#1
mandragora
Mekan: herhangi bi yer
Blog Başlıkları: 59
İçerde - Inside / À L'intérieur
Mekan: herhangi bi yer
Blog Başlıkları: 59
İçerde - Inside / À L'intérieur
duygu
Duygu bir saflıktır; aşırı hassasiyet bir kandırmacadır. Sen bir numara öğrenmişsindir. Kadın ağlarsa kazanacağını bilir. Şimdi, bazen gözyaşı gelmeyebilir, çünkü ağlamak kolayca yönlendirilemez. Fakat o onu getirmeye çalışır, rol yapar, oyun oynar. Bu gözyaşları sahtedir.
Gözlerden akıyor bile olsalar sahtedir. Çünkü onlar gelmiyor, onlar getiriliyor. Aşırı hassasiyet kurnazca yaratılmış, yönlendirilmiş duygudur. Rasyonellik şöyle bir şeydir; tıpkı aşırı hassasiyetin
duyguların çarpıtılması olması gibi rasyonellik de mantığın çarpıtılmasıdır.
Şayet sen rasyonelsen, GERÇEKTEN RASYONELSEN bir bilim adamı olacaksın. Eğer sen gerçekten duygusalsan bir şair olacaksın. Bunlar güzel şeyler. Ancak, yine de diyalog daha kolay olsa da mümkün olmayacaktır. Rasyonellik ve aşırı hassasiyet ile bu çok zordur. Fakat mantık ve duygu ile o kadar da zor değildir. Yine de zorluklar olacaktır. Fakat şefkat, birbirini anlamak için bir çaba olacaktır.
PEK ÇOK İNSAN AŞIRI HASSASYETİN MANEVİYAT OLDUĞUNU DÜŞÜNÜR. Duygular düşünceler kadar zihinseldir. Ve senin kalp olarak adlandırdığın şey, kafan kadar kafanın içindedir. Sen çok kolay duygusallaşabilirsin. Ağlayabilirsin ve gözlerinden büyük inci taneleri gibi gözyaşları dökülebilir. Fakat ruhsal hiçbir şey yoktur. Gözyaşları herhangi başka bir şey kadar fizikseldir. Gözler bedenin parçasıdır.
Ve duygular fiziksel enerjideki bir karmaşadır. Ağlarsın ve gözyaşı dökersin; elbette rahatlamış hissedeceksin, iyi bir ağlamadan sonra rahatlamış hissedeceksin. Rahatlayacaksın. Dünyanın her yanındaki kadınlar bunu bilir. Onlar bunun işe yaradığını çok iyi bilir. Onlar ağlar ve gözyaşı döker ve rahatlarlar. O ruhsal bir boşalımdır. Ancak bunda manevi hiçbir şey yoktur. Ancak insanlar her şeyi karıştırmaya devam ederler: Ruhsal olmayan şeylerin ruhsal olduğunu düşünmeye devam ederler.
Zihin ifade etmek için eğitilmiştir, kalp ihmal edilmiştir. Bu yüzden sürekli olarak o kalbi vurgulamaya devam ettiği sürece Halil Cibran’la aynı fikirde olamam. KALP BİR ARA İSTASYONDUR, VARIŞ İSTASYONU DEĞİLDİR. Son istasyon senin varlığındır; yol orada biter.
Çünkü başka gidecek hiçbir yer yoktur.
BASTIRMA VE KONTROL
Asla bir hayvanı savaşa giderken göremezsin. Elbette arada bir kavgalar olur fakat onlar bireysel kavgalardır; Doğu’nun tüm kargalarının Batı’nın tüm kargalarıyla savaştığı yahut Hindistan’ın tüm köpekleriyle Pakistan’ın tüm köpeklerinin savaştığı dünya savaşları değildir… Öyle değildir. Köpekler bu kadar aptal değildir, kargalar da.
Evet bazen kavga ederler ve bunda yanlış hiçbir şey yoktur. Eğer onların özgürlüğü ihlal edilmişse kavga ederler fakat kavga bireyseldir.
O bir dünya savaşı değildir. Şimdi sen ne yaptın? İnsanlığı bastırdın ve bireylerin arada bir öfkelenmesine —ki bu doğaldır— izin vermedin.
Toplamda ortaya çıkan nihai sonuç herkesin öfkesini toplamaya devam etmesi, öfkesini bastırmaya devam etmesidir. Sonra bir gün, herkes o kadar çok zehirle doludur ki bu bir dünya savaşı olarak patlak verir.
