Yazmak için bu kez de bu konuyu seçtim ve uzun olacak gibi her türlü karmaşıklık yaratıldığından dolayı bu kavramın üzerinde. O yüzden okumaktan sıkılanlar hiç başlamasın. Düşünürken, konuşurken veya yazarken
|
#1
|
||||
|
||||
|
Libido (Bilimsel yazı)
Yazmak için bu kez de bu konuyu seçtim ve uzun olacak gibi her türlü karmaşıklık yaratıldığından dolayı bu kavramın üzerinde. O yüzden okumaktan sıkılanlar hiç başlamasın. Düşünürken, konuşurken veya yazarken karmaşık düşüncelerin zihnime geviş getirir gibi tekrar tekrar gelmesine engel olabildiğimden ve kestirip atıp etiket yapıştırarak ego mun aptalca savunma mekanizmasını devre dışı bırakabildiğimden konu uzayabiliyor o nedenle mazur görünüz. Ayrıca aşağıdaki bilgileri hiçbir kitapta ya da kütüphanede bulamazsınız tamamı benim araştırma, deney ve saptamalarımdır.
Konuya girmeden önce bu kavramın tanımını bir yapalım. Kavramı ortaya atan Freud bunun içgüdüsel enerji olduğunu söyler. Kısaca cinsel istek olarak dile getirilmiştir fakat bu dar çerçeve onun ne olduğunu değil, daha çok karalamak amacıyla ucuz espri konusu haline gelmesine neden olmuştur. Buna neden olan en büyük hatayı Freud un kendisi yapmıştır ortaya atıp deneysel olarak ortaya çıkardığı halde sonradan bu kavrama karşı döneklik etmesinden dolayı. Eh bir yaratıcının yarattığı şeye karşı yapabileceği en büyük azap ve kötülük de bu olmalıdır; çünkü olguların içinden çıkamayacak bir tanrı oluvermiştir bu son eylemiyle Sigmund Freud. Sonuç olarak da kendisine verilen bu otorite alaya alınarak geri alınmış ve halen unutturulmaya çalışılan boş bir kavrama dönüştürülmüştür libido kavramı. Tanrı yine ölmüş inananlar yeni tapınaklarının inşasına çoktan başlamıştır. Modern Psikolojinin yeni inancı, bir çeşit şehir dinidir. Kitabı da genetiğe dayalı gizemli işaretlerde kaybolmuştur. Tüm uygarlık hastadır ya da buna yatkındır görüşü reddedilmese de (Freud un cinsel güdülerin yüceltilmesi ve uygarlık ilişkisi arasında yaptığı saptaması)bu tez ileriye götürülmemiş tersine vaz geçilerek yozlaştırılmıştır. Artık ruhsal sorunların da nedeni ilk insandan bize aktarılan bozuk genlerle açıklanmıştır modern kadercilik anlayışına doğru geri evrim geçirerek. Oysa somut gerçekler bunların çok çok dışında ve sarsıcıdır ve yaşamı da istesek de istemesek te bu tür gerçekler yönlendirir. İlk olarak Freud un psikoloji de devrim yaratan görüşlerine bir bakalım. Bazı garip hastalıkların ve deliliğin varlığı tarih öncesinden beridir bilinen bir olgudur. Bin yıllar boyu insanlar bunları kötü ruhlara cinlere bağlamış çözüm olarak da işkenceyle vazgeçirmeyi ya da diri diri yakmayı uygun görmüşlerdir. (Diri diri yakılanlar özgürlük isteyen kötü ruhlu deliler olarak kabul edildiği için kurtarılmışlardır böylece şeytanın hakimiyetinden) Bu noktayı aklımızda tutalım çünkü her şey birbiriyle bağlantılıdır. 1900 lü yıllara doğru oldukça gelişen ve pozitif deneylerle artık özerkliğini kazanmış olan diğer bilimler gibi tıp bilimi de bu konuda bazı önemli gerçeklere kavuşmuş durumdaydı. Artık mikrop denen bakteri veya virüsler bilinmekte hastalıkların sadece kötü yaşamaktan olmadığı anlaşılabiliyordu. Atatürk'ün doğduğu yıl tıp fakültesinden mezun olan Freud da artık bir şeyler değişmeli eksikler var insan zihinlerinde diyerek yoğun çalışmalarına başlamıştı bile. Devrim yaratan ilk deneyimi histerikli bir felç vakası olan tekerlekli sandalyeye bağımlı genç bir kadının Dr. Breuer tarafından yapılan hipnoz sırasında normal bir şekilde yürüyebilmesini görmesi olmuştu. Öyleyse zihni durumlar patolojik(dokusal-bedensel) hastalıklar yaratabiliyor demekti bu. Yani düşünce ve zihin sadece kavram değil somut etkide bulunan bir olgu olmalıydı. (Bugün bile modern tıp bunu reddedemese de üzerinde durmamakta işi salt kimya ile çözme uğraşındadır. Oysa giderek yaygınlaşan uzak doğunun alternatif tıp yöntemlerinin temeli bu bileşiklik üzerine kurulu olduğundan tedavisi imkansız denen bir çok vakayı iyileştirebilmektedir) Freud, bununla ilgili nöroloji çalışmaları sonrasında yaptığı birtakım deneyler ve o zamanlar pek tutulan psikolojik yaklaşımların desteği sayesinde kendi kuramlarını geliştirmeyi başardı. Bu yıllar Freud un ilerleme yıllarıydı ve dehası her sorunun üstesinden gelebilmesini sağladı. Hipnoz un sadece tanımı kolaylaştırmada işlevi olduğunu ancak tam bir iyileşme sağlamadığını görünce Breuer le görüş ayrılığına düştü ve yolları ayrıldı. Ancak bulguları akılları karıştıracak kadar etkili oldu bunun ardından. Freud insan zihninde saklı bir yanın bulunduğunu çalışmaları esnasında fark etmişti. Bir çeşit hafıza yitimi de yaratarak sarsıcı deneyimi unutmaya çalışan zihin, bu anıların baskısının aslında silinmeyip daha da yıkıcı biçimde etkide bulunması nedeniyle bedensel ve ruhsal rahatsızlıklar yaratıyordu. Bu bir belirtiydi. Freud bu nedenle serbest çağrışım yöntemini geliştirdi. Amacı aşama aşama ilerleyerek hastalık yaratıcı bastırılmış zihni işlevin hatırlatılmasını sağlamaktı. Ancak bu uygulayım çok fazla deney, tecrübe ve sabır gerektiren bir çalışmaydı. Birçok çalışma arkadaşı ile birlikte bakım evi deneyleri dönemini başlattı. Bu deneyler bilinçaltı dediği olgunun açıkça ortaya çıkmasını sağladı. Ancak felç e ve ölüme kadar ilerleyebilen bu tür ruhsal bozukluklar başka bir olguyu daha ortaya dökmüştü. Bu duyguların hepsi cinsel içerikli bastırma çabalarıydı. Deneyler, ruhsal bozuklukların bilinenin çok daha ötesinde ve yaygın olduklarını gösteriyordu; oysa bugüne dek bunun sadece aşırı biçimleri hastalık olarak adlandırılmıştı. Öz kardeşine karşı takıntılı cinsel arzu hisseden bireyler tüm cinsel duyumlarını bastırarak histeri krizlerine yakalanıyor fakat bu durumlarının ilk ortaya çıkış anını zihinlerinden silmiş oluyorlardı örneğin. Aslında bu tür anıları silme çabası sürekliydi ve hasta günlük enerjisinin çoğunu bunu unutmak ya da saklamak için harcadığından iradesi zayıflıyor,giderek ruhsal ve bedensel açıdan hastalığa yatkın hale geliyordu.Ya da ölme, öldürme arzusu hisseden aşırı mutsuz insanlar aslında ebeveyninin onu reddetmesinden dolayı sürekli olumsuz bir karakter geliştiriyor, uyumsuzluğu ile dikkati üzerine çekmeye çalışıyordu. Buradaki reddedilme cinsel arzuya dayalıydı ve varlığı anılardan da silinmiş çok derinlere gömülmüştü. Freud çağrışım metodu ile bu anıyı tekrar canlandırabildiği anda kişi birden büyük sarsıntıya uğruyor kaybolan anının ortaya çıkmasıyla birlikte hastalık etkeni de birden yok oluyordu. Bakım evi deneyleri bilinçaltı oluşumu ile kaslarda var olan kronik kasılmanın da paralel olduğunu gösteriyordu. Yani aslında kişi vücut duruşuyla 'ben böyle olmak zorundayım başka çarem yok' diyordu. Ancak Freud bu olgunun üzerinde pek durmadı daha çok libido kavramına yöneldi bunun yerine.(Bu olgu üzerinde Wilhelm Reich çalışmış ve vegetherapy yi yani bitkisel sağaltım ı geliştirmiştir. Bu yöntem binlerce yıldır doğu tıbbında da kullanılır ancak kökeni mistik inançlarla iç içe olduğundan modern tıbbın makineci yozlaşmışlığının karşısında, doğu tıbbının çilekeş mistik yozlaşmışlığı bulunur.) Freud a göre libido cinsel arzu olarak hissedilen yaşam enerjisiydi ve toplumun oluşabilmesi adına bastırılması zorunlu kılınmıştı. Kişi gerçek arzuları olan içgüdülerine göre yaşamak ile toplumun gerekleri olan yasalar ve inançlar arasından seçimler yapıyor bağdaştıramadığı noktalarda da toplumun etkisiyle giderek hastalanıyordu. İd, ego gibi kavramlar bunun üzerine ortaya atıldı. Bilinçaltı sürekli olarak hedefe yönelirken, ego onun düzenleyicisi ve yöneticisi olarak onu sürekli bastırıyordu. Freud uygarlığın oluşabilmesi için bunun şart olduğunu da öne sürmüş, bu tür arzuların yüceltilmesi sayesinde sanatsal yönelimlerin, ustalığın kısaca modern uygarlığın oluştuğunu söylemiştir. Örneğin acı çeken bir âşık bunu çok yoğun yaşarsa intihara gidebileceği gibi sanata da aşırı odaklanabilir. (Çocukluktan beri bu yeteneğe zaten sahipse bu durum bir dahi nin doğmasına da neden olabilir) Her ikisi de durdurulamayan birleşme arzusunun yerine koyduğu başka bir doyum mekanizmasıdır. Ancak denge bozulup gerçeklikten ayrılırsa bu hastalık biçimine dönüşmüş kronik bir çatışkı demektir ve kişi yaşamda tutunamaz sürekli yaşadığı çatışkılar dolayısıyla. Freud cinsel arzuların ergenlik döneminde birden ortaya çıktığı görüşünü de reddetmiş, libidonun doğumdan ölüme dek hazza ve tatmin e yönelik eylemde bulunduğunu söylemiştir. Bu noktada bebeğin meme emerken cinsel haz aldığını çocukluğun sırasıyla oral, anal, genital cinsel dönemlerden geçerek, ergenlikten sonra yetişkinliğe ilerlediğini öne sürmüştür. (doğumdan sonraki ilk üç yılda bu dönemler sona erer ve kişilik temeli oluşur. Ketleme yoksa genital döneme ilerler; varsa bir önceki diğer ilkel dönemlere dönerek takıntı ve hastalık oluşturur.)Ancak bu dönemler de uygarlığa has olduğu için Freud Oidipus karmaşası gibi durumları topluma anlatmayı başaramamıştır. (ya da kadınlarda elektra kompleksi; hep aynı ortamda büyüdüğü için çocukların ebeveynlerinden karşı cins olanla vakit geçirmekten daha çok hoşlanması ve ondan etkilenmesi durumu. Aslında bu bireyin cinsel kimliğini de yaratan pozitif bir ilgi iken, bastırmalar bunu saplantıya, hatta genetik