarısı öksürükle uyandım ve ilk defa gelecek seneye çıkamam korkusu aklıma geldi. Ciddiyetle geldi. Hiçbir şeyi bitirmeden ölmek istemiyorum. O kadar eser ve kullanmadığım o kadar kelime varken...'
'Abdullah Efendi'nin Rüyaları, bilhassa birinci hikaye böyle tenkitsiz mi geçecekti? Huzur ki okuyucuların hepsi sevdiler, üç makale ile, Yaz Yağmuru hiçbir akissiz mi geçecekti.' 'Bunların Türkiye'ye getirdiği hiçbir şey yok muydu? Türkiye ve Türkçeye. Ya şiirlerim? Hala hiç kimse 'Deniz' manzumesinden bahsetmedi. 'Deniz' manzumesi Türkçenin beş on manzumesinden biridir. Buna eminim. Buna makalelerimi de ilave edin... Fakat niçin bu kadar haksızlık? Bu işte eksiğim nedir! ' 'Belki de kendi kendimi mahveden benim. Hakkımdaki suikastinin bir sebebi de belki de benim...'
'Daima derinleştim. Sıfırdan başlamış gibiydim. Bu sıfır Yahya Kemal ve Haşim hariç Türk şiirinin değer seviyesiydi. Eğer burada genişlemeğe razı olsaydım benim de hiç olmazsa Faruk (Nafiz Çamlıbel) kadar bir şöhretim olurdu. Biraz kaysaydım Orhan (Veli Kanık) ve cahit'ten (Sıtkı Tarancı) fazla sevilen adam olurdum. Yapamadım. Hakikaten sıfırdan başladım.' 'Kırk yaşında tek oda müstakil evim oldu. Herşey, hayatımda herşey geç oldu. İlk nesir kitabım kırk yaşında çıktı. Hala ikinci romanım Remzi'de bekliyor...'
Tanpınar demiş ki :"Paris’teyim, anladın mı kardeşim, Paris’te. Ve pusulasız, direksiz bir gemi gibi dolaşıyorum. Bu şehirde göze ilk çarpması icap eden şeylerin hepsini bitirdim. Şimdi iki şey kaldı: Birincisi paranın verebileceği lezzetler ki, onları hiçbir zaman tanıyamayacağız, bir de şehrin kendisi ve alışmak"
Özellikle Tanpınar'dan bir iki satır da olsa birşeyler kapmış olanların mutlaka okuması gereken bir kitap.Kafamızdaki resminden çok daha farklı olduğunu görüyoruz,büyük bir zevkle okudum herkese tavsiye ederim.(kaynak : antoloji.com)
![]()
Yörüyün,gidiyoruz!
Vasıflı Deli
Mekan: trabzon
Blog Başlıkları: 47
Konuşmayalım bu gece
Ynt: Yeni Çıkan Kitaplar
Memleketten punk manzaraları
Gerçek milat tartışmalı olsa da, Sex Pistols ve Clash'in kurulduğu 1975'i ve New York cenahından Ramones'in 'Başka bir şey lazım' diyerek kendi isimlerini taşıyan albümlerini yaptıkları 1976'yı müzik ve insan türü tarihi içinde bir tohumlama mevsimi olarak alabiliriz. Genel kabul görür doğum tarihi 1977. 2007'nin son günlerinde Punk'ın 30. yaşını kutlamak için bir bahane daha var elimizde. Üstelik bu müziğe, bu hayata bakış tarzına, altını üstünü tartışabileceğiniz kültüre, buralardan bakmasıyla alanında ilk olan bir kitaptan bahis açıyoruz: 'Türkiye'de Punk ve Yeraltı Kaynaklarının Kesintili Tarihi' (Bundan sonra TPT diyelim). 1978 ile 1999 arasındaki dilimde Punk'ın Türkiye izdüşümlerini toparlayan 354 sayfalık sondaj çalışması (sonundaki İngilizce çevirisiyle 570 sayfaya, yandan bakınca üç santime fırlıyor), iki yıldır sanatçı kitapları ya da içinde parlak bir fikir barındıran basılı malzemeler toplayan, kapısından girene bunları teklifsiz gösteren ve nihayetinde kâr amacı da gütmeyen bir acayip oluşum, BAS (BAS) sayesinde çıktı. Zaten ticari bir yayınevinin hem mevzu, hem de tuğlalığı itibarıyla böyle bir kitap için kesenin ağzını açması biraz zor.