Her on yılda bir dünya savaşına ihtiyaç vardır. Ve bu savaşların sorumlusu kimdir? Senin sözde azizlerin ve ahlakçıların, iyilikseverlerin;
senin hiçbir zaman doğal olmana izin vermemiş olan insanların.
BASTIRMA NEDİR?
BASTIRMA yaşaman gerekmeyen bir hayatı yaşamak demektir. BASTIRMA hiçbir zaman yapmayı istememiş olduğun şeyleri yapmaktır. BASTIRMA olmadığın bir kimse olman demektir.
BASTIRMA kendini yok etmenin bir yoludur. BASTIRMA intihardır; elbette çok yavaş bir şekilde ama çok kesin, yavaşça zehirlenmedir.
İfade etmek hayattır; bastırma intihardır.
NİÇİN?
Niçin insan bu kadar çok bastırıp sağlıksız hale gelir?
Çünkü toplum sana dönüştürmeyi değil kontrol etmeyi öğretir. Ve dönüştürmenin yöntemi tamamıyla farklıdır. Hepsinden önce o kontrol etme yöntemi hiç değildir, O TAM TERSİDİR.
BASTIRARAK ZİHİN BÖLÜNÜR. Kabul ettiğin kısım bilinç haline gelir ve reddettiğin kısım bilinçaltı haline gelir. Bu bölünme doğal değildir, bölünme bastırma yüzünden oluşur. Ve bilinçaltına toplumun reddettiği tüm pislikleri atmaya devam edersin. Ancak unutma oraya attığın her ne olursa olsun giderek daha çok senin bir parçan haline gelir:
O senin ellerine, kemiklerinin içine, kanına; kalp atışlarının içine siner.
Artık psikologlar hastalıkların neredeyse yüzde yetmişinin bastırılmış duygulardan kaynaklandığını söylüyor: Çok kalp rahatsızlığı kalpte bastırılan çok fazla öfke demektir, O kadar çok nefret var ki kalp zehirlenmiştir.
İlk şey: KONTROL ETMEDE BASTIRIRSIN, DÖNÜŞTÜRMEDE İFADE EDERSİN.
Fakat başka birisine ifade etmeye gerek yoktur çünkü “başka birisi” konu dışıdır. Bir dahaki sefer öfke hissettiğinde git ve evin etrafında yedi kez koş ve bundan sonra bir ağacın altında otur ve öfkenin nereye gittiğini izle. Onu bastırmadın, onu kontrol etmedin, onu hiç kimsenin üzerine kusmadın. Çünkü eğer bunu birisinin üzerine kusarsan bir zincir oluşur çünkü diğeri de en az senin kadar aptaldır, senin kadar bilinçsizdir.
O senin üzerine daha çok öfke akıtacaktır, o senin kadar bastırılmıştır.
O zaman bir zincir ortaya çıkar: Sen onun üzerine kusarsın, o senin üzerine kusar. Ve her ikiniz de düşman olursunuz.
ONU HİÇ KİMSENİN ÜZERİNE KUSMA. Bu tıpkı kusma isteğinin gelmesi gibidir: Gidip birisinin üzerine kusmazsın. Öfkenin kusulmaya ihtiyacı vardır. Tuvalete gider kusarsın. Bu tüm bedeni arındırır; kusmayı bastırırsan bu tehlikeli olacaktır. Ve sen kustuğunda tazelenmiş hissedeceksin, hafiflemiş, rahatlamış, iyi, sağlıklı hissedeceksin.
Yediğin yiyecekte yanlış bir şey vardı ve bedenin onu reddediyor.
ONU İÇERDE KALMAYA ZORLAMA. Öfke sadece zihinsel bir kusmuktur.
İçine aldığın şeyde yanlış bir şey vardır. Ve senin tüm psişik varlığın onu kusmak ister. Fakat onu başka birisinin üzerine kusmana gerek yoktur. İnsanlar onu başkalarının üzerine kustuğu için toplum onu kontrol etmeni söyler.
Ne zaman doğal olursan bunun anlamı önceden planlanmış bir fikre göre hareket etmiyorsun demektir. Aslında bir şey yapmak için hazır değildin; eylem bir yanıt olarak kendiliğinden ortaya çıkmıştır.
Şu birkaç kelimeyi anlamak durumundasın. İlki TEPKİ VE YANIT ARASINDAKİ AYRIMDIR. Tepki diğer kimse tarafından kontrol edilir.
O sana hakaret eder: Sen öfkelenirsin ve o zaman sen öfkeyle
harekete geçersin bu tepkidir. Sen bağımsız bir insan değilsin.