hermafroditizm ile alakası olmayan eşcinselliğe de dönüşen sapmalara dönüştürür.)Freud'un asıl çatışkısı, yüzyılımızın dâhilerinden Wilhelm Reich'in de onu terk etmesine yol açan (Baş asistanıydı) kavram çatışkıları olmuştur. Örnek verecek olursam, çocukların cinsel haz yaşadığını öne sürmek hasta toplum için dehşetli bir söylemdir. Çünkü içinde barındırdığı sapmaya uğramış hastalıklı ve bastırılmış yapılarından ötürü ne cinselliğin asıl manasını ne de çocuk cinselliği ile yetişkin cinselliği arasında ayrım yapma kabiliyetinden uzaktır sıradan toplum. Çocuk cinsel haz alıyor derseniz bunu kendi bastırılmışlığının belirtisi olan bütün karşı cinsi düzmek istemek gibi algılayacaktır. Zaten birçok yetişkin ebeveyn de çocuklarına karşı cinsel kıskançlık ve sahiplenme güdüsüne sahiptir aynı bastırma işlevleri ile yetiştirildiklerinden. Bu noktada Freud, Reich'in aksine bulduğu bulgunun önemini kavrayamamıştır. Çünkü 'toplumun yaşam biçimi bu tür hastalıkların nedeni ise onu da iyileştirmek doktorların görevidir o halde' diyen ve eyleme geçmeyi öneren Reich'e karşı Freud, bilimsel özerkliğine saklanıp kimseyle savaşmadan şöhretini kullanmayı yeğlemiştir. Tabiî ki bunda en büyük etken toplumsal kurumların baskısı ve sözde Freud cu psikanaliz cilerin çıkar kavgasıdır. Freud'un ve libido kavramının çöküş dönemine girdiği dönemdir bu. Bu nedenlerden ötürü de önce Jung'un libidoyu evrensel tanrısal akılın yansıması olan felsefi bir dokunulmaz mistisizm e dönüştürüp ayrılmasının ardından, Adler'inde bilinçaltına enerji sağlayan ve egonun bastırma işlevleri olan 'savunma mekanizmalarını' kişilik gelişim kuramlarına dönüştürmesi yüzünden tek başına kalmıştır. Reich ise çok daha önceden serbest çağrışımın tek başına çok uzun sürdüğünü çünkü bastırmanın kişiyi asıl anıdan uzaklaştırma eğiliminde bulunduğunu söylemiş, yöntemi tersine çevirerek yaptığı olanaksız iyileştirmeler sayesinde ün kazanmıştır. Reich'e göre bastırma asıl düşmanımızdır ve onu yaratan etkenlerle mücadele etmek konuşturmaktan çok daha önemli ve etkilidir. Onun yöntemi ilk başta kişisel savunma mekanizmalarına saldırarak altındaki diğer kişiliğin öne çıkmasını ve böylece bilinçaltının da aniden coşku ile(Öfke, kaygı, korku, ağlama, nefret gibi ani heyecanların kişilik zırhını delerek tepkiye geçmesi) bilinç e düşmesi üzerinedir. (vegetheraphy yöntemini bulmasına ve bulguları genişletip somut ölçme ve değerlendirmelere dayalı pozitif bilime dönüştürerek Orgonomie bilimini kurana kadar. Bundan sonra bulguları sıradan ruhbiliminin dar sınırlarına sığmamıştır zaten. ) Böylece kesin sınırlarla bölünmüş kişisel katmanlaşmanın da önemi kalmaz. (id-ego-süperego) Çünkü aslında ego ve süperego çocukken aşılanmış kişisel korkulardan dolayı ket vurulmuş davranışlar ve onun cinsel hayattaki yansıması olan bedensel kas kasılmalarının neden olduğu orgazm korkusuna dayalı savunma işlevleridir. Reich, bilinçaltı ile kronik kas kasılmalarının aynı olgunun iki farklı belirtisi olduğunu deneylerle göstermiştir. Uygarlık dışındaki doğal insanlarda veya üretken yaratıcı bireylerde çatışkı yaratacak korkular bulunmadığından, suça yatkınlık veya cinsel işlev bozuklukları görülmez, bu tür düşünceleri de anlayamaz kavrayamazlar. (Örneğin ilkel kabileleri yerinde araştırmış Malinowski [Yeni Gine de] ataerkil mülkiyet öncesi dönemde insanların cezalandırma ve suç kavramlarını saçma bulduklarını görmüş; Malinowski yaramaz çocuklara aynı şeyi bir daha yapmamaları için küçük bir ceza vermelerini önerdiğinde ise yetişkinlerin bunu çocuklara ve doğaya karşı büyük bir saygısızlık olarak gördüklerini ve şiddetle reddettiklerini gözlemlemiştir. Bu olgu aynı zamanda uygar toplumun kutsal kavramlarının ve milli eğitim anlayışının asıl amacını da çok güzel ortaya koymaktadır. Öğretim değil, evcilleşmiş ve uysal uyruklar yaratmak.) Bu durum ruhbilimini gerçek teşhisi ortaya koyduğu anda mevcut kurumlar ve toplumla karşı karşıya getirmektedir. Freud haklıdır. Kendi de espriyle karışık söylediği gibi tüm uygar insanlar bastırdıkları hastalıklı düşünceler dolayısıyla onun müşterisidirler. Ancak Freud libido adını verdiği bu enerjinin işlevsel etkinliğini araştırmak yerine teorik değerlendirmelerle sıkıştırmış, bu da onun ne olduğunun anlaşılmasını güçleştirmiştir. Daha da kötüsü bunu yazdığı bir kitapla yaşam ve ölüm arasındaki mücadelenin başka bir görüngüsü olduğunu ortaya atmış, libido kavramının karşısına ölüm güdüsü gibi hayali bir kavram koymuştur. Reich’in bakım evi deneylerine dayanarak kanıtlanmış bulgular vasıtasıyla yaptığı şiddetli eleştirisi yüzünden Freud her ne kadar bu kitabın şahsi bir edebi deneme olduğunu söylese de Psikiyatri de çok etkili bir kitap olmuştur ve yine her ne kadar kendisi bu kitabının bilimsel olmadığını şahsi bir değerlendirme olduğunu söylese de Freud konumu dolayısıyla bu konuda böyle bir özgürlüğe sahip değildir. Bu Freud un kendi yarattığı bilim dalını elleriyle yok etmesi demekti. Çünkü libido Eros gibi hayali bir şekle düşmüş karşısında da mitolojik karşıtı Tartaros u bulmuştur. Reich’in eleştiri ve önermelerinden bunalan Freud, ‘Biri beni Reich’den kurtarsın’ diyecek kadar ileri gitmiş ve bu isteği titizlikle yerine getirilmiştir. (Reich, kendini savunmasına bile izin verilmeden gizli bir toplantıda hiçbir bilimsel gerekçe öne sürülmeden konuşmasına engel olunmuş ve uluslar arası ruhbilim derneğinden atılmıştır.) Libidoyu yaşam enerjisi olarak bulan ve ölçen, sonra da canlı cansız ayrımından kanserin tedavisine, daha ötesi fizik bilimine kadar yayarak (Hatta entropinin karşıtını bulduğu Orgon akümülatörü yüzünden Einstein ile görüşmüş, fakat çok önemli işleri olan dahi profesör boş bir kutu bu diyerek asistanının inisiyatifine bırakmıştır bu görüşmeyi. O ise hiçbir şey anlamadan kutudaki azalan entropinin yerden kutuya geçen ısıdan kaynaklandığını söylemiştir. Oysa Reich bunun her ortamda kontrol deneylerini yaptığını söylese de parçacık fiziğinden başka açıklamayı reddeden modern fizik rahiplerine bir şey anlatamamıştır.) Orgonomie yi kuran Reich ise Freud un dalkavuklarının oyunları, ilaç sektörleri, psikiyatri tekelleri, milliyetçiler, komünistler ve muhafazakar Amerikan faşizmi sayesinde entrika ile canından olmuştur.( Her yerde yaftalandı ve sınır dışı edildi. Kitapları yakıldı. Milliyetçiler ahlaksız ve komünist olmakla, komünistler devrim karşıtı olmakla suçladılar. Davalarında kendini savundu ve hiçbirinde suçlamalara kanıt bulunamadı. 1957 de magazin dergisi Harper’s Bazaar, laboratuarında insanları cinsel ilişkiye sokuyor diye medya kampanyası başlattı. Kanıt bulunamadı fakat kendi icadı olan Orgon Akümülatörlerini insanlara maliyetini karşılayacak çok düşük ücret karşılığında tedavi amaçlı dağıtma düşüncesi yüzünden, kanıtlarına rağmen onu reddeden tıp tekellerince uygunsuz göründü ve 2 yıl ceza aldı. Hemen öldü. Kalp krizi geçirdiği söylendi.) Reich in bulguları ölümünden sonra büyük gürültü kopardı fakat iyileştirme yöntemi reddedilerek dogmaya taktığı çelmeler yüzünden adı literatüre sadece şöhretli bir Freud yen psikolog olarak geçti. Bilim dalı Orgonomie ise alternatif bilim olarak geçiyor bugün. Fakat psikoloji bilimi ise bundan dolayı çok daha büyük bir yara aldı. Freud’un libido kavramı her ne kadar artık bazı kaynaklarda yaşam enerjisi olarak geçiyor olsa da psikoloji bireysel felsefeye, psikiyatri ise kimya ve ilaç sektörlerine bağımlı haldedir. Her iki bilimde bunun yüzünden Modern tıp dogmalarının da desteğiyle ruhsal sorunların kronik olanlarını çözemediğinden, sanki uygunsuz davranışlar doğuştan geliyormuş gibi genetiğe bağlarlar. Buradaki en ilginç özellik ise batı kültürünün eski dogmasının bilim yöntemine yeniden sızdığının görülebilmesidir. (Doğuştan gelen bozukluk) Serbest çağrışım yöntemi çok eskiden beri kullanılagelen bir rahatlama uygulayımıdır. İnsanlar açıklamaktan çekindikleri ya da pişmanlık duydukları davranışlarının ahlaki baskı altına alınmış acısını çekerler. Aslında bu yöntem yüzlerce yıldır kilise tarafından uygulanan günah çıkarma yöntemi ile aynıdır. Tek fark Hıristiyan rahipler bunu günahlardan arınmak için bir yol olarak önerirken, Freud un kurduğu psikanaliz daha ileri bir aşamaya götürerek saklı suçluluk duygularını açığa çıkaracak bir yol açma yöntemi olmasıdır. Ahlaki ya da yasal suçların koşulsuz bastırılan tek öğesi cinsel arzulardır. Aç insan hırsızlık yapabilir fakat karnı doyuyor ise buna ihtiyaç hissetmez hatta aklına bile gelmez bu. Fakat aç insanların çoğu çalmamaktadır bugün. Aynı biçimde güzel bir hayat süren insan da eğer canına kast edilmiyorsa kimseyi öldürmeye kalkışmaz kimseyi kendinden aşağı bir varlık olarak da görmez. Ancak yine bugün canına kast edilmenin ötesinde katliama ve tecavüze maruz kalan insanların çoğunluğu kıllarını bile kıpırdatmadan her şeye boyun eğebilmektedirler. Çünkü tüm coşkularını ve yaşama arzularını harekete geçiren ve besleyen diğerleri kadar önemli bir başka yaşam içgüdüsü ve ihtiyacı kendi kontrollerinin dışında yönlendirilmektedir. Cinsel baskı mekanizmalarıdır bunlar ve her yere yayılmışlardır. Bunun etkisi cinsel yaşamı olumsuz etkilediği oranda bireyin güncel yaşamda da pasif davranmasına neden olur. Enerjisi ve arzuları