Kendileri de 90'lı yıllardan itibaren camianın içinde olan Sezgin Boynik ve Tolga Güldallı tarafından bir yılda hazırlanan TPT, sözü edilen tarihlerde Punk'la haşır neşir insanlarla, bu ruhu fotokopi makinelerinden akıtan fanzincilerle, internetin öncesi yeni olana ulaşmanın tek membası olduklarından mabetleşen müzik dükkânları sahipleriyle ve en son da konuya sosyo-müzikolojik bir zaviyeden bakan Murat Belge, Halil Turhanlı, Murat Beşer gibi isimlerle söyleşilerden müteşekkil. Şahane bir de hediyesi var kitabın, bahsi geçen grupların tabii ki demo kayıtlarından oluşan 28 şarkılık bir CD.
Bir tavrın var mı?
70'li yıllarda Birleşik Krallık ve muhtelif Amerikan eyaletlerinde Punk tarzı hayata bakış modeline meyil veren, bir önceki kuşak çiçek çocuklarının 'peace' işaretinde boğulup kalan dünya tahayüllerinden gına gelmesi, diğer taraftan neoliberal başka bir modelin artan itibarıyla orta sınıftan berisinin ufalanmaya başlamasıydı. Müzik olarak virtüöziteyi, enstrümanda ehlileşmeyi hakaret sayıyorlar, hayatta, iktisadi bölüşümde talep ettikleri eşitliği, demokrasiyi önce müzikte uyguluyorlardı. Söylenmeyi bırak, kendin yap! Gitar solo atman gerekmiyor, davula zaten nasıl vursan ses çıkarıyor. Bir lafın, bir tavrın olsun yeter. Tabii zaman içinde önce işçi mahallelerinden yükselen ses, ana caddelerde çengelli iğne ve asker postalına kadar indi. Tavır kısmı eridi, Punk yeterince Punk davranamadı.
Türkiye'ye girişi ise bu yazıyı okuyan herkesin hayatında farklı rötarlara sebebiyet veren 80 darbesi yüzünden Özallı yıllara, çikita muzla aynı döneme denk geliyor. Dönemin ilklerinden sayılabilecek gruplar Headbangers, Noisy Mob, Hong Kong Virus, Spinners, sonra LSD, CMUK, Dead Army Boots, Rashit, Tampon, (sonrasında Erövizyon'da Türkiye'yi temsil eden) Athena, hepsinin bir araya gelişi birbirine benzer hikâyelerle oluyor. Çoğunlukla mahalleden ya da okuldan daha önce keşfetmiş bir arkadaş sayesinde müziğin 'şiddetinden' büyülenme ve kendi gibilerle bir öfkeyi bölüşme... Anneye anarşinin A'sı desenli kazak ördürmeler, üzerinde çamaşır sulanmış yırtık kot pantolonlar ve makastan geçmiş tişörtler varken, saçlar çoğunda yerçekimine karşı arşa yükselmiş, yine de eve girerken ayakkabı çıkarmalar... Memur, öğretmen, zar zor orta sınıf ailelerden gelip, meteliksiz gezip kaset satmalar, müziği, yiyeceği, içeceği, kıyafetleri paylaşmalar...
Konuşan onlarca insanı genellemek abes ise de, ortak bir özellik de politik olmamaları. Bunu geç ithalat sorunsalı da sayabilirsiniz, malum darbenin tesiri olarak da... Altkültürler uzmanı, müzik yazarı Halil Turhanlı politik olmayan Punk'ı kafeinsiz kahveye, alkolsüz biraya benzetiyor, ikisinden de hoşlaşmıyor.
Bu bahiste Gorgor isimli fanzini çıkaran Emek Can'ın kaleme aldığı şahane içdökümünden, muhasebeden bir anekdot farz. 90 sonlarında Beyoğlu'nda bir punk konseri... Kitle tribün tezahüratı şeklinde 'Anarşi istiyoruz' diye bağırıyor. İçeri giren biri slogan atıyor: 'Sivas'ın hesabı sorulacak!!!'. Kaynaktan gidelim: "Ortada buz gibi bir sessizlik olur ve zaman havada asılı kalır. Gençler anarşi istemektedir, talep edilen budur. Şimdi karşılarına Sivas'la ilgili sorulması beklenen bir hesap çıkmıştır ama bu konuda bilgileri yoktur. En iyisi anarşi istemeye devam etmektir. Hem o Sivas-Mivas neresidir, oradaki hesabın Punk ile ne alakası olabilir ki?"