Herhangi birisi seni şu yöne ya da bu yöne çekebilir. Sen kolaylıkla etkilenebilirsin; sen duygusal olarak şantaja maruz kalabilirsin.
TEPKİ DUYGUSAL BİR ŞANTAJDIR. Sen öfkeli değildin. Adam sana hakaret etti ve onun hakareti öfkeyi yarattı; artık senin eylemin öfkeden kaynaklanır. YANIT ÖZGÜRLÜKTEN GELİR. O diğer kişiye bağlı değildir. Diğer kişi sana hakaret edebilir. Fakat sen kızmazsın;tam tersine bu olay üzerine derin düşüncelere dalarsın: Niçin o sana hakaret ediyor? Belki de o haklıdır. O zaman ona kızmaktansa şükran duymalısın. Belki de o haksızdır. Şayet haksızsa onun yanlışı için niye kendi kalbini öfkeyle KAVURASIN?
Duygular senin tam bir birey haline gelmene yardım etmeyecek.
Onlar sana sağlam bir ruh vermeyecek. Sen tıpkı ölü bir ağaç dalı gibi niçin olduğunu bilmeden rüzgârda sağa sola savrulup duracaksın.
Duygular insanı tıpkı alkol gibi körleştirir. Onların sevgi gibi iyi isimleri olabilir, onların öfke gibi kötü isimleri olabilir fakat ARADA BİR SENİN DE BİRİSİNE ÖFKELENMEN GEREKEBİLİR, bu seni rahatlatır.
Hindistan’da bazen köpekleri sokaklarda seks yaparken görebilirsin
ve insanlar onlara taş atarlar. Şimdi bu zavallıcıklar hiç kimseye bir zarar vermiyor ve onlar senin de gerçekleştirdiğin biyolojik bir ritüeli gerçekleştiriyorlar ―sadece onlar evlerin içinde saklanmak zorunda değiller― ve onlar bunu çok iyi yapıyor. Onların etrafında taş atan,
onları döven bir kalabalık dolanır…garip bir davranış! İnsanlar arada bir öfkelenmeye ihtiyaç duyar, tıpkı arada bir âşık olmaya ihtiyaç duydukları ve arada bir birisinden nefret etmeye ihtiyaç duydukları gibi.
YAŞA, DANS ET, YE, UYU her şeyi mümkün olduğunca TAM yap.
Ve tekrar ve tekrar hatırla: Ne zaman kendini herhangi bir problem yaratırken yakalarsan hemen onun dışına sıyrıl. Bir kez problemin içine girdiğinde o zaman bir çözüme ihtiyaç olacaktır. Ve bir çözüm bulsan bile, bu çözümün içinden, yine bin bir tane problem ortaya çıkacaktır.
Bir kez ilk adımı kaçırdığında tuzağa düşmüşsündür. Ne zaman problemin içine çekildiğini görürsen KENDİNİ YAKALA, koş, zıpla, dans et ama problemin içine girme. Hemen bir şey yap, böylelikle problemi yaratmakta olan enerji akışkan, eriyik hale geçsin, kozmosa geri dönsün.
Hiç öfkelenmeyen ve öfkesini sürekli olarak kontrol eden bir kişi ÇOK TEHLİKELİDİR.
Ona dikkat et; seni öldürebilir. Şayet kocan hiç öfkelenmiyorsa onu polise bildir. Arada bir öfkelenen bir koca çok doğal bir insandır,
ondan korkmaya gerek yoktur.
Hiç kızmayan bir koca bir gün ansızın üstüne atlayıp seni boğacaktır. Ve o bunu sanki bir şey tarafından ele geçirilmiş gibi yapacaktır. Katiller mahkemelere asırlardır,
“Suçu biz işledik fakat ruhumuz ele geçirilmişti”
demişlerdir. Onları kim ele geçirmiştir? Onların kendi bastırılmış bilinçsiz, sömürülmüş bilinçaltı.
Duyarlılık farkındalıkla birlikte gelişir. Kontrolle sen cansız ve ölü hale geçersin. Kontrol mekanizmasının bir parçası budur: Cansız ve ölüysen hiçbir şey seni etkilemez, sanki beden bir kaleye, bir savunmaya dönüşür. Hiçbir şey seni etkilemez, ne hakaret ne de sevgi. Ancak bu kontrolün bedeli çok ağırdır, çok gereksiz bir bedeldir. O zaman bu, hayatının tüm çabası haline dönüşür: Kendini nasıl kontrol etmelisin;
ve sonra da ölmelisin? TÜM BU KONTROL ÇABASI senin bütün enerjini alır. Ve sen sonra basitçe ölürsün. Ve hayat donuk ve ölü bir şeye dönüşür; sen bir şekilde onu taşımaya devam edersin. Toplum sana kontrol etmeyi ve yargılamayı öğretir çünkü bir çocuk sadece bir şeyin kötülendiğini hissettiği zaman kontrol edecektir.