elinden alınmış, yazgısına boyun eğmiştir. Reich’in bu konudaki söylemi de unutulmamalıdır. ‘Önemli olan insanın neden hırsızlık yaptığı ya da işçilerin neden greve gittiğini araştırmak değildir; asıl sorun aç insanların neden çoğunun çalmadığı veya hakları gasp edilmiş işçilerin neden topyekün greve gitmediğidir’ (Wilhelm Reich-Faşizmin kitle ruhu anlayışi) Doğadaki tüm erkekler ve dişiler birbirlerine karşı aşırı bir arzu duyarlar. Anatomi ve üreme biçimi açısından bize en yakın olan memelileri gözlersek, hepsinin erkekleri kur yapmaya dişileri de cezp etmeye meyilli davranışlar geliştirmişlerdir. Hareketleri ahenkli, cinsel birleşmeleri şiddetli ve yoğundur. Bulundukları ortama kolayca uyum sağlayabilir, her türlü zorlayıcı dış etkene ve doğal düşmanlarına rağmen özgürce eşleşip çiftleşebilirler. (Eğer insanlar tarafından modern ya da bayağı kafeslerde yaşatılmıyorlar ise) Hayvanların azgınlık dönemleri dönemseldir ve libidonal enerjilerinin yani yaşam enerjisi ve dolayısıyla içgüdülerinin zirveye tırmandığı zamanlarda çiftleşmeye odaklanırlar. Normal zamanında son derece uysal olan türler bile bu dönemde aralarına girecek olunursa ölümcül düşmanlara dönüşebilirler. Çünkü zirve noktasındaki doğal davranışları budur. Kontrolden çıkmış yaşam enerjisi fazlası şiddetli bir biçimde karşı cins vasıtasıyla onunki ile birleşip boşalmakta olduğundan bunu aniden kesmek hayvanlarda kontrol dışı bir öfke yaratır. Aynı deneyim insanlarda da huzursuzluk ve öfke yaratır. Ancak ortak zihni yanılgıları nedeniyle (kaygının yarattığı kronik kas kasılması ve bunun neden olduğu düşünsel boyun eğmişlik nedeniyle) her şeyi sistematiğe dönüştürmüş uygar insanlar, hiç cinsel gerilim yaşamadan uzunca bir süre bu dürtüyü bastırabilmektedirler. Bunun nasıl başladığını tam olarak bilmiyoruz ancak toplumsal sınıflaşmanın oluşması nedeniyle evliliğin ilk başlarda belli bir topluluğun çıkarı adına aşırı kutsallaştırılmasıyla ilgisi olduğu açıktır. Bunu sağlamanın tek yolu ise gençlerin cinsel özgürlüğünü kısıtlama yoluyla istenen sınıfsal çıkar evliliğine mecbur bırakmaktır. İnsan özellikle çocukluk döneminde her türlü zihni kandırmaya açık bir varlıktır. Öğrenme kabiliyetindeki hızlılığı ve zekâsı yüzünden kendinden öncekilerin her davranışını çabucak taklit eder. Merakı diğer tüm hayvanların üzerinde ve anlık kavrayışı onlarınkinden bir aşama daha gelişmiştir. Yani insan 3 değil 4 boyutlu kavrar. Bebekler bile doğumdan çok kısa zaman sonra olayların sırasının arasındaki farkın yani akıp giden zamanın farkındadır. Bu sebeple de insan denen memeli hayvan ihtiyaçlarını karşılarken çevresine doğrudan bağımlı değildir. Çevresel koşullarını değiştirme ve aktif olarak doğayı etkileme yeteneğine kavuşmuştur. Ancak dolaylı yoldan tamamıyla doğanın parçası olduğundan ona karşıt yaşam biçimleri yaratması durumunda diğer hayvanlarda da var olan aynı bedensel rahatsızlıklara ya da davranış bozukluklarına yakalanırlar. Bu nedenle tüm insanlık tarihi aynı zamanda işlediği suçları önleme çabasının da tarihidir. Bunun nedeni ise sadece insanoğlunun yaygın bir şekilde ikinci dereceden (aslının yerine konmuş alternatif arzular) sapkın güdülere sahip olma özelliğidir. Bu bireysel yaşamda kişisel karakter ve inanç özerkliğinin, toplumsal yaşamda ise ahlak ve kültürün dokunulmazlığının nedenidir aynı zamanda. Doğadaki bir başka özellik bir tek unsurun bozunmasının zamanla zincirleme reaksiyon sonucu tüm diğer organlara yayılarak kendi kendini yok edebilme özelliğidir. Çünkü doğa, kendi dizgesini bozacak başka türden bir dizgeye dönüşemediğinden hatalı olan eksik olduğundan kendiliğinden yok olur. İnsan zekası ise olguları hemen çözümleyebildiğinden ve öğrendiğini çabucak diğerlerine aynı deneyimi yaşamasa da aktarabildiğinden, en küçük bir yanılgısı ya da hastalığı kısa sürede tüm popülasyonuna yayılmaktadır. Dünya toplumundaki tüm bireyler bu bakımdan insan neslinin zihni gelişim ve bilgi kabiliyetindeki ilerlemesi olan uygarlığın yarattığı olumlu yanın yanı sıra; uygarlığın olumsuz yanı olan eski yanılgılara olan geleneksel inanç ve bağlılık ya da bunun ötesinde tüm toplumun ortak değerlerini koruma adına devam eden baskı mekanizmalarına dönüşmüş, hastalıklı yapısının da etkisi altındadır. Uygarlığın sadece bilgisi değildir çocuklara ve gençlere aşılanan. Hastalıklı doktorlar hastalıkları, Ruh hastası ruhsuz psikologlar ruh hastalıklarını, Nefret dolu mutsuz eğitmenler nefreti, Mutsuz anneler depresyonlarını ve histerilerini, Ezilmiş babalar öfkeli saldırganlık ve ezilmişlik duygularını bulaştırırlar sürekli. Genetiğin asıl imlemi bu noktadadır aslında. Doğadaki hiçbir hayvan türü yüksek oranda hastalıklarla ya da hastalığa yatkın olarak doğmaz. İnsanlık acısını çektiği ölümcül hastalıkları doğuştan değil yaşadığı toplumdan almakta ve bu zamanla vücutta hastalığa dönüştüğü gibi genlerde de bozunma yaratmaktadır. Bilimde ve toplumda hala bir anlayış baş aşağı durmaktadır. Olguların ilk nedenini dış etkenlerde arama yanılgısının yarattığı, sonuçlarla sebeplerin ters anlaşılması sorunu. Bugün tıp önemli oranda halen belirtileri hastalığın sebebi saymakta AİDS için hıv virüsü karşıtı ilaçlara yatırım yapılmasına göz yummaktadır. Aynı şekilde kanser ve kalp hastalıklarını da cerrahi’ye ve ilaçlara bırakarak insanları kaderciliğe itmektedir genetik dediği anda. Bu kelime yani genetik sadece kestirip atmak için uydurulmuştur. Toplumun zannettiği gibi gen tekniğindeki ilerleme ile bir ilgisi yoktur. Onca reklam ve dökülen paraya rağmen halen ilerlemiş kanser vakaları kaderine terk edilmekte, şizofrenlerin beyni elektrik ile ya da elektro şok ile aynı işleve sahip kimyasal yollarla travmaya sokulup öldürülmekte, kalp-damar hastalıkları işe yaramaz ilaçlarla işkenceye dönüştürülmektedir. Üstelik bu tür vakalar tedavi edildiği söylense de aslında sadece etkisi gecikmekte birkaç yıl içinde yeniden aynı yerde ya da vücudun başka bir bölgesinde ölümcül olarak ortaya çıkmaktadır. Tıp tekelleri ve anlaşmalı gıda ürünü sektörleri, ilaç fabrikaları hep birlikte sıradan bireyin çürük doğduğunu iddia etmektedirler. Bu bir bakıma doğrudur çünkü anneler rahime ilerlemiş cinsel sorunlar çekmekte, babalar ise onları tatmin edemediğinden ve kendisi de olamadığından hastalıkları sürekli ilerlemekte ve bedensel rahatsızlıkları tetiklemektedir. Ancak bunların hepsi ketlemelerin çözülmesi ile tamamen ortadan kalktığı halde tedavisiz oldukları iddia edilmektedir. Oysa herkes biliyor ki örneğin kanser bir psikolojik vaka dır. İyileşenler geri kazandıkları yaşama arzularıyla bunu yenebilmişlerdir ilaçlarla değil. Kanser urlarının dahi normal dokuya dönüşmesi mümkünken tıp otoriteleri kendi kontrolleri dışında bu tür iyileşmeleri istisna sayarak bilimdışı ilan etmişlerdir. Oysa kendilerinin tamamen ilaçlarla iyileştirebildiği bir tane bile istisnai ilerlemiş kanser vakası mevcut değildir. Tüm toplum bu masallarla kandırılmakta, belirtiler sebep gösterilerek düşman genler ve mikroorganizmalar gözümüze (aslında z harfi t harfi bile olmuştur) sokulmaktadır. HIV virüsü milyonlarca yıldır vardır doğada. Ancak insanların bazıları öldüğü için artık bulaşıcı bir hastalığın sebebi sanılmaktadır. (Ölümcül AIDS zayıf bünyeli insanları etkiler, diğer çoğunluk taşıyıcıdır nezle gibi atlatır. Ancak zayıf dizgeye bulaştırırsa zaten aşırı zayıf düşmüş olan tüm bağışıklık sistemini yok ederek onun ölümüne neden olur. Bu nedenle taşıyıcılarda hasta sayılmaktadır. Aslında bağışıklık sistemleri onları bu etkenden korumaktadır. Hatta afrikadaki bazı kabilelerin bu hastalığa karşı tam bağışıklık geliştirdiği saptanmış ancak kanlarında gizemli bir kurtarıcı kimyasal arandığından çözüm bulunamamıştır.) Tüm bu olgular ketlenmiş ve zayıf düşmüş libido nun sonuçlarıdır. Doğadaki hiçbir bedensel ihtiyaç bedel ödenmeden perhize sokulamaz. Çocuk yaşlarda uygulanan baskı nefes darlığı yoluyla tüm bedene kas kasılmaları olarak geçmektedir. Bunun nedeni doğal bir savunma mekanizmasıdır. Tüm canlılar acıdan kaçmaya ve hazza yönelmeye meyillidirler. İlkel mikroorganizmalardan, kompleks memelilere kadar tüm canlılarda bu nitelik ortaktır. Acı veren bir dış etkende büzülerek enerjilerini yani yaşamlarını korumaya yönelirler. Haz ise dışardan enerji almaları demektir ve genleşip yayılmaya çalışırlar. İnsanın gelişmiş zihinsel yapısı bu refleksi imgeleyerek kontrol edebilmesini sağlar. Küçük bir çocuğa sürekli ceza verilirse ya da duyumları bastırılırsa, ilk başta hayvansal doğal tepkisi olan öfke ve saldırganlık ortaya çıkar. Ancak bu acı ve rahatsızlık sürekli ise çocuk bu ihtiyacını hissetmemeye çalışır. Yasaklandığı için ulaşma arzusu yerine nefesini tutarak ya da azaltarak o ihtiyacı dışlamaya çalışır. Bu durum enerji alışverişindeki ilk ketlemeleri başlatır. En yoğun ketlenmiş bölgeler ileriki yaşlarda o bölümün zayıf düşmesi ve iflası yüzünden hastalığa dönüşecektir. Örneğin sıkı disiplinle yetiştirilen orta sınıf çocukları ilk başta sıkı düzen bir temizlik eğitimine tabi tutulurlar. Doğal olarak bunu keşfetmesine izin verilmediğinden kaygıyla tepkide bulunur. Çocuk anal ya da oral evreye geri döner ve üretken (genital) duyumlarını ketler. Bu onun daha az acı çekmesine neden olur çünkü genital duyumları şiddetle bastırılmaktadır.