İnternetten sonrası
Hardcore Punk yapan Moribund Youth/ Turmoil, Ask It Why, Radical Noise, Kranch, 'Yurttan Sesler' başlığında anılan Zen (ve de Murat Ertel), Art Diktator, Leblebi gruplarını, sabrıyla ve zekâsıyla ilham verici Mondo Trasho'yu çıkararak fanzin heyecanının öncüsü olan Esat'ı, diğer fanzinler Disguast ve %30'u, arşivciliği ve cemaatçi ruhuyla çok insanın hayatını Narmanlı Han'dan başlayarak değiştiren Deniz Kitabevi'nin sahibi Deniz Pınar'ı, zihin açıcı dükkân Kod Müzik'in Necati Tüfenk'ini ve son ikisinin kesişim kümesinde yer alan Tayfun Aras'ı, 77'de Londra'da yaşadığından camianın baştacı ettiği Kemal Aydemir'i de anmış olalım.
Türkiyeli Punklar Üsküdar'da, Bakırköy'de, Kadıköy'de, kendi adacıklarında birbirlerini bulmuşlar, bazıları birbirlerinden haberdar bile olmamıştı. Bugün İstanbul'da bir alt ve üst kültür çarpışması olan Beyoğlu'na, açılımını çözemediğiniz test kitapları merkezine dönen Akmar Pasajı'yla Kadıköy'e baktığınızda kafa karıştıracak nicelikte Punk endamlı, gotik aksesuvarlı genç görüyorsunuz. Son birkaç yıldır bu cins giyim seri üretimde, onu biliyoruz; hepsinin Punk yapmadığını/yaşamadığını/dinlemediğini de... TPT'den bir arzumuz, 2000'li yıllara da uzanmış olabilmesiydi... İnsanların 90'larda bir kaset bulduğunda nasıl sevindiğini, yurtdışındaki gruplarla, fanzinlerle yazışırken pulları tekrar kullanabilmek için ne taklalar attığını okuyunca, internet gibi bir şeyle yaşayan taze Punk gruplarından büyük kısmının ne kadar 'geri' olduğuna inanamıyor insan. Bu zamanın Punk'ı yok mu yahu! Üç akor olsun, ama ruh olsun.
* * * * *
Sakatat rock
Kitapta 'Karanlık Yıllar' olarak adlandırılan bölüm Tünay Akdeniz'le açılıyor. Kapağında 'Punk Rock' yazan ilk plağın sahibi olan Akdeniz aslında bu kitabın 1978'den başlayabilmesinin müsebbibi, çünkü o ve grubu Çığrışım'dan sonra 80 sonlarına kadar tık yok. Şahsi hikâyesinin fantastikliği dışında, sonradan işlettiği müzik dükkânı sayesinde erken dönem Türkiyeli Punkların ismini ağızlarından düşürmedikleri bir isim Tünay Akdeniz. Sırasıyla bağlama, darbuka, tenekeden davul ve gitar çalmaya başlayan Akdeniz, Karabük'te kurduğu ilk grubuyla döneme uyacak münasebette pop folk yapmaya başlıyor, içinde rock olsa da. 1975 tarihli 'Salak' plaklarının Türkçe sözlü ilk rock plağı sayılmasından yana. İkinci plakları 'Mesela Mesele'yle (1978) ise İngiltere'de patladıklarını duydukları Punk'a kayıyorlar. Tabii kılık kıyafet de değişiyor, ama nasıl? Hırdavatçılar çarşısından alınan zincir, asma kilit vesaire ve İngiltere'de yaşayan Nazmi Abi'nin getirdiği çengelli iğne, rozet ve armalarla...