ZİHİN SESSİZ OLMA OYUNUNU OYNAYABİLİR;
o hiçbir düşüncenin, hiçbir duygunun olmaması oyununu oynayabilir, fakat onlar sadece bastırılmıştır, bütünüyle canlı, hemen dışarı sıçramaya hazır bir vaziyettedir. Sözde dinler ve onun azizleri zihni hareketsizleştirmek gibi bir yanlışa düşmüşlerdir. Eğer sessiz bir şekilde, düşüncelerini kontrol etmeye çalışarak, duygularına izin vermeden, içinde hiçbir şeyin hareket etmesine izin vermeden
oturmaya devam edersen yavaş yavaş bu senin için bir alışkanlığa dönüşecektir.
Bu, dünyada kendine yapabileceğin en büyük kandırmacadır. Çünkü her şey tam olarak birbirinin aynıdır, hiçbir şey değişmemiştir fakat sanki sen bir dönüşüm geçirmişsin gibi gözükür.
OSHO
Gözlerden akıyor bile olsalar sahtedir. Çünkü onlar gelmiyor, onlar getiriliyor. Aşırı hassasiyet kurnazca yaratılmış, yönlendirilmiş duygudur. Rasyonellik şöyle bir şeydir; tıpkı aşırı hassasiyetin
duyguların çarpıtılması olması gibi rasyonellik de mantığın çarpıtılmasıdır.
Şayet sen rasyonelsen, GERÇEKTEN RASYONELSEN bir bilim adamı olacaksın. Eğer sen gerçekten duygusalsan bir şair olacaksın. Bunlar güzel şeyler. Ancak, yine de diyalog daha kolay olsa da mümkün olmayacaktır. Rasyonellik ve aşırı hassasiyet ile bu çok zordur. Fakat mantık ve duygu ile o kadar da zor değildir. Yine de zorluklar olacaktır. Fakat şefkat, birbirini anlamak için bir çaba olacaktır.
PEK ÇOK İNSAN AŞIRI HASSASYETİN MANEVİYAT OLDUĞUNU DÜŞÜNÜR. Duygular düşünceler kadar zihinseldir. Ve senin kalp olarak adlandırdığın şey, kafan kadar kafanın içindedir. Sen çok kolay duygusallaşabilirsin. Ağlayabilirsin ve gözlerinden büyük inci taneleri gibi gözyaşları dökülebilir. Fakat ruhsal hiçbir şey yoktur. Gözyaşları herhangi başka bir şey kadar fizikseldir. Gözler bedenin parçasıdır.
Ve duygular fiziksel enerjideki bir karmaşadır. Ağlarsın ve gözyaşı dökersin; elbette rahatlamış hissedeceksin, iyi bir ağlamadan sonra rahatlamış hissedeceksin. Rahatlayacaksın. Dünyanın her yanındaki kadınlar bunu bilir. Onlar bunun işe yaradığını çok iyi bilir. Onlar ağlar ve gözyaşı döker ve rahatlarlar. O ruhsal bir boşalımdır. Ancak bunda manevi hiçbir şey yoktur. Ancak insanlar her şeyi karıştırmaya devam ederler: Ruhsal olmayan şeylerin ruhsal olduğunu düşünmeye devam ederler.
Zihin ifade etmek için eğitilmiştir, kalp ihmal edilmiştir. Bu yüzden sürekli olarak o kalbi vurgulamaya devam ettiği sürece Halil Cibran’la aynı fikirde olamam. KALP BİR ARA İSTASYONDUR, VARIŞ İSTASYONU DEĞİLDİR. Son istasyon senin varlığındır; yol orada biter.
Çünkü başka gidecek hiçbir yer yoktur.
BASTIRMA VE KONTROL
Asla bir hayvanı savaşa giderken göremezsin. Elbette arada bir kavgalar olur fakat onlar bireysel kavgalardır; Doğu’nun tüm kargalarının Batı’nın tüm kargalarıyla savaştığı yahut Hindistan’ın tüm köpekleriyle Pakistan’ın tüm köpeklerinin savaştığı dünya savaşları değildir… Öyle değildir. Köpekler bu kadar aptal değildir, kargalar da.