(Cinsel organlarına dokunmaları yasaktır ancak bu yasak onların bedenlerindeki elektriği unutmalarını değil yön değiştirmesine neden olur.) İlk önce kasık bölgesindeki duyumları ketlemeye çalışan çocuk az nefes alarak bunu başarır. Bu dönemde büyük bir huysuzluk ve ruhsal bunalım hâkimdir. Korkuya dönüşmüş çocukluk şizofrenisine yakalanır. Gördüğü halüsinasyonlar ebeveynlerinin sandığı gibi imgeleme değildir gerçekten görünürler. Ancak hem ebeveynlerin toplumsal kaygısı ve hastalıklı ezilmişlik düşünceleri(benim çocuğum büyük adam olacak hasta değil o) hemde çocuğun çektiği bedensel acı (Kasık bölgesindeki kitlenmenin yarattığı dayanılmaz ağrılar. İlerde ortaya çıkacak migren ya da türlü kronik rahatsızlıklar da bu dönemde kuluçkaya yatar ilk olarak) diğer enerji ketlemelerini ve dolayısıyla yeni savunma mekanizmalarını yaratır. Bu aşama aşama gerçekleştirilmiş acıdan korunma deneyimidir. Eğer ketleme ve kasılmalar topluma uygunsa bireyin sağlıklı olduğu söylenir çünkü uysallaşmıştır. Ancak zırhı delen nitelikler ahlaka aykırı sonuçlar doğuruyorsa ya da tehdit oluşturuyorsa hasta sayılır. Tüm suça yatkın kişiler ya da psikotik vakalar aslında dürtülerini tam denetleyemeyen tam kontrollü sağlam kişilik oluşturamamış bireylerdir. Bu bireyler bir bakıma sıradan bireylere oranla sağlıklı olmaya daha yatkındırlar ve kavrayışları da onlardan daha fazladır. (Gençlerin bir kısmının bu karakterlerin sembolik imgeleri olan seri katillere veya tarihteki acımasız liderlere merak ve ilgisi onlarla aynı şekilde bastırılmış olduğundan üstünü kapattığı öfkesi yüzündendir.)Ancak bedeli sessiz çoğunluk ödemek zorundadır. Ne yasalar ne inançlar ne de sıradan tıbbi veya psikiyatrik yöntemler bu durumu ortadan kaldıramaz aksine çoğalmasına neden olurlar. Libido durdurulamaz çünkü bu ölüm demektir. Azaltılabilir ve zaten bu yapılmaktadır. Ancak bu tüm biyolojik hastalıklara davetiye çıkarmaktır aynı zamanda. Libido azalması ketleme vasıtasıyla 3 şekilde gerçekleşir. 1.Doğal ve düzenli nefes alışverişi ketlenir. Çocuklukta en önce kasıklara yeterli oksijen gönderilmez ve bunun için o bölge kasılır. Karın bölgesindeki kaslar kasılarak üretken dönem iyice ketlenmiş cinsel organlar hissedilmemektedir. Bunun üzerine öfke oluşmuş o da ketlenmiş göğüs kasılmıştır. Bunlar genel güvensizliğe neden olur. Daha sonra manik- depresif ataklarla coşku ve heyecanlar abartılır enerji(kan dizgesi) yukarı doğru bastırmaktadır aşağıda ketlendiği için. Ancak bu da ebeveynlerin azarları ve çocuğun zaten daha önce edindiği güvensizlik vasıtasıyla ketlenir.( Uslu dur! Sessiz ol! Koşma! oynama! Düzgün otur!) Göğüs kasılmıştır ve tepkisizlik oluşmuştur. Daha sonra ağlama da bastırılır bu uygar kamburluğu diyebileceğimiz olguya neden olan omuzların kasılmasını yaratır. (Ergenlik döneminde bir de bunların üzerine cinsel çağrışım yaptığı için göğüslerinden utandırılan kızlar onları saklamak için iyice omuzlarını kastıklarından kamburlukları ve omuz kasılmaları daha da artar. Genç Kadınlardaki ani öfke atakları ve ağlama krizlerinin bir nedeni de budur.) En son gırtlakta, çenede, göz çevresinde(göz bozukluklarının nedenlerinden en önemlisi) ve alındaki kasılmalar sonucu kişilik tutulması tamamlanır. Tüm kasılmalar bastırılmış coşkuların yerini almış bedensel duruş biçimidir. Bu nedenle bazı insanları ilk görüşte kendimize yakın bazılarını ise itici buluruz. Çünkü nasıl olduklarını aslında anlatmaktadırlar duruş ve ifadeleri ile. Sıra dışı görünen ve yaşayan bazı rahat insanlar ise daha az kendilerini engellediklerinden daha çok kişi tarafından sevilirler. Çünkü ketlenmiş arzular yok olmaz. ‘Bir gün bunu yapabileceğim bende’ şeklindeki düşünceyle akılsallaştırılmış bir temelle ketleme sürdürülür. 2.Kas kasılmaları aslında mevcut yaşam enerjisinin yani libidonun kendisidir diğer yandan. Serbestçe dolaşması gerekirken belli bir noktada akışı durdurulmuş ve kasın sürekli kasılı durmasını sağlamaktadır. Bunun oluşabilmesi için önce kişisel enerji düzeyi düşürülür nefes azaltma yoluyla yukarıda söylendiği gibi. Aksi takdirde kas kasılmalarının yarattığı kişilik zırhı devam edemez libidonun etkisiyle kırılır. Bunu çok şiddetli dalgaya dayanamayan bir set e benzetebiliriz. Dalganın gücünü azaltmadan kas zırhları oluşturulamaz öfkeyle delinir. Bu yapıldıktan sonra ise yukarıdaki kas kasılmalarını devam ettirebilmek için libido sürekli kasları kasılı tutmakla uğraşır. Yetişkin birey buna alışkındır hiç farkına varmaz ve kasıldığını bilmez. Vücut duruşu ve karakterindeki zayıflık ve edilgenliklerle bunu belli eder. Kavrayışı zayıf düşmüştür çünkü sürekli bir savunma halindedir. Psikotik hastalarda enerji düzeyi doğal haline daha yakındır. Bu nedenle sık sık zırh delinir ve tehlikeli tepkilere dönüşebilir. Çünkü bu kez de aşırı ketlenme yapılmaya çalışıldığından bir gedik bulup zırhı şiddetle delen arzular ileri derecede nefrete dönüşmüş durumdadır ve ‘gözün dönmesi’ denen biçimde bir anda patlarlar. Şizofrenlerde en sık rastlanan bu durumun nedeni yüksek kan basıncı yani libidoyu kontrol edememelerinden kaynaklanmaktadır. Kanser vakaları ise tam tersine yaşayacak kadar olan sıradan insanın minimum libidosunun bile altına düşmüş enerjileri nedeniyle yaşarken çürümeye başlamışlardır. Diğer ölümcül vakalar da bu iki radikal ucun arasında bulunan ketlemelerin sonucudur.(Verem, kalp, deri hastalıkları, kronik iltihaplar, astım, migren, veba, AIDS, Kronik solunum yolu rahatsızlıkları, damar sertleşmesi, varis vb. ) 3.Tüm bu enerji yetersizliği ve kişilik zırhı oluşumu zihinsel süreçlerde bilinçaltı veya karakter olarak dışa vurur. Sağlıklı üretken bireyde savunma mekanizmalarına ihtiyaç yoktur. Kendi kişiliğini bulunduğu ortama göre şekillendirebilir ve ortamdan olumsuz etkilenmez. Ancak sinirceli kişilik dediğimiz sıradan bireyler sürekli olarak kendilerini sabit fikirlere kaptırmışlardır. Özgür fikirlerden korkarlar çünkü bu fikirler bastırmakta oldukları ikinci dereceden gelişmiş eziyetçi güdülerini harekete geçirir. Bu yüzden yüzlerce yıl boyunca toplum aynı fikirlere ve inançlara saplanıp kalabilir. Zihinsel olarak bu kişiliği üç bölüme ayırabiliriz. Freud un yanlış adlandırdığı bilinçaltı aslında ikinci katmandır. En derinde doğal kişilik yapısı bulunur. Bu aslında katı kurallarla biçimlendirilmemiş yani kişiliğin olmadığı durumdur. Kendiliğinden çalışkan ve işbirliğine yatkındır. Eylemlerine korku ve kaygı ile değil, arzuları ile yaklaşır. Özgür düşünür. Ancak uygar insanlarda bu katman daha çocukken şiddetle bastırılmıştır. (Çocuğun her türlü sevgi davranışı sapıklık korkusuyla görmezden gelinerek ya da vaz geçirirtilerek öldürülür. Buradaki asıl sapkın ise ebeveynlerdir) Oluşan ikinci katman da bunu bastıran bilinçaltı denen katmandır. Bu zihinsel katmanın özelliği sevgiye yönelen arzuların zırha çarpıp geri dönmesi yüzünden ve sonrasında şiddetle gedikler açarak eylemde bulunabilmesinden dolayı nefretle örülüdür. Eziyetçi güdüler hep bu katmandadır. Zora düşünce çaresizlikten çıldıran sıradan birey bu nedenle bir anda canavara dönüşebilmektedir. Uygarlık maskesi düştüğünde ortaya çıkan bu katman dolayısıyla insanlar birbiriyle sürekli didişir ve savaş suçları akıl almaz boyutlara ulaşır. Yasalar ahlak ve inançlar bu katmanın oluşmasından sonra ortaya çıkmıştır. Bu şekil bir katmanlaşma yukarıdaki ana nedenlerden ötürü hemen hemen tüm uygar insanlarda mevcuttur. Fakat devamlı birbiriyle çatıştığından dolayı hangisinin etkinlikte bulunduğu ilk bakışta anlaşılamaz. En derindeki katman ise artık bilinç dışı durumdadır. Onu ortaya çıkarmak için önce sahte iyimserliğin ortadan kaldırılıp sapkın güdülerin yeniden ortaya çıkması gereklidir. Kişi sarsıntılar geçirse de bunlarla yüzleştikten sonra doğal duyumlarına kendini bırakabilmeyi öğrenebilmektedir. Sonuçlar: 1.Libido olarak adlandırılan enerji aslında tüm canlılarda bulunan yaşam enerjisinin bir işlevidir. Orgazm korkusu tüm duyuları etkilediği gibi sürekli ketleme kan basıncını da bozduğundan dokulara yeterli miktarda oksijen gidememektedir. Bu durum bağışıklık sistemini bozduğu için her türlü mikroorganizmanın saldırısına da organizmayı açık hale getirmektedir. Halk arasında bahsedilen bünyenin güçlü ya da zayıf oluşu da buna bağlıdır. 2.Toplum bu konuda bilinçlendirilmeli ve çözüm yolları üzerindeki tekelci ve gerici baskılar kaldırılmalıdır. Aksi takdirde bu olgular toplumun binlerce yıllık dirimsel ketlemesinin yarattığı hiç rastlamadığı tarzda yeni hastalıkların ortaya çıkışını tetikleyecek, savaş çılgınlığı ve coşkusal veba salgınının önünde hiçbir sağlıklı birey hayatta kalamayacaktır. Yukarda bahsedilen olgular geri çevrilebilir. Kişi yeniden doğal nefes alışverişine kavuştuğu anda tüm hastalık etkenleri de ortadan kaldırılabilmektedir. Hastalık iyileşebilir ancak sağlıklı organizma kendiliğinden hastalığa yakalanmaya meyilli değildir. Sağlıklı(akılcı) düşünceyi hastalıklı(akıldışı) düşünceye çeviremezken, hastalıklı düşünceler kişi sağlığına kavuşunca kendiliğinden ortadan kalkmaktadır. 