Sheraton Oteli'nin kazan dairesinde iki şarkılarına klip de çekiyorlar fakat asker dönüşü, bir üzerine 80 darbesi olmuş, kimsenin Rock'la, Punk'la ilgilenesi yok, elindeki plakları değerlendirmek için Üsküdar'da bir dükkân açıyor. 80'ler gençliğinin besin kaynağı da bu plaklar, Akdeniz'in sonrasında elleriyle doldurup evlerine yollayacağı toplama kasetler... Çığrışım'ın diğer elemanlarından Bülent Dokur şu anda Eyüp'te elektronik müzik aletleri tamir ediyormuş, Kenan Yavuz Suadiye'deki dükkânından Almanya'ya yufka yolluyormuş. Tünay Akdeniz müzikten hiç kopmamış, Antalya otellerinde zımba gibi sahnede...
Fotoğrafta Akdeniz'in yakasında gördüğünüz dalağın (gerçek) hikâyesine gelirsek... Günaydın gazetesinin gençlik sayfası kendileriyle bir söyleşi yapmak ister, ancak fotoğrafların da kılıklarına, 'Dişi Denen Canlı' gibi şarkılar yapan grubun tuhaflığına denk düşmesini ister. Teklif diğer Çığrışım elemanlarını hafiften rahatsız etse de, Tünay Akdeniz işin ruhunu kapmıştır, buluştukları Sultanahmet'te bir sakatatçıdan aldıkları kanlı malzemelerle poz vermeyi kabul eder. Diğerlerinin utangaçlığı yüzünden muhabir neticeleri yeterince Punk bulmaz ve o tarihte Günaydın'da yayımlamazlar. Ama işte tarih haklarını iade edecektir.
Pınar Öğünç-Radikal
![]()
Çatlaklar kutsaldır,çünkü,ışığı içeri sızdırırlar
Vasıflı Deli
Mekan: trabzon
Blog Başlıkları: 47
Konuşmayalım bu gece
Ynt: Yeni Çıkan Kitaplar
çıkalı epey olmuş ama her ayyaşın mutfağında mutlaka bulunması gereken bir kitap

Konumuz "rakı içmek" ve de "meze ile içmek" olunca her rakıseverin kişiliğini ortaya koyan bir demlenme, sofra donatma ve tabii ki rakı içmenin olmazsa olmaz eşlikçisi olan "sohbet" tarzında farklılıklar ortaya çıkmaktadır. İşte bu nedenle rakı içme eyleminin (töreninin) nasıl, ne miktar, ne zaman, nerede, ne ile ve kimlerle yapılacağının kesin kuralları olmamasına rağmen biz burada hem daha önce yaşamış hem halen hayatta olan "işret ustaları"nın görüşlerinin yanı sıra naçizane kendi gözlem ve deneyimlerimizi de aktaracağız. 200 'e yakın meze tarifi ise, Akdeniz tarzı beslenme" kurallarına uygun, mevsimler ile uyum içinde, sebze, beyaz et, zeytinyağı ağırlıklı, hazırlanması kolay mezelerdir.
(arka kapak)
Yazar:İlhan Eksen
Sel Yayınları
192 sayfa
![]()
Çatlaklar kutsaldır,çünkü,ışığı içeri sızdırırlar
Son düzenleyen ansaneri : 11-02-2008 - 01:14.
Vasıflı Deli
Mekan: trabzon
Blog Başlıkları: 47
Konuşmayalım bu gece
Ynt: Yeni Çıkan Kitaplar
Boyun Eğmeyen Hayalperest

Bu kitap Kafka üzerine denemelere eklenen bir yenisi değildir. Michael Löwy’nin önerdiği Kafka okuması, Kafka üzerine geleneksel edebiyat eleştirisinin bildik içeriğinden tamamen farklı ve tartışma yaratıcıdır. Löwy, Franz Kafka’nın yaşamı ve eserlerinden yola çıkarak, babaya isyan, heterodoks Yahudi esinli özgürlük dini ve bürokratik aygıtların canice iktidarına karşı çıkış temalarını birleştirecek ipucunun peşinde koşmaktadır.