Evet bazen kavga ederler ve bunda yanlış hiçbir şey yoktur. Eğer onların özgürlüğü ihlal edilmişse kavga ederler fakat kavga bireyseldir.
O bir dünya savaşı değildir. Şimdi sen ne yaptın? İnsanlığı bastırdın ve bireylerin arada bir öfkelenmesine —ki bu doğaldır— izin vermedin.
Toplamda ortaya çıkan nihai sonuç herkesin öfkesini toplamaya devam etmesi, öfkesini bastırmaya devam etmesidir. Sonra bir gün, herkes o kadar çok zehirle doludur ki bu bir dünya savaşı olarak patlak verir.
Her on yılda bir dünya savaşına ihtiyaç vardır. Ve bu savaşların sorumlusu kimdir? Senin sözde azizlerin ve ahlakçıların, iyilikseverlerin;
senin hiçbir zaman doğal olmana izin vermemiş olan insanların.
BASTIRMA NEDİR?
BASTIRMA yaşaman gerekmeyen bir hayatı yaşamak demektir. BASTIRMA hiçbir zaman yapmayı istememiş olduğun şeyleri yapmaktır. BASTIRMA olmadığın bir kimse olman demektir.
BASTIRMA kendini yok etmenin bir yoludur. BASTIRMA intihardır; elbette çok yavaş bir şekilde ama çok kesin, yavaşça zehirlenmedir.
İfade etmek hayattır; bastırma intihardır.
NİÇİN?
Niçin insan bu kadar çok bastırıp sağlıksız hale gelir?
Çünkü toplum sana dönüştürmeyi değil kontrol etmeyi öğretir. Ve dönüştürmenin yöntemi tamamıyla farklıdır. Hepsinden önce o kontrol etme yöntemi hiç değildir, O TAM TERSİDİR.
BASTIRARAK ZİHİN BÖLÜNÜR. Kabul ettiğin kısım bilinç haline gelir ve reddettiğin kısım bilinçaltı haline gelir. Bu bölünme doğal değildir, bölünme bastırma yüzünden oluşur. Ve bilinçaltına toplumun reddettiği tüm pislikleri atmaya devam edersin. Ancak unutma oraya attığın her ne olursa olsun giderek daha çok senin bir parçan haline gelir:
O senin ellerine, kemiklerinin içine, kanına; kalp atışlarının içine siner.
Artık psikologlar hastalıkların neredeyse yüzde yetmişinin bastırılmış duygulardan kaynaklandığını söylüyor: Çok kalp rahatsızlığı kalpte bastırılan çok fazla öfke demektir, O kadar çok nefret var ki kalp zehirlenmiştir.
İlk şey: KONTROL ETMEDE BASTIRIRSIN, DÖNÜŞTÜRMEDE İFADE EDERSİN.
Fakat başka birisine ifade etmeye gerek yoktur çünkü “başka birisi” konu dışıdır. Bir dahaki sefer öfke hissettiğinde git ve evin etrafında yedi kez koş ve bundan sonra bir ağacın altında otur ve öfkenin nereye gittiğini izle. Onu bastırmadın, onu kontrol etmedin, onu hiç kimsenin üzerine kusmadın. Çünkü eğer bunu birisinin üzerine kusarsan bir zincir oluşur çünkü diğeri de en az senin kadar aptaldır, senin kadar bilinçsizdir.
O senin üzerine daha çok öfke akıtacaktır, o senin kadar bastırılmıştır.
O zaman bir zincir ortaya çıkar: Sen onun üzerine kusarsın, o senin üzerine kusar. Ve her ikiniz de düşman olursunuz.
ONU HİÇ KİMSENİN ÜZERİNE KUSMA. Bu tıpkı kusma isteğinin gelmesi gibidir: Gidip birisinin üzerine kusmazsın. Öfkenin kusulmaya ihtiyacı vardır. Tuvalete gider kusarsın. Bu tüm bedeni arındırır; kusmayı bastırırsan bu tehlikeli olacaktır. Ve sen kustuğunda tazelenmiş hissedeceksin, hafiflemiş, rahatlamış, iyi, sağlıklı hissedeceksin.
Yediğin yiyecekte yanlış bir şey vardı ve bedenin onu reddediyor.
ONU İÇERDE KALMAYA ZORLAMA. Öfke sadece zihinsel bir kusmuktur.