3.Genetiğin doğuştan yatkınlıkla ilgili hipotezleri hiçbir kanıta dayanmamaktadır aksi rahatlıkla ispatlanabilir. Doğuştan yatkınlık çok küçük orandaki mutasyonlardan ibarettir ve onlar da genelde ölü veya kısır doğmaktadır. Zaten bunlar yatkınlık değil gen diziliminde ortaya çıkan arızalardır. Bunun yanında gen bilimi kendi kendisiyle çelişerek çevresel etkenlerin % 95 etkili olduğunu söylerken aynı anda doğuştan yatkınlıktan ve hatta bunun ötesine gidip ilk atalardan şimdiye gelen hastalık yapıcı genlerden bahsetmektedir. Bunun akıldışı düşünüş biçiminden kaynaklanan dogmatik fikirlerle paralelliği kör kör parmağım gözüne ortadadır. 4.Orgonomie bilimi organizmadaki yaşam enerjisini ölçmüş ve bunun nasıl işlediğini ortaya koymuştur. Orgon fiziğinin araştırma konusu olan bu bilimsel yöntem modern fiziğin halen açıklayamadığı birçok olguyu da açıklamış bulunmaktadır. Yaşam enerjisi ‘Orgon’ yaşayan tüm gezegenlerde (Henüz bir tanesini biliyor ve sadece ona sahibiz) cansız maddeleri canlı organizmalara dönüştürür. Orgon organik maddelerce çekilir toplanır, metaller tarafından iletilir ve yansıtılır. Bu prensiple çalışan Orgon Akümülatörü organizmanın kaybettiği enerjiyi geri yükleyebilmektedir. Bu yöntemle birçok ilerlemiş kanser ve şizofreni gibi ağır vakalar ilaç ve cerrahi yönteme gerek kalmadan iyileştirilebilmiştir. Ancak tüm urların nasıl yok edildiğini hiç merak etmeyen modern tıp bilimi bu bulguları kanıtlarına rağmen kapı dışarı etmektedir. Ayrıca biyoloji bilimi cansızdan canlı oluşturulan deney tüplerini halen arşivlerinde saklamakta çürütemediği halde var olan kanıtları yok saymaktadır. Oysa bakteri sporlarına bir türlü orda burada rastlanamamaktadır. (Havadan gelip ölülere konan gizemli çürükçüller sadece başka organizmalardır asıl çürüme ise vücudun içinden olmaktadır. Eğer öyle olmasaydı ilk başta yüzeyden çürüme başlardı. Çürüme denilen olgu ise hücrelerin organizma birliğini ve hareketini yaratan yaşam enerjisini tamamen yitirmesi sonucu ayrılmasından ötürüdür.(Ölüm çırpınması en sonuncu ve en güçlü orgazm tepkisidir. Bu nedenle zorla fakat yavaşça canı alınmış erkek bireyler asıldıklarında ereksiyon tepkisiyle ölürler.) Ölümün, orgon’ un vücuttan ayrılmasıyla hücrelerin tekrar ayrışması olduğunu görsel kanıtlarla ve somut deneylerle ispatlamış Orgonomie burada da yok sayılmıştır. (Suya daldırılan ot dan ayrışmış amipsilerin gözlenmesi) Bunun yanı sıra fizik bilimi termodinamiğin ikinci yasasının her durumda geçerli olmadığını da kabul etmemekte evreni kapalı bir sistem olarak görmekte ısrar etmektedir. Orgonomie, galaksi oluşumları ile fırtına ve iklim üzerine yaptığı araştırmalar sonucu bugünkü fizikten 25 yıl ileri bir aşamada olduğunu Hubble kuramındaki hatayı modern fizikten 25 yıl önce keşfederek ispatlamıştır.(Orgonomie 1936 da kuramın galaksi evrimiyle ilgili teorisinin yanlış olduğunu söyledi. Orgon fiziğine göre sarmal galaksilerin ilk birleşen enerji dizgeleri olması,disk ve küresel olanların ise bunların evrim geçirmiş yaşlı hali olması gerekiyordu. Çünkü orgon fiziğine göre harmonik hareketle birleşen enerji dizgeleri sarmal fraktallar yoluyla üst üste biniyordu. Bu durum canlıların cinsel birleşmesinde de görülen evrensel üst üste binme ilkesinin kanıtıydı. Hubble kuramı ise sarmal galaksilerin yaşlı galaksiler olduğunda ısrar ediyordu. Modern fizik ise simülasyon tekniğindeki gelişmelerin ardından bu hatasını 1959 da fark etti. Kuram genişletilmiş Hubble kuramı olarak adlandırıldı. Yeni kuram Orgonomie nin alternatif teorisi ile birebir uyuşmaktaydı.) Modern fizik 25 yıl sonra bu bulguya kendi ulaştığında kuramı genişletmekle yetinmiş orgon fiziğine göndermede bile bulunmamıştır. Ayrıca kaos teorisi de orgon fiziğine atıfta bulunmadan ondan çok sonra fraktal geometriyi konusu haline getirmiştir. Son bulguları orgon fiziğinin çok önceden açıkladığı teorilerle uyuşmaktadır ancak eksiktir. 5. Yeryüzündeki Orgon’un yani yaşam enerjisinin karşıtı olan D.O.R insanlar tarafından üretilmektedir. D.O.R, orgon’un bozunmuş biçimi olup bulunduğu ortamda canlıların ayrışmasını hızlandırmaktadır. Bütünlüğün bozulmasına neden olarak kanser gibi yayılır. Doğal durumda her iki enerji de aynı anda bulunmaktadır ancak Orgon daha fazla ve etkindir. Her türlü sanayi üretimi, elektrik santralleri, baz istasyonları ve özellikle nükleer santraller D.O.R üreteci gibi çalışmaktadır. Bu durum büyük kentlerde diğer nedenlerin üstünde yeni bir zayıflatıcı etken ve stres faktörü olarak ortaya çıkmaktadır. Aynı zamanda petrol atıkları da (özellikle katran) vücuda temas ettiğinde direkt cilt kanserine neden olmaktadır. Radyoaktiflik gibi bunun da nedeni içeriğinde D.O.R enerjisi bulundurmasıdır. Ozon tabakasının ayrışma nedeni halk a yutturulduğu gibi spreylerden ve buzdolaplarından yayılan gazlar değildir, hiç olmamıştır. Neden D.O.R aktivitesindeki kontrolsüz artıştır. Ayrışma sürmektedir ve çözümü kökten olmadıkça mümkün olmayacaktır. Orgon’un D.O.R u dengeleyememesi durumunda dünya da yaşam sona erecektir. Sebebi modern bilim tarafından anlaşılamayan avrupadaki ormanlarda meydana gelen kitlesel ağaç ölümleri de aynı etken yüzündendir. Aynı şekilde tüm sızıntıyı ve olası radyoaktif yayılımı durdurma yöntemlerine rağmen birkaç yıl içinde nükleer santrallerin çevresindeki bitkisel yaşamın yok olması da bu nedenledir. Radyoaktif yayılım olmasa da tıpkı Orgon gibi onun uyarılmış ve bozunmuş biçimi olan D.O.R, Hiçbir yalıtımdan etkilenmez ve her şeyin içinden geçebilir. Çünkü bu iki enerji evrendeki tüm enerjinin ve maddesel biçimin bilinen en temel halidir. (Yoğunlaştığı bölgelerde gözle görülebilir. Orgon külrengi- mavi, D.O.R kızıldır.) 6.Tüm bu bulgular kendi kendini dayatmış olgulardır rastgele yöntemlerle ortaya çıkmamıştır. Libido nun (orgon) organizmadaki eylemi tüm evrendeki işlevinden ayrı değildir. Orgon’un harmonik hareket biçimi ve spiral birleşimi(atomların titreşim, spin ve oluşumu; canlıların kabukları, fırtına ve galaksilerin işleyiş ve evrim biçimi) ve açılıp kapanma özelliği (yıldızlardan atomlara ve organizmalara kadar her şeyin kalp atışına eşdeğer bir harekette bulunması.) organizmada orgazm tepkisi sırasında tüm vücutta ortaya çıkmaktadır. Tüm kaslar kontrol dışı olarak şiddetle açılıp kapanır. İki farklı enerji dizgesi birleşerek yeni bir dizgenin oluşmasına neden olabilir. Canlılardaki libido orgazm sırasında birbirine aktarılır. Orgon büyüme ve evrimi yaratan işlevsel özelliktir. Sürekli hareket eder ve içinde bulunduğu organik zarı zorlar. Kuyruktan başa doğru olan bu atılım bir iki istisna dışında tüm gelişmiş organizmaların sırt bölgesinin düz, uzuvlarının karın ve göğüs gibi ön tarafından uzayıp gelişmesine neden olmuştur. Çünkü vücutta dolaşırken orgon bu bölgelerde baştan kuyruğa doğru geri yönelmek zorunda kalmıştır. Ancak büyük enerji dizgeleri kendinden küçük olanları kendine çekerler. Bu nedenle beyin en yüksek enerjiyi barındırdığından libidonun yani orgon un genel hareketi hep başa doğru yönelmiştir; tersine gitmek zorunda kaldığı yerlerde sapar ve uzuvların oluşum evrimini yeni dizgeler oluştukça nesilden nesile sürdürür. Orgazm sırasında hücreler tekrar enerjiyle dolar ve bölünme işlevleri yerine getirilir. Tüm hücresel aktiviteler enerji üreterek yenilenir. Mitoz bölünmeler gerçekleşir ve vücut kendini yeniler. Modern tıp ise bu bulgulara aldırmaz ve kimya ile uğraşır. Oysa kanser ile cinsel sorunlar arasındaki bağlantıyı gördüğü halde(sürekli rahim sorunları ile karşılaşan tecrübeli jinekologlar elbet bunu fark etmek zorunda kalır ancak aradaki bağlantıyı açıklamak toplum ahlakına ve ailenin kutsallığına aykırıdır. En iyisi ilaçlamaktır) ; modern tıp nasıl olup da cinsel sorunlar yüzünden düzensiz bölünen hücrelerden oluşmuş urlar ortaya çıkmaktadır sorusu yerine durmadan zararlı gen bulacağını umarak atomik taramalardan medet ummaktadır. Oysa Dünya yaşayan bir gezegendir yaşamın ortaya çıktığı ya da içine atıldığı boş bir küre değildir. Onu etkileyen her şey anında bizi de etkiler, bizi etkileyende onu etkiler. Libido dediğimiz şey ise aslında yaşamın kendisidir. Onu kısıtlayıp bozduğumuz sürece kısırlaşır ve dünyanın da hastalanmasına neden olmuş oluruz şu an olduğu gibi. Reddetmek ya da ütopik olduğunu söylemek evrensel yasaları bizim hatırımız için değiştirmeyecektir. Bunlar ne inanç konusudur ne de ertelenebilecek ayrıntılardır. Dünya bize her şeyini sunmuştur öyle ki, onu tamamen anlayabilecek bir akıl bile oluşturmuştur. Şimdi ise bedel ödemeden yaraladığımız bu gezegenden, kendi acılarımızın ve yaşam biçimimizin intikamını alıyoruz. Oysa düşmanımız o değil. Bizi durduran korku ve utancımız sadece düşman. Yukardaki bilgi ve görüşler de peygamberlik de değildir ne mucizelere ne de gizemli hayaletlere dayanır; hepsi ölçülmüş kanıtlanmış akılcı yöntemlerle yapılmış bilimsel bir metodun sonuçlarıdırlar. psychedelic |
|
#2
|
||||
|
||||
|
Ynt: Libido (Bilimsel yazı)
peki; yani libidonun düzenli olarak boşaltılması tüm sorunları -kanser,cilt prob. vs- ortadan kaldırır mı bu görüşe göre? D.O.R. un açılımı ne? bu kısımda biraz kafam karıştı yani Orgon ve D.O.R. kısmında.. Orgon, Libido değil miydi?bu durumda biriken orgonu da bi şekilde boşaltmalıyız, yani o da parçalanır?bütünleyici bir şey olmaması gerekmiyor mu?yoksa gece uyumamış olmamın etkileri mi bu sorular??