Praglı yazar Kafka’nın anarşist çevrelerle bağları gibi genellikle ihmal edilen biyografik olgulardan ve tamamlanmamış üç büyük roman ile en önemli hikâyelerinin analizinden yola çıkan, ayrıca fragmanlar, meseller, Kafka’nın mektupları ve günlüğünden yararlanan Michael Löwy, geçtiğimiz yüzyılın ve yirmi birinci yüzyılın gerçeğini kâhince keşfetmiş, neredeyse bütün dünya dillerine Kafkaesk sözcüğünü miras bırakmış bu büyük yazarın eserlerindeki kökten anti-otoriter ve son derece liberter damarı ortaya sermektedir.
Franz Kafka
Boyun Eğmeyen Hayalperest
Michael Löwy
Versus Kitap, 2008, 136syf.
Kitaptan...
BÜRO KÂĞITLARINDAN ZİNCİRLER
Kafka’ya dair hâlâ yeni bir şey söylenebilir mi? Bu kitap bu konuda bir iddiası vardır. Gerçekten de bence Kafka’nın eserinin büyüleyici itaatsizlik gücünü açıklamak için farklı bir gözle bakmanın vakti gelmiştir.
Walter Benjamin Kafka üzerine ünlü denemesinde (ne yazık ki pek dikkate alınmayan) bir uyarıda bulunuyordu: “Kafka’nın yazılarında ihtiyatla, sakınılma, kuşkuyla, el yordamıyla ilerlemek gerekir.” İleriki saptamalar ihtiyatla ve el yordamıyla adım adım yürüme olarak, doğrulanması gereken bir çalışma hipotezi olarak, bir sonraki araştırmalar için olası çıkış noktası olarak kabul edilmelidir.
Kafka üzerine yorumlar, sürekli büyümekte olan bir belge yığını halinde, hem karmakarışık dilleri nedeniyle hem de sonsuz açıdan ele alma teşebbüsüyle zaman içerisinde bir Babil kulesi biçimini ve havasını almıştır. En ilginç Kafka okumalarının genellikle kadınlardan gelmiş olması bir tesadüf müdür? Hannah Arendt, Marthe Robert, Rosemarie Ferenczi ve Marina Cavarocci-Arbib gibi kadın yazarlar’ı anmak gerekir. Onların çalışmaları, Kafka üzerine “ikincil literatür”ün önemli bir bölümünün oldukça tekdüze ve belli belirsiz yığınından belirgin bir şekilde ayrılmaktadır. Ben onların analizleriyle her zaman hemfikir olmasam da, kendi düşüncelerimi bir başka yönde geliştirmek için onların kimi katkılarından geniş ölçüde destek gördüm.
Praglı yazar üzerine çalışmaların çoğu altı büyük akımda sınıflandırılabilir:
1. “Bağlam”ı gözardı ederek kasıtlı olarak metinle sınırlı kalan dar anlamda edebi okumalar;
2. Biyografik, psikolojik ve psikanalitik okumalar;
3. Teolojik, metafizik ve dinsel okumalar;
4. Yahudi kimliği açısından yapılan okumalar;
5. Sosyo-politik okumalar;
6. Kafka’nın yazılarının anlamının “karar verilemez” olduğu sonucuna genellikle varan postmodern okumalar.
Bu yorumların her biri aynı önemde değildir: Kimilerinde önemli sezgiler olsa da birçoğu edebiyat eserini önceden oluşmuş bir modele indirgemeye çalışmakta ve durumlarla kişileri bir iletinin sembol ya da alegorileri olarak yorumlamaktadır. Ayrıca, bu bolca ikincil literatür üretimi, son yıllarda yaygınlaşmakta olan yeni bir çalışma alanına eklemlenmektedir: Üçüncül literatür, yani Praglı yazarın eserinin çeşitli yorumlarının incelenmesi. Dördüncü bir edebiyat ne zaman ortaya çıkacaktır?