İçine aldığın şeyde yanlış bir şey vardır. Ve senin tüm psişik varlığın onu kusmak ister. Fakat onu başka birisinin üzerine kusmana gerek yoktur. İnsanlar onu başkalarının üzerine kustuğu için toplum onu kontrol etmeni söyler.
Ne zaman doğal olursan bunun anlamı önceden planlanmış bir fikre göre hareket etmiyorsun demektir. Aslında bir şey yapmak için hazır değildin; eylem bir yanıt olarak kendiliğinden ortaya çıkmıştır.
Şu birkaç kelimeyi anlamak durumundasın. İlki TEPKİ VE YANIT ARASINDAKİ AYRIMDIR. Tepki diğer kimse tarafından kontrol edilir.
O sana hakaret eder: Sen öfkelenirsin ve o zaman sen öfkeyle
harekete geçersin bu tepkidir. Sen bağımsız bir insan değilsin.
Herhangi birisi seni şu yöne ya da bu yöne çekebilir. Sen kolaylıkla etkilenebilirsin; sen duygusal olarak şantaja maruz kalabilirsin.
TEPKİ DUYGUSAL BİR ŞANTAJDIR. Sen öfkeli değildin. Adam sana hakaret etti ve onun hakareti öfkeyi yarattı; artık senin eylemin öfkeden kaynaklanır. YANIT ÖZGÜRLÜKTEN GELİR. O diğer kişiye bağlı değildir. Diğer kişi sana hakaret edebilir. Fakat sen kızmazsın;tam tersine bu olay üzerine derin düşüncelere dalarsın: Niçin o sana hakaret ediyor? Belki de o haklıdır. O zaman ona kızmaktansa şükran duymalısın. Belki de o haksızdır. Şayet haksızsa onun yanlışı için niye kendi kalbini öfkeyle KAVURASIN?
Duygular senin tam bir birey haline gelmene yardım etmeyecek.
Onlar sana sağlam bir ruh vermeyecek. Sen tıpkı ölü bir ağaç dalı gibi niçin olduğunu bilmeden rüzgârda sağa sola savrulup duracaksın.
Duygular insanı tıpkı alkol gibi körleştirir. Onların sevgi gibi iyi isimleri olabilir, onların öfke gibi kötü isimleri olabilir fakat ARADA BİR SENİN DE BİRİSİNE ÖFKELENMEN GEREKEBİLİR, bu seni rahatlatır.
Hindistan’da bazen köpekleri sokaklarda seks yaparken görebilirsin
ve insanlar onlara taş atarlar. Şimdi bu zavallıcıklar hiç kimseye bir zarar vermiyor ve onlar senin de gerçekleştirdiğin biyolojik bir ritüeli gerçekleştiriyorlar ―sadece onlar evlerin içinde saklanmak zorunda değiller― ve onlar bunu çok iyi yapıyor. Onların etrafında taş atan,
onları döven bir kalabalık dolanır…garip bir davranış! İnsanlar arada bir öfkelenmeye ihtiyaç duyar, tıpkı arada bir âşık olmaya ihtiyaç duydukları ve arada bir birisinden nefret etmeye ihtiyaç duydukları gibi.
YAŞA, DANS ET, YE, UYU her şeyi mümkün olduğunca TAM yap.
Ve tekrar ve tekrar hatırla: Ne zaman kendini herhangi bir problem yaratırken yakalarsan hemen onun dışına sıyrıl. Bir kez problemin içine girdiğinde o zaman bir çözüme ihtiyaç olacaktır. Ve bir çözüm bulsan bile, bu çözümün içinden, yine bin bir tane problem ortaya çıkacaktır.
Bir kez ilk adımı kaçırdığında tuzağa düşmüşsündür. Ne zaman problemin içine çekildiğini görürsen KENDİNİ YAKALA, koş, zıpla, dans et ama problemin içine girme. Hemen bir şey yap, böylelikle problemi yaratmakta olan enerji akışkan, eriyik hale geçsin, kozmosa geri dönsün.
Hiç öfkelenmeyen ve öfkesini sürekli olarak kontrol eden bir kişi ÇOK TEHLİKELİDİR.
Ona dikkat et; seni öldürebilir. Şayet kocan hiç öfkelenmiyorsa onu polise bildir. Arada bir öfkelenen bir koca çok doğal bir insandır,
ondan korkmaya gerek yoktur.