"No-one can find me, here in my soul.." |
|
#3
|
||||
|
||||
|
Ynt: Libido (Bilimsel yazı)
....Yukardaki bilgi ve görüşler de peygamberlik de değildir ne mucizelere ne de gizemli hayaletlere dayanır; hepsi ölçülmüş kanıtlanmış akılcı yöntemlerle yapılmış bilimsel bir metodun sonuçlarıdırlar. Yukarıdakı gorusler mucıze ve hayaletler degıldır bu dogru ama ne kadar bılımseldır bu da su goturur?Bu suna benzer, bazı kaynaklar freud'u psıkolojı bılımının onderlerınden bırı kabul eder, bazılarıysa fılozof... |
|
#4
|
||||
|
|
||||
|
Ynt: Libido (Bilimsel yazı)
freud a göre iki organizmanın hayatta kalabilmesi için iki önemli içgüdü vardır:libido(yaşama ve üreme içgüdüsü) ve destrudo(yok olma ve yok etme içgüdüsü)
Modern dünyadaki bastırılan içgüdülerin yansımalarına paralelliği göstermek için iki insan modeli alalım.Biri koyu müslüman ahmet,diğeri de sert metalci cenk(örnek olsun diye yanlış anlaşılmasın)Neyse gün başlıyor.Ahmet ve cenk hayatta kalma içgüdüleri olan kahvaltılarını ediyorlar.Yine hayatta kalma içgüdüleri adına sosyal bir guruba giriyorlar(islam alemi,metal camiası v.s.)ahmet camiye giderek,cenk bi müzik gurubuna katılıp konserler giderek içgüdülerini dinliyorlar.Ahmet üreme içgüdüsü gereği evli,çünkü modern toplumda adamı evlenmeden ürettirmiyorlar.Ahmet eşini diğer erkeklerden korumak adına saçına bir bez bağlatırıyor.ayşe de aynı nedenle diğer erkeklere oldukça mesafeli davranıyor.ama ayşenin de üreme kaynaklı dikkat çekme güzel görünme adına iç güdüleri olduğu için rengarenk başörtüler takıyor.Herhangi bi saç rengi veya şeklinden çok fazla dikkat çekiyor.Fakat ayşe ve ahmet farklı içgüdülerin çatışmasından doğan bu tutarsızlığın farkında değil. Ahmetin babası ise ahmetin annesini tamamen dikkat çekme içgüdüsünü kapkara çarşaflarla bastırmıştır.Bu erkek için uygun.Ayşe ile ahmet ise iki tarafın içgüdülerinin dengede olduğu ama erkek açısından tutarsız bir sistem. ahmet babasının üç eşinden birinin çocuğu, çünkü erkeğin içgüdüleri tek eşle yetinmesinden pek memnun değil, ve yeterince “modern”leşmemiş ailelerde bu isteği doyurmak mümkün. içgüdü tek eşten tabi ki memnun değil çünkü erkek organizması günde beş dişiyi dölleyebilecek şekilde gelişmiş. aynı bakış açısını güçlendirmek için söylüyorum, bir boşalmada milyonlarca spermatozoid gönderebiliyor erkek organizması. oysa kadınlarda bunun tersi bir durum var. yumurta sayısı organizmanın doğumundan itibaren sınırlı ve bir kere çiftleşince dişinin hayatı değişiyor: bebeği dokuz ay karnında taşıdıktan sonra yetişkin olana kadar da ona bakmakla yükümlü içgüdüleri gereği. gördüğümüz gibi içgüdüler organizmanın biyolojik özellikleri doğrultusunda gelişmişler. peki cenk’in ailesinde bu içgüdüler nasıl yansımış? cenk’in ailesi kadını erkekle eşit gördüğü için, dişiyi saklayarak koruma mekanizmasını “ilkel” bulduğu için kullanmamış, üstelik erkeğin birden çok kişiyle çiftleşme içgüdüsünü de resmi olarak bastırmışlar. bu şekilde mutlu mutlu yaşayan birçok aile olabilir ancak diğer birçok ailedeki gibi cenk’in ailesinde de işler pek iyi gitmemiş: baba her ne kadar farkında olmasa da eşini diğer erkeklerden yeterince koruyamadığını ve kendisindeki çokeşlilik içgüdüsünün eşinde de olduğunu düşünmüş, yani “kıskanmış”, bu yüzden sürekli kavga etmişler ve sonunda boşanmışlar. bu koruma içgüdüsü, yani günlük dilde kıskançlık, ilkel görünen “dişiyi örterek ve diğer erkeklerle etkileşimini sınırlayarak koruma” yöntemini uygulamayan çoğu “modern” çiftte sorunlara yol açıyor, kıskançlık krizleri çoğu ilişkiyi sarsıyor. peki sorun nereden kaynaklanıyor? erkeklerin tekeşli olmasını ve bunun yanında seçtikleri dişiyi isteyen diğer erkekleri öldürmemesini isteyen modern hayatın kendisinden (modern hayatta kadınların da sözü geçtiği için erkeklerin tekeşli olması isteniyor, sosyal sözleşme gereği de kimsenin kimseyi öldürmesi istenmiyor). erkek gözünden bakarsak bir an için islam’ın çözümü daha sağlıklı gelebilir, ancak işler o kadar basit değil. sınırlanmayı kabul edecek şekilde yetiştirilmeyen, modern bireyler olan dişilerin bunu kabul etmesini beklemek haksızlık ve saygısızlık olur, ayrıca tüm dişilerin saklandığı bir ortamda eş seçme mekanizmaları da sakatlanacaktır. yani insanoğlunun bulduğu çözümler tam olarak sorunun üzerini örtemiyor, bir kısmını kapatırken diğer tarafları açıkta kalıyor. buna son paragrafta da değineceğiz. cenk, üreme içgüdüsü ile organizmasına verilen bol bol dişi dölleme, yani boşalma ihtiyacını mastürbasyon ile gideriyor, çünkü modern hayatta her döllemek istediğimiz dişiyi yakalayıp dölleyemiyoruz, ayıp. ahmet’in dini de bu konuda anlayışlı davranıyor, “sadece ihtiyacı karşılayacak kadar” mastürbasyona izin veriyor, birçok psikolojik etkili içgüdüyü görmezden gelen din bu fiziksel etkili içgüdüye karşı çaresiz kalıyor: erkeğin, ihtiyaçlarını modern hayatta karşılayacak şekilde “yaratılmış” olmadığını kabul ederek bir anlamda doğaya boyun eğiyor. tabi ki bireyler buna bu kadar basit bakmıyor, çünkü aşk diye bir şeyden de bahsediliyor. aşık olmak, hemen döllemek istemekten oldukça farklı bir içgüdü: erkeğin dişiye gerçekten bağlanarak hamilelik ve çocuğu büyütme dönemlerinde de onun yanında olması, yiyecek getirmesi ve koruması için memelilerde ve kuşlarda oluşmuş karmaşık bir mekanizma, bazen üremeyi unutturacak kadar karmaşık. dişinin bütün bu zorlu süreçleri tek başına atlatması zor, bu yüzden milyonlarca yıl önce mutasyon ile aşk içgüdüsü oluşmuş organizmalar dişilerini ve yavrularını koruyarak üremede başarılı olmuş, yani doğal seçilimden geçmiş, yayılmış. herkes aşık oluyor şimdi. akşam oluyor, ahmet ve cenk evlerinden çıkıyorlar. cenk taksim’deki soulfly konserine, ahmet ise dergahtaki zikir ayinine gidiyor. konser başlıyor, soulfly elemanları sahnede şarkılarını çalarken “birşeylere vurmalarını” söyleyen destrudo’larını tatmin ediyorlar. o sırada mekandaki metalci gençler bazen birbirlerine sarılarak, bazen ise birbirlerine vurarak, omuz atarak böğürüyorlar, çoğunlukla da ritme göre aynı şekilde kafa sallıyorlar. çok temel içgüdülerin yansıması bunlar: destrudo yüzünden birbirlerine ve kendilerine şiddet uyguluyorlar. libido ise aynı nabızla çalışan tek ve daha büyük bir organizmanın parçası olmalarını, canlılıklarını kutsamalarını emrediyor. dergahta ise durum pek farklı değil: tek vücut halinde kafa sallayan, şarkı söyleyen ve kendilerine vuran müslümanlar libido ve destrudo’yu birlikte kutsuyorlar. cenk müzik dinlemek dışında bateri çalarak, counter-strike oynayıp gore filmler izleyerek de destrudo’sunu rahatlatıyor, ahmet’in elinde ise bu kadar fazla fırsat yok. o da bazen çocuklarını veya ayşe’yi şiddetin nesnesi yapmak zorunda kalıyor, farkında olmasa da içgüdüsünün emri ile. ahmet ve cenk bazen “hayatta kalma”nın zorlaştığı durumlarda öznel destrudo’ya kulak