Denemesinin bilinen bir diğer bölümünde Walter Benjamin, Kafka’yı kaçınılmaz olarak ıskalamanın iki biçimi olduğunu saptar: Doğal yaklaşım ve doğaüstü yaklaşım. Başka deyişle, psikanalitik okumalar ile teolojik yorumlar. Bu saptama bana son derece doğru gelmektedir. Bu iki boyut eserde elbette mevcuttur ama bunlar terimin diyalektik anlamıyla aufgehoben’dir: yadsınan-korunan-aşılan. Örneğin Oidipusçu boyut –babayla şiddetli çatışma- Kafka’nın yazılarında açıkça mevcuttur, ama onun bütün sanatı genel olarak otorite sorusunun sorulduğu hayali bir evrende bu psikolojik boyutu aşmak üzerinedir. Bu durum Yahudilik için de geçerlidir: Yahudi sorunu temel bir çıkış noktasıdır ve evrensel bir sorunsal içinde aynı ölçüde “yadsınmış-korunmuş”tur. Marthe Robert’in gözlemlediği gibi, “görünmez duvarlı bir getto”ya kapanmış olan Praglı Yahudilerin durumu Kafka’nın eserinde –özellikle ölümünden sonra yayımlanan üç romanında- “son derece daha genel bir durumun şeması” olur. Teolojik momente gelince, kuşkusuz bu da vardır, ama göstermeye çalışacağım gibi dolaylı ve “negatif” biçimde.
Geriye özellikle edebi okuma kalır. Kafka’nın yalnızca edebiyat için yaşadığı aşikârdır: Edebiyat onun takıntısı, varlık nedeni ve cankurtaran simidiydi. Düşkün bir dünyaya cevabıdır edebiyat. Günlük ve Mektuplar’ı okuduğunda aşikâr olan bu saptamadan yola çıkan birçok yorumcu, edebiyatı onun yazılarının konusu, içeriği, örgüsü yaparak; bu eserleri de karşılıklı olarak birbirlerinde sonsuza dek yansıyan bir ayna oyunu içinde, edebi eserden yola çıkarak hazırlanmış bir tür alegori haline getirerek tuzağa düşmüşlerdir. Oysa, bu çıkarsama yanıltıcıdır. Musil de kendi eserine kafayı takmıştı, ama bu eserin konusu edebiyat değildir ve Kakanya yazılarının bir alegorisi değildir. Kafka’nın romanlarının kozu yazı olarak yazı değildir, birey ile dünya arasındaki ilişkidir. Kuşkusuz ki, herhangi bir hikâyenin konusu edebi eserin kendisi olabilir; Marthe Robert’in Seul comme Kafka adlı eserindeki parlak kanıtlamasıyla, Bir Aile Reisinin Kaygıları adlı ünlü meseldeki “Odradek” figürü çok muhtemelen buna örnektir. Ama bu okuma şifresini roman ve yazılarının bütününe uygulama isteği boşuna olur.
İkincil literatürün Kafka’nın eserine ölçüsüzce uzanmasını dikkate aldığımızda, bu kapalı piramide niçin bir tuğla daha ekleyelim? Benim katkım daha ziyade “sosyo-politik” akım içinde yer alır, ama babaya karşı isyanı, (heterodoks Yahudi esinli) özgürlük dinini ve bürokratik aygıtların ölümcül iktidarına (liberter esinli) karşı çıkışı birbirine bağlamayı sağlayan bir ipucu sayesinde -anti-otoritarizm- diğer düzeyleri de birbirine eklemlemeye çalışıyorum. Benjamin 1929 yılında gerçeküstücülük üzerine makalesinde şunu yazıyordu: “Bakunin’den bu yana Avrupa’da radikal bir özgürlük fikri eksiktir. Bu fikir gerçeküstücülerde görülür.” Bu cümle Franz Kafka’ya kesin olarak uygulanır.
Ben bu ipucunu kronolojik sıraya göre takip etmeye çalışacağım ve genellikle ihmal edilen bazı biyografik verilerden, özellikle Kafka’nın Praglı anarşist çevrelerle ilişkilerinden yola çıkarak tamamlanmamış üç büyük romanı ve en önemli öykülerden birkaçını analiz edeceğim. Mektuplar ve Günlük’ün fragmanlarını, mesel ve öğelerini de, eserin bütününü dikkate almadan, büyük edebi metinleri aydınlatmak için kullanacağım: Dolayısıyla Kafka’nın ilk yazıları -1912 öncesi- ile son yazılarını –Josefine ya da Fare Ulusu, Bir Köpeğin Araştırmaları, vs.- yorumlamaya çalışmadım. Dolayısıyla bu metinlerin, keza bir miktar mesel, aforizma ve fragmanın benim hipotez alanıma girip girmediğini de söyleyemem.