Hiç kızmayan bir koca bir gün ansızın üstüne atlayıp seni boğacaktır. Ve o bunu sanki bir şey tarafından ele geçirilmiş gibi yapacaktır. Katiller mahkemelere asırlardır,
“Suçu biz işledik fakat ruhumuz ele geçirilmişti”
demişlerdir. Onları kim ele geçirmiştir? Onların kendi bastırılmış bilinçsiz, sömürülmüş bilinçaltı.
Duyarlılık farkındalıkla birlikte gelişir. Kontrolle sen cansız ve ölü hale geçersin. Kontrol mekanizmasının bir parçası budur: Cansız ve ölüysen hiçbir şey seni etkilemez, sanki beden bir kaleye, bir savunmaya dönüşür. Hiçbir şey seni etkilemez, ne hakaret ne de sevgi. Ancak bu kontrolün bedeli çok ağırdır, çok gereksiz bir bedeldir. O zaman bu, hayatının tüm çabası haline dönüşür: Kendini nasıl kontrol etmelisin;
ve sonra da ölmelisin? TÜM BU KONTROL ÇABASI senin bütün enerjini alır. Ve sen sonra basitçe ölürsün. Ve hayat donuk ve ölü bir şeye dönüşür; sen bir şekilde onu taşımaya devam edersin. Toplum sana kontrol etmeyi ve yargılamayı öğretir çünkü bir çocuk sadece bir şeyin kötülendiğini hissettiği zaman kontrol edecektir.
ZİHİN SESSİZ OLMA OYUNUNU OYNAYABİLİR;
o hiçbir düşüncenin, hiçbir duygunun olmaması oyununu oynayabilir, fakat onlar sadece bastırılmıştır, bütünüyle canlı, hemen dışarı sıçramaya hazır bir vaziyettedir. Sözde dinler ve onun azizleri zihni hareketsizleştirmek gibi bir yanlışa düşmüşlerdir. Eğer sessiz bir şekilde, düşüncelerini kontrol etmeye çalışarak, duygularına izin vermeden, içinde hiçbir şeyin hareket etmesine izin vermeden
oturmaya devam edersen yavaş yavaş bu senin için bir alışkanlığa dönüşecektir.
Bu, dünyada kendine yapabileceğin en büyük kandırmacadır. Çünkü her şey tam olarak birbirinin aynıdır, hiçbir şey değişmemiştir fakat sanki sen bir dönüşüm geçirmişsin gibi gözükür.
OSHO
![]()
...
#2
marlasinger
Blog Başlıkları: 74
Emilie Simon - Desert
Blog Başlıkları: 74
Emilie Simon - Desert
Ynt: duygu
Ünlü filozof Aristoteles'e göre, kadınlar erkeklerden daha heyecanlı yapıya sahip; yıkılmaya ve ümitsizliğe daha yatkın ve "utanma, özsaygı" gibi duygulara sahip olmayan canlılardı. Daha çok ağlamalarının nedeni de buydu. Bugün araştırmalar, ağlayan kadınların hayata, erkeklerden daha olumlu baktıklarını gösterdi.
Öyleyse farklılık biyolojik yapı farklılığından mı kaynaklanıyordu? Uzmanlar, kısa süre önce gözyaşı bezlerinin cinsiyete göre değişiklik gösterdiğini ortaya çıkardılar. Ama bu bulgu, bazı şeyleri aydınlatmak yerine daha da karmaşık hale getirdi, çünkü erkeklerin gözyaşı üretim sistemi kadınlara göre çok daha belirgin bir yapıya sahipti.
Ağlamak konusundaki davranış farklılığı, belki de hormonlara, örneğin prolaktine bağlıydı. Çocuklar ve gençlerde prolaktin düzeyi cinsiyetlere göre farklılık göstermiyor, ağlama davranışlarında da bir farklılık yok. Kadınlar ancak 13 yaşından sonra erkeklerden daha fazla prolaktin üretmeye başlıyorlar. Gözyaşındaki değişiklikler de bu yaştan itibaren başlıyor. Bu teze hamile kadınlar da uyuyor: Çok fazla prolaktin hormonu üretiyor ve daha sık ağlıyorlar. Ancak, bu tez henüz somut kanıtlarla desteklenemedi. Hollanda'da yapılan bir araştırmada, bir hastalık nedeniyle normalden çok daha fazla prolaktin üreten kadınlar, sağlıklı kadınlara oranla daha fazla ağlamıyorlardı.
Geleneklerin etkisini de unutmamak gerek. Birçok kültürde aileler erkekleri sert, kadınları zayıf ve narin yetiştiriyor. Yine istatistiklere göre, Çinli erkekler ancak üç ayda bir kez, Amerikalı erkekler aynı dönemde 5-6 kez, Alman erkekler 4-5 kez, İspanyol erkekler 1-2 kez ağlayabiliyorlar.