verip kendilerini yoketmeyi, yani intiharı da düşünüyorlar. ahmet’in dininde bu yasaklanmış, bu yüzden ahmet bu konuda fazla düşünemeden kendini durduruyor, ağzından “tövbe” sözcükleri dökülüyor. cenk de genel olarak destrudo’suna hakimiyeti vermek için fazla “gelişmiş” veya libido’su destrudo’dan daha güçlü. libido temel olarak hayatta kalmak ve üremek görevlerini veriyor bize, cenk de bunları yapmak zorunda hissediyor kendini. tüm insanlık bunları yapmak zorunda hissediyor evet, bir taraftan da savaşlar, cinayetler, kavgalar, tarantino filmleri, reality show’lar, sabah programları (kavga görmek için izleniyor), gore filmler, sporlar (vurma içgüdüsü), şiddet içerikli oyunlar, metal şarkıları ile destrudo’yu da ihmal etmiyor. bütün diğer içgüdüleri libido veya destrudo başlığı altına almak mümkün. yaptığımız şeyin hayatta kalmak veya üremek adına mı, yoksa yokolmak veya yoketmek adına mı yapıldığını sorarsak doğru kategoriyi bulabiliriz. ancak yine de dikkat etmek lazım zira bunlar kendilerini dışavururken her zaman sıralarını beklemiyorlar, bazen ikisi beraber oynamak istiyor. seks, metal müzik veya zikir gibi iki ana içgüdüye de hizmet eden mekanizmalarımız mevcut. belki de bu durumlarda iki içgüdü de aynı anda büyük bir tatmin yaşadığı için organizma aptallaşıp “trans” haline geçiyor. özellikle seks (nesneye yönelmiş libido) ile şiddetin (nesneye yönelmiş destrudo) karmaşık birlikteliği çoğu yerde karşımıza çıkıyor. bütün dillerde, sinirlendiğimiz zaman küfür ederken ağzımızdan şiddete değil sekse dair sözcükler çıkıyor. ayrıca seks yaparken çeşitli derecelerde şiddet uygulamayı sevenler, uygulanan veya izlenen şiddet ile cinsel anlamda uyarılanlar da var. okuduğumuzu anladık mı? gördük ki ahmet ve cenk gibi farklı modellerde farklı içgüdüler daha fazla söz sahibi oluyor, farklı içgüdüler bastırılıyor. her modelde içgüdüler farklı kombinasyonlarla tatmin oluyor. bu yüzden farklı sorunlarla, yani “doğa durumu”na göre “hastalık”larla karşılaşıyoruz. tüm içgüdüleri tatmin eden model “doğa durumu”ndan başkası değil, yani tamamen sağlıklı olmak ne yazık ki doğar doğmaz sosyal sözleşmeyi imzaladığımız ve atalarımızın uygarlık mirasını devraldığımız modern hayatta kesinlikle mümkün değil. peki hastalık derken neyi kastediyoruz? beyin süreçlerinin birikimli olarak gelişmesiyle kısa sürede kurulan uygarlıkların ve modern yaşamın getirdiği şartlara, vücudumuzun biyolojik (genetik) olarak tamamen uyum sağlayamamasıdır hastalık. evrim denen şeyin işlemesi için bizim uygarlığımızı kurduğumuz birkaç bin yıl gibi süreler yeterli değildir. genetik malzemenin rastgele mutasyonlarla ve seçilimle olumlu olarak değişmesi için çok daha uzun zaman dilimleri gereklidir. kaldı ki burada beklediğimiz değişim, yani örneğin kıskanma içgüdüsünün körelmesi, bir beyin süreciyle ilgilidir ve bunun evrim ile değişmesi çok karmaşık ve zor bir süreç olacaktır, belki de hiç olmayacaktır. tüm sorun şu: uygarlığımız ne kadar gelişmiş olursa olsun, hücrelerimizin bundan haberi yok, hücrelerdeki genetik malzeme hala doğa durumundan bahsediyor. yani biz insanlık olarak aldık yürüdük ama hücrelerimiz gerikafalı, modern çevre ile genetik olarak uyumlu değiliz. kötü haber: modern çevre koşullarına genetik olarak uyum sağlamamız, büyük olasılıkla küresel ısınma ile sonumuzun gelmesinden önce gerçekleşemeyecek... hayat ne tuhaf vapurlar filan... |
|
#5
|
||||
|
||||
|
Ynt: Libido (Bilimsel yazı)
bence bu başlık da zamanın ötesinde kaybolmamalı öğrenilebilecek düşünülecek konuşulacak çok şey var. şu iki uzun yazıyı okumak için tavsiyem mandragora'nınki ile başlayın keyifli ve kendini okutan bir şey onunla ısınıp en üstteki yazıyı yavaş yavaş paragrafları seçerek okuyun.
ben ahmet ve cenk'in modern dünyasından giderek yorum yapacağım. kafamda iki soru var. bu modern dünyanın bir evrim mi yoksa devridaim mi olduğuna karar vermeliyiz öncelikle. yani ilkel zamanda biz bir hayvan iken isteyen erkeğin biraz etkileyip izin vermesini sağladıktan sonra istediği dişinin tepesine binebildiği zamanlar şimdikinden farklı mıydı? milyarlarca libidonun ve milyarlarca destrudonun bir arada yaşayabileceği büyük sistem nasıl olmalı? çok güzel tespitler var şu yazdıklarınızda. hepimizin düşündüğü ama adını koyamadığı yalın haliyle kuş bakışı göremediği şeyler. ahmet'in annesi ve babasının libido çelişkileri. bu fark edilmeyen çarpıklıklar. fark edilmemesinin sebebiyse en üst yazıda bahsedilen en içteki üçüncü benlik. kişiliği olmayan salt arzuları olan ve modern toplumda bastırılmış benlik. bu üçüncü benlik ve kişiliği olan eylemlerimizi planlayan düşüncelerimizi şekillendiren birinci benliğimizin iletişim kuramaması. ben bir peygamber olmaya karar verseydim yapmak isteyeceğim devrime herkesi ortak ederdim. kimseyi uyutmaz kimseyi karanlıkta bırakmazdım. bu benliklerini herkesin keşfetmesini ve iletişimini kurmasını sağlardım. hiçbir çarpıklığa yer bırakmayacak şekilde dengeli bir sistem inşa ederdim. örneğin modern toplumdaki ayıp kavramı. neden ayıp? kim biliyor ki bunu? işte o ayıp kavramının anlamsız etkisi yerine gerçek sebepleri görmek gerek. belki sonunda varabileceğimiz o en iyi sistemde buna gerek olmayacak. |
|
#6
|
||||
|
||||
|
Ynt: Libido (Bilimsel yazı)
"Freud’un hemen hepsi Avrupa orta ilâ üst sınıfından gelen hastalarına dayanarak ve kendi annesiyle yaşadığı aşkı ve silik baba figürüne olan öfkesini, inanmadığı Yehova’yla mezcedip teorisine Oidipus karmaşası, süperego ve immatür, pasif ve mazokist kadın psişizması (Freud 1925) olarak yansıttığı pek çok otorite ve müellif (author) tarafından kabûl edilmiştir. Babanın ve kültürün çocuğun psikososyal gelişimindeki rolünü büyük ölçüde göz ardı etmesinde (Aydoğan 2004) kendi izole hayatındaki çevreyi bütün dünya zannetmesinin büyük rolü olmuştur. Kendi varsayımlarını a priori doğru kabûl ederek, gözlemlerinin sonuçlarını da bunlara göre yordamak (prediction) ve yorumlamak (interpretation) hatasına düşmüştür ki, yanlışlanabilirlik (falsifaibility) ilkesine tamamen ters düşen bu yaklaşımı psikanalizi bilim değil bir yeni çağ dini, bir edebiyat akımı hâline sokmuştur (Feist ve Feist 2002, Phillips 2006). Çoğu kimse, Freud’un hiçbir hastasının iyileşmediğini bilmez, ama gerçek budur (Storr 2001). Adasal’ın (1979) tâbiriyle insanı Homo sapiens sapiens olmaktan çıkarıp, Homo libidinous hâline getirmesi olmuştur. Öte yandan, gerek Freud’un gerekse takipçilerinin dinamik psikiyatrinin kurulmasında ve insanı daha iyi anlamamızda bir boşluğu doldurduğu da inkâr edilemez. Kabûl ve teslim etmek gerekir ki, insanoğlunu anlama konusunda Freud’un attığı adımın müsbet bilime birçok katkıları olmuştur. Ayrıca bir nev’î yeni dünya dini, ahlâkı veya edebiyatı, kısacası bir yeni dünya görüşü ve hayat tarzı olarak imzasını attığı da bir vâkıadır (Gilman 1994).