Kafkaesk labirentteki “Ariadne ipi”nin, yani özgürlük arzusunun rehberliğine kendimi bıraktığım bu Kafka okumasının yeni olduğunu iler sürerek haddimi aştığımı sanmıyorum. En azından ikincil literatürde benzerini bulamadığımı söyleyebilirim. Kimi yorumlarda daha ziyade bazı yönlere, fragman, sezgi ve bölümlere rastladım. Bunları kimi zaman bağlamlarından kopartarak, kendi argümantasyonumu desteklemek için alıntıladığımı da itiraf etmeliyim. Ama bir elektrik akımı gibi Kafka’nın eserini kat eden anti-otoriter tutku açısından bu eserin sistematik analizine hiçbir yerde rastlanmıyor. Bu okuma şifresi sayesinde puzzle’ın parçaları yerli yerini bulacak ve Kafka’nın bellibaşlı yazıları da çok büyük bir tutarlılık işareti altında ortaya çıkacak gibidir. Elbette ki doktriner bir tutarlılık değil, duyarlılık tutarlılığıdır sözü edilen.
Bu yorumlanmanın eksiksiz olduğu elbette iddia edilmemektedir. Daha ziyade, Kafka’nın eserinin –çoğu zaman üstü örtülen- son derece eleştirel ve yıkıcı boyutunu ortaya koyma yönünde bir deneme, bir teşebbüs söz konusudur.
Bu, üzerinde hemfikir olunan bir okuma asla değildir ve Kafka üzerine edebiyat eleştirisinin alışıldık kanon’undan ayrıldığından tartışma yaratmaktan kurtulamayacaktır. Benim çabam Walter Benjamin’in, yalnızca 1934 tarihli Kafka üzerine denemesinin değil, aynı zamanda ve özellikle 1940 tarihli Tarih Kavramı Üzerine tezlerinin de izini güçlü biçimde taşımaktadır. Bu son metinde tarihçiye şu buyruğu yöneltir: “Her dönemde geleneği ele geçirmeye çalışan konformizmden bu geleneği ayırmaya çabalamak gerekir.” (Tez VI). Bu kitabın bu amaca küçük bir katkı olması istenmektedir.
Burada sunulan “politik” okuma elbette ki kısmidir: Kafka’nın evreni tek yanlı bir ifadeye indirgenemeyecek kadar zengin, karmaşık ve çokbiçimlidir. Herhangi bir yorum ne kadar akla yatkın olsa da, Kafka’nın eseri rahatsız edici sırrını ve kendine özgü düşçül dayanıklılığını, olağandışının mantığı’ndan esinlenen bir tür “uyanık görülen düş” gibi tümüyle korumaktadır. André Breton’dan aktarırsak, şiirde daima “kırılmaz bir gece çekirdeği” vardır…
“Politik” kelimesi aslında hiç uygun düşmez. Kafka’yı ilgilendiren şey, genellikle “politik” terimiyle ifade edilen şeyin, yani politik partilerin, seçimlerin, kurumların, anayasal rejimlerin binlerce fersah uzağındadır. “Eleştirel” terimi belki de daha uygundur. Bu eleştirel boyut genellikle bir tür akademik yorumun gölgesinde kalır. Bununla birlikte, Kafka’nın adını bürokratik sistem karşısındaki tedirginlikle eşanlamlı gören milyonlarca modern okurun en derinden hissettikleri şeyin bu olması muhtemeldir.
Bu sistemin baskıcı gücünü belirtmek için Kafka çarpıcı bir imge icat etmiştir: “İşkence çeken insanlığın zincirleri büro kâğıtlarındandır.” Almanca Kanzleipapier terimini çevirmek zordur. Bazı çevirmenlerin kullandığı “değersiz, önemsiz kâğıtlar” ifadesi zayıf kalır. Büro kâğıdı, resmi kâğıt, bakanlık kâğıdı daha uygun bir çeviri olabilir. Kanzlei genellikle “büro” olarak tercüme edilir, ama bu sözcük terimin kökensel anlamındaki zenginliğini vermemektedir. Terimin kökeni Ortaçağ Latincesindeki cancelleria’dadır. Resmi belgelerin hazırlandığı, demir parmaklıklarla ya da engellerle çevrili bir yeri –Latince cancelli- belirtir. Fani cemaati uzakta tutan, görünür ya da görünmez ama daima çok yüksek cancelli’lerle çevrili yerler olan mercileri belirtmek için Dava ve Şato’da Kafka’nın kalemine sık gelen bir sözcüktür bu. Kanzleipapiere elbette ki yazılı ya da basılı belgelerdir: resmi evraklar, polis fişleri, kimlik kartları, iddianameler ya da mahkeme hükümleri. Demek ki yazı, yönetici mercilerin kendi iktidarlarını kullanma aracıdır. Kafka’nın cevabı da aynı aracı kullanır, ama yordamı kökten tersine çevirir: Kudretlilerin iddialarını altüst eden, edebi ya da şiirsel bir özgürlük yazısı.