Yaşanan zamanın koşulları ve din kültürü de dikkate alınmalı. 16. yüzyılda hem kadınlar hem erkekler çekinmeden ağlıyorlardı. Bu, güçlü dini duyguları ve güçlü bir kişiliği simgeliyordu. Müslümanlarda da, söylenen ilahiler, vurgulu okunan Kur'an ve dini öyküler cinsiyet farkını hemen ortadan kaldırıyor. Dini inancı güçlü kişiler ibadetlerini gözyaşıyla daha da pekiştiriyorlar.
Yaşamımıza makinelerin girmesiyle birilikte, ortaya çıkan rekabetçi ve acımasız koşullara kariyer basamaklarını hızla tırmanmaya çalışan kadınlar da uyum sağladılar...
Kaynak:FOCUS
Öyleyse farklılık biyolojik yapı farklılığından mı kaynaklanıyordu? Uzmanlar, kısa süre önce gözyaşı bezlerinin cinsiyete göre değişiklik gösterdiğini ortaya çıkardılar. Ama bu bulgu, bazı şeyleri aydınlatmak yerine daha da karmaşık hale getirdi, çünkü erkeklerin gözyaşı üretim sistemi kadınlara göre çok daha belirgin bir yapıya sahipti.
Ağlamak konusundaki davranış farklılığı, belki de hormonlara, örneğin prolaktine bağlıydı. Çocuklar ve gençlerde prolaktin düzeyi cinsiyetlere göre farklılık göstermiyor, ağlama davranışlarında da bir farklılık yok. Kadınlar ancak 13 yaşından sonra erkeklerden daha fazla prolaktin üretmeye başlıyorlar. Gözyaşındaki değişiklikler de bu yaştan itibaren başlıyor. Bu teze hamile kadınlar da uyuyor: Çok fazla prolaktin hormonu üretiyor ve daha sık ağlıyorlar. Ancak, bu tez henüz somut kanıtlarla desteklenemedi. Hollanda'da yapılan bir araştırmada, bir hastalık nedeniyle normalden çok daha fazla prolaktin üreten kadınlar, sağlıklı kadınlara oranla daha fazla ağlamıyorlardı.
Geleneklerin etkisini de unutmamak gerek. Birçok kültürde aileler erkekleri sert, kadınları zayıf ve narin yetiştiriyor. Yine istatistiklere göre, Çinli erkekler ancak üç ayda bir kez, Amerikalı erkekler aynı dönemde 5-6 kez, Alman erkekler 4-5 kez, İspanyol erkekler 1-2 kez ağlayabiliyorlar.
Yaşanan zamanın koşulları ve din kültürü de dikkate alınmalı. 16. yüzyılda hem kadınlar hem erkekler çekinmeden ağlıyorlardı. Bu, güçlü dini duyguları ve güçlü bir kişiliği simgeliyordu. Müslümanlarda da, söylenen ilahiler, vurgulu okunan Kur'an ve dini öyküler cinsiyet farkını hemen ortadan kaldırıyor. Dini inancı güçlü kişiler ibadetlerini gözyaşıyla daha da pekiştiriyorlar.
Yaşamımıza makinelerin girmesiyle birilikte, ortaya çıkan rekabetçi ve acımasız koşullara kariyer basamaklarını hızla tırmanmaya çalışan kadınlar da uyum sağladılar...
Kaynak:FOCUS
![]()
Dokuz canım vardı üçü gitti yedi canım var...
|











Benzer Başlıklar
1 Parça + size hissettirdiği duygu !!! Novembre - Winter 1941 parçayı dinlerken gerçekten adamın scream vocali içime işliyor,özellikle...
Bir Erkek Projesi;Duygu Asena Son bir kaç gündür edebiyat dünyası,tabi Aydın Doğan'ın kucağı çevresinden başlayarak,Nihal...
Duygu Asena yaşamını yitirdi Duygu Asena yaşamını yitirdi Beynindeki tümör nedeniyle uzun süredir tedavi gören kadın hareketinin...
Siyah Duygu siyah duygu "dokunsalar ağlayacağım" diyorum ama sonra bakıyorum hiç ellerini çekmiyorlar ki...
Hoşçakal Duygu Her şeyi değiştiren gün pazartesiydi.Hoşça vakit geçirdik beraber.Saat 6.30 a kadar güldük ...