Bağlanma sisteminin temellerini sâdece birtakım çatışmalara indirgeyerek mes’elenin evrimsel ve toplumsal yönlerini de önemsememiştir (Bowlby 1969, 1982, Fonagy 2001). Zâten daha ilk dönemlerinde havârilerinin hemen hepsiyle yolları tamamen ayrılmıştır. Vefatının akabinde kızı Anna Freud ile Melanie Klein arasındaki sürtüşme dini iki ana mezhebe bölmüş, daha sonra da yeni tarikatlar kurula gelmiştir (Kristeva 2001). Hâttâ, kendi narsisizminden dolayı çok fazla çattığı narsisizm kavramını teoriyi âdeta yeniden kurarak egonun yerine kendilik (self) kavramını koyan Kohut (Strozier 2001) yepyeni bir mezhep kurmuştur. Peki, zihinsizlik ve beyinsizlik tuzaklarına düşmeden (Eisenberg 1986, Lipowski 1989) bu iki paradigmayı nasıl buluşturacağız? Yerde hızla hareket eden bir şeyden, yüksekten, karanlık ve dar mekânlardan, âni ses veya ışıktan korkma gibi davranışların tamamen evrimsel kökenli olduğunu, travmalar veya pekiştirilmelerle fobi hâline geldiğini biliyoruz. İnsanı daha iyi anlamaya ve tahlil etmeye (analysis) yönelirken, bütün bu natürel nurtürel ve kültürel bağlamların dikkate alınması gerekecektir. Psikanalizde hâli hazırda nurtüre fazla önem atfedilmektedir. Çizgisel ve rasyonel KDT ve İPT terapilerin işe yaradığı kesindir; dinamik psikoterapilerin de kanıta dayalı bağlamda faydaları ortaya konmaktadır (Levenson ve ark. 2002, Bienenfeld 2006). Psikanalizin rûya, lapsus ve şakaların yorumu ve serbest çağrışım modeli filogenetik ve ontogenetik psişeye açılan ilk kapılardı. Limbik sistemi ve amigdalayı aktive edecek daha aşkın (transcendental) yaklaşımlara ihtiyaç vardır. Bu da sinirbilimle psikanalizin buluşup, meditatif tekniklerden de faydalanarak geliştireceği yeni terapötik yaklaşımlarla gerçekleşecektir." Prof.Dr.Kerem Doksat ~ Natür-Nurtür-Kültür Ortasındaki İnsanın Varoluşuna ve Hastalığına Sinirbilimsel Bir Bakış ~ |
|
#7
|
||||
|
||||
|
Ynt: Libido (Bilimsel yazı)
"Teorisyen, filozof ve psikanalist sıfatlarıyla anılan Sigmund Freud bundan 150 yıl önce doğdu. 6 Mayıs 1856'da dünyaya gelen efsane psikanalistin 150'inci doğum yıldönümünü kutlayanlara bakılacak olursa Freud bugün her zamankinden daha önemli! Ancak gerçeği konuşmak gerekirse bugünkü psikoloji bilimi açısından Freud'un hiçbir geçerliliği yok. Fakat divan klişesi yine de insanların zihninden kolay kolay sökülebilecek gibi görünmüyor. Alman haber portalı Spiegel Online'ın bilim ve internet sayfalarında editör olarak çalışan Psikolog Dr. Christian Stöcker ünlü psikanalistin anlamını ve önemini sorguluyor.
ABARTILAN EDEBİYATÇI: FREUD Her şey biraz da bir doğa müzesinde gezmeye benziyor. Yani ziyaretçilerin bundan 20 bin yıl önce mağaralara çizilen resimlere bakıp, "Ne kadar da ilginç, ne de çok şey biliyorlarmı?…" demelerine. Bundan 150 yıl önce doğan Sigmund Freud'un da bugünkü kamuoyunda algılanış şekli bundan çok farklı değil. Yazılıp çizilenlere bakılacak olursa, güya Freud bugün yeniden keşfediliyor; noroloji Freud'u tasdik ederken, rüya yorumu ve cinsellik teorisinin sayesinde yaşadığı rönesanstan sözediliyor! Kamuyounda gündeme getirilenler psikologların ?a?kın bakı?larına yol açmaya devam ediyor. Çünkü Avrupa çapındaki bu "Freud Rönesansı" onların pek bir işine yaramış gibi görünmüyor. Nedeni ise çok açık; çünkü eşitimlerinin hiçbir bölümünde Freud'un hayati önemi bulunmuyor. Hatta Max Planck Enstitüsü'nün Leipzig'deki Bilişsel Bilimler ve Nöroloji Bölümü Başkanı Wolfgang Prinz'e bakacak olursak, Freud'un "öğretisi" kesinlikle bilim değil. Freudyen psikanaliz yaklaşımı ampirik verilere dayanmaktan çok, temel bilimsel prensiplerin dışında, kısmen icad edilmiş "gözlemlere" dayanan edebi bir kişilik çözümleme sistemi. Bu çok uzun süredir bilinen bir gerçek olmasına rağmen, yıldönümü histerisine kapılanlar için herhangi bir engel teşkil etmiyor. Ödipus kompleksi ve ıspanak efsanesi Psikanaliz daha çok, analizan olmak için zaman ve para yatırmı? bir kısım tıp doktorunca uygulanıyor, ama kesinlikle psikologlar tarafından değil. Psikanaliz bağlıları yıllardır başka tedavi yöntemlerine karşı artan oranda savunma yapıyorlar. Hepsinden önce bilişsel davranış terapisi bir yandan, ağır ruhsal rahatsızlıkların ilaçla sağaltımından yana olanlar di?er yandan psikanalize öncelik veriyorlar. Halbuki psikologlar daha mezun olmadan önce Freud'un bir "edebiyat ödülü" olan Goethe Ödülü sahibi olduğunu öğreniyorlar. Psikoloji örencilerinin en çok sıkıldıkları şeylerin başında kendileriyle psikanaliz üzerinden sohbet başlatılmasıdır. Ama bu artık betonlaşmış "divan" önyargısına yalvar yakar karşı çıkmadan önce, psikoloji biliminin kamuoyuna yansıtılma şeklinin de ne kadar yetersiz olduğu gözden uzak tutulmamalıdır. Nihayetinde sözde bilim folklöründe ciddi bir yer kaplayan ödipus kompleksi ve oral aşamanın, en fazla demir oranına sahip sebzenin ıspanak olduğu iddiası kadar gerçek olduğu unutulmamalıdır. Psikolojinin gerçek öncüleri tanınmıyor Modern psikolojinin öncüsünün Freud olduğuna dair neredeyse hiçbir şey yok.Tıp doktorlarına ya da edebiyatçılara değil de psikologlara insan yaşantısı ve davranışını inceleyen bilimin öncüleri sorulduğunda verilen yanıtlar sanıldığından çok daha farklı olacaktır. Örneğin Edward L. Thorndike gelir bu öncülerin başında. "Law of Effect" adlı eserinde modern öğrenme kuramının temellerini atmış ve psikoloji biliminde en etkili terapi yöntemlerinden birini geliştirmiştir -ki burada psikanalizden sözetmek mümkün değildir. Ya da Almanya'da bir üniversite bünyesinde ilk psikoloji laboratuvarını kuran Wilhelm Wundt. Veya 19. yüzyılda unutma eğrisi olarak adlandırılan kavrama imzasını atarak insan zihni hakkındaki temel bilgimizi borçlu olduğumuz Hermann Ebbinghaus'ı anmak gerekir öncüleri sayarken. Ama yazılıp çizilenlere bakacak olsak, Freud nörolojinin daha yeni farkına vardığı herşeyi zaten biliyordu. Ama dikkatlice bakıldığında Freudyen öngörülerden geriye pek de bir şey kalmadığı görülecektir. Mesela iddiaya göre -yani Freud'un öğretisi uyarınca- erken çocukluk deneyimleri erişkin insanın ruhunda fazlasıyla belirleyicidir. Ama gerçeklere bakıldığında bugün önemli sayılan şey yeni doğmuş bir bebeğin beyninin plastisitesidir, yani bebeğin yaşamının ilk aylarında edindiği duyusal izlenimler, çalışan ve yaratıcı bir zihin oluşumunda çok daha önemli kabul edilmektedir. Burada herhalde anneye duyulan cinsel yakınlık, mama yerken yaşanan erotik deneyimler ya da cinsel organın gasp edilmesi olasılığından duyulabilecek derin endişeden sözedilmediği aşikardır. Herşeyi bu Viyanalı hekim mi buldu? Erken çocukluk dönemi hakkında bugün gelinen yere Freud'dan doğrudan bir hat çekmek, ortaçağda yeryüzü merkezli dünya tasarımını savunan birini gezegenlerin kendi etrafında döndüğünün kanıtlanmasına bulunduğu katkılardan ve ileri görüşlülüğünden ötürü övmeye benzer. Yakınlarda Isviçre'nin saygın gazetelerinden Neue Zürcher gazetesinde Freud'un en çelişkili tezlerinden birisinin insanın hayvan olduğuna ilişkin iddiası olduğu yer aldı. Bu aslında şaşırtıcı değil mi, çünkü teorinin aslı Charles Darwin'in evrim kuramı değil miydi? Üstelik insanın hayvani dürtüleri Viyana'daki divanda değil de tersine Edward L. Thorndike, John B. Watson ve Burrhus Frederic Skinner'in kobay fareleri üzerinde incelenmemiş miydi? Üstelik bu çalışmaların sonucunda bugün sayısız insanın korkularını, fobilerini ve diğer bazı ruhsal sorunlarını aşmada kullanılan davranış terapisinin temelleri atılmadı mı? Ama ne de olsa fare deneyleri yeterince erotik değil! Freudyenlere bakacak olursak, insan davranışının temel itekleyicisi dopamin ödüllendirmesi bağlamında libido kavramına da geri dönüş yapılması gerekiyor. Ama bilinmeli ki ödüllendirmenin insan davranışlarında temel etken olması konusundaki araştırmaları da Freud değil, Pavlow, Thorndike ve Skinner araştırdı. Kaldı ki Freud postülasını cinsel etkenlerle sınırlamıştı. Aslında "bilinçaltı" da Freud'a ait değil Her ne kadar Freud taraftarlarınca bugünkü norolojinin "bilinçaltı" konusunda Freud'a müteşekkir olması gerekse de bu da öyle değildir. Gerçekte 19. yüzyılın ampirikleri uzunca süredir ruhun birçok işlevinin iradi olmadığını biliyorlardı. Ama tek farkla, onlar insanın derinliklerinde günışığına çıkmayı bekleyen canavarlar olduğunu ve bunların "ben" denilen canavar bakıcısı tarafından zapturapt altına alınması gerektiğini ileri sürmüyorlardı. Modern psikoloji ve nörolojinin bilinçaltından anladığı şey daha çok William James'in 1890'da yazdığı "Psikolojinin Prensipleri"ndeki tarifine dayanır: "Gayri iradilikten muzdarip kişiler, akşam yemeği için kıyafetlerini değiştirmek üzere odalarına gider, ama kıyafetlerini birer birer çıkardıktan sonra yatağa girerler. Çünkü bu uyumadan önceki davranış sıralamasının gereğidir." Iradi kontrolümüz dışında eylemlerimiz olabileceği, psikolojinin uzmanlarınca bilinmeyen bir durum değildi. Yine aynı şekilde kararlarımız ve düşünme sürecimizin bilinç-dışı süreçlerden etkilenebileceği de bir sır değildi. Freud bilinçaltını keşfetmedi, onu cinsellik, agresyon ve ölüm korkusuyla doldurup provokatif ve ilgi çeker hale getirdi. Elbette bütün bu ifadelerden Freud'un hiçbir anlamının olmadığı çıkarılmamalı. Onun insanlarla konuşmanın sağaltıcı etkisi olabileceğine ilişkin katkısı ve tabu kırıcılığı elbette önemli. Bu arada Lacan, Barthes, Derrida ve Foucault gibi 20. yüzyılın ikinci yarısının önemli düşünürlerine kuramsal bir altyapı sağlaması da. Ancak Freud'un modern psikolojinin kurucu ismi veya öncülü olarak kabul edilmemesi gerekir. Belki Freud'un 200. doğum yıldönümü gelene kadar psikoloji biliminin asıl kurucuları hak ettikleri yeri bulurlar." (Spiegel Online, 5 Mayıs 2006) Dr. Christian Stöcker Tercüme:Ertuğrul Özgün 150 Jahre Sigmund Freud: Der Überschätzte - Wissenschaft - SPIEGEL ONLINE - Nachrichten |
![]() |
| Etiketler |
| bilimsel, libido |
| Konu Araçları | |
| Görünüş Şekli | Başlığa Puan Ver |