“Kâğıttan zincirler” imgesi ikili anlam taşıyor olabilir: Hem resmi belgeleriyle bireyleri köleleştiren bürokratik sistemin baskıcı niteliğini ortaya koyar, hem de eğer insan kurtulmak isterse kolaylıkla yırtılabilen bu zincirlerin geçici karakterini ortaya koyar…
Kafka, radikal karamsarlığı yüzünden, –György Lukács, Günther Anders ve başkaları tarafından- genellikle kadercilik ve tevekkül aşılamakla suçlanmıştır. Oysa, 27 Ocak 1904’te dostu Oscar Pollak’a yazdığı bir mektupta, edebiyatın rolüne dair kavrayışını şöyle açıklıyordu: Bir kitap ancak “kafatasımıza inip bizi uyandıran bir yumruk […], içimizdeki camdan denizi parçalayan bir balta” ise önem taşır diye yazmıştı. Bu pek bir tevekkül çağrısına benzememektedir…
[ sanal molotof mesaj panosu]
![]()
Çatlaklar kutsaldır,çünkü,ışığı içeri sızdırırlar
Vasıflı Deli
Mekan: trabzon
Blog Başlıkları: 47
Konuşmayalım bu gece
Ynt: Yeni Çıkan Kitaplar
Sesler

Üniversitesi, kütüphanesi, kuleleri, kemerli avluları, kanalları, köprüleri ve mermerden binlerce sokak tanrısı tapınağı nedeniyle şehre Arif ve Güzel Ansul dendiğini biliyordum. Ama çocukluğumun Ansul'u harabeler, açlık ve korkuyla dolu yıkık bir şehirdi. …
Şehrimin halkı istilacılarla sokak sokak savaşarak onları şehirden dışarı sürmüş. Ordu surların dışında kamp kurmuş. Bir yıl boyunca Ansul kuşatma altında kalmış. Ben o kuşatma yılında doğmuşum. Sonra doğu çöllerinden başka, daha büyük bir ordu çıkagelerek şehre saldırmış ve fethetmiş.
Şiddet, hoşgörüsüzlük ve yazılı söze tam bir düşmanlık karşısında sürdürülmeye çalışılan günlük hayat, hiç bitmeyecekmiş gibi duran bir işgal… Ama onları yok etmenin tek yolu bilgilerini yok etmektir ve bilgiyi koruyanlar vardır.
Ursula K. Le Guin'in sadık okuyucuları daha önce yayımladığımız Marifetler'de tanıştıkları karakterleri de fark edecekler Sesler'de. Sırada ise Güçler var.
![]()
Çatlaklar kutsaldır,çünkü,ışığı içeri sızdırırlar
| |











Benzer Başlıklar
ABD incirlik üssünden çıkan 15 tır dolusu silah bu akşam haberlerinde izledim incirlik üssünden 15 tır dolusu silah yoğun güvenlik önlemleri...
Bu kadınla tatile çıkan kayboluyor! Britanya, Türk 'femme fatale' Berna Özdoğan haberiyle çalkalanıyor. Sterlin milyoneri sevgilisini...
Yeni Çıkan 2 oyun Lord of The Rings: Battle For Middle Earth 2 ve Commandos: Strike Force LOTR:BFME 2 seri olacak...
Fantastik kitaplar arkadaşlar ben şu an drizzt serisinden Miras adlı kitabı okuyorum ve inanamazsınız çevirmeler...
Yeni Çıkacak Kitaplar Douglas Niles tarafından kaleme alınmış Buzduvarı Üçlemesi'nin birinci cildi olan Haberci,...